DENEMELER (LXXXI)
‘Anılarda bir tipi, umudlarda bir sis / İkisi de bizsiz, ikisi de isimsiz / Şarkıları bitmeden kurşuna dizildi kaldı.’ Özdemir ASAF
ELMADAĞ KAYAK MERKEZİ –
Sabah erken saatte Ankara Adliyesinde duruşmam vardı. Duruşmadan sonra kızımla birlikte Bilkent’te, Ankuva’da oturduk, birlikte bir şeyler içtik, sohbet ettik. Kızım spor yapmaya gitti. Benim canım çalışmak istemedi. Kendimi gezdirmek, geçen haftadan bu haftaya sarkan yorgunluğumu dinlendirmek, yüreğimi serinletmek istedim. Öğleden sonra aldım başımı Elmadağ’daki Kayak Merkezine gittim.
Elmadağ Kayak Merkezi’ne giden yol karlıydı. Dağın tepesinde daha çok kar vardı. Her taraf beyaz, çok beyazdı. Beyaz olmak zor, beyaz kalmak çok daha zor diye düşündüm. Bulutların arkasına saklanmış güneş, ara sıra bulutların arasından çıkıp gülen yüzünü gösteriyordu. Kendisini ifade etmeye, varlığını hissettirmeye çalışan bir rüzgar vardı. Sessiz ama soğuk esiyordu. Aklım başıma gelsin, yüreğim serinlesin diye karlı soğuk havada yürüdüm biraz. Sonra kartopu oynadım kendimle.
Benden başka kimseler yoktu çevrede. Bir kaç köpek, bir de havada uçan, karların üzerinde dolaşan kuşlar vardı. Bir kuş, ‘Hiç kimsenin kafesine / Koyamayacağı bir kuş.. / Kaçmasını öylesine / Uçmasını böylesine / Unutmuş’ bir kuş yanıma, çok yakınıma geldi. ‘Bir insan sesine / Gelip konmuş’ bir kuş dedim içimden.
Oysa ben hiç konuşmamıştım. Öyleyken bir kuş sesimi, içimdeki sesi duymuş olacaktı ki yanıma gelmişti. Metin Altıok’un dizeleri geldi o an aklıma. ‘Eskiden bir sesim vardı / Vardı benim; Şimdi uzakta. / Çınlar belki. / Bir köprünün altında’ diye başlayan dizeleri. Köprünün altında değil, Elmadağ’ında çınlamıştı sesim. Ve o kuş bu sesi duymuş, yanıma gelmişti. Bir süre birbirimize bakarak seviştik o kuşla.
Kayak Merkezi’ndeki kafede oturdum çay içtim daha sonra. Dışarıda kar atıştırmaya başladı. Bir süre karın havada şekiller çizerek yağışını seyrettim keyifle. Sonra dışarıya, açık havaya çıktım. Sessizce duran ve insanı da sessizliğe davet eden karların üzerine bir ağaç resmi çizdim. Çizdiğim ağacın resmini seyrederken, Özdemir Asaf’ın dizeleri geldi aklıma. Cüzdanımdan çıkardım ve okudum: ‘… Ben bir ağaçtım / Baltalandım. / Yonga yonga yongalandım, / Yongalarda yandım, / Mangallarda, sobalarda, / Yangınlarda yandım. / Budaklarda budaklandım, / Cilalandım, boyalandım. / Yaktım, yandım, / Yaktılar. / Yandım artık…’
Ağacın başına gelenler üzdü beni. Ağaç olmadığıma sevindim!
Gün yavaş yavaş inmiş, Ankara’ya geri dönüş zamanı gelmişti. Arabama bindim. Arabamın aynası bana bakıyordu. Ben de aynaya baktım. Aynayla birbirimize öylesine bakarken, yukarıdaki şiirin ilk bölümünü mırıldandım kendi kendime: ‘Ben bir ayna idim / Baktılar, baktım. / Gördüler, baktım, / Baktılar, gördüm. / Ne düğünler, ne doğumlar, / Ne ölümler gördüm. / En çok yalanlara öldüm. / Kırdılar, / Kırıldım artık.’
Ayna olmak da zor işmiş, iyi ki ayna değilim dedim kendime!
Yola koyulduğumda kar yolu tutmuş, yollar uyuşmuştu adeta. Arabanın radyosunda Çaykovski’nin ‘Patetik Senfonisi’ çalıyordu. Çaykovski’nin en sevdiğim eserim dediği ‘Patetik Senfoni’ insana gerçekten acı veren bir bestedir. Sadece acı değil, özlem de vardır, coşku da, isyan da, kırılmışlık, incinmişlik, hüzün de vardır bu eserde.
Sanatçının ölümünden kısa süre önce bestelediği eserin ağır olan ve uzmanların ‘duyguların açıklanabileceği birinin varlığının verdiği huzur, mutluluğun yitirilmesiyle duyulan burukluk’ olarak tanımladıkları birinci bölümünden sonra gelen ikinci bölümü neşeli, keyif verici, biraz da hüzünlüdür. Ama hüznü kendi içinde gizlidir. Hafif vals tadındaki bu bölümü Çaykovski’nin deyişiyle ‘gözyaşlarıyla gülümseyerek’ dinlersiniz. Yani hem neşeyi, hem de hüznü duyumsarsınız. Son bölüm ölümün, sanatçının ölümünün habercisidir. Hayata yazdığı veda mektubudur.
Üniversitede öğrenci iken seyrettiğim Çaykovski’nin hayatını anlatan baş rolünü Richard Chamberlain’in oynadığı ‘Yalnız Kalpler’ isimli filmin ‘Patetik Senfoni’ ile biten final bölümünden sonra sinemadan gözlerim yaşlı olarak çıkmıştım. Eseri dinleyince o bölüm ve koleradan ölen sanatçının ölüm sahnesi yeniden gözlerimin önüne geldi. Kalbimin sızladığını, gözlerimin nemlendiğini hissettim.
Ankara’ya geldiğimde kafamdaki sisler dağılmış, ‘Patetik Senfoni’nin ve günün verdiği hüzün yerini gülümsemeye bırakmış, keyfim yerine gelmişti. Dağ havası, müzik, şiir ve bu küçük gezi yorgunluğumu tamamen alıp götürmüş, beni neşelendirmişti.
Öylece evime geldim. Kendime bir kahve yaptım. Bir de keyif sigarası yaktım. Beni görünce sevinen köpeğim Tarçın’ın başını okşadım. O mutluluktan kuyruğunu sallarken ben oturup düşündüm ve dedim ki kendime: Sen kendi denizinde bir dalgasın; sen kendi dünyanın hem efendisi, hem hizmetkarısın; sen kendi öyküsünü kendisi yazan ve yine kendisi okuyansın; sen kendi şarkısını, kendi türküsünü, kendi şiirini kendisi söyleyensin. ‘Ardını noktala’ ve kendi yolunda yürü git. ‘Akan zaman değil, mesafelerdir’ zira.
Unutma ve hiçbir şey için canını sıkma. Hayat bir iniş, bir çıkıştır, bir gidiş, bir geliştir. Hayat bir tartıdır. Tartar insanı. Ve bu dünden bugüne hiç değişmemiştir. Onun için şair; ‘Ölçü mü, tartı mı, / Önü mü, ardı mı, / Eksi mi, artı mı / Gördünüz tartıyorum. / Kurusunu, yaşını, / Sonunu ve başını, / Gözünü ve kaşını, / Ayırdım tartıyorum…’ der.
Sen tarttığın kendi ağırlığına bak. Herkesin ağırlığı da, darası da kendisindedir zira.
