DENEMELER (CXXII)

Eğer yola çıkarsan. Her zaman gittiğin yere ulaşıyorsun. Her zaman da geri dönüyorsun’ Ursula K. Le Guin, Mülksüzler

CANIM SIKILIYOR!

Frederic Chopin’in solo piyano için bestelediği ‘nocturne’lerini dinleyerek uyumuştum dün gece. Sabah uyandığımda Chopin’nin ‘nocturne’leri çalmaya devam ediyordu. Müzik dilinde ‘nocturne’ duygulu melodi, gece müziği anlamına geliyor. Yani gece müziğiyle uyumuş, gece müziğiyle uyanmıştım.

Uyandım ve kendimi evden dışarı attım. Sadece evden dışarı atmadım, Ankara’nın da dışına attım. Neden mi? Ankara’da, Ankara’daki bazı insanlar da artık canımı çok sıkıyor da ondan. Canımı sıkan o insanlarla aynı kentte olmayı, aynı havayı teneffüs etmeyi istemedim.  Hayatım boyunca, ne yalnızlıktan, ne parasızlıktan, ne hastalıktan, ne yaşlanmaktan yakınmadım ben. Bir samimiyetsizlikten, bir de can sıkıntısından yakındım. Son zamanlarda can sıkıntısı, her nedense daha fazla musallat olmaya başladı bana. Pek çok şeyden sıkılır oldum, dün sıkılmadığım şeylerden de sıkılır oldum. Sıkıldığım zamanlarda hep yaptığım gibi kendimi gezmeye götüreyim istedim.  Bindim arabama, çıktım yola.

Eğer yola çıkarsan. Her zaman gittiğin yere ulaşıyorsun. Her zaman da geri dönüyorsun’ diye yazıyor ya Ursula K. Le Guin ‘Mülksüzler’ isimli fantastik kitabında. Bolu’nun 21 kilometre uzağındaki Gölcük’e gitmek istiyordum. Oraya da ulaştım. Görenler bilir, Gölcük’de, ormanın ortasında usta bir ressamın elinden çıkmış tablo gibi bir göl vardır. Tam bir doğa harikasıdır. İnsanı inanılmaz şekilde dinlendiren bir yerdir. Yeşilin her tonunu görürsünüz orada.

Gölün kenarındaki çimenlik bir yerde uzunca bir süre oturdum. Ayakkabılarımı çıkardım, çıplak ayakla toprağa bastım. ‘… Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. / Toprak, güneş ve ben… / Bahtiyarım…’ diye yazar ya hani Nazım. O anda ben de öyle oldum. Canımın sıkıntısı geçti. Birdenbire kendimi çok mutlu hissettim.

Hava güneşliydi ama sıcak değildi. Yer yer bulutlar vardı havada. Yüzümü, ellerimi, kollarımı ince ince okşayan, tatlı, serin bir rüzgar esiyordu. Rüzgarla birlikte bulutlar da havada yer değiştiriyordu. Piknik yapmaya gelen insanlar vardı çevrede. Kimi semaverlerle çay yapıyor, kimi mangalda et pişiriyordu. Onların telaşını izledim bir süre. Sonra gölün çevresinde yürüdüm. Kırmızı, sarı, beyaz renkleriyle çiçek açan nilüferleri seyrettim hayranlıkla.

İkindiye doğru geri dönmek üzere yeniden yola çıktım. Gölcük’ten aşağıya doğru inerken tepelik bir yerde, yolun sağında güzel bir çay bahçesi vardı. Orada durdum çay içtim. Bolu şehri aşağıda güzellikleriyle, çirkinlikleriyle uzanıyordu. Oturduğum çay bahçesinin hemen altında arı kovanları vardı. Einstein’in daha sonra çürütüldüğü söylenen  ‘Arılar yeryüzünden kaybolursa insanoğlunun 4 yıl ömrü kalır’ teorisi geldi aklıma. Arılar da yaşasın, insanlar da yaşasın dedim içimden.

Sabah Ankara’dan Bolu’ya TEM karayolundan gelmiştim, dönüşte E 5’ten geldim. Uzun zamandır o yolu kullanmamıştım. Oysa o yolu ben daha çok severim. İstanbul’da öğrenci iken o yoldan Ankara’ya çok gidiş gelişlerim olmuştur. O yıllardaki mola yerlerinin çoğu yıkılmış, henüz yıkılmamış olanlar harabeye dönmüş durumdaydı. Onları o şekilde görünce yol hatıralarımın çoğu kaybolmuş diye hüzünlendim biraz. En çok da Akyarma’daki lokantanın viraneye dönmüş olmasına üzüldüm. Zira oraya dair çok güzel hatıralarım vardı benim.

Akyarma’ya gelmezden önce yoldan epeyce içeride bulunan bir köyün olduğu yöne doğru döndüm. Oradaki düzlük alanda durdum, arabadan indim. Yürüdüm biraz. Engebeli arazide ayağım takıldı. Sendeledim. O an Kafka’nın ‘Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Bu ip, üstünde yürümek için değil, ayağın takılması için vardır…’ sözü geldi aklıma. Yürüdüğüm doğru yollarda neden ayağımın takıldığını anladım o an.

Üzerinde olduğum o düzlük alan, o alanın ötesindeki köy, tam da Turgenyev’in ‘Babalar ve Oğullar’ isimli romanında tasvir ettiği taşra portresindeki kır hayatı gibi geldi bana. Turgenyev’in dediği gibi buralarda herhalde ‘hiç olay olmaz’ diye düşündüm. Hayat buralarda öyle ya da böyle sürer gider, gençler hayat tarzlarını ana babalarından miras alırlar, evlenirler, çoluk çocuk sahibi olurlar. Ama buralarda ne Kirsanov ailesi vardır, ne de buralara bozguncu, nihilist Bazarov gelir.

Sonra yeniden anayola çıktım. Kızılcahamam’a gelmezden hemen önce köylülerin kendi yetiştirdikleri ürünleri pazarladıkları bir tezgahın önünde durdum. Karpuz, domates, biber, salatalık, köy yumurtası aldım. Akşamüzeri saat yedi gibi Ankara’ya giriş yaptım.

Ankara’ya geldiğimde her şey Ursula K. Le Guin’in yazdığı gibi olmuştu, yani ‘Eğer yola çıkarsan. Her zaman gittiğin yere ulaşıyorsun. Her zaman da geri dönüyorsun’ gibi olmuştu. Tek bir farkla, canım sabah yola çıktığımdaki kadar sıkılmıyordu artık. Ama arabanın radyosunda Kayahan’ın ‘Canım Sıkılıyor’ şarkısı çalıyordu.