ZAMAN GAZETESİ’NE VERDİĞİM RÖPORTAJIN TAM METNİ

Gazeteci ve aynı zamanda Ankara Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Sayın Ayşenur Parıldak’ın yılbaşından önce benimle yaptığı söyleşi, Zaman Gazetesi’nin bugünkü nüshasında yayınlandı.

Gazetenin ayırdığı sayfa sayısının sınırlı olması nedeniyle söyleşinin tamamı ne yazık ki gazetede yer almadı.

O nedenle sorulan soruları ve verdiğim yanıtları içeren söyleşinin tamamını ilgi duyan okuyucularım/takipçilerim için aşağıda sunuyorum.

1-   Bize kendinizden bahseder misiniz?

‘Bana eski çağ bilimlerini öğrettiler bir izbe sokağında…yalnızlığımı geçirdim ben orada. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada.’ Bu dizeler sembolizmin önemli temsilcilerinden Fransız şair Arthur Rimbaud’a ait. Rimbaud’un bu dizelerinde söylediği gibi başta felsefe ve sanat olmak üzere bana eski çağ bilimlerini öğrettiler ya da onları öğrenmeyi ben istedim. Onun için ben bu dünyada yalnızlığımı geçirdim, geçiriyorum. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada. Bu dünyaya ait olanları da yaptım zaten. Böyle bir insanım ben. Kendimin farkına vardığımdan beri hep böyle düşündüm, böyle hissettim. Beni anlatan bir şey daha var. O da şu; ‘Hiçbir şey bilmiyorum ben. Bu yüzden alçakgönüllüyüm. Bilmediğimi biliyorum. Onun için bildiğim iddiasında değilim.’  Hayata ve kendisine böyle bakan bir insanım. Öğrenmeye, kendisini oldurmaya çalışan birisi yani. Biraz uçuk, biraz soyut oldu ama ‘ben şunları, şunları yaptım, şu mevkilerde, bu mevkilerde bulundum, şöyle uçtum, şöyle kaçtım, şunu yaptım, bunu yaptım’ demekten, bunları okuyanların ‘vay sen neymişsin be abi’ demelerinden daha iyi oldu. Kim olduğumu, neler yaptığımı bilen biliyor zaten. Bilmeyen de ‘Google Amca’dan sorarak öğrenebilir. Bu sözler beni anlatmak, tanıtmak için yeterli bence.

2- Avukatları ‘insanlara dokunabilen’ bir meslek dalının mensupları olarak tanımlıyorsunuz. Türkiye’de avukatların temsilini üstlendiniz. Geçtiğimiz günlerde Antalya’da bir avukata ters kelepçe takıldığına, İzmir ve Balıkesir’de 6 avukatın somut delil olmaksızın tutuklandığına şahit olduk. Bir dönem temsil ettiğiniz kitle açısından bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kime karşı yapılırsa yapılsın bu tür uygulamaları onaylamak, doğru bulmak, hukukla, insanlık onuruyla bağdaştırmak mümkün değil. Bu nitelikteki uygulamaların, mensubu olduğum, mensubu olmaktan her zaman gurur duyduğum avukatlara karşı yapılmış olması beni hiç şaşırtmadı. Türkiye’de olan biten hiçbir şeye de şaşırmıyorum zaten. İnsanlar da artık beni şaşırtmıyor. Şaşırtmıyor, çünkü Türkiye hukuka aidiyet bilincine sahip bir ülke değil ne yazık ki. Vatandaşa tekme atan kamu görevlilerinin bulunduğu, gazeteciyi tehdit eden, dövdürtenlerin bakan yardımcısı yapıldığı bir ülke. Fransızlar ‘herkesin dolabında bir ceset vardır’ derler. Türkiye’de de pek çok kimsenin hayatında öyle ya da böyle hukuksuzluk var. Bütün bunlar da zaten onun için oluyor. Hemen her alanda ve konuda hukuksuzluk, hukuk tanımazlık olduğu için oluyor.  Böyle bir toplumda elbette avukatlar da hukuksuzluktan kendi paylarına düşeni alacaklardır, esasen alıyorlar da.  Suç işleme, suç işlediği takdirde yargı önünde hesap sorulma konusunda hiç kimse, hiçbir meslek mensubu ayrıcalıklı değil. Bu konuda avukatların da bir ayrıcalığı yok. Avukat veya bir başka mesleğin mensubu ya da herhangi bir yurttaş suç işlediyse eğer bunun hesabını yargı sorar. Polisin, güvenlik görevlisinin görevi, suç işleyen, suç işlediği iddia edilen kişiyi, her kim olursa olsun, hangi mesleğin mensubu olursa olsun yargının önüne götürmektir. İnsan gibi götürmektir, insan olduğunu düşünerek götürmektir, insanca muamele ederek götürmektir. İnsanı ‘eşya’ yerine, ‘şey’ yerine koyarak götürmek değildir. Faşizm dediğimiz şey de zaten böyle bir şeydir. İnsanı ‘eşya’ yerine, ‘şey’ yerine koymak, insana ‘eşya’ muamelesi yapmaktır. Bu tür uygulamaların vatandaşa karşı, avukatlara karşı yapılmasının nedeni sanırım bu anlayıştan, bu zihniyetten besleniyor.  Bana göre avukatlara karşı bu şekilde muamele edilmesinin bir diğer nedeni de, avukatı, avukatlık mesleğini itibarsızlaştırmaktır. Bununla topluma, vatandaşa, avukatlara kanımca şu mesaj verilmek isteniyor: ‘sen insanlara dokunan bir mesleğin mi mensubusun, ben sana bir dokunayım da gör’ ya da ‘sen avukata, avukatına mı güveniyorsun, avukatının gelip seni savunmasını mı bekliyorsun, bak işte ben senin avukatına da dokunuyorum, avukatını da derdest ettim götürüyorum.’ Yani bu yapılanlar, avukatı, avukatları topluma, insanlara ‘Himmet Dede himmete muhtaç’ gibi göstermek gibi bir şey.

3- Benzer bir biçimde ölümü şaibelerle dolu olan Tahir Elçi’nin de Baro’daki odasından alınıp götürülmesi söz konusu oldu. Bir baro Başkanı bu ülkede tutukluluğa sevk edildi. Barolar sessiz kaldı. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Sessiz kalan barolar da oldu, ses veren barolar da oldu. Ses veren baroların büyük bir kısmının sesi ‘ama, fakat’ diye söze başlayarak çıktı. Yani aslında o barolar da bana göre ses çıkarmadı, çıkarır gibi yaptı. Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi’nin kararlarında, J.S.Mill’in yıllar, yıllar önce yazdıklarında ifade edildiği üzere: ‘Konuşma her zaman provakatif ve meydan okuyucudur. O önyargılara ve daha önce oluşmuş kanaatlere saldırabilir ve düşünceyi kabul ettirmek için alışılmadık önemli etkiler doğurmayı amaçlayabilir. İfade özgürlüğü denilen şey de esasen budur. İfade özgürlüğü, sadece hoşa giden düşünceler için değil, devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden görüşler için geçerlidir. Şayet bir kişi hariç bütün insanlar aynı düşüncede olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa insanların da bu tek kişiyi susturmaya hakları yoktur.’ Bütün bunların demek istediği, bunları referans alan benim demek istediğim şey şudur: İfade özgürlüğü ya vardır ya da yoktur. Eğer varsa ve siz ifade özgürlüğünden yana iseniz, bunun ‘aması, fakatı’ yoktur. İfade özgürlüğü konusunda ‘amalı’, ‘fakatlı’ cümleler kuruyorsanız eğer, ya ifade özgürlüğünün anlamını, işlevini, değerini bilmiyorsunuzdur veya bunu içselleştirememişsinizdir ya da eyyamcılık yapıyorsunuzdur, dostlar alışverişte görsün misali zevahiri kurtarıyorsunuzdur. Bilmem anlatabildim mi?

4- Şimdilerde Ankara Baro Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığınız döneme nazaran daha muhalif bir çizgide seyrediyorsunuz. ‘Yargı ve hukuk alanında hiçbir şey iyiye gitmedi’ demiştiniz. O günden bu güne neler değişti? Değişeceğini umduğunuz noktalar nelerdi?

Ankara Baro Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığım dönemlerde de doğruluğuna inandığım şeyleri destekledim, yanlış olduğuna inandığım şeylere karşı çıktım ve bunları eleştirdim. Adli Yıl Açılış konuşmalarımı, İdari Yargı’nın Kuruluş Gününde Danıştay’da yaptığım konuşmaları, başkaca konuşmalarımı, basın açıklamalarımı incelerseniz ve bunları masum okursanız eğer, bunun böyle olduğunu görürsünüz. Konuşmalarımda olsun, basın açıklamalarımda olsun günlük siyasete dahil olmadım hiç. Hem bundan dolayı, hem de herhangi bir siyasi partiyle organik bir ilişki içinde olmamam, kendimi kimseye angaje etmemem ve yine söylediğim, yazdığım her şeyde içten olmam nedeniyle, hem tepki çekmedim, hem kişisel ağırlığımı, hem de temsil ettiğim makamın ağırlığını, saygınlığını korudum. Dahası her zaman ciddiye alındım, çok geniş bir kesimin saygısını, güvenini kazandım.  Düşman da kazandım belki ama sağduyulu pek çok insan üzerinde olumlu iz bıraktım. O postlardan ayrılmamdan bu yana çok fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, yazılı ve görsel basın tarafından hala aranıyor olmamın, görüş ve düşüncelerime başvuruluyor olmasının nedeni bıraktığım bu olumlu iz ve izlenim nedeni iledir. O anlamda çizgimde, kişisel tarihimde dünden bugüne değişen çok fazla bir şey olmadı. Ben toplum önünde yaptığım konuşmalarda, açıklamalarda, eleştirilerde kullandığım sözcükleri dikkatle, özenle seçen, bir hukukçuya yakışan ağırlık, ciddiyet, üslup ve denge içinde konuşan bir insanım. Destek olurken de, eleştirirken de aşırılığa kaçmam. Eleştiri adı altında hakaret etmediğim, insanların kişiliklerini hedef almadığım gibi överken ya da takdir ederken de yalakalık yapmam. Hep bir mesafeyi, bir ölçüyü korurum. Dünle bugün arasında bu yönden herhangi bir farklılık yok. Dünle bugün arasında bir fark var ise eğer, o da şundandır: Başkanlık yaptığım dönemlerde temsil ettiğim insanlar vardı. Avukatlar yani. Farklı görüşte, farklı çizgide bulunan meslektaşlarım vardı. Onları da temsil ediyordum. Dolayısıyla yaptığım konuşmalarda olsun, basın açıklamalarında olsun, mümkün olduğu kadar ortak bir dil kullanmaya, temsil ettiğim avukatlar arasında farklı görüşte olan meslektaşlarımı incitmemeye, ötekileştirmemeye, onların görüşlerine de saygılı olmaya özen gösterdim. Bugün o günlere göre daha farklı bir konumdayım. Kimseyi temsil etmiyorum zira. Sadece kendimi temsil ediyorum. Ne koruyacak bir makamım, ne de başında nöbet tutup gücüme güç katacak topraklarım var. Yüksek mevkilerde eşim dostum olmadığı gibi, onlarla bitecek işim, onlardan beklediğim, talep ettiğim bir şeyim de yok. O görevlerde iken de yalnızdım, çevremde kalabalıklar vardı ama ben yalnızdım. Şimdi de yalnızım. Ne dün, ne de bugün, arkamda basının gücü, o derneğin veya bu derneğin gücü, herhangi bir sendikanın ya da siyasal partinin gücü ve desteği yok. Beni parlatan, parlatmaya çalışan köşe yazarları da yok. Ama bundan dolayı hiç de şikayetçi değilim. Değilim, çünkü sürüye katılıp mevcut duruma hoşgörü göstermekten, eyyamcılık yapmaktan, yalakalık yapmaktan, birilerinin hoşuna gidecek şeyler söylemekten, hamaset yapmaktan, kimi güç odaklarına servis yapmaktan iyidir yalnızlık. O günlerle bugün arasında benim yönümden bir tek fark var, o da, düne oranla bugün daha özgür olmamdır. Çünkü bir makam, bir mevki sahibi olmak, kamusal görevlerde bulunmak özgürlük kaybıdır. Her şeyi, her zaman, her yerde söyleyemezsiniz, söylememeniz gerekir.

‘Aydının doğal yeri muhalefettir’ diyor Sartre. Bununla ben aydınım falan demek istemiyorum. Zira bu çok iddialı bir söz olur. Öyle değilim, öyle anlaşılmayı da istememem. Öğrenmeye çalışan, aydınlanmaya çalışan, kendisini oldurmaya çalışan, sade, kendi halinde bir insanım sadece. Sartre’ın bu maksimini şuraya bağlamak için kullandım. Demokrasilerde asıl olan iktidar değil muhalefettir. Çünkü her yönetim şeklinde iktidar mutlaka vardır. Muhalefet ise sadece demokratik rejimlerde vardır. Ve dolayısıyla her iktidar kendisine doğruyu söyleyen bir muhalefete ihtiyaç duyar. Muhalefet eleştirir. Demokratik yönetimlerde hiç kimse, hiçbir makam ve mevki eleştiri dışı değildir. O nedenle eleştiriyi kişiliğe yönelik bir tavır olarak almamak gerekir. Esasen eleştiriye açık olmak düzelmeyi kabul etmek demektir. Bulunduğum konum itibariyle değiştirme gücüne sahip olmadığım bir sürece, üzücü bir sürece tanıklık ediyorum. Bu süreçte eskiye oranla nadiren ele geçirdiğim konuşma fırsatlarını iyi kullanıp bir şeylere katkı yapmaya çalışıyorum. Türkiye’de iyi gitmeyen şeyler var. Bunların başında da yargı geliyor, hukuk geliyor. Türkiye’de yargı olsun, hukuk olsun hep sorunluydu. Yani Türkiye’nin yargıyla, hukukla olan sorunu, imtihanı geçmişten bugüne hep vardı. Düne oranla bugün farklı olan husus, bugün hukuk ve yargı alanındaki işlerin çok daha kötü durumda olmasıdır. Yargının düne oranla iktidara daha tabi, iktidarın daha fazla denetimi altında olma durumu vardır. Yani yargının bağımsız ve tarafsız olmama olgusu vardır. Yargı alanında olsun, özgürlükler konusunda olsun, demokrasi standartları yönünden olsun Ak Parti’nin Avrupa Birliği müktesebatına uygun adımlar attığı zamanlar vardı geçmişte. Mesela Sayın Sadullah Ergin’in Adalet Bakanı olduğu dönem böyle bir dönemdi. Dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan’ın ‘demokrasi konusunda, özgürlükler konusunda standartlarımız yükselecek’ dediği zamanlar vardı. Geçenlerde Sayın Taha Akyol’un da bir makalesinde yazdığı gibi Sayın Sadullah Ergin’in inisiyatifiyle çıkarılan ‘Üçüncü Yargı Paketi’yle kitap yasaklama anlayışı ve uygulaması çöpe atılmıştı. Dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan’ın ‘yasaklı olan 23 bin kitabı özgürleştiriyoruz’ , ‘üstünlerin hukuku dönemi bitti, hukukun üstünlüğü dönemi başladı’ diyerek övündüğü zamanlar vardı. Nazım Hikmet’in Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geri alınmasına, Sivas’taki Madımak Oteli’nin kültür merkezi yapılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararları, uygulamaları vardı. Bütün bunlar, bunlara benzer başkaca tasarruflar geleceğe dair umut veren şeylerdi. Oralardan internetin yasaklandığı, Hasan Cemal’in, Tuğçe Tatari’nin kitaplarının toplatıldığı, gazetecilik görevlerini yaptıkları, toplumu bilgilendirecek haberler yaptıkları için Can Dündar’ın, Erdem Gül’ün, iktidarı eleştirdi diye Hidayet Karaca’nın, başkaca gazetecilerin tutuklandıkları, verdikleri kararlardan, kamu adına yürüttükleri soruşturmalardan dolayı yargıçların, savcıların mesleklerinden uzaklaştırıldıkları, disiplin cezasına çarptırıldıkları, tutuklandıkları, Cumhurbaşkanına, kimi bakanlara hakaret ettikleri iddiasıyla yurttaşların aleyhinde ceza davalarının açıldığı, ifade ve basın özgürlüğünün ayaklar altına alındığı günlere geldik. Varlığıyla, kararlarıyla ülkemiz yargısı için bir ayıp olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri kaldırıldı, onların yerine verdikleri kararlar ile onları aratan Sulh Ceza Mahkemeleri kuruldu. Yurttaşların hukuk güvenliği diye bir şey kalmadı. İnsanlar, gazeteciler başıma bir şey gelir mi diye konuşmaktan, yazmaktan, haber yapmaktan korkar hale geldiler. Yazıp çizdikleri için işinden atılan, tutuklanan gazetecilerin olduğu bir ülkede yaşıyoruz bugün. Özgürlük, yasalarla tanınan bir hak olmaktan daha çok hissedilen bir şeydir. Bugün pek çok insan, gazeteci, aydın konuşmaktan, yazmaktan korkar hale geldi. Neden mi? Özgür olmadıkları, özgür olmadıklarını hissettikleri için. Ak Parti bir zamanlar öyle ya da böyle sahip olduğu dönüştürücü, değiştirici gücünü tamamen kaybetmiş durumda. Dün savunduğu tüm değerleri inkar eden bir parti konumunda. Anayasacılığın özü birey hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla siyasi iktidarın sınırlandırılmasını, bunun için de kuvvetler ayrılığı ilkesinin varlığını gerektirir. Hal böyle iken, mevcut anayasanın bu konulardaki eksikliklerinin giderilmesini, hak ve özgürlük alanlarının genişletilmesini konuşmamız gerekir iken, bugün biz başkanlık sistemini konuşuyoruz. Başkanlık sistemi neyi çözecek, neyi düzeltecek diye durup düşünmek gerekir oysa. Terörü mü durduracak? Ülke iç savaşın eşiğinde, iç savaşı, ülkenin bölünmesini mi engelleyecek? Paramızın değerini mi artıracak? Zamları, hayat pahalılığını mı durduracak? Her şeyiyle dökülen yargıyı mı toplayıp düzeltecek?  Uluslararası alanda tükenmiş olan Türkiye’nin itibarını, imajını mı artıracak?

5- Kendinizi ‘hiçbir görüşün memuru, hiçbir siyasi örgütün tarafı ve mensubu olmayan, hiçbir konuda iddiası, talebi bulunmayan bir hukuk adamı’ olarak tanımlıyorsunuz. Bulunduğunuz bu yerden bakınca bir hukuk adamı olarak Türkiye’nin geleceği yönünden beklentileriniz nelerdir?

Ben iyimser bir insanım. ‘İyimserlik ödevimizdir’ diyen 20.yüzyılın önemli düşünürlerinden Karl Popper gibi iyimserliği ödev olarak algılayan, öyle kabul eden bir insanım. Öyle olmakla birlikte bugün için, kısa vadede olacaklar yönünden iyimser değilim. Gerçekçiyim. Gerçekler de, yani iyi olmayan, iyi gitmeyen şeyler de ortada. O nedenle bugün için, bugüne dair olumlu bir beklentim, dar zamanda her şeyin veya en azından pek çok şeyin iyi olacağı konusunda bir umudum, bir beklentim yok. Zira hem dünya, hem de Türkiye bu konuda çok fazla umut vermiyor, iyi şeyler vaat etmiyor. Ama uzun vadede insanlığın kötüye gitmeyeceğine, Türkiye’nin de kötüye gitmeyeceğine, Türkiye’nin bugün sorun olarak yaşadığı pek çok şeyi aşacağına inanıyorum. Bu konuda Türkiye’nin önemli bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum. O nedenle gelecek konusunda umutluyum. Umutlu olduğum için iyimserim, iyimser olduğum için de umutluyum. Ama tabi bütün bunlar bizim elimizde, bize bağlı olan, bizim emek vermemize, ülkenin geleceği konusunda sorumluluk almamıza bağlı olan şeyler. Sanırım ‘İyimserlik ödevimizdir’ derken Karl Popper’de bunu demek istiyordu. Yani şunu: Gelecek bir gün mutlaka gelecektir. Yani geleceğin önü açıktır ve gelecek sadece bir plandan ibarettir.  Gelecekle ilgili hiçbir şey önceden belli ve belirlenmiş değildir. O nedenle gelecekte şu olacak, bu olacak demek sadece bir kehanetten ibarettir. Gelecekte iyi şeyler, olumlu şeyler, güzel şeyler olacağı gibi, kötü şeyler de, üzücü şeyler de olabilir, olacaktır. Bunların hepsi birer ihtimalden ibarettir ve bu ihtimallerin olup olmaması büyük ölçüde bize bağlıdır. Yani güne dair, bugüne dair şeylerden sorumlu olduğumuz gibi gelecekten de, gelecekte olacak olan şeylerden de biz sorumlu olacağız. Rastlantılar dışında gelecekte olacak olan şeyleri yapacaklarımızla, yapmayacaklarımızla biz belirleyeceğiz. Bunun için de geleceği daha iyi yapabilecek şeylere hep birlikte emek vermemiz gerekir. Bu hepimiz için bir ödevdir. Ödevimizi iyi yaparsak eğer gelecekte iyi şeyler olacaktır. İyimserliğim bundandır, bunlardan dolayıdır.

6- ‘Hakimler kararlarıyla konuşur’ sözüne katılıyor musunuz? Yargı mensuplarının sessizliğini nasıl açıklıyorsunuz?

Yargıçlar, savcılar kahraman değildir. O nedenle onlardan kahramanlık beklemeye, bu konuda inisiyatif almalarını beklemeye, siyasi yönden açıklamalar yapmalarını, eleştirilerde bulunmalarını, öncülük yapmalarını istemeye hakkımız yok. Görevlerini yapsınlar, adil biçimde hak hukuk dağıtsınlar, bu yönde kararlar versinler yeter. Bunları söylemekle ‘Hakimler kararlarıyla konuşsunlar’, diğer konularda sussunlar demek istemiyorum elbette. Hatta bu görüşün tam aksini savunuyorum. Şöyle düşünüyorum bu konuda: Biliyorsunuz demos halk, demokrasi de halkın yönetimi anlamına gelir. Bu referans noktasından hareket ettiğinizde, özünde kendi kendini kurma ve özerk bir toplum projesi oluşturma süreci olan demokrasiyi, demokratik toplumu gerçekleştirecek hareketin öznesi halktır, yurttaştır. Yani insandır. Aristoteles’in tanımladığı gibi bir ‘siyasi hayvan’ olan insandır. Bu tanımdaki siyasi sözcüğünü ortadan kaldırdığımızda geriye sadece hayvan kalır. Hayvan olmadığımız için, insan olduğumuz için, insanlarla birlikte toplum halinde yaşamak ihtiyacı içerisinde bulunduğumuz için siyasete ihtiyacımız vardır. Çağdaş Fransız felsefeci Andre Comte-Sponville’in ‘Felsefeyi Takdimimdir’ isimli kitabında işaret ettiği gibi; ‘Meydanı ırkçılara, faşistlere, darbecilere, demagoglara bırakmamak; kendilerini bir başına bizim adımıza karar almakla yetkili gören siyasetçilere/bürokratlara bu olanağı vermemek; kendilerine benzeyen bir toplumu bize kabul ettirmeye çalışan siyasetçilere/teknokratlara veya kariyer meraklılarına izin vermemek; bizi kendi anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışan toplum mühendislerine bu fırsatı tanımamak ve en sonunda yolunda gitmeyen şeylerden şikayet etmek hakkımızı yitirmemek için siyasete, siyaset yapmaya ihtiyacımız vardır. Zenginliğe olduğu kadar, adalete, özgürlüğe, güvenliğe, barışa, kardeşliğe, projelere, ideallere ihtiyacımız vardır. Bunun için siyasetle ilgilenmek zorundayız. Bizler ne aziziz, ne de yalnızca tüketiciyiz. Yurttaşız, yurttaş kalabilmek için siyasete ihtiyacımız vardır. Tarih ne alın yazısıdır, ne de tek başına bizi oluşturan, şekillendiren bir şeydir. Tarih, bizim yaptığımız, hep birlikte yaptığımız bir şeydir, bu da siyasetin ta kendisidir.’

Yine bu konuda Atinalı devlet adamı Perikles ‘Yönetimle/siyasetle ilgileniniz’ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak yetenekteyiz.’ O yetenekteyiz, zira yurttaşız. Yurttaş olduğumuz için bu hakka, yani siyasetle ilgilenme hakkına sahibiz ve siyasetle ilgilenmeliyiz. Hakimler de, savcılar da siyasetle ilgilenmelidir, çünkü onlar da yurttaştır, onlar da seçmendir.

Böyle düşünmekle birlikte, Türkiye’deki hakim ve savcı profiline, zihniyetine bakarak, Türkiye’deki siyasi iklimi dikkate alarak, Türkiye’nin demokratik bir zeminde olmadığını hesaba katarak, hakimlerden, savcılardan bunu, bu kadarını beklemiyorum. O nedenle de kararlarında konuşsunlar, işlerini iyi yapsınlar, adil kararlar versinler yeter diyorum. Türkiye’nin, yargının bugün içinde bulunduğu durum itibariyle bu bile yeter. Bugün için en fazla ihtiyacımız olan şey de budur. Yani yargının sağlıklı işlemesidir, adaletin gerçekleşmesidir, her alanda ve konuda hukukun, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve egemen olmasıdır.

7- Anayasa Mahkemesi’nin son dönemde verdiği (Makul şüphe, sokağa çıkma yasağı, sulh ceza) gibi ret kararlarını nasıl yorumluyorsunuz? AYM bir vesayet organı mıydı? Yahut böyle bir organ haline mi geldi?

Anayasa Mahkemesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, şüpheli kişilerin aranması konusunda daha önce yasada yer alan ‘somut delillere dayalı kuvvetli şüphe’ ibaresinin ‘makul şüphe’ şeklinde değiştirilmesini Anayasa’ya aykırı bulmadı ve o nedenle açılan davayı reddetti. Bana göre bu karar yanlıştır. Şunun için yanlıştır: Biliyorsunuz ceza hukukunun evrensel bir ilkesi olan ‘Masumiyet Karinesi’ ilkesinin temelini ‘Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesi’ oluşturur. Sistem masumiyet ilkesini, şüpheden sanık yararlanır ilkesini kabul etmiş ise eğer – ki etmiştir – o zaman bu iki ilkenin olduğu bir sistemde ‘makul şüphe’ kavramının yeri yoktur. Aksinin kabulü masumiyet karinesinin, şüpheden sanık yararlanır ilkesinin içinin boşaltılması, sistemin temelinin çökmesi ve inkarı demektir. Doğru olan, sistemin özüne uygun olan, dünya uygulamasına, Avrupa İnsan Hakları kararlarına uygun olan ‘somut delillere dayalı kuvvetli şüphe’ kavramıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin, yargılama sistemimizin ucubesi olan, bir kısmı siyasi iktidarın tetikçisi gibi çalışan ve esasen o amaçla kurulan sulh ceza mahkemeleriyle ilgili olarak verdiği karar da bana göre yanlıştır. Bu mahkemelere tanınan yetkiler sistemin doğasına, yapısına aykırıdır zira. Bazı yargılamalar yönünden ‘doğal hakim’ ilkesine de aykırıdır.

Sokağa çıkma yasağı konusunda esas eleştirilmesi gereken organ Anayasa Mahkemesi değil, siyasi iktidardır bence. Sokağa çıkma yasağı koymakla mülki idare, yani siyasi iktidar, güvenlik konusunda, vatandaşın güvenliği konusunda, ülkeyi yönetme noktasında acizliğini göstermiştir. Anayasa Mahkemesi’de verdiği kararla aciz durumda olan iktidara koltuk çıkmış, destek olmuştur. Bu bir, ikincisi, insanların, bir ilçe sakini insanların bu kadar uzun süre, ihtiyaçlarını karşılamak için veya gezmek için hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış olmaları, bence anayasal bir hakkın, temel bir insan hakkının ihlalidir. Özgürlük hakkı da güvenlik hakkı kadar önemlidir zira. Meseleye bu yönden bakılmamış olması yanlıştır. Kaldı ki, mülki amirin, yani valinin sokağa çıkma yasağı ilan etme yetkisi de yoktur.

Anayasa Mahkemesi için vesayet organıdır demek, Anayasa Mahkemesi’ne haksızlık olur. Sanırım şunu demek daha uygun olur – ki bu sadece bizim ülkemiz yönünden değil, başka ülkeler için de böyledir – anayasa kavramı ve kurumu hukuki olmaktan daha çok siyasi bir kavram ve kurumdur. Buna bağlı olarak Anayasa Mahkemesi’de kararları itibariyle siyasidir, siyasetle yakın ilgi içindedir.

Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin eşcinsel evlilikler konusunda aldığı karar mesela, hukuki olmaktan daha çok siyasidir, ideolojiktir. Lehe de, aleyhe de oy kullananların motivasyonu hukuk değil, siyasettir, ideolojidir.

Anayasa Mahkemesi’ni, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını değerlendirirken, eleştirirken bu hususu gözden uzak tutmamak gerekir. Ve elbette Türkiye bağlamında Anayasa Mahkemesi’nin de, diğer Yüksek Mahkemelerin de, siyasi havadan ve iklimden etkilendiklerini ve o nedenle konjonktüre uygun kararlar verdiklerini de unutmamak gerekir.

8- Canınız sıkıldığında arabanıza atlayıp gitmek dışında hangi teneffüs odalarına girersiniz?

Müzik dinlerim. Sabahları erken kalkarım ve güne müzik dinleyerek başlarım. Bu bana terapi gibi gelir. Sabahın erken saatinde insan sesi olan müzik dinlemeyi sevmediğim için klasik müzik dinlerim. Hemen her gece kitap okurum. Sevdiğim insanlarla, beni seven insanlarla, bana mutluluk veren, huzur veren, bir şeyler öğreneceğim, bana bir şeyler öğretecek olan insanlarla birlikte olurum zaman zaman.

Kendimi yürüyüşe çıkarırım bazen. Hava soğuk değil ise, haftada üç dört gün yürüyorum. Hem spor yapıyorum, hem de ruhsal yönden kendimi dinlendiriyorum. Yürürken dağınık düşüncelerimi topluyorum. Güne dair planlar yapıyorum.

Teneffüs odalarımdan birisi de çalışmak ve yazmaktır. Her ikisi de beni müthiş bir şekilde dinlendiren, rehabilite eden aktivitelerdir. Mesleğimle ilgili işleri, mesela dilekçelerimi ve bloğumda yer alan yazılarımı daha çok sabahları erken kalkarak yapıyorum. İngilizcem diri kalsın diye tercüme yapıyorum, İngilizce kitaplar okuyorum. Bilkent Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştığım zamanlarda hazırladığım ders notlarımın üzerinde çalışıyor, bu notları kitap haline getirmeye çalışıyorum. Gerek Ankara Barosu, gerekse Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak tanıklık ettiğim bir on yıl var. Bu on yılın ve avukatlık mesleğimdeki 40 yılın biriktirdiklerini anı olarak kitaplaştırmak için bunların üzerinde çalışıyorum. Her ikisi de tamamlandı aslında. Son düzeltmeleri yapıyorum. Her ikisini de yakında yayınlamayı planlıyorum.  Ofisimde daha çok mesleki çalışmalarımı, günlük görüşmelerimi yapıyor, mesleki araştırmalarımı yürütüyorum.

Hemen her insan gibi kırıldığım, üzüldüğüm, birilerine veya bir şeylere kızdığım zamanlar oluyor elbette. Öyle zamanlarda Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon’ın ‘washing away your worries/ üzüntülerinizi uzakta yıkayın’ sözü aklıma geliyor. Atlıyorum arabama ve uzaklara, Ankara’nın çevresindeki bir yerlere, kırlara, dağlara, ağaçlara, kuşlara gidiyorum. İçimi ağaçlara, kuşlara, yapraklara döküyor, dertlerimi onlarla paylaşıyorum. Bilmediğim yerleri keşfediyorum, bildiğim yerleri yeniden keşfediyorum. Kendimi gezdiriyorum, stresimi böyle atıyorum üzerimden. Ve bu gezilerimi kendimle beraber olmayı sevdiğim, kendimden hiç sıkılmadığım için tek başıma yapıyorum.

Ara sıra arkadaşlarımla birlikte çok sevdiğim sanat musikimizin ağır yaralı şarkılarını dinleyerek birkaç kadeh bir şey içiyorum, güne dair, siyasete dair, hukuka dair, sanata dair şeyler üzerine sohbet ediyorum.

Köpeğim var. Adı Tarçın. Av köpeği. İrlanda Setter’i. Benim iyi arkadaşım. Onunla gezmeye çıkıyorum. Bazen de oynuyorum onunla. Eşim kadar olmasa da ara sıra şımartıyorum onu. Çok sevdiği köpek kurabiyelerini hiç eksik etmiyorum.

İyi bir televizyon izleyicisi değilim ama iyi bir Fenerbahçeliyim. Önemli bir engelim olmaz ise her hafta televizyonda Fenerbahçe’nin maçlarını izliyorum. Bazen sinemaya gidiyorum. Çok fazla sıra dışı şeyler yapmıyorum yani.

9- Sosyal medyada fazla eski sayılmazsınız. Sosyal medya kullanımı sizi nasıl etkiliyor?

İnanılmaz bir hızla ilerleyen teknolojinin hayatımızı her alanda kolaylaştırmak başta olmak üzere sağladığı büyük olanaklar, nimetler var. Bunlar getirdikleri, kazandırdıkları ama götürdükleri, kaybettirdikleri de var. Giderek hepimizi esir alan teknolojinin bizden alıp götürdüğü şeylerin en başında, bizi biz yapan, insan olarak bizi birbirimize bağlayan sosyal ilişkilerimizin, bu ilişkilerin en etkilisi olan temas duygumuzun aşınması geliyor. Sosyal ilişkilerimiz zayıfladığı, temas duygumuz aşındığı için birbirimizin elini tutmuyor, birbirimizin gözüne, yüzüne bakmıyor, sesine kulak vermiyoruz. Bunların yerine çoğumuz, birbirimizle, mobil telefonlar, bilgisayarlar, tabletler, face-book, twitter, instagram aracılığıyla temas eder hale geldik. Duygu ve düşüncelerimizi yüz yüze temas ederek ifade etmek yerine, sanal biçimde ifade etmeyi tercih ediyor, bu amaçla ‘like etmek’, ‘kalp işareti koymak’ gibi değişik semboller, emojiler kullanıyoruz.

Çoğumuzun ekonomik güç elde etme amaçlı ilişkilerden oluşan dikey, yani yükselme, bir şey olma isteğiyle biçimlenen, yani pozisyona endeksli bir yaşam biçimi var. Pek çoğumuzun entelektüel anlamda büyümek, sosyal ve ruhsal yönden gelişmek, yeteneklerimizi geliştirmek, donanımlarımızı artırmak, manen tatmin olmak, kendimizi oldurmak gibi bir derdi, bir çabası, bir hedefi ne yazık ki yok.

Diğer insanlarla olan ilişkimiz geçicilik üzerine, kullan-at anlayışı üzerine kurulu. Temas halinde olduğumuz insanların duygu ve düşünce dünyasıyla ilgili olmaktan daha çok, o insanların modülüyle, kılığıyla, kıyafetiyle, eviyle, arabasıyla, yaşantısıyla, özeliyle, mahremiyle ilgiliyiz. Belki de bundan dolayı başkalarıyla olan ilişkilerimize, içimizde yer etmiş bir dizi beklentiyle yaklaşıyoruz. Bu tarzımıza, tavrımıza bağlı olarak ilişki içinde olduğumuz insanların sayısı giderek artarken, bu ilişkilerin sürekliliği de aynı oranda azalıyor. İnsanlar hayatımıza giriyorlar, bir süre kalıyorlar ve sonra gidiyorlar. Veya biz gönderiyoruz. İlişkilerimizin devir hızı arttıkça, sürekliliği azalıyor, sürekliliğin yerini geçicilik alıyor. Daha düne kadar geçici ilişkilerin yüzeysel, gerçek ilişkilerin, bu ilişkilerin getirdiği dostlukların uzun süreli ve hatta kalıcı olduğunu varsayan kabul günümüzde ciddi biçimde gerçekliğini ve geçerliliğini ne yazık ki yitirmiş durumda.

Peki, ne yapmak gerekiyor?

En başta bu anlayışlarımızı, alışkanlıklarımızı terk etmemiz, sanal ilişki tuzağından kurtulmamız, birbirimizle birebir temas kurmamız, aramızdaki sevgi bağını güçlendirmemiz, yardımlaşma ve dayanışma duygusunu artırmamız gerekiyor.

Bunları şunun için ifade ettim. Aslında ben, insanlarla twitter veya face book ya da instagram aracılığı ile temas etmekten yana bir insan değilim. Aksine yüz yüze, insanlara dokunarak onlarla birlikte olmak veya insanlar tarafından dokunulan biri olmak isteyen, öyle de olan bir insanım. Tanıyanlar bilir, benim hiçbir ilişkim dikey değildir, aksine yataydır. Geçmişte önemli bazı postlarda iken de böyleydi, şimdi de böyle. Geçmişle bugün arasındaki fark şu; geçmişte işgal ettiğim mevkiler bana, görüş ve düşüncelerimi kamuoyu önünde doğrudan ifade etme olanağı veriyordu. Bugün öyle bir olanağa sahip değilim. Düne oranla sosyal medyayı bugün – ki sadece twitter’ı ve “ahsencosar.wordpress.com” ismini/adresini taşıyan bloğumu kullanıyorum – daha fazla kullanmamın nedeni kamuyla teması bu yolla sağlıyor olmamdır. Yani duygu, düşünce ve görüşlerimi ilgi duyanlara, takip edenlere duyurmak, kendimi ifade etmek, insanlara bu yolla ulaşmak ve onlara dokunmaktır. Attığım tweetlerle, bloğumda hemen her hafta değişik bir konuyla ilgili olarak yazdığım yazılarla, hem kullanmadığım fazla enerjimi, içimde birikmiş gazı boşaltıyorum, hem de bildiklerimi, biriktirdiklerimi beni izleyenlerle paylaşıyorum.

Yorum Yaz