DENEMELER (LXXXII)

Sade yaşayacaksın sade. Çok sahip olmadan, çok ait olmadan yaşayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, hem de hep senin kalacakmış gibi hayat … İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak. Ya tozu dumanı yutacaksın, ya da tozu dumana katacaksın…’ NİETZSCHE

HOŞNUT OLMAMAKTAN HOŞNUT OLMAK!

Dün gece uyku tutmadı. Uyku benden kaçınca, ben de uykudan kaçtım. Uykunun yerine kitap okumayı ve müzik dinlemeyi ikame ettim. Nietzsche’nin ‘Şen Bilim’ isimli kitabını açtım, okumaya başladım.

Bilimi şen kılan, insanı mutlu kılmak için kullanan, bu kavramı ebedileştiren, onu müziğin alanından alıp sanatın bir diğer alanı olan şiirin dünyasına taşıyan ve hatta felsefenin içine katan Nietzsche’dir.

Kendisine inanacağı yeni Tanrılar icat eden ‘hınç insanı’na, uğrunda ölüme gideceği büyük öğretilerin, onu köleliğe götüreceğini acımasız bir kahkaha ile bildiren Nietzsche’yi okumanın, insanın ruh sağlığını ciddi biçimde bozacağını ve o nedenle tehlikeli olacağını bildiğim için onu her defasında dikkatli, çok dikkatli okurum.

Dün gece de öyle yaptım. Tehlikeyi azaltmak, Nietzsche’nin sertliğini az biraz yumuşatmak için müziği yardıma çağırdım. Nietzsche’ye en iyi hangi müzik refakat eder diye sordum kendime. Nietzsche’nin hem duygusal, hem de düşünsel olarak çok bağlı olduğunu bildiğim Richard Wagner geldi aklıma. Pek sevmesem de, hiç romantik bulmasam da Wagner’i seçtim ve You Tube’dan dinlemeye başladım.

Operalarıyla ünlü olan Wagner’in müzik dili, Nietzsche’nin felsefe dili gibi keskin ve serttir. Ritimleri aniden yükselir, aniden düşer. Wagner’i dinlerken insan, bazen ezilir, bazen de kendisini çok güçlü hisseder. Bu tam da Nietzsche’nin ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ de dediği gibi bir şeydir. Yani ‘Nerede canlı bulduysam, orada – Wille zur Macht’ı / Güç İstemi’ ni – buldum. Ve uşağın isteğinde bile, efendi olma isteğini buldum…Ancak, nerede hayat varsa orada istem de vardır. Fakat hayat isteme değil öğrettiğim sana, güç isteğidir.

İnsan eyleminin temel hareket ettiricisi olan güçlü olma isteğini, en çok Wagner’i dinlerken, Nietzsche’yi okurken hisseder ve bunu istersiniz. Her ikisi de sizi pek hoşnut etmez, ama hoşnut olmamaktan hoşnut olmak için Wagner’i dinler, Nietzsche’yi okursunuz.

Ben öyle yapıyorum mesela. Sadece Wagner dinlemek, Nietzsche’yi okumak konusunda değil, hayatta da öyle yapıyorum. Yani hoşnut olmamaktan hoşnut olmak için alıp başımı bir yerlere gidiyorum bazen. Eymir’e, Çubuk Barajı’na, Ayaş’a, Elmadağ Kayak Merkezi’ne onun için gittim, kendimi buralarda onun için gezdirdim, gezdiriyorum.

İnsanlar hoşnut değiller, hemen her şeyden şikayetçiler. Ama nedense hoşnutsuzluktan bir hoşnutluk da çıkaramıyorlar. İnsanda en ilginç olan şey, onu hep başka bir şey aramaya yönelten şey doyumsuzluğu aslında. Hoşnutsuzluğu yaratan da bu, hoşnutsuzluğu hoşnutluğa dönüştürmeyen, buna izin vermeyen şey de bu.

Bakıyorum etrafıma. Pek çok insan aynı dili konuşuyor. Sözcükleri kendi çevresinin insanları gibi kullanıyor. Çöp kovası gibi insanların çoğu. Çöp kovalarının tıka basa çöple dolu olması gibi ağzına kadar atık düşüncelerle dolu. En çok da aydın geçinen, entelektüel geçinen, akıl, fikir pazarlayan, çağdaş Sofistler böyle. Onun için kimse kimseden fikri yönden beslenmek istemiyor. Buna gereksinim de duymuyor. Aynı ezberi ve kendisini tekrarlayıp duruyor.

İnsanların çoğu mal mülk için yaşıyorlar. Almaya ve satmaya o kadar çok alışmışlar ki, kendilerinin de mala mülke döndüklerinin, dönüştüklerinin ayırtında ve farkında değiller. Oscar Wilde’ın söylediği gibi ‘her şeyin fiyatını biliyorlar, ama hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.’ O kadar kinikler yani.

Oysa dünya malı nedir ki? Anwai Soleili, ‘Sadi’nin Gülistanı‘ için yazdığı önsözdeki dizelerinde söylüyor ne olduğunu: ‘Bir dünya malı elinden gittiyse, / Üzülme buna hiçtir o; / Ve bir dünya malı geçtiyse eline / Sevinme buna, hiçtir o. / Önünden geçer acılar ve zevkler / Geç dünyanın önünden, hiçtir o.

Ernest Gellner’in dediği gibi ‘modüler insan’ olmuş birçok insan. Tıpkı modüler mobilyalar gibi, her şekli alıyorlar. Basıyorlar bir düğmeye, neyi çağırıyorlar, neyi istiyorlar ise, o şey aşağıya iniyor ya da yukarıya çıkıyor, geliyor veya gidiyor. İnsanlar bir türlü gerçek doğalarını bulamıyorlar. Gerçek doğalarını bulsalar, kendileri olsalar, kendilerini oldursalar, pek çok şeyin önemsizleştiğini anlayacaklar aslında. Zira insan kendisi olduğunda, kendisini oldurduğunda dünya var olmayı bırakır.

Wagner çalmaya, ben de dinlemeye devam ediyorum. Nazım hani ‘Bahri Hazer’ şiirinde ‘…Çıkıyor kayık, iniyor kayık / Devrilen bir atın sırtından inip / Şahlanan bir ata biniyor kayık!…’ diye yazıyor ya, müziğin ritmi de dalgaların üzerindeki kayık gibi bir iniyor, bir çıkıyor.

Saat 02.00 oldu. Gün bitti, yeni bir gün oldu. Pazar Günü başladı. Şubat’ın yirmi ikinci günü yani. Ben içimdeki yazma arzusunu doyurmak için yazmaya devam ediyorum. Uykum yok. Yarın Pazar nasıl olsa. Geç yatar, geç kalkarım.

Sizinle paylaşmak için Nietzsche’den bir bölümü işaretledim. Şunlar yazıyor o bölümde; ‘Az ya da çok tehlikeli yaşam. Başınıza geleni hiç bilmiyorsunuz, yaşam yolunda sarhoşlar gibi ilerliyorsunuz, zaman zaman da bir merdiven aşağıya yuvarlanıyorsunuz. Fakat sarhoşluğunuz sayesinde başınız yarılmıyor: kaslarınız çok yorgun, kafanız çok dumanlı olduğundan, o basamakların taşlarını bizim bulduğumuz kadar sert bulmuyorsunuz! Bizim için yaşam daha büyük bir tehlike: Topraktanız biz; … Birbirimize çarptığımız gün vay halimize! Düşersek her şeyin sonu demektir bu!

En iyisi dikkat edelim, birbirimize çarpmayalım ve de düşmeyelim. ‘Taş da yumurtanın üstüne düşse, yumurta da taşın üstüne düşse, olan yine yumurtaya olur’ zira.

İki de şiir hediyesi var bu yazının size. Nietzsche ile başladık, onun iki güzel şiiri ile bitirelim:

Ey sen ki elinde alevden bir mızrak, / Paramparça ettin ruhumun buzlarını, / Denize akıyor şimdi çağıldayarak, / Bulmaya en yüce umutlarını: / Her gün daha bir aydınlık, daha bir diri / Ve özgür, o sevecen zorlayışla, bak – / Övüyor sunduğun mucizeleri / Ey güzeller güzeli Ocak!

Öyle bir hayat yaşadım ki,/ Cenneti de gördüm, cehennemi de / Öyle bir aşk yaşadım ki / Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de / Bazıları seyrederken hayatı en önden / Kendime bir sahne buldum oynadım / Öyle bir rol vermişler ki / Okudum okudum anlamadım./ Kendi kendime konuştum bazen evimde / Hem kızdım, hem güldüm halime / Sonra dedim ki “Söz ver kendine” / Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin / Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin / Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin / Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin / Öyle bir hayat yaşadım ki, / Son yolculukları erken tanıdım / Öyle çok değerliymiş ki zaman / Hep acele etmem bundanmış, / Anladım…