Sanat uzun, hayat kısa!’ Hipokrat

ANNEMİN ÖĞRETTİĞİ ŞARKILAR!

Annemin Öğrettiği Şarkılar’, Marlon Brando’nun hayatını ve hatıralarını anlattığı kitabının adı. Kitabı Türkçeye Gürol Koca çevirmiş. Son derece başarılı bir çeviri. Adeta yeniden yazılmış gibi. Herkesin, hepimizin annemizden öğrendiği bir şarkı mutlaka vardır. Ama bunlar daha çok çocuk şarkılarıdır. Marlon Brando’nun annesinin bildiği ve ona öğrettiği şarkılar sadece çocuk şarkılarından ibaret değil. Yetişkin insanların bildiği, sevdiği ve hatta söylediği şarkılar. Marlon Brando hatıralarında bunu şöyle anlatıyor; ‘Annem dünyadaki bütün şarkıları bilirdi; annemin bana öğrettiği binlerce şarkının müziğini ve sözlerini hatırlıyorum…Afrika şarkılarını, Çin şarkılarını, Tahiti şarkılarını, Fransız şarkılarını, Alman şarkılarını ve şüphesiz annemin bana öğrettiği bütün şarkıları bilirim. Müziğini tanımadığım kültür pek yoktur. İşin garibi, bin dokuz yüz yetmişli yıllardan sonra yazılmış tek bir şarkıyı bile hatırlamıyorum.

Marlon Brando, annesinden pek çok şarkı öğrenmiş, ama alkolik olan annesinden sevgi ve ilgi görmemiş hiç. Kendisinden büyük iki kız kardeşinin sevgisi, ilgisi dışında, mutsuz, huzursuz, sevgisiz bir aile ortamında büyümüş, kendisiyle aynı adı taşıyan ve annesi gibi alkolik olan babası tarafından hiçbir konuda teşvik edilmemiş, ödüllendirilmemiş, aksine sürekli olarak cezalandırılmış ve aşağılanmış.

İnsanın, kendisini oluşturan sevinçler, üzüntüler, hatıralar, arzular, benlik duygusu, özgür irade, tamamı sinir hücrelerinin ve onlara bağlı moleküllerin bir arada çalışmasıyla ortaya çıkan davranışlardan ibaret olduğuna inanan Marlon Brando, insanlarla arasına mesafe koymasını, insanlara güvenmemesini, hayatı boyunca tek bir insana, tek bir kadına bağlı kalmamasını çocukluğunda yaşadığı iki travmaya bağlıyor: birisi bir şişe içki uğruna kendisini terk eden annesi; diğeri ruhunun orta yerinde taht kuran, evlenerek gittikten sonra hayatının geri kalan kısmını onu bulmaya adadığı dadısı Ermi. Kişiliğinin şekillenmesinde etkili olan her iki olayla ilgili duygularını şöyle ifade ediyor: ‘Eğer bir insan sıcaklığının, aşkın veya sevginin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsanız, insanlara da bunu veremezsiniz; veya böyle duyguları bir zamanlar tatmışsanız ve bir süre sonra da elinizden alınmışsa, reddedildiğinizi veya terk edildiğinizi düşünüyorsanız, o zaman tekrar aynı duyguları yaşamaktan korkarsınız.

Öğrenim hayatında son derece başarısız olan, gittiği her okuldan disiplinsizlik nedeniyle kovulan Marlon Brando, ‘okullardan hep nefret ettiğini’ söylüyor. Hemen her şeyi hayattan, tanıdığı olumlu, olumsuz insanlardan, okuduğu kitaplardan, gezip gördüğü yerlerden, tanıştığı farklı kültürlerden öğrenmiş.

Yirmili yaşlarda geldiğinde New York’ta, bir yandan özgürlüğün tadını çıkarırken, diğer yandan kafası karışık bir delikanlı olarak ortalıkta dolaşmış. Kozmopolit New York’da sinirli otobüs şoförleriyle, pasifistlerle, felsefe yapanlarla, tuhaf gülünç insanlarla, New York’la ve kendisiyle uğraşıp durmuş. Ne kadar çok okursa o kadar çok akıllı olacağını sandığı için sürekli olarak okumuş. Kant’ı, Rousseau’yu, Nietzsche’yi, Locke’u, Tolstoy’u, Faulkner’i, Dostoyevski’yi ve neden bahsettiklerini bir türlü anlayamadığı bir yığın yazarın kitabını okumuş.

New York’ta serserilik yaptığı o günlerden New School’un Tiyatro Atölyesi’ne gitmiş bir gün. O günden sonra hayatı değişmiş. Tiyatro dünyasına girmiş çünkü. O dünyada Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Konstantin Stanislavsky yönetimi altında çalışmış olan, oradaki bilgisini ve deneyimini ABD’ye taşıyan Stella Adler ile tanışmış. Tiyatro ve tiyatro oyunculuğuyla ilgili pek çok şeyi ondan öğrenmiş.

Oyuncu olarak yıldızının parlaması Broadway’de sahnelenen Tennessee Williams’ın ‘Poker Gecesi’ isimli eserinden ‘İhtiras Tramvayı’ adıyla uyarlanan oyunla başlamış. Daha sonra sinemaya da aktarılan Elia Kazan’ın yönetmenliğini yaptığı oyundaki duyarsız ve kaba mizaçlı Stanley Kowalski’ı rolünde çok başarılı olmuş.

Eleştirmenler bu başarısını Marlon Brando’nun Stanley Kowalski’ye benzemesine bağlamışlar. Ama o bunun aksini düşünmüş hep. Duyarlı olduğunu, kaba olmadığını, o karakteri hayal gücüyle ve yeteneğiyle yaratıp oynadığını söylemiş.

Kişiliğindeki bozuklukları yetiştiği aile ortamındaki olumsuzluklara bağlayan Marlon Brando, hatıralarını yazdığı yetmiş yaşına geldiğinde bu konudaki duygu ve düşüncelerini şu şekilde ifade ediyor: ‘Farklı bir sevgi görüp farklı şekilde bakılsaydım, bugünkünden farklı bir insan olurdum. Hayatımın büyük bir kısmını reddedilme korkusuyla yaşayıp, bana sevgi gösteren insanları, onlara güvenemediğim için reddetmekle geçirdim…Clifford Odets bir seferinde bana, “Beethoven’ın söylemek istediğini kırkıma gelene kadar hiç hissetmemiştim” demişti. İnsan yaşlandıkça, salt bu nedenle çok şeyler öğrenebiliyor. Bazı açılardan hiç değişmediğimi söyleyebilirim ama her zaman duyarlı, kendime ve başka insanlara karşı her zaman ilgiliydim. İnsanlara ilişkin sezgilerim her zaman güçlüydü, iyi kitapları ve her türlü espriyi her zaman sevdim…Hayatımın büyük kısmında öyle olmadığım halde güçlü görünmek durumunda kaldım, en fazla istediğim şey ipleri elimde tutmaktı. Bir yanlışımı bulduklarında veya kendimi küçültülmüş hissettiğimde öç almak isterdim. Artık istemiyorum…Yirmili yaşlarımda hep en iyi ben olayım isterdim, oysa şimdi buna zerre kadar önem vermiyorum. Kendimi başkalarıyla kıyaslamayı bıraktım. Birinin benden daha yetenekli olmasına veya hakkımda dedikodu çıkarılmasına hiç aldırış etmiyorum; onların benden pek farklı olmayan bir dünyada tıpkı benim gibi kiracı olan ve yaptıkları şeylerin çirkinliğine gözlerini kapamış insanlar olduklarını anlayabiliyorum. Bütün bunları doğru bildikleri için yaptıklarının farkındayım…Yakınlarda Kevin Costner’in “Kurtlarla Dans” filmini seyrettim ve filmin ortalarında dayanamayıp ağladım. Önce bunun nedenini anlayamadım. Sonra genç Kızılderili oğlanın perdeye yansıyan görüntüsü beni ağlatan nedeni anlamamı sağladı: Bu sanki bir tür yuvaya dönüştü, çünkü o sırada bir iki yıl öncesinde temiz, saf ve içten bir yanım olduğunu, bir yanımın çocukluğumdan beri gizli kaldığını keşfettiğimi hatırladım. Bir şekilde bütünleştiğimi ve özgürleştiğimi hissettim. Sonra bir de annemi ve babamı affetmem gerektiğini, aksi takdirde hayatımın geri kalan kısmını nefret ve kederin pençesinde geçirmek durumuyla karşı karşıya kalabileceğimi fark ettim…Artık küçükken yaptığım gibi elimi uzatmıyorum, ama büyülü anları eskisi kadar hiç bıkmadan, usanmadan bekliyorum.

Alıntıladığım bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, kendisiyle, kendi kişisel tarihiyle yüzleşen, kendisini ve yaşadığı hayatı sorgulayan, yaptığı yanlışlardan ders alan, bir insan için taşınması gerçekten çok ağır bir yük olan kin ve nefret duygularından kurtulmaya çalışan Marlon Brando, sadece başarılı bir sinema sanatçısı değil, aynı zamanda otoriteye, bayağılık derecesindeki konformizme şiddetle karşı olan, kendisini topluma, insanlara karşı sorumlu hisseden donanımlı bir entelektüeldir.

Daha henüz on yaşında iken mazlumları koruyan, kuşları vurmaktan vazgeçen, onların da bizim kadar yaşamaya hakları var diyerek karıncaları ezen arkadaşlarına dur diyen, yerde kağıt parçası gördüğünde ben almazsam onu yerden kim alacak diye düşünen, sonra alıp çöp kutusuna atan Marlon Brando, hayatı boyunca ezilen, hakları çiğnenen insanların yanında ve onların destekçisi olmuştur.

Öyle olduğu için onu 1940’lı yıllarda, Hitler Almanya’sında yaşadıkları insanlık dışı zulme tepki olarak İsrail Devleti’nin kurulmasına destek verirken gördüğümüz gibi, çok daha sonraki yıllarda Yahudilerin Filistinlilere yaptıkları insanlık dışı muamelelere ve saldırılara tepki gösterirken görürüz.

1950’lerin sonunda, 1960’lı yılların başında şekillenmeye başlayan yurttaşlık hakları hareketinin en önde gelen destekçilerinden birisi olan Marlon Brando, Martin Luther King’in ‘Bir Hayalim Var’ sözleriyle başlayan ünlü konuşmasını yaparken onun birkaç adım ötesindedir. Siyahların haklarının teslimine ilişkin yasaların çıkmasını Kennedy’den, Johnson’dan, Humphrey’den daha çok Bessie Smith’in, Emmet Till’in, Medgar Eversen’ın, Rosa Parks’ın, James Meredith’in ve hayatta kalmayı başarabilen pek çok tanığın başarısı olduğunu ifade eden Marlon Brando, bu konuda beyazlara yönelik şu eleştiriyi yapmayı da ihmal etmez: ‘Yurttaşlık haklarının kabul edilmesinden sonra herkes siyahların hayatlarının daha yaşanılabilir bir hal alacağını düşündü ki, birçok yönden de öyle oldu gerçekten; öncekinden biraz daha fazla imkana sahip oldular böylece. Fakat bir şey değişmeden kaldı: küçük bir siyah çocuğun aklının bir köşesinde yer etmiş, umutlarını gerçekleştiremeyeceğine ilişkin inancı: çünkü bilinçsizce de olsa çocuklara siyah olarak hayatta pek şanslarının bulunmadığı öğretilmeye devam ediliyordu.

Sadece siyahlar konusunda değil, Kızılderililer konusunda da son derece duyarlı olan Marlon Brando, Başkan Kennedy ile yaptığı bir sohbet sırasında Kennedy’nin ‘Kızılderililerle neler yaptığınızı biliyoruz’ şeklindeki aba altından sopa gösteren sözlerine ‘Ben de sizin neler yapmadığınızı’ yanıtını verir.

Amerikalı beyazların kıtaya ayak bastıktan sonra Kızılderililere yaptıklarının, Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırımla aynı olduğunu ifade eden Marlon Brando, Kızılderililere verdiği desteği, sadece yaptığı açıklamalarla, ABD Kızılderili Hareketi Komisyonu’nun toplantılarına katılmakla sınırlandırmaz, protesto eylemlerine de fiilen katılır. Yüzyıl önce yapılan antlaşmalarda, ‘dağlar durdukça, çimenler büyüdükçe ve güneş dünyanın tepesinde parladıkça’ diye yazmasına, bu bağlamda Kızılderili kabilelere yaşadıkları bölgelerde serbestçe avlanmaları için sonsuza kadar hak tanınmış olmasına rağmen, Washington, Tacoma’da, Puyaallup Nehri’nin ağzında Kızılderililere konan balık avı yasağına karşı yapılan protesto eylemine katıldığı için 1964 yılında tutuklanır.

Kızılderililere yapılanları protesto etmek için ‘Baba’ filmindeki rolünden dolayı 1973 yılında layık görüldüğü en iyi oyuncu Oscar ödülünü almaya gitmeyen, yerine bir Apaçi Kızılderilisi olan Sacheen Küçük Tüy’ü ödülü reddettiğini bildirmek üzere gönderen Marlon Brando, hatıralarında bu konuyla ilgili olarak Hollywood’u da: ‘Altmış yıldır Kızılderilileri sistemli şekilde kötü tanıtan, onları yerden yere vuran bir endüstriyi pohpohlamak, üstelik tam o sıralarda Wounded Knee’de iki yüz Kızılderili kuşatma altına alınmışken böyle bir kutlamaya katılmak bana çok komik görünmüştü’ diyerek eleştirir.

Baba’ filminin konu aldığı Mafyasal işler ve ilişkilerle, Amerika’nın Vietnam politikası ve CIA’nın yaptıkları arasında ilinti kuran Marlon Brando, bu konudaki görüşlerini hatıralarında şöyle ifade eder: ‘Çete cinayetleriyle Anka Kuşu Operasyonu ve CIA’nın Vietnam’daki infaz programı arasında sanki çok mu fark var? Devletin gerçekleştirmiş olduğu diğer şeyler de Mafya’nınkiler gibi kişisel değildi, sadece bir işti, o kadar. Tamam, Mafya’da ahlaki değerler işlemiyordu ve şiddet hüküm sürüyordu, ama yapılanlar aynı şekilde görev hizmet bilinciyle yapılıyordu; Mafya’nın yaptıklarıyla çok uluslu şirketlerin gemilerinin gittikleri yerlerde denizlere zehirli kimyasal madde akıtmaları arasında pek fark göremiyorum. Mafya, çete savaşları sırasında birçok kişinin ölmesine neden olabilir, olmuştur da, fakat filmi yaptığımı sıralarda CIA’nın Altın Üçgeni’nde uyuşturucu işine karıştığını, sorgulamalar sırasında insanlara işkence yaptığını ve gangster çetelerini aratmayacak şekilde infazlar gerçekleştirdiğini de burada hatırlatmakta fayda var. Joy Gallo gibi gangsterlerin gerçekleştirdikleri infazlar ile Diem Kardeşler’in Vietnam’da infaz edilişleri arasında pek fark göremiyorum; aradaki fark olsa olsa, ülkemin bu infazları daha büyük bir ikiyüzlülükle gerçekleştirmiş olmasıdır. Henry Cabot Lodge televizyona çıkıp Diem Kardeşler’in ölüm sebeplerini açıklarken yalan söylediği gün gibi ortadaydı, ama kimseden çıt çıkmadı, çünkü insanlar ABD’nin gayri ahlaki bir şey yapmayacak kadar büyük bir ülke olduğu masalına inanıyordu. Mafya’ya mensup insanlar nereden bakarsanız bakın başkanlarının ve diğer politikacıların içinde bulundukları ortamlardan daha sıkı yasalarla yönetilen ortamlarda yaşıyorlar. Politikacılar dürüst çalışacaklarına dair İncil’in üzerine el basmak yerine, sözlerinde durmadıkları takdirde ayaklarından çimentolanıp Potomac Nehri’ne atılacaklarını bilselerdi ne olurdu acaba, merak ediyorum doğrusu. Politikadaki yozluk hızla düzelirdi herhalde.

Bu satırları okurken Marlon Brando’nun unutulmaz filmlerinden birisi olan ‘Çirkin Amerikalı’ geldi aklıma. William J.Lederer ile Eugene Burdick’in birlikte yazdıkları kitaptan uyarlanan filmde, Güneydoğu Asya’da hayali bir ülkeye büyükelçi olarak giden Harrison Carter McWhite’ı canlandıran Marlon Brando’nun bu filmini izlediğimde, filmi, ABD’nin Üçüncü Dünya Ülkelerine uyguladığı çirkin siyasetin bir metaforu olarak değerlendirmiştim. Başlangıçta kendisinin de böyle bir yaklaşım içinde olduğuna işaret eden Marlon Brando, hatıralarında daha da ileriye gidiyor ve aslında bu filmin, Dullers kardeşlerin uydurdukları ‘komünistlerle işbirliği’ yalanı yüzünden 58 bin Amerikalıyla binlerce Vietnamlıyı ölüme gönderen yanlış politikaların bir metaforu olduğunu ifade ediyor. Bununla da kalmıyor, ABD’nin Güney Amerika’dan Asya’ya kadar komünizm aleyhtarlarını beslediğini, o ülkelerin yurttaşlarını ülkelerine yabancılaştırdıklarını, dünyanın özgür ülkelerinde kendi tiranlıklarını kuran, halkın demokrasi hayallerini engelleyen, kendilerini zenginleştirmenin ötesinde bir avuç zengin azınlığı kollayan totaliter bu liderlerin ve yönetimlerin arkasında ABD’nin bulunduğunu, CIA’nın seçimle işbaşına gelmiş hükümetlerin çalışmalarını engellediğini, devletlerin iç işlerine karıştığını söylüyor ve Ferdinand Marcos örneğini veriyor.

Amerika’ya neden çamur atıyorsun, sana karşı cömert değil miydi?’ diye düşünenlere ise şöyle yanıt veriyor: ‘E, tabii Amerika bana karşı cömertti. Ama bu bir lütuf değil. Alnımın teriyle, kendimi geliştirip hayatımı sürdürmemi sağlayan şeyleri hakkıyla kazandım. Doğru şartlar altında bulunmasaydım, şansım yardımcı olmasaydı başıma neler gelirdi bilmiyorum. Belki bir dolandırıcı olup hapsi boylardım, belki de yüksek okul mezunu aramayan bir yerde iş bulacak kadar şanslı olur, örneğin bir montaj fabrikasına girer, evlenir, üç çocuk yapar, elli beş yaşlarına gelince de birçok Amerikalı gibi posası çıkmış bir şekilde kapı önüne bırakılırdım.

Sinema yıldızı olmayı planlamadığını, bunu arzulamadığını, buna heves etmediğini, geçimini sağlamak, hayatını sürdürmek dışında oyunculuğa özel bir istek duymadığını, her şeyin kendi kendine olduğunu belirten Marlon Brando, kendisi üzerinde çok emeği olan, elinden tutan büyük sinema yönetmeni Elia Kazan’a, bu konularla ilgili olarak bir keresinde şöyle dediğini yazıyor: ‘İşte karşında kafası kabaklaşmaya başlamış orta yaşlı bir hiç. Rol yaparken kendimi bir sahtekar gibi hissediyorum. Hayatta her şeyi yaptım, düzüştüm, içtim, çalıştım ama bunların hiçbirinin anlamı yok. Dünyada bu kadar önyargı, adaletsizlik, nefret, açlık, yoksulluk ve acı kol gezerken film çevirmek bana aptalca ve alakasız bir şeymiş gibi geliyor, koşulları iyileştirmek adına üstüme düşeni yapmam gerektiğini hissediyorum.

Bu düşüncelerden hareketle Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Yardım Fonu’na (UNICEF) gönüllü olarak katılan Marlon Brando, UNICEF adına televizyon spotları hazırlar, UNICEF’in tanıtılmasıyla ilgili basın toplantıları yapar, bağış kampanyaları düzenler, kendisi de önemli miktarlarda bağış da bulunur.

Yetmiş yaşına geldiğinde ve yaşadığı hayatın bir muhasebesini yaptığında ise şöyle yazar: ‘Felsefi açıdan kendimi Kızılderililere yakın hissediyorum. Onlardan çok şey öğrendim çünkü. Yahudiler gözümü açan insanlar oldular, bilginin değerini ve öğrenmeye saygı duymayı onlardan öğrendim. Siyahlardan da aynı şekilde birçok şey aldım. Fakat sanırım yaşayış biçimi bakımından üzerimde en çok etkisi olan insanlar, Polinezyalılar. Hayatın nasıl yaşanacağını Tahiti’de öğrendim. Bununla birlikte, hiçbir zaman bir Tahitili olamayacağımı da fark ettim…Bir kültüre hayran olabilir, o kültürü sevebilir, o kültüre bir ucundan da olsa tutunmayı başarabilirsiniz ama hiçbir zaman oraya ait olamazsınız. Sizi siz yapan şeylerden asla kurtulamazsınız.

Neden mi yazdım bu yazıyı? Marlon Brando’yu hem sinema sanatçısı, hem de entelektüel olarak önemli ve değerli bulduğum için yazdım. Bir de bizim ülkemizdeki bazı sanatçılara belki örnek olur diye yazdım…!

Vaktiniz sınırlı, onu başkasının hayatını yaşamakla ziyan etmeyin. Başkalarının düşüncelerinin yarattığı uğultunun iç sesinizi boğmasına izin vermeyin…Hayat bazen kafanıza bir tuğla indirir. İnancınızı yitirmeyin.’ Steve Jobs

PAZAR KEYFİ!

Her zaman olduğu gibi sabah yine erken kalktım. Şiir okudum biraz. Amerikan ve İngiliz şiir sanatında önemli bir yeri ve etkisi olan ‘Fireside Poets/Şöminebaşı Şairleri’ akımının önde gelen temsilcisi Henry Wordsworth Longfellow’un şiirlerini okudum. O güzel dizelerinin birinde şöyle diyordu Longfellow: ‘Gel, bana bir şiir oku! / Bir şarkı, basit ve ruha dokunan. /…/ Mütevazi bir şairden oku!/ Şarkıları yüreğinden fışkıran…

Öyle şiirler okudum. Basit, ruhuma temas eden, şarkıları yüreğimde fışkıran şiirler. ‘Düşüncelerin de, yaptığın iş de soylu olsun’ diyen, yaşadığı zamanın mütevazi şairlerinden olan Longfellow’dan şiirler okudum. Ben şiir okurken yanımdaki küçük radyomda Handel’in ‘Sarabande’si çalıyordu. İyi ki hukuk tahsili yapan Handel, babasının sözünü dinlememiş, avukat olmak yerine besteci olmayı seçmiş dedim içimden. Herkes sanatçı olamıyor zira…!

Şiir, müzik, dışarıda sabahın serinliği, yavaş yavaş etkisini kaybetmekte olan yaz günlerinin son çırpınışları, beni eski mevsimlere götürdü. Eski yaz günlerine. Keşke zaman hiç eskimeseydi, eski yaz günleri hep yerinde kalsaydı. Sardunyalar olsaydı, beyaz sardunyalar, Çingene pembesi sardunyalar olsaydı. Ben onlara baksaydım, onlar da bana baksalardı. Yatağımda uzanmış bunları düşünürken, eski sözcükler, cümleler geldi aklıma. Keşke onları yeniden yazabilseydim diye geçirdim içimden. Ama bazı şeyler aşınınca, bir şeyler kırılınca, birçok duyguyu zaman beraberinde alıp götürünce, eski sözcükleri kullanmak, eski cümleleri kurmak da kolay olmuyor.

Sonra bir roman cümlesi geldi aklıma. Eksiksiz yazayım diye kütüphaneme gidip aldım kitabı. ‘Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’ Joanne Greenbe’nin yazdığı, çok okunan, çok satan kitabı açtım, aradığım cümleyi buldum. Şöyle yazıyordu Greenbe romanında: “..hiçbiri benden özür dilemedi; biri bile, ne öyle duygusuzca içime girdikleri için, ne bütün o sancıları çekmeme ve bundan acı duymama neden oldukları için, ne de benimle alay edercesine bu kadar uzun bir süre ve bu kadar aptalca yalanlar söyledikleri için…

Sonra youtubedan ‘Sarabande’yi bir kez daha dinledim. ‘Sarabande’yi dinlerken Marlon Brando’nun anılarını anlattığı ‘Annemin Öğrettiği Şarkılar’ isimli kitabını okudum biraz. ‘Rıhtımlar Üstünde’, ‘İhtiras Tramvayı’, ‘Baba’ filmlerinin unutulmaz oyuncusu Marlon Brando’nun okuyucularına ‘Uzun süreden beri doldukça dolan bir şeylerin boşalması diye isimlendireceğim bu kitaba, benim özgürlük ilanım da diyebilirsiniz’ diyerek takdim ettiği kitabında, özgürlük ilanını şöyle açıklıyor: ‘Nihayet kendimi özgür hissediyorum ve insanların hakkımda neler düşündüklerine zerre değer vermiyorum. Yetmişimde, öncekinden de fazla eğleniyorum. Ufacık şeyler bile beni müthiş eğlendirebiliyor…

Marlon Brando’nun ‘ufacık şeyler’ olarak isimlendirdiği şeyler, benim de yaptığım, yapmaktan büyük keyif aldığım şeyler. Nietzsche’nin ‘küçük şeyler öğretisi’ dediği şeyler. Yani dinlenmek, gezmek, yürümek, iki kadeh bir şeyler içmek, müzik dinlemek, köpeğim Tarçın’la birlikte olmak, ona her sabah kalktığımda gözlerimin içine bakarak talep ettiği kurabiyelerinden vermek, ara sıra birkaç yakın arkadaşımla oturup sohbet etmek. İnsanların hakkımda düşündüklerine zerre kadar değer vermemek konusunda ise Marlon Brando’dan biraz farklı düşünüyorum ben. Değer verdiğim insanların benim hakkımdaki düşüncelerine her zaman değer verdim çünkü. Bugün de veriyorum, yarın da vereceğim. Ama değer vermediğim insanların benim hakkımdaki düşüncelerine değer vermemeyi öğrendim artık. Onlarla ilgili olarak John C.Parkin’in ‘f*ck it/s*ktir et’ kuramını uyguluyorum. Bu konuda henüz tam olarak başarılı olamamakla birlikte, epeyce ilerleme kaydetmiş durumdayım.

Sarabande’ bitmiş, sıradaki beste olan Schubert’in o muhteşem eseri ‘Serenade’ çalmaya başlamıştı. Bu arada Marlon Brando’nun kitabından epeyce bir sayfa okumuştum. Derken gün iyiden ağarmış, güneş hafiften yükselmişti. Şimdi yürümek zamanı dedim içimden. Uzandığım yerden kalktım ve ‘düşüncelerimden uzaklaşmak, düşüncelerimi öldürmek’ için kendimi dışarıya yürümeye çıkardım.

Kirlenmiş duygularım, düşüncelerim unutuş kapısını keyfince açsın, dışarıya, dışıma çıksın diye yürüdüm, yürüdüm, çok uzun yürüdüm. Dün gece yağan yağmur çimenleri ıslatmış, sarı, mor, beyaz kır çiçeklerini yıkamış, evlerin çatılarını, ağaçların yeşil yapraklarını parlatmıştı. Güzel bir serinlik vardı Bilkent’in tepelerinde. Yaz veda etmeye hazırlanıyor, sonbahar gelmeye hazırlıyordu kendisini.

Kayalar, ağaçlar, yanaklarımızda rüzgar! Toprak ana! Gerçek dünya! Sağduyu! Temas! Temas! Biz kimiz? Neredeyiz?’ diyor ya H.D.Thoreau, bunları düşündüm. Gerçek dünya, benim dünyam işte burası, tabiat, taşıyla, toprağıyla, ağacıyla, çiçekleriyle bu tabiat benim, bizim dedim. Temas ettim bunların hepsine. Renksiz yaşadığım, samimiyetsiz sözler, ‘kırpık fısıltılar‘ dinlediğim, lüzumsuz insanlarla, zaman ayırmaya değmediğini şimdi daha iyi anladığım insanlarla vakit geçirdiğim o gri odalarda geçen günlerimi hatırladım. Yazık etmişsin kendine de, zamanına da diye hayıflandım kendi kendime.

Ama o gri odaların, o lüzumsuz insanların, o kırpık fısıltıların, gıybet zamanlarının bana öğrettiği çok da şeyler oldu. Neler mi? Daha çok dinlemek, gerektiği kadar konuşmak mesela. Kendisini bilmeyenlere, haddini bilmeyenlere, haddini bildirmek mesela. Başkalarına daha az, kendime daha fazla zaman ayırmak mesela. Daha çok kırılmak, ama insanlara daha az güvenmek mesela. Giderek dünyevi bazı hırslardan vazgeçmek, hiç kimseden hiçbir şey istememek ve beklememek mesela. Daha telaşsız, daha sakin bir hayat yaşamak mesela. İnsanlarla, olaylarla daha az ilgilenmek, okumakla, düşünmekle, müzik dinlemekle, yazıp çizmekle, kendimle daha çok vakit geçirmek mesela. Öğrendiklerimin dışında, daha öğrenilecek çok şeyler olduğunu görmek mesela.

Yürüyüş bitti. Eve döndüm. Bu defa Tarçın’ı dışarıya gezmeye çıkardım. Bizim bloğun arkasındaki çimenlik alanda zincirlerini çözdüm, özgür bıraktım onu. Çimlerin üzerinde koştu. Kemik aradı, buldu da. Sonra benimle oyun oynamak istedi. Ben kovaladım, o kaçtı. Eve döndük sonra. Ona ödül olarak kurabiyelerinden birkaç tane daha verdim. Balkonun yanındaki pencerenin denizliğine mısır daneleri koydum. Güvercinler geldi az sonra. Oturduğum yerde sessizce onları seyrettim. Zihnim oldukça boşalmıştı. Yaptığım bu ufacık şeylerin, küçük şeylerin beni dinlendirdiğini, keyiflendirdiğini bir kez daha hissettim.

Türkiye Barolar Birliği’nin 2013 yılı Mayıs’ında yapılan Genel Kurulu’nda yaptığım konuşma aklıma geldi. William Ellery Channing’in şiirini okuyarak başladığım konuşma. O güzel şiirinde şöyle diyordu Channing: ‘Ufak Şeylerden Zevk Alabilmek, / Lüks Yerine Zarafet Aramak, / Saygı Görmek Yerine Değerli Olmak, / Zengin Olmak Yerine Kimseye Muhtaç Olmamak, / Sıkı Çalışmak, / Sessizce Düşünmek ve Dürüst Konuşmak; / … Yıldızları, Kuşları, Bebekleri ve Bilgeleri Açık Kalple Dinlemek… / İşte Benim Senfonim ve Mutluluk İksirim…!’ Bu konuşmayı yaptığım 25 Mayıs 2013 günü de benim senfonim buydu, bugün de. Üstelik bugün daha da fazla böyle…

Şimdi çalışma masamdaki bilgisayarımın başındayım. Akşam olmakta. Her akşam olduğu gibi ‘Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta / Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta’ diyen Ahmet Haşim’in ruhu dolaşmakta. Evet! Akşam güzeldir. Günün en güzel zamanıdır. Çünkü akşam, naif bir hissediştir, insanın ruhuna naif bir dokunuştur, naif bir şiir, naif bir şarkıdır. Elbette hissedenler için. Akşamınız, akşamlarınız hep güzel olsun.

İktidar, ancak yönetilenlerin rızaları var olduğu ve devam ettiği sürece vardır.’ John LOCKE

MEŞRUİYET KRİZİ!

Etimolojik kökeni itibarıyla ve en basit tanımıyla demokrasi halkın egemenliği demektir. Demokrasiyi, tek bir kişinin egemenliği olan monarşiden, en iyinin egemenliği anlamına gelen aristokrasiden, azınlığın egemenliği olarak tanımlanan oligarşiden ayırt eden özelliği budur.

Demokrasinin yukarıda sözü edilen yönetim biçimlerinden farklı olan önemli bir diğer özelliği ise negatif karakteridir. Çoğunluğun egemenliği olan demokrasi, günümüzde kimin yöneteceğinin belirlenmesinin, halkı yönetime ortak etmenin ve iktidarın meşruiyetinin kaynağı olan seçimden daha fazla şeyleri gerektirir.

Ki bunların en başında: halkı zorbalıktan korumak ve özgürleştirmek için siyasi iktidarın sınırlandırılması, yani kuvvetler ayrılığı ilkesi; yönetimde keyfiliği önlemek için siyasi iktidarın hukukla bağlanması, yani anayasacılık: devletin asli görevlerinden olan adaleti sağlayacak bağımsız ve tarafsız yargı organının hayat vereceği ve devletin diğer organlarının her koşulda bağlı olacağı hukukun üstünlüğü ilkesi; farklı düşünce ve inançların kurucu unsur olarak kabullenilmesi; bunun gereği olarak azınlıkta olanların hak ve özgürlüklerine saygı duyulması ile bunların korunması; siyasi ve ahlaki eşitlik üzerine kurulu politikaların takip edilmesi; idari ve mali yönden şeffaf bir yönetimin olması gelir.

Peki! Günümüz Türkiye’sinin bu konulardaki durumu nedir? Totaliter oluşudur!

Totaliterdir, çünkü bugün Türkiye’de egemen olan yönetim şekli, siyaset bilimindeki adıyla ‘seçilmiş diktatörlük’ veya ‘yürütme egemenliği’dir. Mevcut siyasal yönetimin ancak bir sonraki seçimleri kaybetmesi durumunda denetlenebileceği ve hesap verebileceği bir anayasal dengesizlik hali olan ‘seçilmiş diktatörlük / elective dictatorship’ veya ‘yürütme egemenliği / parliamentary sovereignty’ kavramı siyaset bilimine İngiliz siyaset adamı Lord Hailsham tarafından kazandırılmıştır. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 272)

Bu yönetim biçiminde, parlamento çoğunluğuna egemen olan yürütme erki dilediği yasayı yapabilecek, değiştirebilecek veya feshedebilecek, yani her tasarrufta bulunabilecek güce sahiptir. Geride kalan sürede yaşananlar, bu bağlamda Anayasa’ya aykırı biçimde Hakimler ve Savcılar Yasası’nda yapılan değişiklikler, 5651 sayılı İnternet Yasası’nda yapılan değişikliklerle anayasal ve evrensel bir hak ve özgürlük olan iletişim serbestisine getirilen sınırlamalar, hak ve özgürlüklerin kullanılmasını ve korunmasını tehlikeye atan İç Güvenlik Yasası, kişiye özel çıkarılan yasalar, emniyet ve yargı örgütlerinde yapılan keyfi atamalarla yolsuzluk iddialarının soruşturulmasının engellenmesine ilişkin hukuka aykırı yasama tasarrufları ve idari tasarruflar, kimi gazeteci ve yazarların işlerinden atılmaları, tutuklanmaları, kararlarından dolayı yargıçların, yürüttükleri soruşturmalar nedeniyle savcıların meslekten çıkarılmaları, gözaltına alınmaları, tutuklanmaları, Kamu İhale Yasası’nda birilerini kayırmak için yapıldığı anlaşılan keyfi düzenlemeler, Sayıştay raporlarının TBMM’den ve halktan gizlenmesi suretiyle çiğnenen vatandaşın bütçe hakkı, yerel ve merkezi yönetimlerdeki denetimsizlik, kamu maliyesinin şeffaf olmayışı, Ergenekon, Balyoz davalarına ilişkin kumpas iddiaları, yine bu davalar ile KCK ve Fenerbahçe yöneticileri aleyhinde açılan davalarda yaşanan hukuksuzluklar, vb. Türkiye’nin tam da seçilmiş bir diktatörlük süreci yaşadığını ve bu sürecin hala devam ettiğini gösteren somut örneklerdir.

Sadece bunlar mı, dahası da var. Yürürlükteki anayasaya göre seçilen, o anayasaya bağlı kalacağına yemin eden ama kalmayan, o anayasa, o anayasada yazılı olan yönetim şekli değişmiştir, ben anayasaya uymam, siz anayasayı bana uydurun diyen bir Cumhurbaşkanı var ülkede.

Yıllardır milli irade, milli irade diyen, en son yapılan seçimlerde ortaya çıkan milli iradeye uymayan, o iradeye uygun bir iktidar kurulmasını engelleyen, bu amaçla seçimlerde en çok oy almış ikinci partinin başkanına hükümet kurma görevi vermesi gerektiği halde vermeyen, demokratik sürecin işlemesini tıkayarak ülkeyi yeni bir seçime gitmeye zorlayan bir Cumhurbaşkanı var.

Türkiye’yi süratle demokrasiden, hukuktan, hukuk devleti olmaktan uzaklaştıran, devleti ve siyasal iktidarı kişiselleştiren bütün bunların, siyasal ve hukuksal alana bir yansıması vardır. Bu yansımanın siyaset dilindeki karşılığı ‘meşruiyet krizi’dir.

Latince ‘legitimare’ sözcüğünden türetilen meşruiyet kavramı genel olarak ‘yasallık/hukukilik’ anlamına gelir. Siyaset felsefecilerinin ahlaki ve rasyonel bir ilke olarak kabul ettikleri meşruiyet kavramı, yurttaşların siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını oluşturur. Bu anlamda meşruiyet bir kural sistemine, yani hukuksal ve anayasal sisteme itaat etmeye rıza göstermektir. Merkezinde ‘halkın rızası’ olan meşruiyetin varlığıyla yurttaşlar; devlete saygı göstermeye, devletin yasalarına itaat etmeye, siyasal iktidarın otoritesini kabullenmeye kendilerini mecbur hissederler.

Alman iktisatçı ve toplumbilimci Max Weber’e göre siyasal meşruiyetin kaynağı, bu bağlamda yurttaşların bir rejime itaat etmelerini sağlayan nedenler farklı ve değişiktir.

Weber’e göre ilk siyasi meşruiyet tipi gelenek ve görenekler üzerinde temellenmiş olan ve her zaman varolduğu için meşru kabul edilen ‘geleneksel meşruiyet’tir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 194)

Weber’in geliştirdiği ikinci meşruiyet biçimi ‘karizmatik meşruiyet’tir. Bu meşruiyette yönetenin otoritesi, yönetenin kişiliğinde varolan güce, yani karizmaya dayanır. Teolojik bir kavram olan karizma ‘Tanrı vergisi’ anlamına gelir. Sosyo-politik bir kavram olarak karizma, diğer insanlar üzerinde psikolojik açıdan denetim kurmak suretiyle liderlik oluşturma yeteneği olan cazibe veya kişisel güç demektir. Bu meşruiyet biçiminde lider, yanılmaz ve tartışılmaz bir önder, bir mesih, halk ise lidere itaat etmek zorunda olan muritlerdir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 192-193-195)

Weber’in kabul ettiği üçüncü meşruiyet tipolojisi, modernleşme sürecinde ortaya çıkan ve o nedenle modern devletlerde görülen, dolayısıyla 20 ve 21. Yüzyılların meşruiyet biçimi olan ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 192-193-195)

Bu meşruiyet biçiminde yöneten, yönetme otoritesini yasalarda açıkça tanımlanmış olan kurallardan alır. Yani meşruiyetin kaynağı hukuktur, başta Anayasa olmak üzere, Anayasaya uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan yasalardır. Yöneten irade yetkilerini varolan kurallardan, yani hukuktan alır, devleti bu kurallara göre yönetir. Hukukun koyduğu kurallar yöneten konumunda olanları bağladığı ve sınırlandırdığı için yöneten her istediğini yapamaz, keyfi davranamaz.

Demokratik rejimlerde adil ve özgür biçimde yapılan seçimler sonucunda halkın çoğunluğunun desteğini alan bir siyasi parti iktidar olur ve devleti yönetme yetkisini kazanır. Bu yolla kazanılan yönetme yetkisi/otoritesi Weber’in tanımladığı biçimiyle ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. Ne var ki, iktidara geliş biçimiyle yasal ve meşru olan iktidar, iktidarda kaldığı süre içinde de icraatlarıyla, yaptıkları ve yapmadıklarıyla Anayasa’ya, yasalara, hukuka, hukukun evrensel kurallarına, taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uygun davranmak zorundadır. Yani sadece iktidara geliş biçimiyle değil, iktidarda kalış biçimiyle, iktidar olarak yaptığı iş ve icraatlarla da yasal-rasyonel olmak zorundadır.

Aksi halde, yani halk tarafından kabul görmeyen siyasalar içinde olduğu takdirde, meşru olarak kazandığı siyasi otoritesinin yasallığı, hukukiliği, meşruiyeti sorgulanır hale gelir. Meşruiyetin sorgulanmasının ardından meşruiyet kaybı gelir. Zira iktidar halkın rızasına dayanır, halkın rızasının sona erdiği durumda, iktidar da meşruiyetini yitirir.

Meşruiyeti zora giren ve sorgulanır hale gelen iktidarların başvuracağı en önemli araç baskı, sistematik korkutma ya da açık şiddete yol açan boyun eğdirmedir. Baskının amacı, kitleleri siyasetin dışında tutmak, onları ifade araçlarından yoksun bırakmak, bu suretle iktidarın sürdürülmesini sağlamaktır. Bu siyasi araçlarla olduğu kadar psikolojik araçlarla da yapılır. Baskıcı rejimler, yarattıkları korku iklimiyle; seçimleri, partileri, sivil toplum örgütlerini, yazılı ve görsel basını, yargıyı, bürokrasiyi ya zayıflatarak iş yapamaz hale getirirler ya da ortadan kaldırırlar.

Tıpkı günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi.

Son yapılan seçimlerde parlamentodaki çoğunluğunu kaybeden, ama yarattığı fiili durumla hükümet olmayı sürdüren, ‘Türkiye’nin yönetim şekli fiilen değişmiştir’ demekle, devlet de, iktidar da, hukuk da, anayasa da benim diyen Cumhurbaşkanı karşısında ‘pardon biz ne oluyoruz’ diyemeyen, aksine susan, pusan bir Başbakanın, Bakanların, iktidar partisi milletvekillerinin olduğu Türkiye’de, sadece iktidar krizi değil, son derece ciddi bir meşruiyet krizi vardır.

Terörün yeniden tırmanmaya başladığı, her gün şehit haberlerinin geldiği Türkiye yönetilemez durumdadır ve esasen yönetilmemektedir de. Ekonomi de, iç ve dış güvenlik de iktidarın kontrolü dışındadır. İktidarın kendisi olsun, Anayasaya göre ‘Türkiye Cumhuriyetinin, Türk Milletinin birliğini temsil etmekle, anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu biçimde çalışmasını gözetmekle’ görevli olan ama bu görevlerini yapmayan Cumhurbaşkanı, hem güvenilirliğini, hem de meşruiyetini yitirmiştir.

Aile ilişkilerinden, arkadaşlık, dostluk gibi kişisel ilişkilerde, çalışanların gerek birbirleriyle, gerekse işverenleriyle olan ilişkilerinde, şirket ortaklarının ve paydaşlarının gerek kendi aralarındaki ilişki de, gerekse müşterileriyle olan ilişkilerinde, her türden ticari ve ekonomik ilişkide, ulusal ve uluslararası ilişkiler ile küresel ekonominin işleyişinde olduğu gibi siyaset ve yönetim biliminde, yani seçen seçilen ilişkisinde en önemli unsur güvendir.

Kendisini ilke merkezli yaşam ve liderliğin öğretilmesine adamış olan yönetim ve yaşam gurusu Dr. Stephen R. Covey, ‘Güven’ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Güven yalnızca güvenilirliğin meyvesi değildir; aynı zamanda motivasyonun da köküdür. En yüksek motivasyon biçimidir.

Günümüzde güven, sadece ahlaki bir değer, bir iç ses değil, emek kadar, sermaye kadar, üretim kadar aziz bir şeydir, elle tutulur, gözle görülür bir şeydir, somut bir şeydir. Ticarette olsun, ekonomide olsun, siyasette olsun hemen her şeyi etkileyen, değiştiren bir şeydir. En önemlisi gitti mi asla geri gelmeyecek ve onarılamayacak olan bir şeydir. Aile ilişkilerinde de, arkadaşlık dostluk ilişkilerinde de, iş ilişkilerinde de, ticari yaşamda ve nihayet siyasi yaşamda gitti mi bir daha geri gelmeyecek olan bir şeydir.

Ne yazık ki AK Parti iktidarı en önemli şeyi, yani halkın büyük çoğunluğunun kendisine duyduğu güveni, iş yapma motivasyonunu, en önemlisi meşruiyetini kaybetmiştir. En son yapılan seçimde aldığı %41 civarındaki oy da bunu göstermektedir.

Zor günler yaşayan Türkiye ‘ya bir yol bulmak ya da yol yapmak’ zorundadır. Yeni yapılacak seçimler dileriz buna vesile olur. Türkiye yolunu bulur ve bu yolda huzurla, güvenle geleceğe doğru ilerler. Değil ise, bu güzel ülkeye de, bu ülkenin masum ve güzel insanlarına da yazık olur…

Gelecek Uzun Sürer’ Louis ALTHUSSER

AU REVOIR!

Her ne kadar demokrasinin vazgeçilmez koşulu özgür ve adil biçimde yapılması gereken seçimler ise de, demokrasi, sadece bundan ibaret değildir. Çok daha fazla bir şeydir. Fazla olan bu şeyler, yurttaşların, ceza tehdidi altında olmaksızın, siyasal meseleler hakkında, rejim hakkında, sosyo-ekonomik düzen hakkında görüş ve düşüncelerini açıklayabilme, siyasi iktidarı eleştirebilme, yani ifade özgürlüğüne sahip olma, toplumsal ve siyasal kararların oluşmasında etkili olabilmek için siyasi partiler ve diğer menfaat grupları dahil olmak üzere, görece özerk kuruluşları ve örgütleri kurabilme, başkalarıyla haberleşebilme, hemen her konuda, ama özellikle resmi ve kamusal konularda bilgi/haber alabilme, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabilme hak ve özgürlüklerine sahip olmalarıdır.

Bütün bu hak ve özgürlükler, sağlıklı bir demokrasinin varlığı ve sürdürülebilirliği için gerekli olan asgari koşullardır.

Temeli ifade ve düşünce özgürlüğüne dayanan örgütlenme özgürlüğü, bireyin düşüncelerini hiçbir korkuya kapılmadan, herhangi bir engellemeyle karşılaşmadan ifade edebilme, yayabilme, bu amaçla dernek kurabilme, gerektiğinde toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabilme, başkalarıyla haberleşebilme hak ve özgürlüklerini kapsar.

Demokratik bir toplumda, devletin temel işlevi ve görevi, her bir bireyin, başta ifade ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere, diğer bütün temel hak ve özgürlükleri, sadece tanımakla sınırlı olmayıp, bu hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırmak, bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasını sağlamak, bunları güvence altına almaktır.

İfade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olan örgütlenme/dernek kurma özgürlüğü, sadece Anayasamızın 33.maddesi ile ve ulusal düzeyde değil, Anayasamızın 90.maddesi gereğince iç hukukumuzun vazgeçilmez bir parçası haline gelen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 20. Maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 22.maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11.maddesi ile uluslararası düzeyde de koruma altındadır.

Temel bir insan hakkı olan, gerek Anayasamızda, gerekse tarafı olmakla ülkemiz yönünden bağlayıcılığı bulunan uluslararası sözleşmelerde tanınan ve koruma altına alınan örgütlenme/dernek kurma hakkının, yargıç ve savcılarımız yönünden de, hem ulusal hukuk, hem de uluslararası hukuk bağlamında işlerliği ve işlevselliği olan bir hak olduğu açıktır.

Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 13 Aralık 1985 tarih, 40/146 sayılı kararla kabul edilen Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri ile Adalet Bakanlığı Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü tarafından 2004 yılında yayınlanan metinde; ‘… İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne uygun olarak, diğer vatandaşlara olduğu gibi yargı organı mensuplarına da ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma hakkı tanınır; ancak yargıçlar bu haklarını kullanırken, her zaman görevlerinin itibarını ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak tarzda hareket ederler. Yargıçlar, kendi menfaatlerini savunmak, mesleki eğitimlerini geliştirmek ve yargı bağımsızlığını korumak için yargıçlardan oluşan örgütler kurabilirler, bu örgütlere ve diğer kuruluşlara üye olabilirler’ denilmek suretiyle bu hakkın varlığı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından da tanınmıştır.

Yine Kasım 2006 tarihli Avrupa Birliği-Türkiye İlerleme Raporu’nda; ‘Hakimler ve Savcılar Birliği (YARSAV) 26 Haziran 2006 tarihinde 501 yargıç ve savcı tarafından kurulmuştur. YARSAV’ın üyeleri çoğunlukla Yargıtay ve Danıştay üyeleri, Ankara ve İstanbul’da görev yapan yargıç ve savcılardan oluşmaktadır. YARSAV’ın temel hedefleri, yargı bağımsızlığını, tarafsızlığını, görev süresiyle ilgili hakimlik ve savcılık güvencesini, yanısıra meslek kurallarıyla etiğini korumaktır’ sözleriyle ifade edilen yargıç ve savcılara örgütlenme hakkının verilmesi, ülkemiz demokrasisi yönünden olumlu bir ilerleme olarak kaydedilmiştir.

Bu bağlamda işaret etmek gerekir ki, yargıç ve savcıların örgütlenme haklarının tanınması ve bu hakka işlerlik kazandırılması amacıyla yargıç ve savcıların dernek kurmaları ülkemiz yönünden çok geç kalınmış bir gelişmedir. Şöyle ki, merkezi Roma’da olan ‘Uluslararası(Dünya)Yargıçlar Birliği (IAJ)’ 1953 yılında kurulmuştur. Bu birliğin Afrika ülkeleri (AFR), Kuzey Amerika, Asya ve Okyanusya ülkeleri (ANAO), Güney Amerika Ülkeleri (IBA), Avrupa ülkeleri (EAJ) temelinde örgütlenmiş dört ayrı bölgesel kolu mevcuttur. IAJ’ın Avrupa seksiyonu olan ‘Avrupa Yargıçlar Birliği’ne (EAJ), birkaç istisna dışında Avrupa Birliği’ne mensup ülkelerin tamamı üyedir. YARSAV’ın kurulduğu tarih itibariyle üye olmayan ülkeler, Andora, Arnavutluk, Azerbaycan ve Türkiye’dir.

Aynı şekilde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından 23 Nisan 2003 tarih, 2003/43 sayılı kararla kabul edilen ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca da 27 Haziran 2006 tarih, 315 sayılı kararla benimsenen ‘Bangolar Yargı Etiği İlkeleri’nin 4.6 ve 4.13. maddeleri ‘Yargıçlar, diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, dernek kurma ve toplanma özgürlüğüne sahiptirler … Yargıç, yargıçlarla ilgili derneklere katılabilir veya böyle bir dernek kurabilir ya da yargıçların çıkarlarını temsil eden diğer örgütlere katılabilir’ hükmünü içermektedir.

Yine ‘Yargıçlar, tek başlarına veya başka herhangi bir organ ile birlikte, bağımsızlıklarının ve çıkarlarının korunması amacıyla özgürce dernek kurabilirler’ diyen ‘Yargıçların Rolü, Etkinliği ve Bağımsızlığı’ konulu Avrupa Konseyi Üye Devletler Bakanlar Komitesi’nin (R-94-21) sayılı tavsiye kararına göre, yargıçlar dernek kurabilecekleri gibi kurulmuş bir derneğe olma hakkına sahiptirler.

Aynı şekilde 1990 yılında Havana’da kabul edilen ve ülkemiz yönünden bağlayıcılığı olan ‘Savcıların Rolüne Dair Birleşmiş Milletler İlkeleri’nin ‘Savcılar, çıkarlarını korumak, mesleki eğitimlerini yükseltmek, kendi statülerini korumak için mesleki denekler veya örgütler kurmak veya bunlara üye olmakta serbesttirler’ diyen 9.maddesi hükmüne göre de, savcıların dernek kurmaları veya kurulmuş olan derneklere üye olmaları mümkündür.

Şimdi yeri gelmiş iken ifade etmemiz gereken bir diğer husus, ülkemizdeki yaygın ve yerleşik kabulün aksine, yargıçlık görevinin bir memuriyet görevi olmadığı hususudur. Zira devletin üç önemli işlevinden birisini oluşturan ve evrensel nitelikteki kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir gereği olarak ‘yargı’ gücü arasında yer alan yargıçlık, hiyerarşik bir yapıya ve işleyişe sahip bulunan memuriyetten çok daha farklı ve özel olan bir statüdür.

Gerek buna, gerekse Anayasamızın ‘Hakimler ve savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, resmi ve özel hiçbir görev alamazlar’ hükmünü içeren 140/5.maddesine ve yine 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Yasası’na göre de, yargıç ve savcıların dernek kurmalarına engel bir yasal düzenleme mevcut değildir.

Hal böyle iken, daha sonra kadük hale gelen T.C.Başbakanlık Makamı tarafından TBMM’ne gönderilen ‘Türkiye Hakimler ve Savcılar Birliği Kanun Tasarısı’ ile ülkemiz yargıç ve savcılarının ilk ve kurulduğu tarih itibariyle tek kuruluşu olan YARSAV’ın yasayla kapatılması yönüne gidilmiş, bununla da yetinilmeyerek YARSAV hakkında kapatma davası açılmıştır.

Bu durumun, başta Anayasamız olmak üzere yukarıda içeriklerine değinilen ulusal düzeydeki yasal düzenlemeler ile ülkemiz yönünden bağlayıcı olan uluslararası düzeydeki sözleşmelere, evrensel nitelikteki ‘kazanılmış hak’ ilkesine, örgütlü toplum demek olan demokrasinin özüne aykırı olduğu açıktır.

YARSAV yaşadığı bu zor günleri, sıkıntılı dönemleri zaman içinde aşmış, varlığını günümüze kadar sürdürmüş, tüzel kişiliğini korumuş, gerek hukuk ve demokrasi terbiyesi olanlar, gerekse avukatlar, yargıçlar ve savcılar nezdinde inanılır, güvenilir, itibar edilir bir kuruluş haline gelmiştir.

Bu vesileyle ifade etmek gerekir ki, YARSAV’ın bu aşamaya gelmesinde, bilgili, donanımlı, düzgün, ahlaklı bir hukukçu, cesur ve mücadeleci bir aydın, samimi bir Atatürkçü ve Cumhuriyet sevdalısı olan Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun, onunla benzer özelliklere sahip bulunan Emine Ülker Tarhan’ın emeği ve katkısı çoktur.

YARSAV’ın başlattığı yargıç ve savcıların örgütlenmesi, aynı alanda faaliyet gösteren Demokrat Yargı ve Yargıçlar Sendikası’nın kurulmasının önünü açmıştır. YARSAV’dan sonra bu örgütlerin kurulmuş olması, yargı alanındaki demokratik rekabeti hem çeşitlendirmiş, hem de yargıç ve savcılara örgütlenme alanında seçme hakkı ve özgürlüğü sağlamıştır.

Örgütlenme aşamasında yaşanan baskılar, sıkıntılar, zorluklar, acılar zaman olarak geride kalmış olsa da, derneğin günümüzde faaliyetlerini sürdürmede sıkıntılarla, zorluklarla karşı karşıya olduğu bir vakıadır. Bu bağlamda YARSAV üyesi olan yargıç ve savcılar YARSAV’dan istifa etmeye, en son yapılan HSYK seçimlerinde yaşandığı üzere Yargıda Birlik Platformuyla birlikte hareket etmeye, bu platformun örgütlenmiş şekli olan Yargıda Birlik Derneği’ne üye olmaya zorlanmaktadırlar. Mobbing niteliğindeki bu baskılar ve zorlamalar, demokratik teamüllere, yargı etiğine, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle koruma altında olan örgütleme özgürlüğüne, insanı insan yapan en temel haklardan olan seçme hakkına aykırı ve çok açık bir insan hakkı ihlalidir.

YARSAV Başkanı Murat Arslan’ın on yıldır görev yaptığı Anayasa Mahkemesi raportörlüğü görevinden alınarak Sayıştay’da görevlendirilmesi, az yukarıda sözünü ettiğimiz baskının vahametini gösteren en son ve en somut örnektir. Bu haksız ve yanlı tasarrufun, Anayasa’nın, Anayasa’da düzenlenen hak ve özgürlüklerin koruyucusu olan Anayasa Mahkemesi tarafından yapılmış olması çok daha vahimdir.

Vahim olan, üzücü olan bir diğer husus, 09 Ağustos 2015 günü kendisine karşı yapılan haksızlığa isyanını ifade etmek için basın açıklaması yapan YARSAV Başkanı Murat Arslan’ın yalnız bırakılmış olmasıdır. O gün orada destek vermek için bulunan bir kişi olarak bu durum bana üzücü gelmekle birlikte hiç de şaşırtıcı gelmemiştir. Bunu bilen ve birçok kez yaşayan bir insan olarak inancım odur ki, Murat Arslan ve Murat Arslan gibi inandığı şeylerin mücadelesini yapan ‘insanlar yalnız kalır, belki; ama sürüye uyup mevcut duruma kayıtsız kalmaktan iyidir yalnızlık.

Mücadelesini takip ettiğim ve kendisini tanıdığım için bildiğim Murat Arslan ve onun gibi insanlar, yani birilerinin suyuna gitmeyen, inandığı şeylerin korkusuzca mücadelesini yapan insanlar, bende her zaman saygı uyandırmışlardır. Sadece bu değil, mücadeleye, muhalefete adanan ruhlar, mağdur olan, sesini duyuramayan insanlar, imtiyazı olmayan, yok sayılan, sesi kısılmaya çalışılan insanlar ve örgütler de, beni her zaman ve her şeyden daha çok etkilemiştir.

Neden mi? Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu zor zamanlarında, totaliter bir siyasal iktidara karşı yürütülen mücadele giderek artar ve çeşitlenirken, Edward Said’in ifadesiyle Murat Arslan tarzı ‘entelektüel hayatın romansı, ilgi çekiciliği, meydan okuyuşu ancak muhalefet etmekte bulunabiliyor da ondan.

Panamalı yazar Carlos Fuentes, hayali bir devrimden yola çıkarak yerleşik ve alışılmış olguları, durumları, fikirleri sorguladığı ‘Friedrich Balkonunda’ isimli kitabında şöyle yazıyor; ‘Bugün dün mü yaşanmıştı? Evet; çünkü zaman senin inandığın gibi çizgisel değil. Zaman dairesel. Bir bengi dönüş yaşıyoruz’ Fuentes’in kitabının fikri temeli ‘bengi dönüş’ kuramı üzerine kurulu ve öyle de ilerliyor.

Bengi Dönüş’, zamanın düz bir çizgi halinde değil, döngüsel bir tarzda ilerlediğini, olayların ve olguların zamanın döngüselliği içinde sürekli olarak kendisini tekrarlandığını ileri süren bir kuram.

Yani bununla demek istiyorum ki, bugün Türkiye’de yaşadıklarımız tam bir ‘Bengi Dönüş’tür. Dün yaşadıklarımızın tekrarı ve bir çeşitlemesidir. İnanıyorum ki, Murat Arslan ve onun gibi hakikati ve geleceği temsil eden insanlar var olduğu ve çoğaldığı takdirde tekerlek kırılacak, yeni bir döngü yaşanacak, Richard Crossman’ın ‘The God That Failed/İflas Eden Tanrı’ isimli kitabında yazdığı gibi, kimilerinin inandığı, korktuğu ya da ikbal elde etmek için hizmet ettiği siyasal tanrılar iflas edecek, hukuk da, yargı da, demokrasi de yerine ve rayına oturacaktır.

Biz şimdilik ‘Au Revoir’, yani ‘Yine Görüşürüz’ diyelim ve bekleyelim!

DENEMELER (CXXIII)
Acı olan mutlu olmamak değil, mutlu olabilecekken olamamaktır.’ Cronin, Şahika

‘CITADEL/ŞAHİKA’

Sene 1959. Konya’dayız. İlkokulda öğrenciyim. Evimizde kütüphanemiz yok. Sağa sola atılmış üç beş kitap var. Kitap alacak paramız olmadığı gibi kültürümüz de yok. Daha çok Tommiks, Teksas, Red Kit, Kinova okuyoruz. Bir yaz tatilinde evde okunacak bir şey var mı diye sağa sola bakarken, evin çatı aralığında Cronin’in ‘Citadel/Şahika’ isimli romanını buldum. Oturdum ve bir solukta okuyup bitirdim. Mahalledeki arkadaşlarımın yol göstermesiyle hemen gittim şehir kütüphanesine abone oldum. Kitap okuma sevdam böyle başladı. Cronin’i ve ‘Şahika’yı sevdiğimden olacak, Cronin’in bütün kitaplarını, Yeşil Yıllar, Pembe Yıllar, Nöbetçi Hemşire, Kuzey Yıldızı, Sabah Işığı, Bir Acı Şarkı, Erguvan Ağacı başta olmak üzere bütün kitaplarını okudum. Bu kitapların hepsi de güzeldir, sürükleyicidir, keyiflidir. Ama bana göre Cronin’in en güzel kitabı ‘Şahika’dır. Ya da benim ilk göz ağrım olduğu için öyledir.

Geçenlerde evde eski kitapları gözden geçirirken, kütüphanemde Cronin’in ‘Citadel/Şahika’ isimli kitabını buldum. Sanırım eşim almış. Kitabı adeta ilk kez okuyormuşum gibi yeniden okumaya başladım. İlk okumama oranla daha bir keyifle, daha bir bilinçle okudum.

İnkilap Yayınevi tarafından basılan kitabı Ömer Rıza Doğrul çevirmiş. Kitabın yazarı Archibald Joseph Cronin Glasgow doğumlu. Yani İskoçyalı. Asıl mesleği tıp doktorluğu. Yolcu gemisinde doktorluk yapmış, hastanelerde çalışmış, madenlerde tıbbi müfettişlik yapmış. Bu işi nedeniyle maden kuyularına inip çıkmış, pek çok maden kazasına tanık olmuş. Daha sonra Londra’ya yerleşmiş, muayenehane açmış, uzun bir süre serbest hekim olarak çalışmış. Hekimlik mesleğinde başarılı olmasına rağmen, bir zaman sonra bu mesleği yapmaktan vazgeçmiş, kendisini edebiyata vererek roman yazmaya başlamış. İlk eseri Türkçeye ‘Kabus Şatosu’ olarak çevrilen ‘Hatter’s Castle/Şapkacının Şatosu’ isimli romanı. ‘Şahika’, edebiyat yaşamında 18 roman yazan Cronin’in en çok ün kazanan, en çok satan, en çok beğenilen romanıdır.

Ama elbette Octavia Paz’ın şu dediklerini de unutmamak gerekir: ‘En iyi satan eser, ister bir roman, ister güncel konularda yazılmış bir kitap olsun, sahnede bir göktaşı gibi görünür: Herkes satın almak için peşinden koşar, o ise kısa sürede sonsuza dek kaybolur. Kendi başarılarının fazla yaşamasının yolunu bulan en iyi satanlar, çok nadirdir. En iyi satanlar edebi eserler değil, ticari eşyalardır

İngilizce bir sözcük olan ‘citadel’ Türkçe’de ‘kale’ demektir. Romanı Türkçeye çeviren Ömer Rıza Doğrul ‘kale’ sözcüğü yerine ‘zirve, doruk’ anlamına gelen ‘şahika’ sözcüğünü tercih etmiş ve doğru da yapmış. Doğru yapmış, zira romanın kahramanı olan Andrew Manson, hemen her toplumda örneklerine çokça ve sıkça rastladığımız kolay yoldan para kazanmayı, birilerinin sırtına binerek hak etmeden, emek vermeden bir yerlere gelmeyi, hiçbir şey yapmayan, sadece yapar gibi yapan bir insan, bir aydın, bir meslek sahibi olmayı değil, kendisine, mesleğine, insanlara, insanlığa, yaşadığı topluma bir şeyler vermeyi, her konuda kendisini oldurmayı seçen, dolayısıyla zirveyi hak eden ve o zirveye hak ederek gelen bir insandır. Theodore Roosevelt’in deyimiyle ‘sefilce rahatlık doktrinini’ değil, ‘zahmetli hayat doktrinini’ seçmiş bir insandır.

Herkes için değil elbette, ama meşakkat ve emekle çalışmayı, yani ‘zahmetli hayat doktrinini’ seçenler için hayat, başta meslek ve çalışma alanı olmak üzere her alanda mücadeleyle doludur. Bu yapıdaki ve değerdeki insanlar için şahika/zirve, ulaşılması gereken, manevi yönden değerli ve anlamlı olan bir yüce kaledir. O kaleye ulaşmak için yola çıkan her insan, cezası bir kayayı yüksek bir tepeye çıkarmak olan Sisyphos’un kaderine ortaktır. Kayayı en tepeye çıkardığında kayanın orada durmayacağını, aşağıya yuvarlanacağını bilmek, ama mücadelesinden vazgeçmemek, yani kayasından daha güçlü olmak zorundadır. Zira kayayı tepeye çıkarma, tam tepeye ulaştığında aşağıya yuvarlanan kayayı tekrar yukarıya çıkarma mücadelesi bir başkaldırı, bir direniş mücadelesidir ve bu mücadele yaşama sevincinin sembolüdür. Bu konumdaki insanın kaderi kendi elindedir, zira kayası kendi nesnesidir. O nedenle ‘kaderini sevmek’ zorundadır ve sever de. Zira insanın hayatı tüketmediğini, tüketemeyeceğini, hayatın hiç kimseye taşıyamayacağı yükü vermediğini ve vermeyeceğini, her insanın hayatta kendi yükünü bulacağını, o yükü taşımak için kimseye ihtiyacı olmadığını, kimseye ihtiyacı olmayan insanın yenilmeyeceğini bilir ve buna inanır.

Dr.Manson hekimlik mesleğine ilk adımını, Galler’in başkenti Cardiff’e yakın Drineffy isimli küçük bir madenci kasabasında atar. Drineffy, dağların tepelerinin kurşun renkli gökyüzünün derinlikleri içinde kaybolmuş, dağların eteğindeki maden kuyularının ağızları birer yaraya benzeyen, çevresinde sopa gibi duran birkaç ağaç olan ve hemen hiç yeşillik olmayan küçük bir kasabadır.

Madenleri işleten kumpanyanın üç doktorundan birisi olan, sağlığını önemli ölçüde yitirdiği için çalışamayan Dr.Page’in asistanı olarak işe başlayan Dr.Manson ücretini yanında çalıştığı doktordan alır. Dr.Page’in ücreti ise her işçinin aylığından bir miktar para kesen madenleri işleten kumpanya tarafından ödenmektedir. İşçiler gidecekleri doktoru kendileri seçtiklerinden doktorların geliri de muayene ve tedavi için gelen işçi sayısına göre değişkenlik göstermektedir. Yani sistem doktorun doktoru sömürdüğü bir sistemdir.

Pratik hiçbir bilgisi ve deneyimi olmayan Manson mesleğini icrada pek çok zorlukla karşılaşır. Yanında ve çevresinde fikrini alabileceği, bilgisinden ve deneyiminden yararlanabileceği hiç kimse yoktur. Ama özgüveni vardır, yeteneği vardır, mesleğinde ilerleme yönünde isteği, sağlıklı hırsları, pozitif hedefleri, en az bunlar kadar önemli olan insan sevgisi, hizmet etme sevdası vardır.

Ama hayat, Manson’ın hayatı, hepimizin hayatında olduğu gibi hep hayal edildiği çizgide ilerlemez. Pek çok hayal kırıklığı, keder, umut, umutsuzluk, büyük küçük mutluluklar, mutsuzluklar girer işin içine. Kasabada öğretmenlik yapan, kişilikli, erdemli, kendisiyle barışık, küçük şeylerle mutlu olmasını bilen Christine’e aşık olur ve evlenir onunla.

Engellemelere, kasabadaki diğer meslektaşlarının kötü niyetine, kıskançlıklarına rağmen sahip olduğu olumlu özellikleri Manson’ı başarılı kılar. Kısa zamanda hekim olarak temayüz etmeye başlar. Ama kasaba hayatı, kasaba doktorluğu ona yetmez. Gözü çok daha yukarılardadır. Daha çok para kazanmak, daha güzel bir hayat yaşamak, daha güzel bir evde oturmak, araba sahibi olmak, lüks lokantalarda yemek yemek, daha güzel giyinmek ister. Bütün bunları yapar da.

Londra’ya taşınır, orada muayenehane açar, doktor olarak kısa sürede tanınır, Londra sosyetesine hizmet vermeye başlar. Artık her şeyi vardır. Çok güzel bir evi, muayenehanesi, son model arabası, çok parası vardır. Ama bütün bunlar onu tatmin etmez, o daha çok para, daha çok şöhret peşindedir. Bu durumdan memnun olmayan bir tek kişi vardır. Eşi Christine. Eşindeki bu olumsuz değişiklikleri şaşkınlıkla izler. Hiçbirisini onaylamaz. Onun isteği daha çok para, daha lüks bir hayat değil, mutlu olmaktır. Onun için yola birlikte çıktıkları Drineffy’deki hayatı, oradaki mütevazı evlerini özler. Bu nedenle eşiyle aralarında sıkça tartışmalar çıkar.

Hayat böyle devam edip giderken Manson yaşadığı bir olayla sarsılır. Kendisinin tavassut edip götürdüğü bir hastası, işin ehli olmadığı halde sadece para kazanmak için ameliyat işine girişen doktorun hatasıyla ölür. Bu olay, bu olay sonrasında ölüme neden olan beceriksiz doktorun insan hayatını hiçe sayan tavırları ve sözleriyle sarsılan Manson kendisini sorgulamaya başlar. ‘Nereye gidiyorum ben, Tanrım! Nereye gidiyorum?’ diye sorar kendisine. Elindeki para dolu çantayı fırlatır atar. Boğulacak gibidir, nefes alamaz hale gelmiştir. Duvara yaslanır ve ağlamaya başlar. Yeni bir kararın eşiğindedir. Eski Manson olmaya karar verir.

Drineffy’den tanıdığı, hem insan, hem de doktor olarak sevdiği, saydığı, değer verdiği, güvendiği iki arkadaşıyla mütevazı bir kasabaya yerleşmeye, orada onlarla birlikte doktorluk yapmaya karar verir. Sonunda doğru yolu bulmuştur.

Ama öyle de olsa hayat onu cezalandırmaya karar vermiştir. Akşam yemeği için sofraya oturduğunda, sevdiği, sevdiği için de her zaman yediği peynir sofrada yoktur. Almayı unuttuğunu söyleyen eşine ‘önemli değil’ der. Eşi telaşla dışarı fırlar, Manson onu durdurmaya çalışır ama durduramaz. Eşinin çok sevdiği peyniri alan Christine eve dönerken otobüsün altında kalır ve ölür. Sımsıkı tuttuğu peynir paketi sol elinde duruyordur.

Christen’in ölümünden sonra Manson yıkılır, hayata dair her şey artık ona anlamsız gelmeye başlar. Bir süre sonra kendini yeniden toplar. İki arkadaşıyla birlikte klinik açmak için Londra’dan ayrılıp Llantony Abbey’e gitmeye karar verir. Nihayet Londra’dan ayrılacağı gün gelir. Tren saat 16.00’da hareket edecektir. Bir saat zamanı vardır. Bir arabaya biner ve Kensal Green Mezarlığına gider. Christen’in mezarı başında durur. Gökyüzünde tek tük bulutlar vardır. Hafif bir rüzgar esmektedir. Hava serindir. Bir süre gözleri yaşlı olarak orada durur. Geri dönüp mezarlıklar arasında yürürken, ufuktaki bir bulutun uçlarının, bir kalenin burçlarına benzediğini, erişilmez bir ‘şahika’ gibi durduğunu görür. Gördüğü şey aslında Christine’dır.

Evet, hayat böyle bir şeydir. Bilinmeyene karşı bir savaş, yokuş yukarı zorlu bir çıkış, bazen de yokuş aşağı hızlı bir iniş, hatta bir yuvarlanıştır. O nedenle hayatta geç kalmamak, her şeyi zamanında yapmak, hiçbir şeyi, hele hele mutluluğu hiç, ama hiç ertelememek gerekir.

Aksi halde ne mi olur? Geç kalmış olursunuz ve hayat sizi beklemez. Hükmünü yerine getirmek için yürür gider Sonra hayatın arkasından bakan siz, boğazınız düğümlenerek bir şeyler hissedersiniz. Tıpkı sevgilisi Vietnam’da ölen yeni yetme genç bir kızın şu dizelerinde yazdığı gibi bir şeyler hissedersiniz:

Hatırlıyor musun, yeni arabanı ödünç alıp çarptığım günü?
Öldüreceğini sanmıştım beni, öldürmedin oysa.
Hatırlıyor musun, seni zorla sahile götürdüğüm, yağmur yağacağını söylediğin ve yağmurun yağdığı günü?
Söylemiştim sana demeni beklemiştim, demedin oysa.
Hatırlıyor musun, kıskandırmak için seni başka erkeklerle oynaştığım günü ve seni kıskandırdığım günleri?
Terk edeceğini sanmıştım beni, terk etmedin oysa.
Hatırlıyor musun, çilekli pastayı düşürüp arabanın paspasını kirlettiğim günü?
Tokatlayacağını sanmıştım beni, tokatlamadın oysa.
Hatırlıyor musun, partinin resmi giysili olduğunu söylemeyi unuttuğum ve senin kot pantolonla geldiğin günü?
Bırakacağını sanmıştım beni, bırakmadın oysa.
Dayandın bana,
Sevdin beni
Ve korudun beni,
Çok şey vardı,
Benim de senin için yapmak istediğim
Vietnam’dan döndüğünde
Dönmedin oysa

DENEMELER (CXXII)

Eğer yola çıkarsan. Her zaman gittiğin yere ulaşıyorsun. Her zaman da geri dönüyorsun’ Ursula K. Le Guin, Mülksüzler

CANIM SIKILIYOR!

Frederic Chopin’in solo piyano için bestelediği ‘nocturne’lerini dinleyerek uyumuştum dün gece. Sabah uyandığımda Chopin’nin ‘nocturne’leri çalmaya devam ediyordu. Müzik dilinde ‘nocturne’ duygulu melodi, gece müziği anlamına geliyor. Yani gece müziğiyle uyumuş, gece müziğiyle uyanmıştım.

Uyandım ve kendimi evden dışarı attım. Sadece evden dışarı atmadım, Ankara’nın da dışına attım. Neden mi? Ankara’da, Ankara’daki bazı insanlar da artık canımı çok sıkıyor da ondan. Canımı sıkan o insanlarla aynı kentte olmayı, aynı havayı teneffüs etmeyi istemedim.  Hayatım boyunca, ne yalnızlıktan, ne parasızlıktan, ne hastalıktan, ne yaşlanmaktan yakınmadım ben. Bir samimiyetsizlikten, bir de can sıkıntısından yakındım. Son zamanlarda can sıkıntısı, her nedense daha fazla musallat olmaya başladı bana. Pek çok şeyden sıkılır oldum, dün sıkılmadığım şeylerden de sıkılır oldum. Sıkıldığım zamanlarda hep yaptığım gibi kendimi gezmeye götüreyim istedim.  Bindim arabama, çıktım yola.

Eğer yola çıkarsan. Her zaman gittiğin yere ulaşıyorsun. Her zaman da geri dönüyorsun’ diye yazıyor ya Ursula K. Le Guin ‘Mülksüzler’ isimli fantastik kitabında. Bolu’nun 21 kilometre uzağındaki Gölcük’e gitmek istiyordum. Oraya da ulaştım. Görenler bilir, Gölcük’de, ormanın ortasında usta bir ressamın elinden çıkmış tablo gibi bir göl vardır. Tam bir doğa harikasıdır. İnsanı inanılmaz şekilde dinlendiren bir yerdir. Yeşilin her tonunu görürsünüz orada.

Gölün kenarındaki çimenlik bir yerde uzunca bir süre oturdum. Ayakkabılarımı çıkardım, çıplak ayakla toprağa bastım. ‘… Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. / Toprak, güneş ve ben… / Bahtiyarım…’ diye yazar ya hani Nazım. O anda ben de öyle oldum. Canımın sıkıntısı geçti. Birdenbire kendimi çok mutlu hissettim.

Hava güneşliydi ama sıcak değildi. Yer yer bulutlar vardı havada. Yüzümü, ellerimi, kollarımı ince ince okşayan, tatlı, serin bir rüzgar esiyordu. Rüzgarla birlikte bulutlar da havada yer değiştiriyordu. Piknik yapmaya gelen insanlar vardı çevrede. Kimi semaverlerle çay yapıyor, kimi mangalda et pişiriyordu. Onların telaşını izledim bir süre. Sonra gölün çevresinde yürüdüm. Kırmızı, sarı, beyaz renkleriyle çiçek açan nilüferleri seyrettim hayranlıkla.

İkindiye doğru geri dönmek üzere yeniden yola çıktım. Gölcük’ten aşağıya doğru inerken tepelik bir yerde, yolun sağında güzel bir çay bahçesi vardı. Orada durdum çay içtim. Bolu şehri aşağıda güzellikleriyle, çirkinlikleriyle uzanıyordu. Oturduğum çay bahçesinin hemen altında arı kovanları vardı. Einstein’in daha sonra çürütüldüğü söylenen  ‘Arılar yeryüzünden kaybolursa insanoğlunun 4 yıl ömrü kalır’ teorisi geldi aklıma. Arılar da yaşasın, insanlar da yaşasın dedim içimden.

Sabah Ankara’dan Bolu’ya TEM karayolundan gelmiştim, dönüşte E 5’ten geldim. Uzun zamandır o yolu kullanmamıştım. Oysa o yolu ben daha çok severim. İstanbul’da öğrenci iken o yoldan Ankara’ya çok gidiş gelişlerim olmuştur. O yıllardaki mola yerlerinin çoğu yıkılmış, henüz yıkılmamış olanlar harabeye dönmüş durumdaydı. Onları o şekilde görünce yol hatıralarımın çoğu kaybolmuş diye hüzünlendim biraz. En çok da Akyarma’daki lokantanın viraneye dönmüş olmasına üzüldüm. Zira oraya dair çok güzel hatıralarım vardı benim.

Akyarma’ya gelmezden önce yoldan epeyce içeride bulunan bir köyün olduğu yöne doğru döndüm. Oradaki düzlük alanda durdum, arabadan indim. Yürüdüm biraz. Engebeli arazide ayağım takıldı. Sendeledim. O an Kafka’nın ‘Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Bu ip, üstünde yürümek için değil, ayağın takılması için vardır…’ sözü geldi aklıma. Yürüdüğüm doğru yollarda neden ayağımın takıldığını anladım o an.

Üzerinde olduğum o düzlük alan, o alanın ötesindeki köy, tam da Turgenyev’in ‘Babalar ve Oğullar’ isimli romanında tasvir ettiği taşra portresindeki kır hayatı gibi geldi bana. Turgenyev’in dediği gibi buralarda herhalde ‘hiç olay olmaz’ diye düşündüm. Hayat buralarda öyle ya da böyle sürer gider, gençler hayat tarzlarını ana babalarından miras alırlar, evlenirler, çoluk çocuk sahibi olurlar. Ama buralarda ne Kirsanov ailesi vardır, ne de buralara bozguncu, nihilist Bazarov gelir.

Sonra yeniden anayola çıktım. Kızılcahamam’a gelmezden hemen önce köylülerin kendi yetiştirdikleri ürünleri pazarladıkları bir tezgahın önünde durdum. Karpuz, domates, biber, salatalık, köy yumurtası aldım. Akşamüzeri saat yedi gibi Ankara’ya giriş yaptım.

Ankara’ya geldiğimde her şey Ursula K. Le Guin’in yazdığı gibi olmuştu, yani ‘Eğer yola çıkarsan. Her zaman gittiğin yere ulaşıyorsun. Her zaman da geri dönüyorsun’ gibi olmuştu. Tek bir farkla, canım sabah yola çıktığımdaki kadar sıkılmıyordu artık. Ama arabanın radyosunda Kayahan’ın ‘Canım Sıkılıyor’ şarkısı çalıyordu.