Özgürlük, insanlara duymak istemediklerini söyleyebilme hakkıysa eğer, bir anlam ifade eder.’ George ORWELL

DEVLET KÜLTÜ VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE –

Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar. Kim söylemişti bu cümleyi hatırlamıyorum, ne yazık ki doğru… Doğru lakin eksik. Ölüm şehirlerimizi kaybetmekle başlar, vatanımızı kaybetmekle neticelenir. Sahi nedir vatan? Bir toprak parçası mı, uçsuz bucaksız denizler, derin göller, yalçın dağlar, verimli ovalar, yemyeşil ormanlar, kalabalık şehirler, tenha köyler mi? Hayır, bütün bunların ötesinde bir anlam taşır vatan. Ne sadece toprak parçası, ne su havzaları, ne ağaç silsilesi…Annemizin şevkati, babamızın saçlarına düşen ak, ilk aşkımız, doğan çocuğumuz, dedelerimizin mezarlarıdır vatan…Vatanı olmayan insanın hayatı da olmaz. Evet, bir vakitler zihnim, kalbim bu fikirlerle doluydu. Şimdi? Şimdi bilmiyorum…

Bu sözler, değerli yazarımız Ahmet Ümit’in yazdığı ‘Elveda Güzel Vatanım’ isimli romanın açılış/giriş sözleri. Romanın kahramanı Şehsuvar Sami söylüyor bunları. Ve roman Şehsuvar Sami’nin şu sözleriyle sona eriyor: ‘…Evet, ağır ağır ölüyorum…Annemi, arkadaşlarımı kucaklayan toprak beni de çağırıyor. Evet, hissediyorum…Diyeceksin ki belki Fuad’ın teklifini kabul etsen, yeniden duyarsın yaşama hevesini, hayata tekrar başlama şansın olur…Hayır, bunu katiyen yapmayacağım; çünkü yaşadığım o yirmi yıllık fırtınalı hayat bana şu hakikati öğretti: Devletin derinlikleri, toprağın derinliklerinden daha karanlıktır.

Kimdir Şehsuvar Sami? Ahmet Ümit’in takdimiyle Şehsuvar Sami: ‘1926 yılının o hüzünlü sonbaharı. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, genç Cumhuriyet ayaklarının üzerinde durmaya çalışıyor. O büyük altüst oluşun içinde bir adam: Şehsuvar Sami… Bir zamanların İttihat ve Terakki fedaisi, şimdilerin yorgun komitacısı. Şehsuvar Sami’nin etrafında dönen amansız bir entrika. Bir yanda kaybettiği ama hiçbir zaman yüreğinden çıkarmadığı sevgilisi Ester, öte yanda yaşanılan tarihsel bozgun… Kaybedilen bir ülke, kaybedilen bir şehir, kaybedilen bir hayat. Ve aklında hep aynı soru: Devlet mi kutsaldır, yoksa insan mı?’ diye düşünmeye, sorgulamaya, sormaya başlayan insandır.

Evet, devlet mi kutsaldır, yoksa insan mı? Şehsuvar Sami’nin kendisine sorduğu bu soru, aslında siyaset biliminin ve tarihinin önemli konularından, dahası siyaset kuramının en tartışmalı hususlarından,  bu soruya verilen yanıta bağlı olarak ortaya çıkan siyasi, hukuki ve ekonomik ayrışma noktalarından birisidir.

Bir zamanlar Orpington College’da Siyaset Çalışmaları Müdürlüğü’de yapan İngiliz siyaset bilimci Andrew Heywood’a göre bir kurumlar bütünü, bir toprak birliği, felsefi bir düşünce, bir zorlama ve baskı aracı olan devlet, üç yaklaşım çerçevesinde açıklanabilir ve anlaşılabilir. Bunlar; idealist yaklaşım, fonksiyonalist yaklaşım ve örgütsel yaklaşımdır. (Siyaset, Andrew Heywood, Liberte Yayınları, sah.124)

İdealist yaklaşımın fikir babalığını yapan Hegel’e göre toplumsal varoluşun üç unsuru/evresi vardır ve bunlar; aile, sivil toplum ve devletten ibarettir. Bu unsurlardan devlet, etik bir ideal, mutlak aklın tek sahibi, en yüce varlık ve beşeri özgürlüğün en yüksek ifadesidir. Yani devlet kutsal bir varlıktır. Bu yaklaşımın benimsenmesinin varacağı nihai aşama, devlet kültü, yani devlete tapınmadır.

Bu yaklaşımın uzantısı, faşizmin de temel kabulü olan devletin insan veya insanlar için değil, insanın veya insanların devlet için var oldukları yönündeki anlayıştır. Bu anlayışa sahiplenenlerden birisi de, Hitler’e felsefi, siyasi ve hukuki yönden akıl hocalığı yapan Alman si­ya­set ku­ram­cı­sı Carl Schmitt’tir.

Tanrı’nın mutlak ve kutsal gücünün devlete devir edildiği noktasından hareket eden Schmitt’e göre devlet, özgür ve özerk insanların bir araya gelerek oluşturdukları bir birliktelik, bir örgütlenme, bir organizasyon değildir. Aksine devlet, toplum öncesi, ezeli ve özerk bir varlıktır. Ve bu varlık, tam da Hegel’ci bir anlayışla kadimden beri ahlakı iyi olanın, mutlak aklın ve üstün ruhun yeryüzündeki temsilcidir.

Siyasetin ‘dost/düşman’, yani ‘bizden/onlardan’ anlayışı üzerine kurulu olduğunu savunan Schmitt, özgürlükçü her anlayışı ve eylemi devletin egemenliğine, birlik ve beraberliğine karşı bir saldırı, bir kalkışma olarak nitelendirir ve peşinen mahkum eder.

Bu ve benzeri tezlerini özellikle ‘Siyasi İlahiyat’ isimli kitabında ortaya koyan Schmitt’e göre devletin hukukla olan bağı, diğer bir deyişle devletin hukuka, hukukun üstünlüğü ilkesine olan bağlılığı, sadece olağanüstü durumlar dışında kalan zamanlarla, yani olağan durumlarla sınırlıdır.

Hegel’in yaklaşımının kısmen de olsa karşısında yer alan fonksiyonalist/işlevsel görüşe göre devletin temel işlevi, toplumsal düzeni ve istikrarı sağlamak, korumak ve sürdürmektir. İşlevsel olmasının yanısıra pragmatist de olan bu görüş bağlamında devlet, bunun için vardır, bunun için de var olmalıdır. Bu işlevlerini yerine getirebilmek için devlet, gerektiğinde hukuk dışına çıkabilir, kendisini hukukla, hukukun evrensel ilke ve kurallarıyla, taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle bağlı saymayabilir.

Her iki yaklaşımdan da farklı olan örgütsel görüşe göre devlet, bir hükümet aygıtı ve bir hizmet organizasyonudur. Bu özellikleri itibariyle devlet, toplumsal yaşamın ve varlığın kolektif örgütlenmesinden, onun gereksinimlerinin karşılanmasından sorumludur. Kamusal nitelikteki bu işlevlerini yerine getirebilmek için devlet örgütlenmesinin, bürokrasi, iç ve dış güvenlik, yani askeriye ve polis, yargı, sosyal güvenlik sistemi gibi kamu kurum ve kuruluşlarını kapsaması, bütün bu kurum ve kuruluşları kendisine tabi kılacak merkezileşmiş bir idari, siyasi ve ekonomik yapıya sahip olması gerekir.

Devleti kutsal bir varlık olarak kabul etmeyen, insanın devlet için değil, devletin insan için var olduğu anlayışını temel alan, o nedenle her türlü devlet kültüne, yani tapınmasına karşı olan bu yaklaşıma göre devlet örgütsel bir varlık ve bir hizmet organizasyonudur. Bekçi devlet, refah devleti, sosyal devlet gibi aşamalardan ve evrimleşme süreçlerinden geçen devletin günümüzde ulaştığı en temel iki özelliğinden birisi onun teknik yönü, diğeri ise hukuki niteliğidir.

Bu çerçevede teknik devlet, yurttaşların günlük yaşantısını kolaylaştıran, güzelleştiren, gereksinimlerini karşılayan devlettir. Devleti ve devlet gücünün tezahürünü meşrulaştıran ise, devletin bir hukuk devleti olması, hukuk devleti olarak örgütlenmesi, hukukun evrensel ilkelerini benimsemesi ve bunlara uygun hareket etmesidir. Zira yakın zaman öncesine kadar, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet/halk topluluğunun oluşturduğu tüzel kişilik olarak tanımlanan ve asgari unsurları bir toprak parçasına, o toprak parçası üzerinde yaşayan ve adına yurttaş denilen insan topluluğuna, bunların üzerinde egemenlik hakkına sahip bir varlık olarak kabul edilen devletin, bu özelliklerine günümüzde bir önemli unsur daha eklenmiştir ki, o da devletin aynı zamanda bir hukuk devleti olmasıdır.

Devlet elbette egemen bir varlıktır, egemen bir varlık olmalıdır. Bu egemenlik hakkına bağlı olarak, devlet, ister yurttaşı olsun, isterse olmasın toplumdaki tüm insanların, kurumların ve kuruluşların üzerinde iktidar kullanma hakkına/yetkisine sahiptir. Ama bu hak mutlak olmadığı gibi sınırsız da değildir. Hukukla, hukukun sadece yerel kurallarıyla değil, evrensel kuralları ve ilkeleriyle sınırlıdır.

Egemenlik sahibi ve bir hükmetme aracı olan, aynı zamanda cebir tekeline de sahip bulunan devlet, kendi otoritesini kurmak, kendi yasalarına itaati sağlamak, bunları korumak ve sürdürmek için, cebir, yani zor/şiddet kullanma hakkına sahiptir ve yasanın çizdiği sınırlar içinde kalmak koşuluyla devletin kullandığı veya kullanacağı bu cebir/şiddet meşrudur.

Yurttaşların siyasal itaat yükümlülüğünün, yani devlete olan itaat borcunun sınırı da, devletin, devlet güçlerinin kullandığı gücün meşruiyet sınırları içinde kalması, yani hukuka uygun bulunmasıdır. Bu sınırın aşılması sadece devletin/hükümetin meşruiyetini ortadan kaldırmaz, aynı zamanda yurttaşların itaat yükümlülüğünü de ortadan kaldırır.

Bütün bu ön açıklamalardan sonra gelmek istediğim nokta, Türk Ceza Kanunu’nun 301.maddesinde yer alan ve suç olarak kabul edilen ‘devletin, hükümetin, kimi kurum ve kuruluşların manevi kişiliklerini tahkir ve tezyif etmek veya aşağılamak’ şeklindeki düzenlemeyi ifade özgürlüğü temelinde değerlendirmektir.

Hemen işaret ve etmek gerekir ki, ‘devletin, hükümetin, kimi kurum ve kuruluşların şahsiyetini tahkir ve tezyif etmek veya aşağılamak’ suçu, günümüzde ciddi hukuki ve siyasi tartışmalara konu olan bir husustur. Bu bağlamda Amerikalı siyaset bilimci Harry Kalven, ‘Devletin şahsiyetini tahkir veya aşağılama suçunun pozitif hukukta mevcut olup olmadığı, ifade özgürlüğünün var olup olmadığının gerçek ölçüsüdür’ demekte ve şöyle devam etmektedir: ‘Devletin şahsiyetini tahkirin suç sayıldığı toplum, diğer nitelikleri her ne olursa olsun, özgür bir toplum değildir. Toplumun ve pozitif hukukun, bu suça verdiği cevap, toplumu ve o ülke hukukunu tanımlar.’

Yine Amerikalı seçkin siyaset bilimci John Rawls, ‘Siyasal Liber­alizm’ isimli kitabında, ABD’de ‘devletin şahsiyetini tahkir’ ile ilgili 1798 tarihli yasanın, Amerikan Anayasası’na aykırı olduğu için 1801’de çöpe atıldığını, ifade özgürlüğü etrafındaki tartışmanın yıkıcı suçlar üzerinde odaklandığını ileri sürmekte ve devamla bu konuda şunları söylemektedir; ‘Hükümetlerin, muhalefeti sindirmek ve iktidarlarını korumak için, devletin şahsiyetini tahkir suçunu kullanmalarının tarihi, temel özgürlüklerle mutabık bir sistem açısından bu müstesna özgürlüğün çok büyük öneminin kanıtıdır. Bu suç var oldukça, basın ve ifade özgürlüğü, kamuoyunu bilgilendirme rolünü oynayamaz.’

Hukuk, toplum yaşamını hemen her alanda ve değişik bölümlerde düzenleyen, toplumsal ilişkil­erde ve yönetim işlerinde hukuka uyulmasını kimi zaman emreden, kimi zamanda tavsiye eden, bu amaçla yöntemler ve araçlar geliştiren bir disiplindir.

Normatif ve sosyal bir bilim dalı olarak değişmezlik dogmasına dayandırılmaması, sosyolo­jik, ekonomik, siyasal ve teknolojik gelişme ve değişimlerden yararlanması ve buna göre kendisini değiştirerek bireyin ve toplumun gereksinimlerini karşılaması gereken hukuk, her şeyden önce bir düzen demektir.

Hukuk düzeni, bir yandan uygarca yaşamanın dayanağı, diğer yandan da, toplum içinde ve birlikte yaşamanın güvencesidir. Hukuk düzeninde ortaya çıkacak herhangi bir aksama, toplumun düzeni­ni olumsuz yönde etkileyeceği gibi, bireyin güvenliğini ve özgürlüğünü de tehlikeye sokacaktır. Zira hukuk ve onun kurduğu düzen, toplumda barışı, güveni, eşitliği ve özgürlüğü sağlamanın ‘olmazsa, olmaz’ yegane aracıdır.

Türkiye’nin dün olduğu gibi, bugün de en önemli sorunu hukuk, daha doğrusu hukuksuzluktur. Özünde hukuk yoluyla toplumu dönüştürme projesi olan Tanzimat’tan ve onu takip eden Cumhuriyet’ten bu yana, hukuku egemen kılmak yoluyla toplumsal değişimi ve dönüşümü sağlamaya çalışan Türkiye, yine özünde bir hukuk projesi olan Avrupa Birliği’ne katılabilmek amacı ile iç hukukunu Birlik Hukukuna uyumlu hale getirebilmenin ve bu yolla hukuku toplumda tek başına egemen kılmanın çabası içindedir.

5237 Sayılı Türk Ceza Yasası bu çaba neticesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur. Bu yasanın gerekçesinde de ifade ve işaret edildiği üzere, ceza yasaları bireyin hak ve özgürlükler­ine çok etkili biçimde müdahale eden düzenlemeleri ve yaptırımları içeren yasalardır.

Açıkça ifade etmek gerekir ki, bir ülkedeki ceza yasasına egemen olan felsefe, o ülkedeki siyasi rejimin de niteliğini gösterir. Bu anlamda, tıpkı Konfücyüsün ‘bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız şarkılarına bakın’ maksiminden hareketle, ‘bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız, ceza yasalarına bakın’ demek her halde yanlış olmayacaktır.

En büyük öğreticilerden birisi olan tarih bize göstermiştir ki, totaliter devletler, gerek kendi ideolojilerini benimsetmek, gerekse rejimlerini ayakta tutmak için ceza yasaları yoluyla birey hak ve özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırmışlar ya da bütünüyle ortadan kaldırmışlardır.

Onun için Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da yönetimi ele geçiren faşistler ile Almanya’da iktidara gelen Naziler, Ekim Devriminden sonra ve özellikle Stalin döneminde komünistler, hem kendi ülkelerinde, hem de işgal ettikleri ülkelerde, başta ceza yasaları olmak üzere tüm mevzuatlarını otoriter/totaliter anlayışa göre değiştirmişlerdir.

Demokratik hukuk devletleri ise, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacı ile Anayasalarında, siyasal iktidarın kullanılmasını birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırmışlar, bu amaçla kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemişler, ceza hukuku ile ilgili temel ve evrensel ilkelere Anayasalarında yer vermişlerdir.

Daha da ötesi, geride bıraktığımız yüzyılda demokrasinin başlıca muhalifi olan totalitarizmin, insanlığa yaşattığı derin ve unutulmaz acılardan hareket eden insanlık alemi, insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve önlemlere maruz kalmaması amacı ile başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere, bir çok uluslararası sözleşme ve belgede, bireyi, devlet gücünün ölçüsüz ve keyfi biçimde kullanılmasına karşı güvence altına alan, insan hak ve özgürlükleri ile onurunu koruyan hükümlere yer vermiştir.

Bu görüş, açıklama ve değerlendirmeler bağlamında demek gerekir ki, Türk Ceza Yasasının 301. maddesi ifade özgürlüğü yönünden ciddi bir tehlikedir. 301.maddedeki suçun işlendiği iddiası ile açılmış kimi davalar, bu davalar ile kişilerin lekelenmeme hakkına yapılan müdahaleler az yukarıda varlığına işaret edilen tehlikenin somutlaşmış örnekleri ve kanıtlarıdır. O nedenle 301.maddenin kaldırılması veya en azından şiddet unsurunu ölçü ve esas alacak biçimde yeniden düzenlenmesi gerekir.

Nitekim, Avrupa Komisyonu’nun 08 Kasım 2006 tarihli ilerleme raporunda, ‘şiddet içermeyen görüşleri sınırlamak için 5237 sayılı TCK.nun 301.maddesinin kullanıldığı ve bu maddenin Türkiye’de bir oto-sansürcülük ortamı yaratacağı konusunda derin endişelerin oluştuğu’ belirtilmekte ve Terörle Mücadele Yasasının ifade özgürlüğü üzerindeki olası etkilerine de dikkat çekilmek suretiyle, Türk Ceza Yasasının şiddet içermeyen ifadeleri cezalandıran diğer maddeleri ile birlikte 301.maddenin Avrupa standartlarına uygun hale getirilmesi tavsiye edilmiştir. Sözü edilen ilerleme raporundan bu yana geçen 10 yıllık sürede yaşananlar da, raporda duyulan endişeyi ne yazık ki haklı çıkarmıştır.

Düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, demokratik bir toplumda yaşamsal değerdedir. Zira düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, hem yeni ve farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına olanak sağlar, hem de bireylere farklı düşünceler arasında seçim yapma, kendi düşüncelerinin doğru veya yanlış olduğunu sınama olanağı verir.

Herkesin kabul etmek ve hazır olda durmak zorunda olduğu ortak bir ideoloji olmadığı, aksine insanların farklı olma, farklı yaşama, farklı düşünme hakkı bulunduğu, şiddete başvurmamak koşuluyla her türlü görüş ve düşüncenin ifadesinin doğal olarak serbest bulunduğu noktasından yola çıkan ve bireyi hem ulusal, hem de uluslararası hukuk öznesi olarak kabul eden ve Anayasamızın 90. maddesinde yapılan son değişiklikle birlikte iç hukukumuzun parçası haline gelen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 19. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi ile uluslararası düzeyde ve yine Anayasamızın 25 ve 26.maddeleri ile de ulusal düzeyde koruma altında olan düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Handyside kararında işaret ettiği gibi, sadece ‘hoşa giden’ düşünceler için değil, aynı zamanda ve hatta daha çok ‘Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden’ görüşler için geçerlidir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Fressoz & Roire v.Fransa/1999 ve TBKP v. Türkiye/1998 sayılı kararlarında işaret ve ifade ettiği üzere; ‘ifade özgürlüğü demokratik toplumun temellerinden birisidir. Sözleşmenin 10.maddesinin 2.fıkrasının ifade özgürlüğü için getirdiği güvence, sadece uygun bulunan, benimsenen, rahatsızlık duyulmayan, yahut kayıtsız kalınan bilgi ve/veya fikirler için değil, aynı zamanda rahatsız edici, sarsıcı ve/veya altüst edici bilgi ve fikirler için de geçerlidir. Bunlar demokrasinin varlık şartı olan çoğulculuk, hoşgörü ve geniş fikirliliğin icaplarıdır.’

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içeriklerine değindiğimiz bu ve benzeri diğer kararlarının referansı olan Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin aynı konudaki kararlarına göre, ifade özgürlüğünün en temel işlevlerinden birisi ‘tartışmaya ve huzursuzluğa yol açması, insanları kızdırmasıdır.’

Amerikan Yüksek Mahkemesine göre; ‘Konuşma, hemen her zaman provakatif ve meydan okuyucudur. O önyargılara ve daha önce oluşmuş kanaatlere saldırabilir, düşünceyi kabul ettirebilmek için alışılmadık yöntemler kullanabilir ve önemli etkiler doğurabilir. Bu nedenle ve sınırsız olmamakla birlikte ifade özgürlüğü, sadece kamusal rahatsızlığın, kızgınlığın ve huzursuzluğun ötesinde ciddi ve somut bir zararın var olduğunun açık ve mevcut tehlikesi gösterilmedikçe sansür edilemez ve cezalandırılamaz.

Yine 1996 yılında çıkarılan federal yasanın virtual/sanal çocuk pornografisini yasaklayan hüküm­lerini iptal eden kararında Amerikan Yüksek Mahkemesi, ‘sanal çocuk pornografisinin suç olmadığı­na, zira ortada hiçbir kurban bulunmadığına ve bu şekliyle Anayasa ile güvence altına alınmış ifade özgürlüğünü ihlal etmediğine’ işaret ediyor ve diyor ki; ‘… Devlet, düşünceyi kontrol etmeye veya caiz olmayan amaçla yasaları gerekçelendirmeye kalkıştığı zaman, Anayasanın Birinci Ek Maddesi ile ge­tirilen özgürlükler tehlikeye düşmüş demektir. Düşünme hakkı, özgürlüğün başıdır. O nedenle, ifade özgürlüğünün devlete karşı korunması gerekir, çünkü düşünme ifadenin başlangıcıdır.’

Marx’ı ve Freud’da dahil olmak üzere, bütün zamanların en çok alıntı yapılan kişileri listesinde sekizinci sırada yer alan, dilbilim, felsefe, politika, bilişsel bilimler ve psikolojinin de içinde bulunduğu çeşitli konularda yetmişi aşkın kitap ve bini aşkın makale yayınlayan, eleştirmenlerce ‘bugün bizim için Galileo, Descartes, Newton, Mozart ya da Picasso ne anlam taşıyor­sa, gelecek yüzyıllar için de -O- aynı anlamı taşıyacaktır’ diyerek takdim edilen Amerikalı düşünür Noam Chomsky, ifade özgürlüğü ile ilgili olarak kaleme aldığı bir makalesinde şunları yazıyor: ‘Susturucu gerekçeler ya da insanları yalnızca birilerinin duymak iste­medikleri şeyleri söyledikleri için susturmak yanlıştır. Hiç kimsenin, hiçbir şeye izin verme yetkisi olmamalıdır ve -en önemlisi- ben serbest ifadeye izin verme nedeninin, yararlı ya da değerli şeylerin bastırılabileceği endişesi olduğunu öne sürmüyorum. Düşünce özgürlüğü hakkı, bundan çok daha temeldir ve insanın düşündüklerini -ne kadar çılgınca olursa olsun- serbestçe if­ade etme hakkı, bu pragmatik yaklaşımın çok ötesindedir. Ben, devletin ya da herhangi bir başka örgütlü güç veya zorbalık sisteminin, insanların ne düşüneceklerine ve ne söyleyeceklerine karar verme hakkının bulunduğunu kabul etmiyorum. Beni susturma hakkının devlete verilmesine karşı öne süreceğim gerekçe, söylediklerimin değerli şeyler olabileceği değildir. Bu bana göre tiksindirici bir tutumdur. Ancak, çok önceleri özgürlükçü denen insanların standart tutumunun bu olduğunu biliyorum.’

İfade özgürlüğünü fayda temelinde savunan büyük İngiliz düşünürü John Stuart Mill ise, henüz aşılamamış olan 1859 yılında yazdığı ‘Özgürlük Üstüne’ isimli abidevi eserinin merkezini oluşturan fikir ve ifade özgürlüğü konusunda ‘bir fikrin susturulmasının, fikri susturulan insandan daha çok in­san cinsine, yaşayan nesle olduğu kadar gelecek nesillere karşı da haydutluk olduğuna’ işaret ediyor ve şöyle devam ediyor; ‘Şayet bir teki hariç bütün insanlar aynı fikirde olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın, elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa insanların da bu tek kişiyi susturmaya daha fazla hakları yoktur.’

Yine bir asker, eski Genel Kurmay Başkanlarından Hilmi Özkök Paşa ifade özgürlüğü konusunda şunları söylüyor: ‘Size tavsiyem, hiçbir zaman herhangi bir konuda ileri sürülen bir fikre karşı önyargıyla hareket etmeyiniz. Çok aykırı fikirlerle karşılaşabilirsiniz, ama bu fikirlere vatan haini bir düşünce gibi çok iddialı bir önyargıyla yak­laşırsanız, fikirlerden istifade marjını daha başlangıçta sıfırlamış olursunuz. Asimetri yaratacak fikirlerden ürkmeyiniz. Bazen onlara bakar yanlış, bazen de çok doğru olduğumuzu anlayabiliriz. Uygar­lık karşı fikirlerin çarpışmasıyla gelişmiştir. Hakikat kıvılcımı fikirlerin çatışmasından doğar. Yenilikler hep karşı fikirler sayesinde ortaya çıkmıştır. Öncelikle, insanların düşünce yapısı değişimleri algılaya­cak şekilde hazırlanmalıdır. Daha sonra zaten eylemler kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Eylem merkezli karar süreçlerinin yerini, düşünce merkezli yaklaşımlar almalıdır.’

Neden mi yazdım bütün bunları? 1128 akademisyenin yayınladığı bildiri sonrasında koparılan gürültü, başlatılan linç kampanyası, görevden almalar, açılan idari ve adli soruşturmalar nedeniyle yazdım. İçinde katıldığım hususlar olduğu kadar katılmadığım hususlar da bulunan bu akademisyenlerin vatan haini olarak yaftalanmalarına, saiklerinin sorgulanmasına karşı olmam, saik sorgulamasının faşizmin bir göstergesi olduğuna inanmam nedeniyle yazdım. Vicdanım emrettiği için yazdım. Sabahattin Ali’nin öldürülmesinde, Susurluk’ta, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu, Hrant Dink, Tahir Elçi cinayetlerinde ve benzeri diğer cinayetlerde ‘devletin derinliklerinin, toprağın derinliklerinden daha karanlık’ olduğunu görüp yaşadığımız için yazdım. Önce insan dediğim için yazdım. Devletin değil, insanın kutsal olduğuna inandığım için yazdım. ‘Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen / Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen‘ diyen Şeyh Galip’in bu dizelerinin doğruluğuna inandığım için yazdım.

Son bir söz: ‘Siz devleti sevmiyor musunuz?’ sorusuna ‘Ben dokunamadığım şeyleri sevmem, ben karımı seviyorum’ diyen eski Almanya Cumhurbaşkanı Gustav Heinemann’ın aksine, ben ve benim gibi düşünenler, elbette devleti, devletimizi seviyoruz, sadece devlete tapmıyoruz, tapınmıyoruz. Bir de artık devlet bizi, yani halkını sevsin istiyoruz.

Kimi ölüler bize ne kadar yakın, yaşayanların birçoğu ne kadar ölü.’ Uğur MUMCU

ANILARIMDAN BİR SAYFA

UĞUR MUMCU VE MUAMMER AKSOY

(…)

Ankara Barosu Başkanlığı’na seçilmemden sonra kurduğumuz  ‘Sanat Kulübü’ son derece başarılı çalışmalar yaptı. Başkanlığını bir süre Ankara Barosu’nun önceki başkanlarından Sadık Erdoğan’ın yaptığı Sanat Kulübü’nün düzenlediği başarılı etkinliklerden bir tanesi de, Uğur Mumcu Haftası kapsamında Ankara Barosu, Türk Hukuk Kurumu ve Uğur Mumcu Vakfı tarafından ‘Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy Anısına’ düzenlenen açık oturumdu.

Çok erken yaşta, daha çok şey yapabilecekleri, yazabilecekleri yaşta kaybettiğimiz Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy, benim çok saygı duyduğum, değer verdiğim, kendilerinden çok şey öğrendiğim insanlardır.

Uğur Mumcu’yu ilk kez üniversite öğrencisi olduğum yıllarda avukat Emin Değer’in bürosunda görmüştüm. 1970’li yıllardı, İstanbul’dan Ankara’ya gelmiştim. Emin Değer’i rahmetli babamın aracılığıyla tanıyordum. Babamlar ailecek görüşürlerdi. Emin Bey’in bürosu Sakarya Caddesi’nde, Bayındır Sokak’ta, şimdiki Göksu Lokantası’nın karşısındaki Rumeli İşkembecisi’nin bulunduğu iş hanındaydı. Emin Bey’i ziyarete gitmiştim. Bürosunda rahmetli Uğur Mumcu vardı. Uğur Mumcu aleyhinde açılmış bir ceza davasının savunmasını hazırlıyorlardı. Uğur Mumcu o zamanlar çok fazla popüler ve tanınmış değildi. Neler konuştuğumuzu tam olarak anımsamıyorum, sadece benim daha fazla dinlemede kaldığımı anımsıyorum. Uğur Mumcu bende son derece esprili, sevimli, zeki, hoşsohbet,  hazırcevap, bilgili bir insan izlenimi bırakmıştı. Gözlediğim bir diğer önemli yönü ise, pek çok insanda olmayan bir özellik olarak sahici bir insan oluşuydu. Anlatırken adeta anlattığı şeyleri yaşıyordu. En çok da bu sahici özelliğinden etkilenmiştim.

Muammer Hoca’yı hem Türk Hukuk Kurumu, hem de Ankara Barosu Başkanlığından tanıyordum. Rahmetli babamla olan ahbaplığı nedeniyle birkaç kez de babamın yanında görmüştüm. Son derece çalışkan, üretken, donanımlı bir insandı. Yaşayan bir insandı, heyecanlı bir insandı, Uğur Mumcu gibi sahici bir insandı. Muammer Hoca’nın yönetimiyle baroda halef selef olmuştuk. O zamanlar giden yönetim kurulu, yeni gelen yönetim kuruluna yemek verirdi. Yeni gelen yönetim olarak vereceğimiz yemeğin organizasyonunu ben yapmıştım. Yemeği, adını Necip Mirkelamoğlu’nun çok sevilen şarkısından alan ve hatta 1965’de milletvekilliği seçimini kaybettikten sonra ilk kez Necip Mirkelamoğlu tarafından açılıp 70’li yıllara kadar işletilen ‘Gülağacı’ isimli İzmir Caddesi’nde ki Grand Hotel Balin’in altındaki gece kulübünde veriyorduk. Ben rahmetli hocanın vejetaryen olduğunu o gün yemekte öğrendim. Et yemiyordu, ama balık seviyordu. Bunun üzerine hemen Sakarya’daki balıkçılardan hoca için balık aldırdık. Orkestra o zamanın popüler şarkılarının yanı sıra nostaljik şarkıları da seslendiriyordu. Çok keyifli bir geceydi. Rahmetli hocaya istediği bir parça olup olmadığını sordum, ‘Für Elise’ dedi. Orkestraya söyledim. Az sonra Beethoven’in ‘Für Elise’si değil, Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı ‘Duru bir su gibi, / Bazen volkan gibi / Bazen bir deli rüzgâr gibi / Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş / Acelen ne bekle Firuze’ diyen ‘Firuze’ şarkısı çalmaya başladı. Hep beraber güldük, en çok da rahmetli hoca güldü.

Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy’un anısına düzenlediğimiz bu etkinlikle ilgili olarak başkaları ne düşündü, ne hissetti bilmiyorum. Ama ben, Türkiye’nin iki değerli, iki yürekli, iki namuslu insanına olan kişisel ve kurumsal vefamızı ifade ettik diye düşündüm. Bunun mutluluğunu ve vicdani huzurunu yaşadım. 31 Ocak 2005 tarihinde yapılan ve Prof. Dr. Uğur Alacakaptan’ın da katıldığı, her iki mümtaz insanla ilgili anılarını bizimle paylaştığı bu etkinliğin açılışında Ankara Barosu Başkanı olarak yaptığım açış konuşmasında şunları söyledim;

(…)

‘Hayatın ve içinde yaşadığımız toplumun alışılagelmiş özgürlük ve sorumluluk standartları, bize yeni ve zor seçimler dayatıyor. İnsan ya kurulu düzen ile onun kurumlarının dayattığı disiplin, çıkar ve gerekliliklerin, ince biçimde örülmüş ağı içinde, kendisine yol açarak hayatına bir proje muame­lesi yapıyor ya da bunu ret ederek bu disiplin ve dayatmalarla mücadele ediyor.

İlk yolu izlemek beraberinde içinde sıkışıp kaldığımız kurumlara borçlu olmayı ve kalmayı getirir. Zira bu durumda, disiplinci güçler ve standartlar, kişiliği çok yoğun biçimde etkisi altına alır, elde ettiğimiz kazanımlar ve faydalar bizi onlara karşı çok fazla borçlu hale getirir.

Kişi, kendisine bağışlanan statü, güç ve fırsatların içinde, belirsizlik, endişe, korku, tatminsizlik, vicdani rahatsızlık, hayal kırıklığı ve kırılganlığı yaşamaya başlar. Zira böyle bir durumda, kazanılan pek çok şey geri alınabilir.  Örneğin profesyonel bir siyasetçi için bir sonraki seçim kayıp edilebilir veya bir eylem alanı kapanabilir.  İstihdam edilen bir kişi için var olan terfi standardı ortadan kaldırılabilir veya amirlerin tercihleri değişebilir. İş adamı için işler kötüye gidebilir. Evli bir kişi için sağlıklı olarak yürümekte olan aile düzeni bozulabilir. Aşka, sevgiye,  saygıya dair pek çok şey anlamını yitirebilir. Arkadaşlıklar, dostluklar kaybedilebilir.

İkinci yolu seçmek ya da onun tarafından seçilmek; post ve pozisyona endeksli olmamak, bir şey olmayı değil, bir şey yapmayı amaçlamak, önemli değil, değerli olmayı bir yaşam tarzı olarak tercih etmek demektir. Böyle bir tercih, elverişli ve daha iyi bir yaşamın dışına atılmak tehlikesini de beraberinde getirebilir.

İşte! Bugün anıları önünde saygıyla eğildiğimiz, hukukçu ve gazeteci kimliği ile yazıp çizdiklerinden feyiz aldığımız rahmetli Uğur Mumcu ve yine bu paneli düzenleyen her iki kuruma da başkanlık yapmış, akademisyen, hukukçu, avukat ve siyasetçi kimliği ile bizlere örnek olmuş olan rahmetli Muammer Aksoy; ikinci yolu seçtikleri, bu bağlamda entelektüel kimlikleri ile toplumu aydınlattıkları, toplumsal değişime öncülük ettikleri, post ve pozisyona endeksli olmadıkları için, düşünce ve eylemlerinden dolayı devrin iktidarları tarafından yasaklanıp mahkum edilmiş, yaşamlarının bir bölümünü hapiste geçirmiş, bu seçimlerinden dolayı daha iyi bir yaşamın dışına atılmışlardır.

Onları şükranla andığımız şu anda olduğu gibi, yaşam bazı anlarda, insanın ruhundan içeri süzülen anılarla doludur. Ağır veya ağırlığı daha az ya da belirsiz olan bütün bu anılar, yaşamın birikimleridir, onu zenginleştirir. Arkadaşlara, dostlara, akrabalara dair anılar ile yaşama ait olan diğer şeyler arasında ölüm, bu depoyu ortadan kaldırır. Ama anılar, sağ kalanlarla varlığını sürdürmek ister. Yaşayan kişiler anıları seçtiği kadar, anılar da yaşayanları seçer. Anılar bizi, biz­ anıları seçtiğimiz için bugün buradayız.

Bu duygular içinde, her ikisini de bizzat tanıyan, kendileri ile ortak anıları olan bir kişi olarak, şimdi durup düşündüğümde, aklıma önce ölüm, daha sonra ölümsüzlük geliyor.

Gönüllü Ölüm’de Zerdüşt şöyle der: ‘Çokları pek geç ölürler, kimileri de pek erken ölür. Şu öğreti hala garip geliyor: Doğru zamanda öl.’ ‘Putların Alacakaranlığı’nda, Nietzsche yine aynı temayı dile getirir: ‘Gururlu yaşamanın artık mümkün olmadığı anda, gururlu ölmek. Kişinin kendi seçimi olan ölüm, çocuklar ve tanıklar arasında mükemmel bir biçimde, berrak bir kafayla ve neşeyle, doğru zamanda ölüm; böylece ayrılacak olan hala oradayken, gerçek bir vedalaşma mümkündür. Kişi, kazayla değil, aniden; kendini kaybederek değil, yaşam sevgisi yüzünden özgürce, bilinçli bir biçimde ölmeyi arzulamalıdır…

Nietzsche’den hareketle, her ikisinin de, doğru zamanda ölmediklerine, bu bağlamda erken öldükle­rine, daha yapacak çok işleri varken öldürüldüklerine vurgu yaparak, insan yaşamının üzüntü veren ironilerinden biri olan, ‘ölümün ölümsüzlüğü’ üzerine konuşmamı sürdürmek istiyorum.

Görkemli bir imgeleme sahip bulunan, filozofların yapması gerekeni yaparak bize yeni kavramlar kazandıran, insanlığın yalnız dahilerinin içinde en seçkinlerinden birisi olan Elias Canetti, ‘Düşünmek ısrar etmektir’ diyerek kaleme aldığı ‘Kitle ve İktidar’ isimli abidevi eserinde, ‘ölüme karşı direnmenin yolu emre karşı koymak ve yaratmaktır’ diyor ve Stendhal’ı örnek vererek ‘ölümsüzlük’ üzerine şunları yazıyor: ‘Yazınsal ya da başka herhangi bir tür kişisel ölümsüzlük üzerine düşünmeye en iyi Stendhal gibi bir adamla başlanabilir… Stendhal, bu hayatı tam ve derin bir biçimde yaşadı. Ona haz verebilecek şeylerin keyfini çıkararak, kendisini bütünüyle hayata verdi; bunu yaparken de sığ ve bayağı olmadı; çünkü sahte birliktelikler yapılandırmaya çalışmak yerine, ayrı olan her şeyin ayrı kalmasına izin verdi ….Hiçbir şeyi mutlak addetmeyen, her şeyi kendisi için keşfetmek isteyen; her durumun merkezinde olan ve bu yüzden de dışarıdan bakabilen bu adamın, bir sevgiliden söz edercesine yalın ve doğal olarak söz ettiği bir inancı vardı….Yazınsal ve düşünsel ölümsüzlüğe duyulan bu inanç, modern zamanlarda hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunamaz. Bu inanca sahip olan bir insan ne demek ister? Onunla aynı zamanda yaşamış insanlar artık burada değilken kendisinin hala burada olacağını söylemek ister… Bir gün ait olacağı topluluğu, eserleri hala yaşayan, ona hitap eden ve onu besleyen, eski çağların insanlarının oluşturduğu, kendisinin de bir gün ait olacağı topluluğu seçer. Onlara duyduğu şükran, hayatın kendisine duyduğu şükrandır….Stendhal, kendisi öldüğü zaman, yeryüzünde alışık oldukları her şeyi ölüler dünyasında bulabilmeleri için, bütün çevresi de ölmesi gereken o iktidar sahiplerinin tam zıddıdır. Bu iktidar sahiplerinin nihai iktidarsızlıkları bundan başka hiçbir şeyde daha berbat bir biçimde açığa vurulamaz. Hayatta öldürdükleri gibi, ölümde de öldürürler; bir dünyadan diğerine giderken katledilenin maiyeti onlara eşlik eder. Ama Stendhal’in kitaplarını açan her kim olursa olsun, onu ve ayrıca onu çevreleyen her şeyi orada bulacaktır ve bunu burada, bu hayatın içinde bulacaktır. Böylelikle ölüler kendilerini, yaşayanlara besin olarak sunarlar; onların ölümsüzlüğü yaşayanlara yarar. Ölümsüzlükleri, hem ölülere, hem de yaşayanlara yarayan, ölülere verilen kurbanın tersidir. Ölülerle yaşayanlar arasında artık garez yoktur ve hayatta kalmak artık sızıya neden olmaz

Düşüncelerine tam olarak katılmadığım, siyasi duruşlarının bir kısmını paylaşmadığım, ama inanmışlıklarına, sahici oluşlarına, laik Cumhuriyete olan bağlılıklarına, demokrasiyi ve hukuk devletini savunmuşluklarına, bir düşün adamı olarak yazdıklarına, eylem adamı olarak yaptıklarına her zaman saygı duyduğum, Elias Canetti’nin Stendhal için yazdıklarını, her ikisine de yakıştırdığım için ölümsüz bulduğum, bu iki yiğit insanın ve onlar gibi teröre kurban verdiğimiz diğer pek çok insanın anısı önünde saygı ile eğiliyorum.

It’s the economy, stupid.’ Bill Clinton

BİR YATIRIM ARACI VE SÖZLEŞME TÜRÜ: ‘SAFE’ –

Yaratıcı fikirleri, projeleri, buluşları olan insanlar yerinde durmuyorlar. Onlar yerinde durmadıkları için dünya da yerinde durmuyor. Bu hareketlilik beraberinde yeni fikirleri, projeleri, yeni kavramları, kurumları getiriyor. Ne yazık ki, hemen her konuda liderlik değil, kuyrukçuluk yapan, üretmekten, yaratmaktan daha çok birbirini yemekle uğraşan bir ülke olan Türkiye, bütün bunlardan, otuz yıl, kırk yıl, elli yıl geçtikten sonra bilgi sahibi oluyor. Ekosistem içerisinde uygulama yeri ve alanı olduğu kadar, hukuksal yönü de bulunan, bu bağlamda birçok hukuki sorunu içerisinde barındıran SAFE kurumu ve kavramı da bunlardan birisi.

Amerikan orijinli olan, bu bağlamda otuz kırk yıldır başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, pek çok Batı ülkesinde ve hatta Güney Kore, Singapur gibi Uzakdoğu ülkelerinde uygulanmakta olan SAFE, teknolojik gelişmelere, toplumların ve ekonomilerin gereksinimlerine bağlı olarak ortaya çıkan bir yatırım aracı ve sözleşme çeşididir.

Türkiye yönünden oldukça yeni olan, yasal ve hukuki yönden tam olarak olgunlaşmış bir zemini bulunmayan SAFE, İngilizce ‘Simple Agreement for Future Equity’ sözcüklerinin kısaltılmış şeklidir. Türkçe karşılığı ‘Gelecek İçin Basit Özkaynak Sözleşmesi’dir.

Yatırımcı ile girişimci arasında bağıtlanan bu sözleşme ile yatırımcı, yaptığı nakit yatırımın karşılığını, kurulacak ya da kurulan şirkette hisse edinmek suretiyle ve gelecekteki bir zamanda almayı, girişimci ise, yatırımcının yaptığı nakdi yatırım karşılığında yatırımcıya kurulacak şirkette hisse vermeyi karşılıklı olarak kabul ve taahhüt ederler.

Bu özelliği itibariyle SAFE, borç senedi niteliğinde olmadığı gibi, borcu üstlenen veya taahhüt eden bir anlaşma ve yine Türkçe hisse senedine çevrilebilir tahvil anlamına gelen ‘convertible note/bond’ türü bir kıymetli evrak değildir. Yapacağı yatırım karşılığında yatırımcıya hisse alım opsiyonu sağlayan ve herhangi bir vadeyi içermeyen bu sözleşme, gerek yatırımcıya, gerekse girişimciye, hisse ya da borç senedi gibi sermaye araçlarının getireceği risklerden, sorumluluk, faiz, vergi gibi hukuki ve mali yüklerden kurtulma olanağı verir. Gerek girişimcinin, gerekse yatırımcının risklerini en aza indirmeyi amaçlayan bir yatırım aracı ve sözleşme türü olan SAFE, kararlaştırılan koşulların oluşmasına bağlı olarak girişimciye sermaye/öz kaynak bulmasını sağlar.

SAFE’ye dayalı sistemin kurulmasının ve işlemesinin aktif unsuru olan, diğer bir deyişle yatırımın motoru konumunda bulunan yatırımcıya, ‘angel investor’, yani ‘melek yatırımcı’ adı verilir. Melek yatırımcı, sadece gelecek gördüğü projelere kendi kişisel veya şirketsel birikimlerinden ayırdığı fonla yatırım yapmakla kalmaz, aynı zamanda girişimcilere deneyim, bilgi, akıl aktarır, network ve mentorlük, yani akıl hocalığı, danışmanlık verir, halkça deyimiyle dadılık/lalalık yapar. Bunları yapan yatırımcının melekliği de, girişimciye işin başından itibaren maddi ve manevi anlamda destek vermesinden, girişimciyi pek çok konuda ve alanda kanatları altına almasından, korumasından, girişimciyi yetiştirip büyütmesinden gelir.

Mesela Apple’ın yaratıcısı, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli CEO’larından olan Steve Jobs’ın daha henüz işin başında iken elinden tutan, ona melek yatırımcılık yapan Silikon Vadisi sosyetesinin önde gelen üyelerinden Regis McKenna’dır.

SAFE, yatırımcı ile girişimcinin sadece yatırımın maliyeti ve ‘valuation cap’ olarak isimlendirilen ‘değerleme tavanı’ üzerinden anlaşma yapmalarını öngören ve bunu yeterli gören bir sermaye aracı, bir sistem olmakla, maliyet yönünden oldukça düşük, kuruluş, ilerleyiş ve işleyiş süreci yönünden ise son derece basit ve hızlıdır.

Bu özellikleri nedeniyle SAFE, üreteceği mal ve hizmetlerle uluslararası alanda ve pazarlarda, bir an önce iş yapmak, rekabet etmek, pazarda pay sahibi olmak isteyen ve bu konularda şansı da olan girişimcilere, sadece maliyet düşüklüğü yönünden değil, bürokratik işleyiş yönünden de avantaj sağlayan, bu bağlamda üretime ve pazarlamaya geçişi hem kolaylaştıran, hem de hızlandıran bir yatırım aracıdır.

Süreç, yatırımcı ile girişimci arasında yatırım miktarı ve değerleme tavanı üzerinde sağlanan anlaşmaya bağlı olarak SAFE dokümanının imzalanmasıyla başlar. Bu dokümanda belirlenen takvime göre ve kararlaştırılan koşulların oluşmasına bağlı olarak ilerler.

Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere Amerikan orijinli olan SAFE modelinin başladığı yer, bugün bizim ‘Silikon Vadisi’ olarak bildiğimiz Kuzey Kaliforniya’daki San Francisco vadisinin parçası olan San Jose vadisidir. Vadinin isminin zaman içerisinde değişmesinin ve Silikon Vadisi olarak anılmasının/kullanılmasının nedeni, Türkçe ‘elektronik yonga’ anlamına gelen ‘silicon chip’ üreticilerinin yoğun olarak bu bölgeye yerleşmiş ve burada üretim yapmış olmalarıdır.

Silikon Vadisi zaman içinde bölgeye adını veren elektronik yonga üreticilerini unutmuş, inovasyonla, yani ileri teknoloji ile ilgili sektörleri ifade etmek için kullanılan bir isim halini almıştır. Intel, Cisco, Google, HP, Maxtor, Softway Solutions,  Apple, Microsoft Oracle, Facebook, Twitter, Mozilla gibi ileri teknoloji üreten ve pazarlayan marka şirketlerin doğdukları yer burasıdır.

Yatırımcılık ruhuna sahip bulunan ve dolayısıyla karlı bir alanda yatırım yapmak isteyen, bunun için niyeti ve parası olan, ancak projesi, fikri olmayan, know-how’ı bulunmayan pek çok insan olduğu gibi, niyeti, fikri ve projesi olan ve fakat yatırım yapmak için parası bulunmayan insanlar da vardır. Dolayısıyla niyeti, fikri, projesi olan, ancak parası olmayan girişimcilerin paraya/sermayeye, yani yatırımcıya, parası olan ama projesi, deneyimi, yol göstereni, know-how’ı bulunmayan yatırımcıların da fikirlere, projelere gereksinimi vardır.

Bu konumda bulunan, diğer bir deyişle bir zamanlar Silikon Vadisi’nde olduğu gibi inovasyona açık dijital/sayısal ekosistemde yer almak isteyen girişimciler için oluşturulan ve ‘Incubation Center/Kuluçka Merkezi’ olarak isimlendirilen ekosistemler vardır. Türkiye’de de kurulan, bir kısmı Üniversitelerin bünyesi içerisinde faaliyet gösteren bu Kuluçka Merkezleri, az yukarıda çerçevesini çizdiğimiz iş ve üretim hayatına atılmak isteyen, fikirleri, projeleri olan ancak yatırım ve deneyim yönünden eksiklikleri bulunan girişimci adaylarının, kendilerini yetiştirdikleri, geliştirdikleri birimler, deyim ve benzetme yerinde ise bir çeşit kuvözlerdir. Erken doğan çocukların hayata hazırlanmaları, alıştırılmaları için kullanılan kuvözler gibi girişimci adayları da, bu Kuluçka Merkezlerinde görev yapan mentorler ve diğer uzmanlar eliyle iş hayatının koşullarına hazırlanırlar, ellerinden tutacak, kendilerine destek olacak melek yatırımcılarla tanışırlar.

Kuluçka Merkezine kabul edilen projelere yatırım yapılması durumunda, Kuluçka Merkezi aynı zamanda ‘Accelerator/Hızlandırcı Merkezi’ statüsünü kazanır. Kuluçka Merkezi ile Hızlandırıcı Merkezi arasındaki fark, Kuluçka Merkezinde kalma süresinin daha uzun, Hızlandırıcı Merkezinde kalma süresinin daha kısa olması, bir kısım Kuluçka Merkezlerinde kalma süresi içinde ücret ödenmesine karşın, yine bazı Hızlandırıcı Merkezlerinde ücret yerine iş fikirleri ve projeler üzerine yardım ve yatırım verilmesidir. Uygulamada, bazı Kuluçka ve Hızlandırıcı Merkezleri tarafından verilen hizmet karşılığında ücret alınmamakta, bu hizmetlerin karşılığı olarak kurulacak şirketten hisse alınması talep edilmekte, bu merkezlere kabul edilen girişimcilere çalışma alanı, yani mekan ve yer verilmektedir.

Kuluçka/Hızlandırcı Merkezi olarak hizmet veren, verdikleri bu hizmetin karşılığını yatırımcı ve girişimci tarafından kurulacak şirkete ortak olmak, bu şirketten hisse almak suretiyle karşılamak isteyen bu merkezler, henüz Türkiye’de SAFE türü yatırım araçlarına bağlı girişimcilik ekosistemi ile ilgili olarak tam anlamıyla oluşmuş ve oturmuş bir hukuki/yasal altyapı mevcut olmadığı için bu konuda hukuken zorlanmaktadırlar.

Her ne kadar, Hazine Müsteşarlığı tarafından, 09.12.1994 tarih, 4059 sayılı Teşkilat Kanunu’nun Ek 5.maddesine göre hazırlanan ve 15.02.2013 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe konulan ‘Bireysel Katılım Sermayesi Hakkında Yönetmelik’ mevcut ise de bu yönetmelik de ihtiyaca cevap vermemektedir. Zira bu yönetmelik, sadece finansmana erişim sıkıntısı yaşayan başlangıç veya büyüme aşamasındaki girişimcilere, bu girişicilerle birlikte yatırım yapacak olanlara, bireysel katılım sermayesi yönünden destek ve yardım sağlamaktadır. Bu yönetmelikte yer alan ‘Bireysel Katılım Yatırımcısı’ terimi, uluslararası literatürde kullanılan ‘Melek Yatırımcı’ deyimi karşılığıdır.

Hepimizin bildiği üzere ekonominin motoru, Anayasamız ile de bir hak ve özgürlük olarak tanınan ve tanımlanan, aynı zamanda insan hakları kapsamında kabul edilen ‘teşebbüs özgürlüğü’dür. Teşebbüs özgürlüğü ülkelere ve toplumlara sadece refah getirmez, ülkelerin kalkınmasına, ekonomilerinin büyümesine katkı yapmaz, aynı zamanda istihdam yaratır, mal ve hizmet üretir, devletin en sağlıklı gelir kaynaklarından olan vergi gelirlerinin artmasını sağlar. Teşebbüs özgürlüğünün kaynağı, motoru para ise, teminatı da hukuktur. O nedenle hukuki koruma, hukuki güvence ve yanısıra ekonomik yönden teşvikler olmadan ne teşebbüs ne yatırım olmaz.

Kuşkusuz az yukarıda sözünü ettiğimiz Bireysel Katılım Sermayesi Hakkında Yönetmelik ile getirilen düzenlemeler, bazı konularda ihtiyaca cevap vermektedir. Ne var ki, bu yönetmeliğin bireysel katılım sermayelerinin günümüzdeki önemli araçlarından birisi durumunda bulunan SAFE ve benzeri yatırım araçları yönünden tam olarak ihtiyaca cevap veren bir hukuki zemin olduğunu ve oluşturduğunu söylemek mümkün değildir.

Bu yönetmelikle vergi muafiyeti ve başkaca teşviklerden yararlanacak sektörlere, bilgisayar yazılım danışmanlığı, bilgisayar program üretimi ve temini, veri işleme, veri tabanı faaliyetleri ve bilgisayarlarla ilgili diğer faaliyetler de dahil edilmiş ise de, Araştırma-Geliştirme, yani AR-GE faaliyetlerinin ve yine Kuluçka ve Hızlandırıcı Merkezleri ile ilgili hususların üstü ve altı hukuken daha hala boştur.

O nedenle ve ivedi olarak SAFE temelli sözleşmelere tam olarak işlerlik kazandıracak yasal düzenlemelerin yapılmasına ihtiyaç vardır. Türkiye’de gerek özel teşebbüslerin, gerekse Üniversitelerin bünyesi içerisinde potansiyeli olan Araştırma-Geliştirme, yani AR-GE Merkezleri, yine genç girişimcilere hizmet veren Kuluçka ve Hızlandırıcı Merkezleri mevcuttur.  Bütün bu birimler, daha fazla, daha hızlı iş ve hizmet üretmek için hukuki/yasal mevzuat desteği beklemektedir. O nedenle yatırımcının, girişimcinin, Kuluçka ve Hızlandırıcı Merkezlerinin haklarını koruyacak, bu bağlamda kurulacak şirketlerde, şirketleşme sürecine katkı veren bütün bu öznelerin hisse sahibi olmalarını sağlayacak yasal düzenlemelerin ivedi olarak yapılması gerekmektedir. Sadece bunlara değil, teknoloji geliştirme, bilişim, yazılım gibi katma değeri yüksek alanlarda Araştırma-Geliştirme, yani AR-GE faaliyetlerini destekleyecek ve teşvik edecek hukuki ve teşvik edici mekanizmalara ihtiyaç vardır.

Basında yer alan haberlerden, yukarıda eksikliğine ve ihtiyacına işaret ettiğimiz AR-GE faaliyetlerini destekleyecek, araştırma, geliştirme, tasarım ve yenilik projeleri konusunda, sanayi ile üniversiteleri işbirliği yapma zemininde buluşturacak ‘Araştırma-Geliştirme (AR-GE) Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Yasa Tasarısı’nın TBMM’ne sevk edildiği öğrenilmiştir. Kuşkusuz bu olumlu ve heyecan verici bir gelişmedir. Bununla birlikte, içeriği hakkında tam olarak bilgi sahibi olmadığımız bu tasarının, ne ölçüde az yukarıda çerçevesini çizdiğimiz hususlarda ihtiyaca cevap vereceği konusunda şu aşamada bir şey söylemek mümkün değildir.

Kırarlar diye hayal kurmaktan vazgeçilmez.’ İlhan BERK

BİR DUBLE BİRA!

Paris’in simgelerinden olan Eyfel Kulesi’nin yapımına karşı çıkanların, bu kulenin Paris’in en çirkin yapısı olduğunu söyleyenlerin başında Fransız edebiyatçı Guy de Maupassant gelir. Hal böyle iken Maupassant, hemen her gün Eyfel Kulesi’ne gider. Bir gün ‘bu ne iştir, hem çok çirkin diyorsun, hem de her gün Eyfel Kulesi’ne gidiyorsun’ diye sorarlar kendisine. Zeki ve hazırcevap bir insan olan Maupassant; ‘Paris en güzel buradan görünüyor, zira Paris’in tek çirkinliği olan Eyfel Kulesi, bir tek Eyfel Kulesi’nden görünmüyor. Buraya her gün onun için geliyorum.’ yanıtını verir.

Görenler bilir, Eyfel Kulesi’nden Paris’in her tarafını görürsünüz. Eyfel Kulesi’ni de Paris’in her tarafından görürsünüz. Eyfel Kulesi’ni bir tek Eyfel Kulesi’nden göremezsiniz. Maupassant’ın esprisinin inceliği budur.

Geleneksel olay hikayeciliğinin en önde gelenlerinden ve hatta öncülerinden olan Guy de Maupassant’ın çok da güzel hikayeleri vardır. Bunlardan birisi de ‘Bir Duble Bira’dır.

Uzun yıllar önce okuduğum bu eğitici ve öğretici hikayenin iki kahramanı vardır. Liseden sınıf arkadaşı olan bu iki kahramandan birisi aristokrat, diğeri ise daha halktan bir ailenin çocuğudur.

Hayata eşit koşullarda başlamayan bu iki arkadaştan daha mütevazı aileye mensup olanı, liseden ve üniversiteden başarıyla mezun olmuş, atıldığı iş hayatında da başarıya ulaşmıştır.

Liseden mezun olduktan sonra bir daha hiç bir araya gelmeyen, birbirlerinin hayatları hakkında bilgi sahibi olmayan bu iki arkadaş, yıllar, yıllar sonra bir gün tesadüfen bir birahanede karşılaşırlar.

Hayata kendisinden daha şanslı başlayan arkadaşının çok daha iyi yerlere geldiğini düşünen mütevazı aileye mensup olanı, merakla diğerine, liseden mezun olduktan sonra hangi üniversiteye gittiğini, neler yaptığını, hangi işin sahibi olduğunu sorar.

Buraya geldim’ der arkadaşı. Bu yanıta şaşıran diğeri ‘yani başka bir şey yapmadın mı’ diye sorar. ‘Hayır, hiç bir şey yapmadım’ diyen aristokrat ailenin oğlu hikayesini anlatmaya başlar.

Anımsayabildiğim kadarıyla ve özetle şunları söyler: ‘Ben annemi ve babamı mutlu bir çift olarak biliyordum. Bize görünen ve gösterilen şekliyle, her ikisi de birbirlerine karşı son derece ilgili ve mültefitti. Akşamları yemekte aile olarak hepimiz bir araya geldiğimizde, babam smokinini, annem uzun etekli şık elbisesini giymiş olurdu. Babam, annemin sandalyesini zarif bir şekilde geriye çeker, annemi masaya oturtur, kendisi daha sonra masaya oturur, annemin şarabını bizzat kendisi ikram ederdi. Hizmetçiler yemek servisi yaparken ailecek masada keyifle sohbet ederdik. Bir gün okuldan eve erken geldim. Salondan annemle babamın sesleri geliyordu. Kavga ediyorlardı. Yanlarına gitmedim. Salonun hafif açık olan kapısından onları izledim. Babam, annemin ailesinden kalan oturduğumuz malikanenin satılmasını istiyor, annem de her şeyimizi sattık, elimizde bir tek bu malikane kaldı, onu da satarsak gidecek yerimiz kalmayacak diyerek babamın bu isteğine karşı çıkıyordu. Annemin direnmesi karşısında sinirlenen babam, elindeki bastonla annemin üzerine yürüdü.  Yere düşen annemi bastonla kıyasıya dövmeye başladı. Bunları görünce rüyadan uyanmış gibi oldum, kahroldum, dünyam yıkıldı. O akşam evi terk ettim ve buraya geldim. Sonra her gün buraya gelmeye başladım. Her gün burada içiyor, kafayı iyice bulduktan, yani sarhoş olduktan sonra eve uyumaya gidiyorum. Uyumaya değil, sızmaya, her şeyi unutmaya, eski rüyalarımı yeniden görmeye gidiyorum.

Hikayesini bitirdikten sonra birasının bittiğini fark eden, bu arada hayata, hayatına duyduğu öfkeyle elinde evirip çevirdiği piposunu kıran genç adam, ‘Bir duble bira, bir de pipo lütfen’ diyerek garsona seslenir. Zira yaşadığı hayal kırıklığından sonra ona keyif veren iki şey vardır hayatında, bira ve pipo içmek.

Küçük Prens’in evcilleştirdiği tilkiyi ve o tilkinin Küçük Prens’e verdiği sırrı bilirsiniz. Ben hatırlatayım sadece: ‘İşte sırrım, çok basit’ der tilki ve şöyle devam eder: ‘En iyi yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.

Tilkinin verdiği sırdaki gibi yüreğiyle ve bir de aklıyla gören her insanın hayatında yaşadığı hayal kırıklıkları vardır. Ülkesiyle ilgili olarak vardır, ailesiyle, arkadaşlarıyla ilgili olarak vardır, dost bildikleriyle ilgili olarak vardır. Beklenen, hedeflenen, umulan ya da arzulanan şeyler gerçekleşmediğinde hissedilen bir duygu olan hayal kırıklığı, sadece insanın kendisini kısıtlamasından, hayatını başka insanlarla paylaşmasından, hayatına dair konularda tercihler yapmak zorunda kalmasından kaynaklanmaz: farkına varırsa, varabilirse eğer, kim olduğuna, birey olarak, aile olarak, ülke olarak ne olduğuna dair farkındalıklardan da kaynaklanır. Bu farkındalıklardan, aileye ve ülkeye dair olanlar, doğumun rastlantısallığına bağlı olmakla insanın elinde değildir.

Bunların dışında kalan tercihlerin pek çoğu, örneğin iş ve arkadaş seçimi, insanın ilgi duyduğu, keyif aldığı alanları ve konuları belirlemesi, zamanını kiminle, nerede ve nasıl paylaşacağı gibi hususlar, gündelik hayatın örgütlenmesi kapsamında olmakla, kimi mecburiyetler dışında tamamen kişinin kendi tercihine bağlıdır.

Hayat, hayatımız bizim olmakla, kimi mecburi durumlar dışında kalan alanda ya da alanlarda, ne istersek onu yapabilir, ne istiyorsak onu olabiliriz elbette. Zira hayat bir serüvendir. Bu serüvende hayal kırıklığına uğramamak için yapmamız gereken şeylerin başında, her şeye açık olmak, kimseden hiçbir şey istememek ve beklememek, olan veya olacak olan hiçbir şeye, özellikle de insana dair olan şeylere şaşırmamak gelir. Hayal kırıklıklarını tamamen yok etmek mümkün olmasa da, en aza indirmek ancak bu şekilde mümkün olur zira.

Marks’ı masum okumak gerekir’ diyen, Marks’ı masum okuduğu için Marksizm’e çok önemli katkılar yapan Fransız filozof Louis Althusser, hayatını anlattığı, eşini öldürmüş olmasına rağmen, ceza-i ehliyeti olmadığı için yargılanmaması nedeniyle bir bakıma savunmasını da yaptığı ‘Gelecek Uzun Sürer’ isimli kitabında bu konuyla ilgili olarak şunları yazar: ‘Sevmek! Atılganca kendi duygularımın üzerine abartmalı iddialara girmek değil, başkalarının arzularına ve ritmine saygı göstermek, hiçbir şey istememek, verileni kabul etmeyi öğrenmek; her armağanı yaşamın bir sürprizi olarak kabul etmek; aynı armağanı ve aynı sürprizi iddiasızca, hiçbir zorlamaya başvurmadan karşıdakine de yapabilmek. Özetle yalın özgürlük. Cezanne neden Saint Victoria Dağı’nın her anının ayrı resmini yapmıştır. Her anın ışığı ayrı bir armağandır da ondan. Hayat tüm dramlarına rağmen hala güzel olabilirmiş. Gelecek Uzun Sürer!

Uzun sürecek olan o gelecekte, hayat ve hayal dünyalarımızın çoğalmasına, çoğullaşmasına bağlı olarak, gerek gündelik hayatımız, gerekse hayatımızın bütünü farklı nesnelerle, farklı görüş ve düşüncelerle, duygularla, duyarlılıklarla, farklı insanlarla dolar. Beşik ile mezar arasındaki o uzun ve ince yolda, kimileri sana merhaba derken, kimileri de eyvallah der ve çeker gider. Ya da bunu sen yaparsın.

Siyasetle az biraz ilgili iseniz eğer, hayatınızın o gri alanında da tercihler yapar, kendinizi bir gruba, bir ideolojiye ait hissedersiniz. Ve hatta o grupla, o ideolojiyle özdeşleşir, bütünleşirsiniz. Bunları yapmakla hayatınıza anlam kazandırmaya, kendinize anlam katmaya çalışırsınız. Kendinizi bir düşünceye, bir gruba veya siyasi örgüte adadığınızda, sadece başka görüş ve düşüncelerden, gruplardan, siyasi örgüt ve örgütlenmelerden kopmazsınız, size göre farklı olan, farklı düşünen ve yaşayan insanlardan da koparsınız.

Bu tür kopuşlar, bu kopuşların getirdiği parçalanmalar, fikri hayal kırıklıklarını da beraberinde getirir. Bu hayal kırıklıklarının faili veya failleri, sadece size göre farklı olan, farklı düşünen insanlardan oluşmaz her zaman. Sizinle aynı görüşe sahip olan ya da olduklarını sandığınız insanlardan da oluşur

Bu insanların yaptıklarına veya yapmadıklarına tanık oldukça, ‘Adam olmak bir gruba ait olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır’ diyen Yılmaz Güney’e daha çok hak verirsiniz.

İşte o zaman veya öyle zamanlarda, dudaklarınızdan Cemal Süreya’nın şu dizeleri dökülür:

Bir düelloda

daha büyük bir şey vardır

ve daha acıdır bu

ölümden de

ölüm korkusundan da

bakarsın dün en güvendiğin kişi

karşı tarafın şahidi olmuş

işte acıdır bu

ölümden de

ölüm korkusundan da

daha da acısı

kılıcın elinde

alnında bir tutam güneş

kalakalıyorsun ortada

Yaşadıkça, sadece yaş olarak değil, akıl, ruh ve yürek olarak büyüdükçe, böyle insanları ve durumları çok daha fazla görür ve yaşarsınız. Önemli olan bu gibi insanların ve durumların karşısında ezilmemek, pes etmemek, hayata küsmemek, bir duble biraya ve bir pipoya sığınmamak, inandığınız fikirlerden caymamak, bu fikirlere daha çok bağlanmak, hayata, inandığınız fikirlere ve değerlere tutunmak ve yola devam etmektir.

Zira güçlü insan, hayatın tüm zorluklarına ve sürprizlerine karşı önceden silahlanmış olan, kişiliğinde kuvvetli tezatlar bulunan ama bu tezatları dengede tutan insandır. İdealist olanların gerçekçi, gerçekçi olanların idealist olmadığını bilen bu insanlar, idealizm ile realizmi çok iyi dengelediklerinden olsa gerek, hem iddiasız, hem de mütevazıdırlar. Böyle oldukları için hayata, hayatlarına olabildiğince en iyi haliyle bakarlar. Hayata böyle baktıkları, hayatı bu şekilde yorumladıkları için de, hayatın tezatlardan oluştuğunu, bu tezatların yaratıcı, verimli ve uyumlu bir sentez içinde bulunduğunu bilirler. Hangi konuda olursa olsun bu insanlar, kesin bir yargıya, sonuca varmadan önce, ön yargılı oldukları için zayıf kişilikli ve gevşek zihinli olan insanların aksine, gerçeğe dair olan verileri incelerler, daha sonra karar verirler.

Atatürk’ün katafalkını da yapan Alman mimar ve şehir plancısı Bruno Taut ‘Mimarlık bir orantı sanatıdır’ diyor. Doğru da söylüyor. Ama orantı sadece mimarlıkta önemli olan bir husus, bir ayrıntı, bir incelik değildir. Aynı zamanda doğanın da önemli bir özelliğidir. Zira doğada mevcut olan her şeyde, mesela ağacın gövdesiyle yaprakları arasında, çiçekle dalı arasında bir orantı vardır. Sadece doğa değil, insan hayatı da, insanların birbirleriyle olan ilişkileri de, iş hayatı da, devlet örgütlenmesi de orantı üzerine kuruludur. Buralarda orantı yoksa veya bir zamanlar vardı da daha sonra bozulmuşsa, o zaman bunların hepsinde sıkıntı var demektir. İnsanın kendisinde orantı yoksa eğer, mesela insanın içi ve dışı orantısızsa, mesela üzerinde Armani elbise var ama içi boşsa eğer, böyle insanlar hayata tutunamazlar ve geldikleri gibi giderler. Murathan Mungan’ın söylediği gibi hiçbir kıyafet onları ayakta ve hayatta tutamaz zira.

Küçük Prens’e, Küçük Prens’e akıl veren kurnaz ama bilge tilkiye yeniden müracaat edersek eğer, onun Küçük Prens’e hayata dair, hayatın merkezi olan insana ve insan ilişkilerine dair şu doğru öğüdü verdiğini okuruz: ‘Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir.

Tilkinin ‘dost istiyorsan beni evcilleştir’ demesinin nedeni insana ve insanlara karşı duyduğu güvensizliktir aslında ve bu çok da yanlış değildir. İnsanların evcilleştirdikleri kedilerle, köpeklerle dostluk kurmalarının temelinde yatan neden de budur.

Peki, ne yapmak gerekir? Elbette ve her şeye rağmen insanları sevmek, onlarla birlikte olmak, birlikte hareket etmek, ama insana dair olan hiçbir şeye şaşırmamak, insanların neyse o olduklarını bilmek gerekir. Esasen akıllı ve kendini bilen insanlar, başkalarından bir şey beklemezler, tek tek insanların davranışına güvenerek hareket etmezler. Ve hatta böyle insanlar, başkalarına karşı biraz da buruk olurlar.

Bunları ve bir de yukarıda yer verdiğim Louis Althusser’in dediklerini yapmak, yani kendi hayatımızın sorumluluğunu bizzat ele almak gerekir. Yapılacak bir şey daha var. Onu da psikoterapist Janette Rainwater ‘Self-Therapy/Öz-Terapi’ isimli özgün eserinde söylüyor. Şöyle diyor: ‘Yaşamımızdaki ötekilerle birlikte şimdiki zamanda olmayı, gelecekle ilgili kurallar koymamayı, çitler çekmemeyi öğrenmek gerekir.

Evet, bunları öğrenir ve hayatımızda hakkıyla uygulayabilirsek eğer, kendi içimizde o kadar daha güçlü ve ilişkilerimizde birbirimize o kadar daha yakın ve mutlu oluruz.

ZAMAN GAZETESİ’NE VERDİĞİM RÖPORTAJIN TAM METNİ

Gazeteci ve aynı zamanda Ankara Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Sayın Ayşenur Parıldak’ın yılbaşından önce benimle yaptığı söyleşi, Zaman Gazetesi’nin bugünkü nüshasında yayınlandı.

Gazetenin ayırdığı sayfa sayısının sınırlı olması nedeniyle söyleşinin tamamı ne yazık ki gazetede yer almadı.

O nedenle sorulan soruları ve verdiğim yanıtları içeren söyleşinin tamamını ilgi duyan okuyucularım/takipçilerim için aşağıda sunuyorum.

1-   Bize kendinizden bahseder misiniz?

‘Bana eski çağ bilimlerini öğrettiler bir izbe sokağında…yalnızlığımı geçirdim ben orada. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada.’ Bu dizeler sembolizmin önemli temsilcilerinden Fransız şair Arthur Rimbaud’a ait. Rimbaud’un bu dizelerinde söylediği gibi başta felsefe ve sanat olmak üzere bana eski çağ bilimlerini öğrettiler ya da onları öğrenmeyi ben istedim. Onun için ben bu dünyada yalnızlığımı geçirdim, geçiriyorum. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada. Bu dünyaya ait olanları da yaptım zaten. Böyle bir insanım ben. Kendimin farkına vardığımdan beri hep böyle düşündüm, böyle hissettim. Beni anlatan bir şey daha var. O da şu; ‘Hiçbir şey bilmiyorum ben. Bu yüzden alçakgönüllüyüm. Bilmediğimi biliyorum. Onun için bildiğim iddiasında değilim.’  Hayata ve kendisine böyle bakan bir insanım. Öğrenmeye, kendisini oldurmaya çalışan birisi yani. Biraz uçuk, biraz soyut oldu ama ‘ben şunları, şunları yaptım, şu mevkilerde, bu mevkilerde bulundum, şöyle uçtum, şöyle kaçtım, şunu yaptım, bunu yaptım’ demekten, bunları okuyanların ‘vay sen neymişsin be abi’ demelerinden daha iyi oldu. Kim olduğumu, neler yaptığımı bilen biliyor zaten. Bilmeyen de ‘Google Amca’dan sorarak öğrenebilir. Bu sözler beni anlatmak, tanıtmak için yeterli bence.

2- Avukatları ‘insanlara dokunabilen’ bir meslek dalının mensupları olarak tanımlıyorsunuz. Türkiye’de avukatların temsilini üstlendiniz. Geçtiğimiz günlerde Antalya’da bir avukata ters kelepçe takıldığına, İzmir ve Balıkesir’de 6 avukatın somut delil olmaksızın tutuklandığına şahit olduk. Bir dönem temsil ettiğiniz kitle açısından bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kime karşı yapılırsa yapılsın bu tür uygulamaları onaylamak, doğru bulmak, hukukla, insanlık onuruyla bağdaştırmak mümkün değil. Bu nitelikteki uygulamaların, mensubu olduğum, mensubu olmaktan her zaman gurur duyduğum avukatlara karşı yapılmış olması beni hiç şaşırtmadı. Türkiye’de olan biten hiçbir şeye de şaşırmıyorum zaten. İnsanlar da artık beni şaşırtmıyor. Şaşırtmıyor, çünkü Türkiye hukuka aidiyet bilincine sahip bir ülke değil ne yazık ki. Vatandaşa tekme atan kamu görevlilerinin bulunduğu, gazeteciyi tehdit eden, dövdürtenlerin bakan yardımcısı yapıldığı bir ülke. Fransızlar ‘herkesin dolabında bir ceset vardır’ derler. Türkiye’de de pek çok kimsenin hayatında öyle ya da böyle hukuksuzluk var. Bütün bunlar da zaten onun için oluyor. Hemen her alanda ve konuda hukuksuzluk, hukuk tanımazlık olduğu için oluyor.  Böyle bir toplumda elbette avukatlar da hukuksuzluktan kendi paylarına düşeni alacaklardır, esasen alıyorlar da.  Suç işleme, suç işlediği takdirde yargı önünde hesap sorulma konusunda hiç kimse, hiçbir meslek mensubu ayrıcalıklı değil. Bu konuda avukatların da bir ayrıcalığı yok. Avukat veya bir başka mesleğin mensubu ya da herhangi bir yurttaş suç işlediyse eğer bunun hesabını yargı sorar. Polisin, güvenlik görevlisinin görevi, suç işleyen, suç işlediği iddia edilen kişiyi, her kim olursa olsun, hangi mesleğin mensubu olursa olsun yargının önüne götürmektir. İnsan gibi götürmektir, insan olduğunu düşünerek götürmektir, insanca muamele ederek götürmektir. İnsanı ‘eşya’ yerine, ‘şey’ yerine koyarak götürmek değildir. Faşizm dediğimiz şey de zaten böyle bir şeydir. İnsanı ‘eşya’ yerine, ‘şey’ yerine koymak, insana ‘eşya’ muamelesi yapmaktır. Bu tür uygulamaların vatandaşa karşı, avukatlara karşı yapılmasının nedeni sanırım bu anlayıştan, bu zihniyetten besleniyor.  Bana göre avukatlara karşı bu şekilde muamele edilmesinin bir diğer nedeni de, avukatı, avukatlık mesleğini itibarsızlaştırmaktır. Bununla topluma, vatandaşa, avukatlara kanımca şu mesaj verilmek isteniyor: ‘sen insanlara dokunan bir mesleğin mi mensubusun, ben sana bir dokunayım da gör’ ya da ‘sen avukata, avukatına mı güveniyorsun, avukatının gelip seni savunmasını mı bekliyorsun, bak işte ben senin avukatına da dokunuyorum, avukatını da derdest ettim götürüyorum.’ Yani bu yapılanlar, avukatı, avukatları topluma, insanlara ‘Himmet Dede himmete muhtaç’ gibi göstermek gibi bir şey.

3- Benzer bir biçimde ölümü şaibelerle dolu olan Tahir Elçi’nin de Baro’daki odasından alınıp götürülmesi söz konusu oldu. Bir baro Başkanı bu ülkede tutukluluğa sevk edildi. Barolar sessiz kaldı. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Sessiz kalan barolar da oldu, ses veren barolar da oldu. Ses veren baroların büyük bir kısmının sesi ‘ama, fakat’ diye söze başlayarak çıktı. Yani aslında o barolar da bana göre ses çıkarmadı, çıkarır gibi yaptı. Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi’nin kararlarında, J.S.Mill’in yıllar, yıllar önce yazdıklarında ifade edildiği üzere: ‘Konuşma her zaman provakatif ve meydan okuyucudur. O önyargılara ve daha önce oluşmuş kanaatlere saldırabilir ve düşünceyi kabul ettirmek için alışılmadık önemli etkiler doğurmayı amaçlayabilir. İfade özgürlüğü denilen şey de esasen budur. İfade özgürlüğü, sadece hoşa giden düşünceler için değil, devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden görüşler için geçerlidir. Şayet bir kişi hariç bütün insanlar aynı düşüncede olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa insanların da bu tek kişiyi susturmaya hakları yoktur.’ Bütün bunların demek istediği, bunları referans alan benim demek istediğim şey şudur: İfade özgürlüğü ya vardır ya da yoktur. Eğer varsa ve siz ifade özgürlüğünden yana iseniz, bunun ‘aması, fakatı’ yoktur. İfade özgürlüğü konusunda ‘amalı’, ‘fakatlı’ cümleler kuruyorsanız eğer, ya ifade özgürlüğünün anlamını, işlevini, değerini bilmiyorsunuzdur veya bunu içselleştirememişsinizdir ya da eyyamcılık yapıyorsunuzdur, dostlar alışverişte görsün misali zevahiri kurtarıyorsunuzdur. Bilmem anlatabildim mi?

4- Şimdilerde Ankara Baro Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığınız döneme nazaran daha muhalif bir çizgide seyrediyorsunuz. ‘Yargı ve hukuk alanında hiçbir şey iyiye gitmedi’ demiştiniz. O günden bu güne neler değişti? Değişeceğini umduğunuz noktalar nelerdi?

Ankara Baro Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığım dönemlerde de doğruluğuna inandığım şeyleri destekledim, yanlış olduğuna inandığım şeylere karşı çıktım ve bunları eleştirdim. Adli Yıl Açılış konuşmalarımı, İdari Yargı’nın Kuruluş Gününde Danıştay’da yaptığım konuşmaları, başkaca konuşmalarımı, basın açıklamalarımı incelerseniz ve bunları masum okursanız eğer, bunun böyle olduğunu görürsünüz. Konuşmalarımda olsun, basın açıklamalarımda olsun günlük siyasete dahil olmadım hiç. Hem bundan dolayı, hem de herhangi bir siyasi partiyle organik bir ilişki içinde olmamam, kendimi kimseye angaje etmemem ve yine söylediğim, yazdığım her şeyde içten olmam nedeniyle, hem tepki çekmedim, hem kişisel ağırlığımı, hem de temsil ettiğim makamın ağırlığını, saygınlığını korudum. Dahası her zaman ciddiye alındım, çok geniş bir kesimin saygısını, güvenini kazandım.  Düşman da kazandım belki ama sağduyulu pek çok insan üzerinde olumlu iz bıraktım. O postlardan ayrılmamdan bu yana çok fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, yazılı ve görsel basın tarafından hala aranıyor olmamın, görüş ve düşüncelerime başvuruluyor olmasının nedeni bıraktığım bu olumlu iz ve izlenim nedeni iledir. O anlamda çizgimde, kişisel tarihimde dünden bugüne değişen çok fazla bir şey olmadı. Ben toplum önünde yaptığım konuşmalarda, açıklamalarda, eleştirilerde kullandığım sözcükleri dikkatle, özenle seçen, bir hukukçuya yakışan ağırlık, ciddiyet, üslup ve denge içinde konuşan bir insanım. Destek olurken de, eleştirirken de aşırılığa kaçmam. Eleştiri adı altında hakaret etmediğim, insanların kişiliklerini hedef almadığım gibi överken ya da takdir ederken de yalakalık yapmam. Hep bir mesafeyi, bir ölçüyü korurum. Dünle bugün arasında bu yönden herhangi bir farklılık yok. Dünle bugün arasında bir fark var ise eğer, o da şundandır: Başkanlık yaptığım dönemlerde temsil ettiğim insanlar vardı. Avukatlar yani. Farklı görüşte, farklı çizgide bulunan meslektaşlarım vardı. Onları da temsil ediyordum. Dolayısıyla yaptığım konuşmalarda olsun, basın açıklamalarında olsun, mümkün olduğu kadar ortak bir dil kullanmaya, temsil ettiğim avukatlar arasında farklı görüşte olan meslektaşlarımı incitmemeye, ötekileştirmemeye, onların görüşlerine de saygılı olmaya özen gösterdim. Bugün o günlere göre daha farklı bir konumdayım. Kimseyi temsil etmiyorum zira. Sadece kendimi temsil ediyorum. Ne koruyacak bir makamım, ne de başında nöbet tutup gücüme güç katacak topraklarım var. Yüksek mevkilerde eşim dostum olmadığı gibi, onlarla bitecek işim, onlardan beklediğim, talep ettiğim bir şeyim de yok. O görevlerde iken de yalnızdım, çevremde kalabalıklar vardı ama ben yalnızdım. Şimdi de yalnızım. Ne dün, ne de bugün, arkamda basının gücü, o derneğin veya bu derneğin gücü, herhangi bir sendikanın ya da siyasal partinin gücü ve desteği yok. Beni parlatan, parlatmaya çalışan köşe yazarları da yok. Ama bundan dolayı hiç de şikayetçi değilim. Değilim, çünkü sürüye katılıp mevcut duruma hoşgörü göstermekten, eyyamcılık yapmaktan, yalakalık yapmaktan, birilerinin hoşuna gidecek şeyler söylemekten, hamaset yapmaktan, kimi güç odaklarına servis yapmaktan iyidir yalnızlık. O günlerle bugün arasında benim yönümden bir tek fark var, o da, düne oranla bugün daha özgür olmamdır. Çünkü bir makam, bir mevki sahibi olmak, kamusal görevlerde bulunmak özgürlük kaybıdır. Her şeyi, her zaman, her yerde söyleyemezsiniz, söylememeniz gerekir.

‘Aydının doğal yeri muhalefettir’ diyor Sartre. Bununla ben aydınım falan demek istemiyorum. Zira bu çok iddialı bir söz olur. Öyle değilim, öyle anlaşılmayı da istememem. Öğrenmeye çalışan, aydınlanmaya çalışan, kendisini oldurmaya çalışan, sade, kendi halinde bir insanım sadece. Sartre’ın bu maksimini şuraya bağlamak için kullandım. Demokrasilerde asıl olan iktidar değil muhalefettir. Çünkü her yönetim şeklinde iktidar mutlaka vardır. Muhalefet ise sadece demokratik rejimlerde vardır. Ve dolayısıyla her iktidar kendisine doğruyu söyleyen bir muhalefete ihtiyaç duyar. Muhalefet eleştirir. Demokratik yönetimlerde hiç kimse, hiçbir makam ve mevki eleştiri dışı değildir. O nedenle eleştiriyi kişiliğe yönelik bir tavır olarak almamak gerekir. Esasen eleştiriye açık olmak düzelmeyi kabul etmek demektir. Bulunduğum konum itibariyle değiştirme gücüne sahip olmadığım bir sürece, üzücü bir sürece tanıklık ediyorum. Bu süreçte eskiye oranla nadiren ele geçirdiğim konuşma fırsatlarını iyi kullanıp bir şeylere katkı yapmaya çalışıyorum. Türkiye’de iyi gitmeyen şeyler var. Bunların başında da yargı geliyor, hukuk geliyor. Türkiye’de yargı olsun, hukuk olsun hep sorunluydu. Yani Türkiye’nin yargıyla, hukukla olan sorunu, imtihanı geçmişten bugüne hep vardı. Düne oranla bugün farklı olan husus, bugün hukuk ve yargı alanındaki işlerin çok daha kötü durumda olmasıdır. Yargının düne oranla iktidara daha tabi, iktidarın daha fazla denetimi altında olma durumu vardır. Yani yargının bağımsız ve tarafsız olmama olgusu vardır. Yargı alanında olsun, özgürlükler konusunda olsun, demokrasi standartları yönünden olsun Ak Parti’nin Avrupa Birliği müktesebatına uygun adımlar attığı zamanlar vardı geçmişte. Mesela Sayın Sadullah Ergin’in Adalet Bakanı olduğu dönem böyle bir dönemdi. Dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan’ın ‘demokrasi konusunda, özgürlükler konusunda standartlarımız yükselecek’ dediği zamanlar vardı. Geçenlerde Sayın Taha Akyol’un da bir makalesinde yazdığı gibi Sayın Sadullah Ergin’in inisiyatifiyle çıkarılan ‘Üçüncü Yargı Paketi’yle kitap yasaklama anlayışı ve uygulaması çöpe atılmıştı. Dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan’ın ‘yasaklı olan 23 bin kitabı özgürleştiriyoruz’ , ‘üstünlerin hukuku dönemi bitti, hukukun üstünlüğü dönemi başladı’ diyerek övündüğü zamanlar vardı. Nazım Hikmet’in Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geri alınmasına, Sivas’taki Madımak Oteli’nin kültür merkezi yapılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararları, uygulamaları vardı. Bütün bunlar, bunlara benzer başkaca tasarruflar geleceğe dair umut veren şeylerdi. Oralardan internetin yasaklandığı, Hasan Cemal’in, Tuğçe Tatari’nin kitaplarının toplatıldığı, gazetecilik görevlerini yaptıkları, toplumu bilgilendirecek haberler yaptıkları için Can Dündar’ın, Erdem Gül’ün, iktidarı eleştirdi diye Hidayet Karaca’nın, başkaca gazetecilerin tutuklandıkları, verdikleri kararlardan, kamu adına yürüttükleri soruşturmalardan dolayı yargıçların, savcıların mesleklerinden uzaklaştırıldıkları, disiplin cezasına çarptırıldıkları, tutuklandıkları, Cumhurbaşkanına, kimi bakanlara hakaret ettikleri iddiasıyla yurttaşların aleyhinde ceza davalarının açıldığı, ifade ve basın özgürlüğünün ayaklar altına alındığı günlere geldik. Varlığıyla, kararlarıyla ülkemiz yargısı için bir ayıp olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri kaldırıldı, onların yerine verdikleri kararlar ile onları aratan Sulh Ceza Mahkemeleri kuruldu. Yurttaşların hukuk güvenliği diye bir şey kalmadı. İnsanlar, gazeteciler başıma bir şey gelir mi diye konuşmaktan, yazmaktan, haber yapmaktan korkar hale geldiler. Yazıp çizdikleri için işinden atılan, tutuklanan gazetecilerin olduğu bir ülkede yaşıyoruz bugün. Özgürlük, yasalarla tanınan bir hak olmaktan daha çok hissedilen bir şeydir. Bugün pek çok insan, gazeteci, aydın konuşmaktan, yazmaktan korkar hale geldi. Neden mi? Özgür olmadıkları, özgür olmadıklarını hissettikleri için. Ak Parti bir zamanlar öyle ya da böyle sahip olduğu dönüştürücü, değiştirici gücünü tamamen kaybetmiş durumda. Dün savunduğu tüm değerleri inkar eden bir parti konumunda. Anayasacılığın özü birey hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla siyasi iktidarın sınırlandırılmasını, bunun için de kuvvetler ayrılığı ilkesinin varlığını gerektirir. Hal böyle iken, mevcut anayasanın bu konulardaki eksikliklerinin giderilmesini, hak ve özgürlük alanlarının genişletilmesini konuşmamız gerekir iken, bugün biz başkanlık sistemini konuşuyoruz. Başkanlık sistemi neyi çözecek, neyi düzeltecek diye durup düşünmek gerekir oysa. Terörü mü durduracak? Ülke iç savaşın eşiğinde, iç savaşı, ülkenin bölünmesini mi engelleyecek? Paramızın değerini mi artıracak? Zamları, hayat pahalılığını mı durduracak? Her şeyiyle dökülen yargıyı mı toplayıp düzeltecek?  Uluslararası alanda tükenmiş olan Türkiye’nin itibarını, imajını mı artıracak?

5- Kendinizi ‘hiçbir görüşün memuru, hiçbir siyasi örgütün tarafı ve mensubu olmayan, hiçbir konuda iddiası, talebi bulunmayan bir hukuk adamı’ olarak tanımlıyorsunuz. Bulunduğunuz bu yerden bakınca bir hukuk adamı olarak Türkiye’nin geleceği yönünden beklentileriniz nelerdir?

Ben iyimser bir insanım. ‘İyimserlik ödevimizdir’ diyen 20.yüzyılın önemli düşünürlerinden Karl Popper gibi iyimserliği ödev olarak algılayan, öyle kabul eden bir insanım. Öyle olmakla birlikte bugün için, kısa vadede olacaklar yönünden iyimser değilim. Gerçekçiyim. Gerçekler de, yani iyi olmayan, iyi gitmeyen şeyler de ortada. O nedenle bugün için, bugüne dair olumlu bir beklentim, dar zamanda her şeyin veya en azından pek çok şeyin iyi olacağı konusunda bir umudum, bir beklentim yok. Zira hem dünya, hem de Türkiye bu konuda çok fazla umut vermiyor, iyi şeyler vaat etmiyor. Ama uzun vadede insanlığın kötüye gitmeyeceğine, Türkiye’nin de kötüye gitmeyeceğine, Türkiye’nin bugün sorun olarak yaşadığı pek çok şeyi aşacağına inanıyorum. Bu konuda Türkiye’nin önemli bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum. O nedenle gelecek konusunda umutluyum. Umutlu olduğum için iyimserim, iyimser olduğum için de umutluyum. Ama tabi bütün bunlar bizim elimizde, bize bağlı olan, bizim emek vermemize, ülkenin geleceği konusunda sorumluluk almamıza bağlı olan şeyler. Sanırım ‘İyimserlik ödevimizdir’ derken Karl Popper’de bunu demek istiyordu. Yani şunu: Gelecek bir gün mutlaka gelecektir. Yani geleceğin önü açıktır ve gelecek sadece bir plandan ibarettir.  Gelecekle ilgili hiçbir şey önceden belli ve belirlenmiş değildir. O nedenle gelecekte şu olacak, bu olacak demek sadece bir kehanetten ibarettir. Gelecekte iyi şeyler, olumlu şeyler, güzel şeyler olacağı gibi, kötü şeyler de, üzücü şeyler de olabilir, olacaktır. Bunların hepsi birer ihtimalden ibarettir ve bu ihtimallerin olup olmaması büyük ölçüde bize bağlıdır. Yani güne dair, bugüne dair şeylerden sorumlu olduğumuz gibi gelecekten de, gelecekte olacak olan şeylerden de biz sorumlu olacağız. Rastlantılar dışında gelecekte olacak olan şeyleri yapacaklarımızla, yapmayacaklarımızla biz belirleyeceğiz. Bunun için de geleceği daha iyi yapabilecek şeylere hep birlikte emek vermemiz gerekir. Bu hepimiz için bir ödevdir. Ödevimizi iyi yaparsak eğer gelecekte iyi şeyler olacaktır. İyimserliğim bundandır, bunlardan dolayıdır.

6- ‘Hakimler kararlarıyla konuşur’ sözüne katılıyor musunuz? Yargı mensuplarının sessizliğini nasıl açıklıyorsunuz?

Yargıçlar, savcılar kahraman değildir. O nedenle onlardan kahramanlık beklemeye, bu konuda inisiyatif almalarını beklemeye, siyasi yönden açıklamalar yapmalarını, eleştirilerde bulunmalarını, öncülük yapmalarını istemeye hakkımız yok. Görevlerini yapsınlar, adil biçimde hak hukuk dağıtsınlar, bu yönde kararlar versinler yeter. Bunları söylemekle ‘Hakimler kararlarıyla konuşsunlar’, diğer konularda sussunlar demek istemiyorum elbette. Hatta bu görüşün tam aksini savunuyorum. Şöyle düşünüyorum bu konuda: Biliyorsunuz demos halk, demokrasi de halkın yönetimi anlamına gelir. Bu referans noktasından hareket ettiğinizde, özünde kendi kendini kurma ve özerk bir toplum projesi oluşturma süreci olan demokrasiyi, demokratik toplumu gerçekleştirecek hareketin öznesi halktır, yurttaştır. Yani insandır. Aristoteles’in tanımladığı gibi bir ‘siyasi hayvan’ olan insandır. Bu tanımdaki siyasi sözcüğünü ortadan kaldırdığımızda geriye sadece hayvan kalır. Hayvan olmadığımız için, insan olduğumuz için, insanlarla birlikte toplum halinde yaşamak ihtiyacı içerisinde bulunduğumuz için siyasete ihtiyacımız vardır. Çağdaş Fransız felsefeci Andre Comte-Sponville’in ‘Felsefeyi Takdimimdir’ isimli kitabında işaret ettiği gibi; ‘Meydanı ırkçılara, faşistlere, darbecilere, demagoglara bırakmamak; kendilerini bir başına bizim adımıza karar almakla yetkili gören siyasetçilere/bürokratlara bu olanağı vermemek; kendilerine benzeyen bir toplumu bize kabul ettirmeye çalışan siyasetçilere/teknokratlara veya kariyer meraklılarına izin vermemek; bizi kendi anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışan toplum mühendislerine bu fırsatı tanımamak ve en sonunda yolunda gitmeyen şeylerden şikayet etmek hakkımızı yitirmemek için siyasete, siyaset yapmaya ihtiyacımız vardır. Zenginliğe olduğu kadar, adalete, özgürlüğe, güvenliğe, barışa, kardeşliğe, projelere, ideallere ihtiyacımız vardır. Bunun için siyasetle ilgilenmek zorundayız. Bizler ne aziziz, ne de yalnızca tüketiciyiz. Yurttaşız, yurttaş kalabilmek için siyasete ihtiyacımız vardır. Tarih ne alın yazısıdır, ne de tek başına bizi oluşturan, şekillendiren bir şeydir. Tarih, bizim yaptığımız, hep birlikte yaptığımız bir şeydir, bu da siyasetin ta kendisidir.’

Yine bu konuda Atinalı devlet adamı Perikles ‘Yönetimle/siyasetle ilgileniniz’ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak yetenekteyiz.’ O yetenekteyiz, zira yurttaşız. Yurttaş olduğumuz için bu hakka, yani siyasetle ilgilenme hakkına sahibiz ve siyasetle ilgilenmeliyiz. Hakimler de, savcılar da siyasetle ilgilenmelidir, çünkü onlar da yurttaştır, onlar da seçmendir.

Böyle düşünmekle birlikte, Türkiye’deki hakim ve savcı profiline, zihniyetine bakarak, Türkiye’deki siyasi iklimi dikkate alarak, Türkiye’nin demokratik bir zeminde olmadığını hesaba katarak, hakimlerden, savcılardan bunu, bu kadarını beklemiyorum. O nedenle de kararlarında konuşsunlar, işlerini iyi yapsınlar, adil kararlar versinler yeter diyorum. Türkiye’nin, yargının bugün içinde bulunduğu durum itibariyle bu bile yeter. Bugün için en fazla ihtiyacımız olan şey de budur. Yani yargının sağlıklı işlemesidir, adaletin gerçekleşmesidir, her alanda ve konuda hukukun, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve egemen olmasıdır.

7- Anayasa Mahkemesi’nin son dönemde verdiği (Makul şüphe, sokağa çıkma yasağı, sulh ceza) gibi ret kararlarını nasıl yorumluyorsunuz? AYM bir vesayet organı mıydı? Yahut böyle bir organ haline mi geldi?

Anayasa Mahkemesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, şüpheli kişilerin aranması konusunda daha önce yasada yer alan ‘somut delillere dayalı kuvvetli şüphe’ ibaresinin ‘makul şüphe’ şeklinde değiştirilmesini Anayasa’ya aykırı bulmadı ve o nedenle açılan davayı reddetti. Bana göre bu karar yanlıştır. Şunun için yanlıştır: Biliyorsunuz ceza hukukunun evrensel bir ilkesi olan ‘Masumiyet Karinesi’ ilkesinin temelini ‘Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesi’ oluşturur. Sistem masumiyet ilkesini, şüpheden sanık yararlanır ilkesini kabul etmiş ise eğer – ki etmiştir – o zaman bu iki ilkenin olduğu bir sistemde ‘makul şüphe’ kavramının yeri yoktur. Aksinin kabulü masumiyet karinesinin, şüpheden sanık yararlanır ilkesinin içinin boşaltılması, sistemin temelinin çökmesi ve inkarı demektir. Doğru olan, sistemin özüne uygun olan, dünya uygulamasına, Avrupa İnsan Hakları kararlarına uygun olan ‘somut delillere dayalı kuvvetli şüphe’ kavramıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin, yargılama sistemimizin ucubesi olan, bir kısmı siyasi iktidarın tetikçisi gibi çalışan ve esasen o amaçla kurulan sulh ceza mahkemeleriyle ilgili olarak verdiği karar da bana göre yanlıştır. Bu mahkemelere tanınan yetkiler sistemin doğasına, yapısına aykırıdır zira. Bazı yargılamalar yönünden ‘doğal hakim’ ilkesine de aykırıdır.

Sokağa çıkma yasağı konusunda esas eleştirilmesi gereken organ Anayasa Mahkemesi değil, siyasi iktidardır bence. Sokağa çıkma yasağı koymakla mülki idare, yani siyasi iktidar, güvenlik konusunda, vatandaşın güvenliği konusunda, ülkeyi yönetme noktasında acizliğini göstermiştir. Anayasa Mahkemesi’de verdiği kararla aciz durumda olan iktidara koltuk çıkmış, destek olmuştur. Bu bir, ikincisi, insanların, bir ilçe sakini insanların bu kadar uzun süre, ihtiyaçlarını karşılamak için veya gezmek için hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış olmaları, bence anayasal bir hakkın, temel bir insan hakkının ihlalidir. Özgürlük hakkı da güvenlik hakkı kadar önemlidir zira. Meseleye bu yönden bakılmamış olması yanlıştır. Kaldı ki, mülki amirin, yani valinin sokağa çıkma yasağı ilan etme yetkisi de yoktur.

Anayasa Mahkemesi için vesayet organıdır demek, Anayasa Mahkemesi’ne haksızlık olur. Sanırım şunu demek daha uygun olur – ki bu sadece bizim ülkemiz yönünden değil, başka ülkeler için de böyledir – anayasa kavramı ve kurumu hukuki olmaktan daha çok siyasi bir kavram ve kurumdur. Buna bağlı olarak Anayasa Mahkemesi’de kararları itibariyle siyasidir, siyasetle yakın ilgi içindedir.

Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin eşcinsel evlilikler konusunda aldığı karar mesela, hukuki olmaktan daha çok siyasidir, ideolojiktir. Lehe de, aleyhe de oy kullananların motivasyonu hukuk değil, siyasettir, ideolojidir.

Anayasa Mahkemesi’ni, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını değerlendirirken, eleştirirken bu hususu gözden uzak tutmamak gerekir. Ve elbette Türkiye bağlamında Anayasa Mahkemesi’nin de, diğer Yüksek Mahkemelerin de, siyasi havadan ve iklimden etkilendiklerini ve o nedenle konjonktüre uygun kararlar verdiklerini de unutmamak gerekir.

8- Canınız sıkıldığında arabanıza atlayıp gitmek dışında hangi teneffüs odalarına girersiniz?

Müzik dinlerim. Sabahları erken kalkarım ve güne müzik dinleyerek başlarım. Bu bana terapi gibi gelir. Sabahın erken saatinde insan sesi olan müzik dinlemeyi sevmediğim için klasik müzik dinlerim. Hemen her gece kitap okurum. Sevdiğim insanlarla, beni seven insanlarla, bana mutluluk veren, huzur veren, bir şeyler öğreneceğim, bana bir şeyler öğretecek olan insanlarla birlikte olurum zaman zaman.

Kendimi yürüyüşe çıkarırım bazen. Hava soğuk değil ise, haftada üç dört gün yürüyorum. Hem spor yapıyorum, hem de ruhsal yönden kendimi dinlendiriyorum. Yürürken dağınık düşüncelerimi topluyorum. Güne dair planlar yapıyorum.

Teneffüs odalarımdan birisi de çalışmak ve yazmaktır. Her ikisi de beni müthiş bir şekilde dinlendiren, rehabilite eden aktivitelerdir. Mesleğimle ilgili işleri, mesela dilekçelerimi ve bloğumda yer alan yazılarımı daha çok sabahları erken kalkarak yapıyorum. İngilizcem diri kalsın diye tercüme yapıyorum, İngilizce kitaplar okuyorum. Bilkent Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştığım zamanlarda hazırladığım ders notlarımın üzerinde çalışıyor, bu notları kitap haline getirmeye çalışıyorum. Gerek Ankara Barosu, gerekse Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak tanıklık ettiğim bir on yıl var. Bu on yılın ve avukatlık mesleğimdeki 40 yılın biriktirdiklerini anı olarak kitaplaştırmak için bunların üzerinde çalışıyorum. Her ikisi de tamamlandı aslında. Son düzeltmeleri yapıyorum. Her ikisini de yakında yayınlamayı planlıyorum.  Ofisimde daha çok mesleki çalışmalarımı, günlük görüşmelerimi yapıyor, mesleki araştırmalarımı yürütüyorum.

Hemen her insan gibi kırıldığım, üzüldüğüm, birilerine veya bir şeylere kızdığım zamanlar oluyor elbette. Öyle zamanlarda Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon’ın ‘washing away your worries/ üzüntülerinizi uzakta yıkayın’ sözü aklıma geliyor. Atlıyorum arabama ve uzaklara, Ankara’nın çevresindeki bir yerlere, kırlara, dağlara, ağaçlara, kuşlara gidiyorum. İçimi ağaçlara, kuşlara, yapraklara döküyor, dertlerimi onlarla paylaşıyorum. Bilmediğim yerleri keşfediyorum, bildiğim yerleri yeniden keşfediyorum. Kendimi gezdiriyorum, stresimi böyle atıyorum üzerimden. Ve bu gezilerimi kendimle beraber olmayı sevdiğim, kendimden hiç sıkılmadığım için tek başıma yapıyorum.

Ara sıra arkadaşlarımla birlikte çok sevdiğim sanat musikimizin ağır yaralı şarkılarını dinleyerek birkaç kadeh bir şey içiyorum, güne dair, siyasete dair, hukuka dair, sanata dair şeyler üzerine sohbet ediyorum.

Köpeğim var. Adı Tarçın. Av köpeği. İrlanda Setter’i. Benim iyi arkadaşım. Onunla gezmeye çıkıyorum. Bazen de oynuyorum onunla. Eşim kadar olmasa da ara sıra şımartıyorum onu. Çok sevdiği köpek kurabiyelerini hiç eksik etmiyorum.

İyi bir televizyon izleyicisi değilim ama iyi bir Fenerbahçeliyim. Önemli bir engelim olmaz ise her hafta televizyonda Fenerbahçe’nin maçlarını izliyorum. Bazen sinemaya gidiyorum. Çok fazla sıra dışı şeyler yapmıyorum yani.

9- Sosyal medyada fazla eski sayılmazsınız. Sosyal medya kullanımı sizi nasıl etkiliyor?

İnanılmaz bir hızla ilerleyen teknolojinin hayatımızı her alanda kolaylaştırmak başta olmak üzere sağladığı büyük olanaklar, nimetler var. Bunlar getirdikleri, kazandırdıkları ama götürdükleri, kaybettirdikleri de var. Giderek hepimizi esir alan teknolojinin bizden alıp götürdüğü şeylerin en başında, bizi biz yapan, insan olarak bizi birbirimize bağlayan sosyal ilişkilerimizin, bu ilişkilerin en etkilisi olan temas duygumuzun aşınması geliyor. Sosyal ilişkilerimiz zayıfladığı, temas duygumuz aşındığı için birbirimizin elini tutmuyor, birbirimizin gözüne, yüzüne bakmıyor, sesine kulak vermiyoruz. Bunların yerine çoğumuz, birbirimizle, mobil telefonlar, bilgisayarlar, tabletler, face-book, twitter, instagram aracılığıyla temas eder hale geldik. Duygu ve düşüncelerimizi yüz yüze temas ederek ifade etmek yerine, sanal biçimde ifade etmeyi tercih ediyor, bu amaçla ‘like etmek’, ‘kalp işareti koymak’ gibi değişik semboller, emojiler kullanıyoruz.

Çoğumuzun ekonomik güç elde etme amaçlı ilişkilerden oluşan dikey, yani yükselme, bir şey olma isteğiyle biçimlenen, yani pozisyona endeksli bir yaşam biçimi var. Pek çoğumuzun entelektüel anlamda büyümek, sosyal ve ruhsal yönden gelişmek, yeteneklerimizi geliştirmek, donanımlarımızı artırmak, manen tatmin olmak, kendimizi oldurmak gibi bir derdi, bir çabası, bir hedefi ne yazık ki yok.

Diğer insanlarla olan ilişkimiz geçicilik üzerine, kullan-at anlayışı üzerine kurulu. Temas halinde olduğumuz insanların duygu ve düşünce dünyasıyla ilgili olmaktan daha çok, o insanların modülüyle, kılığıyla, kıyafetiyle, eviyle, arabasıyla, yaşantısıyla, özeliyle, mahremiyle ilgiliyiz. Belki de bundan dolayı başkalarıyla olan ilişkilerimize, içimizde yer etmiş bir dizi beklentiyle yaklaşıyoruz. Bu tarzımıza, tavrımıza bağlı olarak ilişki içinde olduğumuz insanların sayısı giderek artarken, bu ilişkilerin sürekliliği de aynı oranda azalıyor. İnsanlar hayatımıza giriyorlar, bir süre kalıyorlar ve sonra gidiyorlar. Veya biz gönderiyoruz. İlişkilerimizin devir hızı arttıkça, sürekliliği azalıyor, sürekliliğin yerini geçicilik alıyor. Daha düne kadar geçici ilişkilerin yüzeysel, gerçek ilişkilerin, bu ilişkilerin getirdiği dostlukların uzun süreli ve hatta kalıcı olduğunu varsayan kabul günümüzde ciddi biçimde gerçekliğini ve geçerliliğini ne yazık ki yitirmiş durumda.

Peki, ne yapmak gerekiyor?

En başta bu anlayışlarımızı, alışkanlıklarımızı terk etmemiz, sanal ilişki tuzağından kurtulmamız, birbirimizle birebir temas kurmamız, aramızdaki sevgi bağını güçlendirmemiz, yardımlaşma ve dayanışma duygusunu artırmamız gerekiyor.

Bunları şunun için ifade ettim. Aslında ben, insanlarla twitter veya face book ya da instagram aracılığı ile temas etmekten yana bir insan değilim. Aksine yüz yüze, insanlara dokunarak onlarla birlikte olmak veya insanlar tarafından dokunulan biri olmak isteyen, öyle de olan bir insanım. Tanıyanlar bilir, benim hiçbir ilişkim dikey değildir, aksine yataydır. Geçmişte önemli bazı postlarda iken de böyleydi, şimdi de böyle. Geçmişle bugün arasındaki fark şu; geçmişte işgal ettiğim mevkiler bana, görüş ve düşüncelerimi kamuoyu önünde doğrudan ifade etme olanağı veriyordu. Bugün öyle bir olanağa sahip değilim. Düne oranla sosyal medyayı bugün – ki sadece twitter’ı ve “ahsencosar.wordpress.com” ismini/adresini taşıyan bloğumu kullanıyorum – daha fazla kullanmamın nedeni kamuyla teması bu yolla sağlıyor olmamdır. Yani duygu, düşünce ve görüşlerimi ilgi duyanlara, takip edenlere duyurmak, kendimi ifade etmek, insanlara bu yolla ulaşmak ve onlara dokunmaktır. Attığım tweetlerle, bloğumda hemen her hafta değişik bir konuyla ilgili olarak yazdığım yazılarla, hem kullanmadığım fazla enerjimi, içimde birikmiş gazı boşaltıyorum, hem de bildiklerimi, biriktirdiklerimi beni izleyenlerle paylaşıyorum.

‘Bana eski çağ bilimlerini öğrettiler bir izbe sokağında…yalnızlığımı geçirdim ben orada. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada.’ Arthur Rimbaud.

EN İYİSİ BEN GİDEYİM!

Telefonum çaldı. Sevdiğim, değer verdiğim, beni sevdiğini, bana değer verdiğini bildiğim meslektaşım Hamit Baykara idi arayan. ‘Senin dedikodunu yapıyoruz’ dedi. ‘Kiminle’ diye sordum. ‘Mehdi’yle’ dedi. Ben de ‘siz benim dedikodumu değil, iyi kodumu yaparsınız’ dedim. Güldük. Sonra telefonu Mehdi aldı. Hal hatır sorduk karşılıklı. Birbirimizi özlediğimizi söyledik, görüşelim dedik.  Mehdi devamla, ‘Abi hatırlar mısın, sen beni Saint Joseph’in önünden alırdın. Birlikte Moda’daki Çay Bahçesine gider sohbet ederdik. Sen bana düşünmeyi öğreten adamsın, emeğin var benim üzerimde. Hem seni, hem de o günleri çok özlüyorum’ dedi. Duygulandım, hafiften gözlerim nemlendi.

Mehdi tıp doktoru. Benden üç-beş yaş küçük. Konya’dan, Öğretmen Evleri’nden, yani mahalleden benim arkadaşım. Kendisinden üç dört yaş daha küçük olan kardeşi Vecdi’yle birlikte, o yıllarda, 1960’lı yıllarda bizim maskotumuzdu. Onların topuyla futbol oynardık. Küçük diye her ikisini de kurduğumuz takımlara almazdık. Abi-kardeş o kadar terbiyeli ve saygılıydılar ki, bizim bu büyük abi tavrımız karşısında seslerini çıkarmazlar, ertesi gün yine toplarını alırlar ve yanımıza gelirlerdi.

Aradan yıllar geçti, Mehdi’yle yolumuz İstanbul’da kesişti. Ben İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydim, Kadıköy Maarif Koleji’nde belletmen, yani etüt abisi olarak çalışıyordum. Şimdi adı Kadıköy Anadolu Lisesi olan okul, Bahariye Caddesi’nin Moda yönünde sonundan sola dönünce Yoğurtçu Parkı’na doğru aşağıya inen yolun, yani Dr. Esat Işık Caddesi’nin ortalarında ve yolun sağ tarafındaydı. Okulun ana binası, derslikler ve yatakhane kısmı ön taraftaki eski binanın arka tarafındaydı. Her iki bina birlikte kullanılıyordu. Moda Burnu’na hakim bir tepede olan okulun bahçesi, aynı zamanda Kalamış Koyu’nu da görüyordu. Okulun bahçesinden bakınca güneş, tam da Nazım Hikmet’in ‘… güneş İstanbul’da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar…’ dediği gibi batardı.

Mehdi’nin okuduğu ve mezun olduğu Saint Joseph Lisesi, Kadıköy Maarif Koleji’nin hemen yanındaydı. Yani her iki okul birbirine komşuydu. Bazı hafta sonlarında Mehdi’yle okulun önünde buluşur, birlikte Ümit Burnu’nu dolaşır gibi Moda Burnu’nu dolaşır, oradaki denize kuşbakışı bakan çay bahçesinde oturur sohbet ederdik. Mehdi’yle telefondaki görüşmemiz sonrasında, ara sıra not aldığım, ufak tefek anılarımı yazdığım defterimi aldım ve karıştırdım biraz. 17 Ekim 1971 Cumartesi Günü defterime şu notu düşmüşüm: “Mehdi ile buluştuk bugün. Bahariye Caddesi’ni aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya doğru yürüdük. Saray Muhallebicisi’nde salep içtik. Sonra Moda’ya gittik. Moda’daki çay bahçesinde oturduk, çay içtik. Sanat üzerine, siyaset üzerine, felsefe üzerine konuştuk uzun uzun, güneşin batışını seyrettik, keyifli, güzel bir gün geçirdik. Günün yorumu; Bana eski çağ bilimlerini öğrettiler bir izbe sokağında…yalnızlığımı geçirdim ben orada. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada. Arthur Rimbaud.”

İlgilenenler bilirler, Arthur Rimbaud, şiirde sembolizmin en önemli temsilcilerinden birisi, belki de en önde gelenidir. Geleneksel şiir anlayışına tepki olarak başlayan sembolizm, insanın duygularını dolaysız bir şekilde anlatma yerine, değişik semboller kullanarak, yani üstü kapalı şekilde anlatmayı seçen ve seven bir tarzdır. Şiirde benim de sevdiğim, arada sırada yazdığım şiirlerimde kullandığım bir anlatım şeklidir.

Mehdi’yle buluştuğumuz o günkü notlarımda Rimbaud’un dizelerine neden yer verdiğimi, o günkü duygularımın neler olduğunu hatırlamıyorum. Mehdi’nin Fransız okulunda okuyor olması, o nedenle Fransız şairlerden, belki de Rimbaud’dan söz ettiğimiz için yazmış olabilirim. Ya da Rimbaud’un dizeleri beni ve Mehdi’yi tanımladığı için yazmışımdır. Bunu neden yazdığımı hatırlamasam da, hem o gün, hem de bugün kendimi Rimbaud’un o dizelerindeki gibi hissettiğimi iyi biliyorum. Zira Rimbaud’un bu dizelerinde söylediği gibi, başta felsefe ve sanat olmak üzere, bana da eski çağ bilimlerini öğrettiler ya da onları öğrenmeyi ben istedim, ben seçtim. Onun için ben de bu dünyada yalnızlığımı geçirdim, geçiriyorum. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada. Böyle bir insanım ben. Kendimin farkına vardığımdan beri böyle düşünen, böyle hisseden bir insanım.

Yani tam da Nazım Hikmet’in dediği gibi: ‘Dünya ve insanları yüreğimde sır / İlmimde muamma değildirler. /  Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden, / Büyük kavgada / Açık ve endişesiz / Girdim safa. / Ve dışında bu safın / Toprak ve sen / Bana kâfi gelmiyorsunuz. / Halbuki sen harikulâde güzelsin / Toprak sıcak ve güzeldir.

Başkalarından iyiyim ya da kötüyüm, eksiğim veya fazlayım anlamında söylemiyorum bunu, sadece farklı olduğumu belirtmek için söylüyorum. Pek çok konuda farklı düşünen, farklı hisseden, farklı frekansları olan bir insanım ben. İnsanların çoğunun beni anlamaması, anlayamaması, pek çok insanı da benim anlamamam, anlayamamam ondandır. Onun için birçok insan bana yetmiyor ya da ben başkalarına yetmiyorum. Şu küçük fıkrada olduğu gibi bir şey yani: ‘Yavru bir kutup ayısı bir gün babasına, ailelerinde normal bir ayı olup olmadığını sormuş. Babası olmadığını söylemiş ve sorun nedir diye sormuş. Bunun üzerine yavru kutup ayısı: Madem ki bizim ailede normal bir ayı yok, peki o zaman ben neden üşüyorum. Bunu anlamak için sordum diye yanıt vermiş.

Pek çok insandan farklı teneffüs odalarım var benim. Hava almak istediğimde, kendimi dinlemek, dinlendirmek istediğimde, Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon’ın ‘washing away your worries/ üzüntülerinizi uzakta yıkayın’ sözü gelir aklıma, atlarım arabama, alıp başımı uzaklara, kentin veya bulunduğum yerin dışındaki bir yerlere, kırlara, dağlara, ağaçlara, kuşlara giderim. İçimi ağaçlara, kuşlara, yapraklara döker, onlarla arkadaşlık ederim. Kendimi gezdirir, canımın sıkıntısını böyle atarım üzerimden.

İstanbul’da öğrenci iken de çok yapardım bunu. Andre Gide’in ‘Senfoni Pastoral’ isimli kitabındaki şu cümle gibi ‘Bilinmeyene bir bilet, gidiş-dönüş lütfen’ der, nereye gittiğine bakmadan belediye otobüsüne veya halk otobüsüne biner, bir gün Fatih’e, bir gün Balat’a, bir gün Eyüp’e, bir gün Topkapı’ya, Sultanahmet’e, bir diğer gün banliyö trenine atlayıp Cankurtaran’a, Samatya’ya, Florya’ya, Halkalı’ya kadar giderdim.

Fakülteden mezun olduktan sonra Ankara’ya geldiğimde, Ankara Kalesi’ne gider, kalenin dar sokaklarında dolaşırdım bazen. Sonra Çıkrıkçılar Yokuşu’nu gezerek aşağıya Anafartalar’a doğru inerdim. Anafartalar’da eski Adliye Sarayı’nın karşısındaki binaların kişilikli ve ustalık dolu mimari dokusunu seyrederdim hayranlıkla.

Bilmek istersen  seni / Can içre ara canı / Geç canından bu anı / Sen seni bil seni!’ diyen Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerini ziyarete gider, onun ‘Nagehan ol şara vardım, ol şarı yapılır gördüm, / Ben dahi bile yapıldım, taş ve toprak arasında’ diyen manzumesinde ifadesini bulan,  evrenin ve insanın birlikte oluştuğuna dair felsefesini anlamaya çalışırdım.

Ankara Baro Başkanı ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı olduğum yıllarda ara sıra kaçamak yapsam da, sevdiğim bu gezileri uzunca bir zaman yapamadım. Bu görevlerim sona erdikten sonra aslıma rücu ettim ve yeniden yapmaya başladım. Özellikle ‘kreşendo’ dönemini yaşadığım bu günlerde daha fazla yapar oldum. Mesela bugün Gölbaşı’na Mogan Gölü’ne gittim. Gölün etrafında yürüdüm. Sonra Haymana Yolu üzerinde hakim bir tepede durdum, gölü seyrettim yukarıdan. La Martine’nin ‘Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin / Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz / Zaman adlı denizde bir gün bir lahza için / Demirleyemez miyiz?’ diye başlayan o güzel ‘Göl’ şiirini okudum kendime.

Eve geldim sonra. Şimdi bir yandan bunları yazıyor, diğer yandan Franz Lizst’in, La Martine’nin ‘Les Méditations Poétiques / Şiirsel Meditasyonlar’ isimli şiirinden bestelediği ‘Les Preludes / Senfonik Şiir’ isimli bestesini dinliyorum.

Yani bir başka teneffüs odasındayım şimdi. Ali Faik Bak’ın ‘Renklerim Solarken’ isimli o güzel kitabında yazdığı gibi ‘Renklerimin solmaya başlamasından mı bilinmez, eskisi kadar tahammülüm kalmadı kötülere ve kötülüklere. En iyisi ben gideyim!

Nereye mi, bir başka teneffüs odasına, Hulusi Turgut’un Sabri Ülker’in hayat hikayesini anlattığı ‘Akşama Babacığım Unutma Ülker Getir’ isimli kitabını okumaya.