Vaktiniz sınırlı, onu başkasının hayatını yaşamakla ziyan etmeyin. Başkalarının düşüncelerinin yarattığı uğultunun iç sesinizi boğmasına izin vermeyin…Hayat bazen kafanıza bir tuğla indirir. İnancınızı yitirmeyin.’ Steve Jobs

PAZAR KEYFİ!

Her zaman olduğu gibi sabah yine erken kalktım. Şiir okudum biraz. Amerikan ve İngiliz şiir sanatında önemli bir yeri ve etkisi olan ‘Fireside Poets/Şöminebaşı Şairleri’ akımının önde gelen temsilcisi Henry Wordsworth Longfellow’un şiirlerini okudum. O güzel dizelerinin birinde şöyle diyordu Longfellow: ‘Gel, bana bir şiir oku! / Bir şarkı, basit ve ruha dokunan. /…/ Mütevazi bir şairden oku!/ Şarkıları yüreğinden fışkıran…

Öyle şiirler okudum. Basit, ruhuma temas eden, şarkıları yüreğimde fışkıran şiirler. ‘Düşüncelerin de, yaptığın iş de soylu olsun’ diyen, yaşadığı zamanın mütevazi şairlerinden olan Longfellow’dan şiirler okudum. Ben şiir okurken yanımdaki küçük radyomda Handel’in ‘Sarabande’si çalıyordu. İyi ki hukuk tahsili yapan Handel, babasının sözünü dinlememiş, avukat olmak yerine besteci olmayı seçmiş dedim içimden. Herkes sanatçı olamıyor zira…!

Şiir, müzik, dışarıda sabahın serinliği, yavaş yavaş etkisini kaybetmekte olan yaz günlerinin son çırpınışları, beni eski mevsimlere götürdü. Eski yaz günlerine. Keşke zaman hiç eskimeseydi, eski yaz günleri hep yerinde kalsaydı. Sardunyalar olsaydı, beyaz sardunyalar, Çingene pembesi sardunyalar olsaydı. Ben onlara baksaydım, onlar da bana baksalardı. Yatağımda uzanmış bunları düşünürken, eski sözcükler, cümleler geldi aklıma. Keşke onları yeniden yazabilseydim diye geçirdim içimden. Ama bazı şeyler aşınınca, bir şeyler kırılınca, birçok duyguyu zaman beraberinde alıp götürünce, eski sözcükleri kullanmak, eski cümleleri kurmak da kolay olmuyor.

Sonra bir roman cümlesi geldi aklıma. Eksiksiz yazayım diye kütüphaneme gidip aldım kitabı. ‘Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’ Joanne Greenbe’nin yazdığı, çok okunan, çok satan kitabı açtım, aradığım cümleyi buldum. Şöyle yazıyordu Greenbe romanında: “..hiçbiri benden özür dilemedi; biri bile, ne öyle duygusuzca içime girdikleri için, ne bütün o sancıları çekmeme ve bundan acı duymama neden oldukları için, ne de benimle alay edercesine bu kadar uzun bir süre ve bu kadar aptalca yalanlar söyledikleri için…

Sonra youtubedan ‘Sarabande’yi bir kez daha dinledim. ‘Sarabande’yi dinlerken Marlon Brando’nun anılarını anlattığı ‘Annemin Öğrettiği Şarkılar’ isimli kitabını okudum biraz. ‘Rıhtımlar Üstünde’, ‘İhtiras Tramvayı’, ‘Baba’ filmlerinin unutulmaz oyuncusu Marlon Brando’nun okuyucularına ‘Uzun süreden beri doldukça dolan bir şeylerin boşalması diye isimlendireceğim bu kitaba, benim özgürlük ilanım da diyebilirsiniz’ diyerek takdim ettiği kitabında, özgürlük ilanını şöyle açıklıyor: ‘Nihayet kendimi özgür hissediyorum ve insanların hakkımda neler düşündüklerine zerre değer vermiyorum. Yetmişimde, öncekinden de fazla eğleniyorum. Ufacık şeyler bile beni müthiş eğlendirebiliyor…

Marlon Brando’nun ‘ufacık şeyler’ olarak isimlendirdiği şeyler, benim de yaptığım, yapmaktan büyük keyif aldığım şeyler. Nietzsche’nin ‘küçük şeyler öğretisi’ dediği şeyler. Yani dinlenmek, gezmek, yürümek, iki kadeh bir şeyler içmek, müzik dinlemek, köpeğim Tarçın’la birlikte olmak, ona her sabah kalktığımda gözlerimin içine bakarak talep ettiği kurabiyelerinden vermek, ara sıra birkaç yakın arkadaşımla oturup sohbet etmek. İnsanların hakkımda düşündüklerine zerre kadar değer vermemek konusunda ise Marlon Brando’dan biraz farklı düşünüyorum ben. Değer verdiğim insanların benim hakkımdaki düşüncelerine her zaman değer verdim çünkü. Bugün de veriyorum, yarın da vereceğim. Ama değer vermediğim insanların benim hakkımdaki düşüncelerine değer vermemeyi öğrendim artık. Onlarla ilgili olarak John C.Parkin’in ‘f*ck it/s*ktir et’ kuramını uyguluyorum. Bu konuda henüz tam olarak başarılı olamamakla birlikte, epeyce ilerleme kaydetmiş durumdayım.

Sarabande’ bitmiş, sıradaki beste olan Schubert’in o muhteşem eseri ‘Serenade’ çalmaya başlamıştı. Bu arada Marlon Brando’nun kitabından epeyce bir sayfa okumuştum. Derken gün iyiden ağarmış, güneş hafiften yükselmişti. Şimdi yürümek zamanı dedim içimden. Uzandığım yerden kalktım ve ‘düşüncelerimden uzaklaşmak, düşüncelerimi öldürmek’ için kendimi dışarıya yürümeye çıkardım.

Kirlenmiş duygularım, düşüncelerim unutuş kapısını keyfince açsın, dışarıya, dışıma çıksın diye yürüdüm, yürüdüm, çok uzun yürüdüm. Dün gece yağan yağmur çimenleri ıslatmış, sarı, mor, beyaz kır çiçeklerini yıkamış, evlerin çatılarını, ağaçların yeşil yapraklarını parlatmıştı. Güzel bir serinlik vardı Bilkent’in tepelerinde. Yaz veda etmeye hazırlanıyor, sonbahar gelmeye hazırlıyordu kendisini.

Kayalar, ağaçlar, yanaklarımızda rüzgar! Toprak ana! Gerçek dünya! Sağduyu! Temas! Temas! Biz kimiz? Neredeyiz?’ diyor ya H.D.Thoreau, bunları düşündüm. Gerçek dünya, benim dünyam işte burası, tabiat, taşıyla, toprağıyla, ağacıyla, çiçekleriyle bu tabiat benim, bizim dedim. Temas ettim bunların hepsine. Renksiz yaşadığım, samimiyetsiz sözler, ‘kırpık fısıltılar‘ dinlediğim, lüzumsuz insanlarla, zaman ayırmaya değmediğini şimdi daha iyi anladığım insanlarla vakit geçirdiğim o gri odalarda geçen günlerimi hatırladım. Yazık etmişsin kendine de, zamanına da diye hayıflandım kendi kendime.

Ama o gri odaların, o lüzumsuz insanların, o kırpık fısıltıların, gıybet zamanlarının bana öğrettiği çok da şeyler oldu. Neler mi? Daha çok dinlemek, gerektiği kadar konuşmak mesela. Kendisini bilmeyenlere, haddini bilmeyenlere, haddini bildirmek mesela. Başkalarına daha az, kendime daha fazla zaman ayırmak mesela. Daha çok kırılmak, ama insanlara daha az güvenmek mesela. Giderek dünyevi bazı hırslardan vazgeçmek, hiç kimseden hiçbir şey istememek ve beklememek mesela. Daha telaşsız, daha sakin bir hayat yaşamak mesela. İnsanlarla, olaylarla daha az ilgilenmek, okumakla, düşünmekle, müzik dinlemekle, yazıp çizmekle, kendimle daha çok vakit geçirmek mesela. Öğrendiklerimin dışında, daha öğrenilecek çok şeyler olduğunu görmek mesela.

Yürüyüş bitti. Eve döndüm. Bu defa Tarçın’ı dışarıya gezmeye çıkardım. Bizim bloğun arkasındaki çimenlik alanda zincirlerini çözdüm, özgür bıraktım onu. Çimlerin üzerinde koştu. Kemik aradı, buldu da. Sonra benimle oyun oynamak istedi. Ben kovaladım, o kaçtı. Eve döndük sonra. Ona ödül olarak kurabiyelerinden birkaç tane daha verdim. Balkonun yanındaki pencerenin denizliğine mısır daneleri koydum. Güvercinler geldi az sonra. Oturduğum yerde sessizce onları seyrettim. Zihnim oldukça boşalmıştı. Yaptığım bu ufacık şeylerin, küçük şeylerin beni dinlendirdiğini, keyiflendirdiğini bir kez daha hissettim.

Türkiye Barolar Birliği’nin 2013 yılı Mayıs’ında yapılan Genel Kurulu’nda yaptığım konuşma aklıma geldi. William Ellery Channing’in şiirini okuyarak başladığım konuşma. O güzel şiirinde şöyle diyordu Channing: ‘Ufak Şeylerden Zevk Alabilmek, / Lüks Yerine Zarafet Aramak, / Saygı Görmek Yerine Değerli Olmak, / Zengin Olmak Yerine Kimseye Muhtaç Olmamak, / Sıkı Çalışmak, / Sessizce Düşünmek ve Dürüst Konuşmak; / … Yıldızları, Kuşları, Bebekleri ve Bilgeleri Açık Kalple Dinlemek… / İşte Benim Senfonim ve Mutluluk İksirim…!’ Bu konuşmayı yaptığım 25 Mayıs 2013 günü de benim senfonim buydu, bugün de. Üstelik bugün daha da fazla böyle…

Şimdi çalışma masamdaki bilgisayarımın başındayım. Akşam olmakta. Her akşam olduğu gibi ‘Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta / Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta’ diyen Ahmet Haşim’in ruhu dolaşmakta. Evet! Akşam güzeldir. Günün en güzel zamanıdır. Çünkü akşam, naif bir hissediştir, insanın ruhuna naif bir dokunuştur, naif bir şiir, naif bir şarkıdır. Elbette hissedenler için. Akşamınız, akşamlarınız hep güzel olsun.