Değişim söz konusu olduğunda, ona karşı olanlar, ona direnenler duvar örer, ondan yana olanlar da yel değirmeni yaparlar.’ KONFÜÇYUS

ANILARIMDAN BİR SAYFA – 31 MART – JÖN TÜRKLER VE MEŞRUTİYET –

Tarih 20 Mayıs 2009. Müzeler Haftası nedeniyle Ankara Barosu olarak ‘31 Mart – Jön Türkler ve Meşrutiyet’ konulu bir panel düzenlemiş idik. Türkiye’nin ilk ‘Hukuk Müzesi’ne sahip olan Ankara Barosu Başkanı olarak o gün yaptığım konuşmada, – benim Baro Başkanlığım zamanında kurulan bu müze daha sonra Türkiye Barolar Birliği’ne taşınmıştır – önce müzeler ve müzecilik hakkında şunları söyledim;

İnsan soyunun nasıl geliştiğini, aile ve toplum yaşamının nasıl değiştiğini, adına uygarlık dediğimiz insani üretim modellerinin en başında gelen sanatın, tekniğin, kültürün geçirdiği aşamaları hem anlatıp açıklayan, hem de araştıran bir kurum ve hatta bir bilim olan müzeciliği pek çok kişi gibi ben de çok önemserim.

Önemserim, zira müzeler insan olarak bizi geçmişimizle buluşturan mekanlardır. Bu mekanları gezince insan nereden geldiğini ve nereye doğru gitmekte olduğunu çok daha iyi anlayabiliyor.

Gerçeküstücülüğün sinemadaki en önemli temsilcilerinden biri olan İspanyol sinema yönetmeni Luis Bunuel: “Hafızanın yaşamlarımızı yapan şey olduğunu fark etmek için, parça parça da olsa, hafızanızı yitirmeye başlamanız gerekir. Hafızasız yaşam, yaşam değildir. Hafızamız; tutarlılığımız, aklımız, duygumuz, hatta eylemimizdir. Onsuz birer hiçiz.” diyor.

Doğru da diyor. Gerçekten müzeler yitirdiğimiz hafızalarımızı bulmaya yarayan, bireysel, toplumsal ve kurumsal hafızamızı canlı tutan, bizi geçmişimizle buluşturan, bize hem geçmişimizi anlatan, hem de geçmişimizi koruyan, geçmişimizle, kendimizle yüzleşmemizi, kendimizi ve geçmişimizi sorgulamamızı sağlayan, bizi eğiten, bizi düşündüren mekanlardır.

Müzelerin değerini, anlamını, işlevini ve yine Müzeler Haftası’nın, müze ve müzecilik konusunda bir farkındalık yaratma amacına dönük olduğunu bilmekle ve bu haftayı önemsemekle birlikte, son üç beş yıl hariç Müzeler Haftası’nı kutlamak gibi kişisel veya Ankara Barosu olarak kurumsal bir duruşumuz, alışkanlığımız ve mecburiyetimiz yoktu.

Ama Değerli Meslektaşımız Sayın Argun Bozkurt’un büyük emeği, katkısı, özverisi ve vizyonu ile Ankara Barosu olarak “Hukuk Müzesi”ne sahibi olduğumuz günden sonra Müzeler Haftası, bizim için çok daha anlamlı, çok daha kutlanacak bir hafta, dahası kutlanması zorunlu bir hafta oldu.

Bugün burada toplanmamızın, bu etkinliği düzenlememizin nedeni de müze sahibi, hatta baromuz adına övünerek söylemek gerekir ise, Türkiye’nin Hukuk Müzesi’ne sahip ilk ve hala tek barosu olmamızdır.

Yani Müzeler Haftası’nı kutlamaya hakkı olan bir baroyuz. O nedenle Müzeler Haftası ülkemize, müzecilere, müzeciliğe gönül verenlere, müzesi olan kurum ve kuruluşlara ve elbette Ankara Barosu’na kutlu olsun.

Müzelerle ilgili bu görüş ve düşünceleri ifade ettikten sonra, panelin konusunu oluşturan ‘31 Mart, Jön Türkler ve Meşrutiyet’ ile ilgili olarak şunları söyledim;

Hepimizin bildiği üzere Miladi takvime göre 13 Nisan 1909’a tekabül eden ve 31 Mart Vakası olarak tarihteki yerini alan olay, Meşrutiyet’in muhafazası için Selanik’ten ve İstanbul’dan getirilen Avcı Taburlarının çıkardığı isyandır.

Tertiplenişi, tahrik ve teşvik edicileri bu güne kadar kesin olarak ortaya konulamamış olan 31 Mart Vakası’nın tarihçiler tarafından ifade edilen nedenlerini: İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı yönetimi sonucu güvensiz ve kaotik bir ortamın doğması; başta Rum ve Ermeni toplulukları olmak üzere azınlıkların bağımsızlıklarını elde etmek ve kendi milli devletlerini kurmak hususunda engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamîd Handan kurtulmak istemeleri; İttihat ve Terakki Cemiyetinin İstanbul’da düzenlediği siyasi cinayetlerin katillerinin ve arkalarındaki karanlık güçlerin ortaya çıkarılmasında hükümetin başarısız ve hatta aciz kalması; dönemin en önemli sorunu olan siyasi kriz ve istikrarsızlıktan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sorumlu olması; basından sansürün kalkması sonucu basın özgürlüğünü elde eden kimi basın organlarının bu özgürlüğü kötüye kullanmaları; bu bağlamda Derviş Vahdeti’nin çıkardığı Volkan gazetesi başta olmak üzere benzeri diğer basın organlarının halkı kışkırtması; İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskısıyla ordunun ve devletin yönetiminde yapılan keyfi tasfiyeleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerinin mason olduklarının halk arasında yayılması, 31 Mart’ın kendi baskıcı yönetimini kurmak için İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından düzenlenmesi şeklinde sayabiliriz. .

İsyanın doğurduğu en önemli siyasal sonuç, Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi, meşrutiyetin fiilen askıya alınması, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı yönetimine giden yolun açılması olmuştur. Çok değil bu tarihten on yıl sonra imparatorluğun toprakları düşman tarafından işgal edilmiş, imparatorluk yok olma aşamasına gelmiştir. Yani 31 Mart Vakası İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Osmanlı İmparatorluğu için sonun başlangıcı olmuştur.

Jön Türkler veya Yeni Osmanlılar olarak bildiğimiz oluşumun fikri önderlerinin en seçkin olanları Mustafa Fazıl, Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Ahmet Rıza, Mehmet Murat, Prens Sabahattin’dir. Jön Türkler deyimi bu önderler tarafından değil, 1840 ile 1850 yılları arasında önce Avrupa’da, daha sonra Osmanlı’da bulunan yabancı gözlemciler tarafından kullanılmıştır.

Başta Namık Kemal olmak üzere oluşumun yanıtını aradığı hususları; Osmanlı İmparatorluğu’nun hangi nedenlerle çökmekte olduğu, bu çöküşü durdurmanın nasıl mümkün olacağı, bunun için hangi reformları yapmak gerektiği olarak sayabiliriz.

Namık Kemal’in bu sorulara verdiği yanıtları ise şöyle özetleyebiliriz: Osmanlı’nın çöküş nedenleri siyasal ve ekonomiktir; çöküşten kurtulmanın yolu eğitimden geçmektedir; en başta yapılması gereken reform anayasalı merkeziyetçi bir devlet rejiminin kurulmasıdır. Tarihsel süreci bilimsel bir analizden geçirmeyen ve o nedenle tarihsel romantizmin etkisiyle düşünen ve hareket eden Namık Kemal, Tanzimat’a yönelik eleştirilerinde, Tanzimat’ın din-devlet ayrımı yapmakla devletin dini temelini zedelediğini, hukuk alanındaki reformların ise bu zedelemeyi derinleştirdiğini ileri sürer.

Yine Jön Türkler oluşumun liderlerinden olan Mustafa Fazıl, Namık Kemal’in aksine Osmanlı Devleti’nin çöküşten yükselişe geçebilmesi için; din ve devlet ayrımını öngören laik ve federal parlamenter rejim ekseni üzerine kurulu bir devlet yapısını önerir.

Meşrutiyet, bu ve benzeri tartışmaların sonunda gelmiştir. Şarta bağlı yönetim, yani anayasal devlet anlamına gelen Meşrutiyet’ten ve hatta ona takaddüm eden Tanzimat’tan başlayıp Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar olan süreçte tartışılan, yani tarihimizin son 150-200 yıllık döneminde karşı karşıya olan iki temel görüş aynıdır ve hiç değişmemiştir. Bir yanda muhafazakarlık, bu görüşte olanların bir kısmının içinde barındırdığı Batı’ya karşı oluş, İslamcılık ve Şeriatçılık, diğer tarafta kutsallaştırılmış gelenek boyunduruğundan kurtulma çabası, yani çağdaşlaşma mücadelesi.

(…)

“Değişim söz konusu olduğunda” diye başlıyor Konfüçyüs ve şöyle devam ediyor, “ona karşı olanlar, ona direnenler duvar örer, ondan yana olanlar da yel değirmeni yaparlar.”

Tanzimat, kendisinden önceki döneme yönelik ilerici bir değişim talebidir. Aynı şekilde Meşrutiyet de kendisinden önceki döneme göre ilerici bir harekettir ve değişim talebini içerir. Cumhuriyet, Türkiye toplumunu Osmanlı toplumunun ve devlet düzeninin tam tersi olan bir yöne çevirmenin, yani değişimin, yani aydınlanmanın, yani çağdaşlaşmanın başlangıç noktasıdır.

Konfüçyüs’ün maksimine göre bir değerlendirme yaptığımızda, Tanzimat’ı getirenler, Meşrutiyet’i ilan edenler, başta Büyük Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar “yel değirmeni yapanlardır.” Yani kazananlar hep “yel değirmeni yapanlardır, duvar örenler değildir.”

Arz ettim.

Yorum Yaz