Düşünebilen her canlının insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği anlamına gelmiyor ne yazık ki.’ Oscar WILDE

HUKUK FELSEFESİ ÜZERİNE BİR DENEME!

Gorki  ile Tolstoy, Kırım’da birlikte gezerlerken bir kuş sesi duymuşlar. Tolstoy,‘Bu ne kuşu’ diye sormuş. Gorki, ‘İspinoz kuşu bu, hep böyle öter!’ diye yanıtlamış. Daha sonra Tolstoy’la bir tartışmaları sırasında Gorki, ‘Bu söylediğiniz, daha önce aynı konu ile ilgili olarak söylediklerinize uymuyor’ diye Tolstoy’u eleştirince, Tolstoy şöyle der: ‘İspinoz kuşunun bir tek türküsü var, bir ömür boyu hep aynı  nağme. Oysa­ki insan kalbinin bin türlü nağmesi var. Ben ispinoz kuşu değilim ki, hep aynı türküyü söyleyeyim.’

Yıllardır hukukla iç içe olduğum, daha çok hukuk üzerine konuştuğum, yazdığım, ama ispinoz kuşu olmadığım için, uzun bir süreden bu yana, hukukun dışındaki konular üzerine, hayata dair şeyler üzerine, insana ve yaşadıklarıma dair şeyler üzerine, sanat, edebiyat, etik, genel felsefe üzerine, ara sıra da siyaset üzerine yazdım, yazıyorum.

Dün kendimle oturup sohbet ederken, çoktandır hukuk üzerine yazmadığımın farkına vardım. O nedenle bu yazımda, hukuk üzerine, bence hukukun en temel disiplinlerinden birisi olan, ama öyle olmasına rağmen daha hala hukuk fakültelerinde seçmeli ders olarak okutulan hukuk felsefesi üzerine bir şeyler yazacağım.

Hepimizin bildiği üzere, felsefe ‘hikmete aşk‘tır, yani ‘bilgelik aşkı‘dır. Aşkın bu türüne bazıları ne yazık ki aşina değildir. Onun için bu kişiler, felsefeye, bilgeliğe, bilgelere karşı mesafeli dururlar. Zira akıllarını, vicdanlarını, yüreklerini söndürmüşler, duygularını, gözlerini, diğer duyularını kapatmışlardır. O nedenle, bakmamayı, görmemeyi, duymamayı, hissetmemeyi, düşünmemeyi, sorgulamamayı tercih ederler. Oysa felsefe bize bütün bu araçları ve insani yetenekleri kullanmayı öğretir. Kendimizi, kamil bir insan, ahlaklı, erdemli bir insan olarak oldurabilmemizin yollarını ve araçlarını verir.

Genel felsefenin bir dalı olan hukuk felsefesi, felsefenin temel alanlarından ‘aksiyoloji /değerler felsefesi’ içindeki etik değerler üzerine, yani insanların ahlaki değerlerini sorgulamak üzerine kuruludur. Bu amaçla ve bu noktadan hareketle kişilerin davranış ve eylemlerine esas teşkil eden değerleri araştırır. O nedenle, hukuk felsefesinin temel ilgi alanları; hukukun kaynağı, amacı, adalet idesi, yürürlükteki hukuk düzeninin, yani pozitif hukukun meşruiyeti olarak sayılabilir.

Anglo-Saksonların ‘constructive rationalism’ olarak isimlendirdikleri, bizim kendi dilimize ‘kurucu akılcılık’ olarak çevirdiğimiz kavram, bir düzen ve kurallar bütünü olan hukukun oluşmasında: ‘insan aklının, gelenek ve deneyimlerden bağımsız olarak sadece a priori/deneyden önce olan ilkelere dayanarak tümdengelim yöntemi ile bir toplumsal düzenin bütün kurumlarını baştan itibaren kurgulayabileceği ve gerektiğinde varolan bir toplumsal yapıyı devrimci bir ruhla değiştirip yeniden yaratabileceği’ (1) savı üzerine kuruludur.

Kurucu akılcılık’, insan aklını gereğinden fazla abartan, onu adeta fetişleştiren ve hatta ona Tanrısal bir güç atfeden ‘kartezyen rasyonalizm’in babası Descartes’a dayanır. Akıl yürütme temelinde yükselen ‘kartezyen ilke’, Descartes’ın yürüttüğü akla dayanan bir döngüdür. Döngüsel akıl yürütme, koşulları ve sonuçları birbirini takip eden, hiçbirisi döngünün dışında doğrulanamayan bir akıl yürütme şeklidir.

Dar anlamda deneycilik ile gözlemciliğin karşıtı olan ‘kurucu akılcılık’ kuramının, toplumsal, siyasal ve hukuksal düzlemde önemli yansımaları vardır.

Bu bağlamda, toplumsal olayların, doğal olaylar gibi neden/sonuç ilişkisi çerçevesinde açıklanabileceğini, buna bağlı olarak toplumsal alanın değişmez nitelikteki yasalar üzerine kurulu olduğunu savunan ‘pozitivist’ anlayışın temeli kurucu akılcılıktır.

Yine tarihin mutlak yasalarının olduğu, toplumsal gelişmenin değişmez nitelikteki bu yasalara bağlı bulunduğu savını ileri süren ‘tarihsicilik/historism’ de dayanağını kurucu akılcılıktan alır.

İnsan aklını özgürleştiren, ama bunu yaparken tahakküm edici araçları da beraberinde getiren aydınlanma çağının itici gücü ‘pozitivist bilim felsefesi’dir. Bu felsefi akım, bir yandan doğal olaylar ile toplumsal olayları nitelikleri bağlamında eşitlerken, diğer yandan doğruyu bulmanın tek bir yolu olduğunu, bilimin düz bir çizgi halinde ilerlediğini, olgular ile değer yargılarının birbirleriyle bağımlı ve bağlantılı olmadığını iddia eder.

Egemen bir zihniyet olarak 19.yüzyıldan bu yana tüm düşünce hareketlerini etkileyen ‘pozitivizm’ ile onun dayandığı ‘kurucu akılcılığı’ kendine rehber edinen ‘tarihsicilik’ ise, tarihin bir tek yönü bulunduğu, bu yönün ileriye doğru olduğu, bireyin iradi gücünün ileriye doğru olan bu gidişi yavaşlatmak veya hızlandırmakla sınırlı bulunduğu düşüncesine dayanır.

‘Tarihsiciliğin’ kendisi ile onun ideolojik türevi olan ve Amerikalı futurist Peter F. Drucker’ın nitelemesi ile sadece ‘toplum yoluyla selamete inanmadan /laik dinden’ibaret bulunan ‘Marksizm’, sorunların çözümü için dayattığı, tek ve evrensel nitelikte olduğunu iddia ettiği doğruların uygulanması durumunda, toplumu daha ileriye taşımayı vaat eder. Nitekim bu argümandan hareket eden Lenin, ‘eğer başarırsak demek ki haklıymışız’ demiştir.

Descartes’ın dışında aşırı akılcılığı savunan belli başlı diğer düşünürler ise, açık toplum karşıtı olan ve o nedenle totaliter bir yönetim biçimini benimseyen eski Yunanlı düşünür Platon/Eflatun başta olmak üzere, sosyolojik pozitivizmin kurucusu Fransız düşünür Auguste Comte, İngiliz faydacı geleneğine bağlı hukukçu Jeremy Bentham, iradeci/analitik pozitivizmin öncüsü İngiliz hukukçuJohn Austin, sosyal sözleşme kuramları ile ünlü düşünürler Thomas Hobbes veJean-Jacques Rousseau’dur.

İnsanoğlunun binlerce yıllık geleneğini, biriktirdiklerini, deneyimlerini, bunların oluşturduğu uygarlıkları, kurumları bir tarafa bırakan ve akıl yoluyla toplumu kurgulamaya girişen bu düşünürler, ‘ahlak, hukuk, din, dil, para ve piyasa gibi kültürel kurumların, bilinçli bir tasarımın ve kurgulamanın ürünü olduklarını‘ ve dolayısıyla ‘akıl yoluyla ve önceden  planlanabileceklerini’ (2) savunurlar.

Toplum yaşamını ilgilendiren konuları, felsefenin esas konusu haline getiren,Çicero’nun ifadesi ile ‘felsefeyi göklerden indirip kentlere sokan’, yani günlük hayata ve sıradan insanlara sunan Sokrates’in ‘akıllı olmanın başlangıcı, bilgisizliğimizi bilmektir’ maksimini kendilerine rehber edinen Friedrich August von Hayek, Karl Popper, David Hume, Adam Ferguson, Edmund Burke, Lord Acton, Adam Smith, Alexis de Tocqueville gibi düşünürler ise, toplum mühendisliğinin bir çeşitlemesi olan bu abartılı akıl anlayışına karşı çıkarlar. Bu düşünürler, etik gibi, ahlak gibi, hukuk gibi soyut davranış kuralları ile dil ve piyasa gibi değerlerin, insan aklı tarafından önceden tasarlanıp vazedilmediğini ve esasen edilemeyeceğini, evrimsel bir süreç içinde kendiliğinden ve doğal olarak oluştuğunu savunurlar.

Hukuku bir bütün olarak ele alan ve onun kaynağının, amacının, işlevinin ne olduğunu, ne olması gerektiğini inceleyen hukuk felsefesi, bu işlevini yerine getirirken genel felsefenin; varlığın iç yüzünü, diğer bir deyişle en yüksek hedefini araştıran ‘metafizik/ontolojik’, güvenilir/pekin bilgiye nasıl ulaşılabileceğini sorgulayan ‘bilgi/epistemoloji’ ve değer biçmek konusunda hangi ölçülere başvurmak gerektiğini inceleyen ‘değer/aksiyoloji’ kuramlarını kullanır.

Bu amaçla genel felsefenin, varlığın anlamını, ne olduğunu, hedefini bulmaya çalışan anlayışı doğrultusunda hareket eden hukuk felsefesi; hukukun anlamını, işlevini, hedefini, doğru hukuk bilgisine nasıl ulaşılabileceğini araştırır. Sadece bunları değil, hukukun en önde gelen ve hatta yegane amacı olan adaletin gerçekleştirilebilmesi için ‘ideal hukuku/olması gereken hukuku’yaratmaya ve bunun açıklamasını yapmaya çalışır.

Genel felsefenin kuramlarından yararlanarak hukuku tanımlamaya çalışan felsefi yaklaşımlar ile bu yaklaşımların sahipleri: ‘hukukun ide kökenli mi, madde kökenli mi, insan ürünü mü, Tanrı yapımı mı, toplumsal gerçekliğin bir yansıması mı, yasama organının iradesi mi, pozitif hukukun üstünde bir doğal hukuk düşüncesi var mı, hukuk bilgisine deneyle mi, akılla mı, sezgi ile mi varılacağı, hukukun ve adaletin bir değer olup olmadığı, değer ise ahlakı bir değer mi olduğu’ (3) hususlarını araştırırlar. Ulaştıkları sonuca, bu sonuca ulaşmada kullandıkları yönteme göre,  kuramlarını geliştirir, şekillendirir ve isimlendirirler.

Düşünce tarihinde pozitivizmin kurucu babası olarak bilinen Auguste Comte’un kullandığı epistemolojik düşünce şemasının ilk basamağının karşılığı olan ‘teolojik düşünce’, doğal hukuk ve özellikle Tanrısal kaynaklı doğal hukukun, insanı ve doğayı kavrama çabasının açıklayıcı bir çerçevesi olarak ortaya çıkmıştır. Bununla beraber, bu açıklayıcı çerçeve ‘pozitivist nedensellik’ ilkesi gereğince işlevini yeterince yerine getiremediği, metafizik bir kaynak niteliği taşıdığı, insan ve doğa olgularına uzak kaldığı için, yeni bir çerçeve aranması zorunlu olmuştur.

Yine aşırı idealizmin babası olan Hegel’in geliştirdiği ‘mutlak ruh’, Savigny’nin kullandığı ‘halk ruhu’ bu çerçeveyi açıklamakta yetersiz kaldığı için optimal bir denge noktası olan ‘akli çerçeve’ye ulaşılmıştır. Bu yaklaşım sonrasında ‘pozitivizm’, aklın olguları açıklayıcı çerçevesi olarak benimsenmiştir. (4)

Hukuka tek boyutlu yaklaşan bir anlayış olarak pozitivizm, kendi içinde ‘hukukipozitivizm’ ve ‘sosyolojik pozitivizm’ olarak ikiye ayrılırken, hukuki pozitivizm de, ‘iradeci/analitik pozitivizm’ ve ‘normativist pozitivizm’ olmak üzere ikiye ayrılır.

Toplumsal gerçekliği bütün bilimlerin temeli olarak sayan, hayat için gerekli ilkelerin, hayali, soyut ve fizik ötesinden değil, hayatın kendi gerçeklerinden kaynaklandığını ileri süren pozitivist felsefe ve toplumsal gerçeklik, sosyolojinin babası olan Auguste Comte’a göre, değişmez nitelikteki doğa yasalarının kaçınılmaz bir sonucudur.

Comte, ünlü ‘üç hal yasası’ ile gerek insan düşüncesindeki, gerekse toplumdaki değişme ve gelişmenin, ‘teolojik/mistik dönem’ ile başladığını, geçiş süreci olan ‘fizik ötesi/soyut dönem’ ile devam ettiğini ve ‘pozitif/ bilimsel dönem’ ile sona erdiğini ileri sürer. ‘Nihai/kesin’ olarak nitelediği pozitif süreçle birlikte, halk egemenliği kavramının, eşitlik, hak gibi siyasi ve hukuki değerleri içermediğini savunan Comte, bu süreçle birlikte, toplumdaki her bireyin görevi ve yükümlülükleri olduğunu, bireylerin görevlerini ve yükümlülüklerini yerine getirmek suretiyle, toplum yaşamı  için gerekli olan güvenin sağlanabileceğini, bunun ise hakların yerini alan ahlaki bir olgu olduğunu iddia eder.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, nedensellik yoluyla doğayı, fizikten esinlenerek toplumsal yaşamı, dolayısıyla da hukuk olgusunu açıklamaya ve bu açıklamayı da bilimsel genellemelere dönüştürmeye çalışan Auguste Comte’un kurucu babası olduğu ‘sosyolojik pozitivizm’, fizik ötesi ilkelerden daha çok, pozitif nitelikteki toplumsal olgulara dayanır. (5)

Toplumsal olguları hukukun pozitivesi olarak kabul eden (6) ve bu kabule bağlı olarak, hukuku toplumsal alanda eylemsel olarak varolan ve yine toplumsal yaptırımlarla uygulanması sağlanan kurallar olarak gören ‘sosyolojik pozitivizm (7),  kuralların içeriği ile ilgili olmadığı gibi, bu içeriğin etik değerlerle ilgili olup olmadığı hususuyla da ilgili değildir. (8)

İngiliz pozitivizminin en önemli düşünürlerinden birisi olan John Austin (1790-1859), hocası Jeremy Bentham ile birlikte İngiliz ‘common law/ortak hukuk’ geleneğine karşı geliştirdikleri eleştiri üzerine kurulu bir hukuk reformunu savunurlar.

Sistematik kurgusu ve akli yapısı ile işlevini/hükmünü yıllardır sürdüren, başta Kıta Avrupası olmak üzere, diğer pek çok ülkeye örnek olan Roma Hukuku, Bentham ile Austin’in geliştirdiği hukuk reformunun hem kaynağı, hem de temel referansıdır. (9)

İngiliz ‘analitik pozitivizmi’nin kurucusu olan Austin’e göre, algı ve gözlem yoluyla saptanabilen hukuk, yasama organının iradesinden ibaret olup, toplumsal yapıyı oluşturan geleneği, örf ve adeti, ahlakı kapsamadığı gibi, her türlü etik değere, politikaya, ideolojiye, sosyolojiye, dine, tarihe ve felsefenin diğer sorunlarına karşı da mesafelidir.

Egemen gücün buyruğundan ibaret olan hukuk, Austin’e göre, ‘akli bir varlığın, (egemen gücün/yasa koyucunun) üzerinde iktidar sahibi olduğu başka bir akli varlığın, (bireyin/yönetilenin) davranışlarını düzenlemek için ortaya koyduğu davranış (zorlayıcılık/emir) modelidir’. (10 ) Bu tanımda yer alan, ‘akli varlık’ kavramı ile kastedilen ‘egemen güç/yasa koyucu’, bu ‘akli varlığın üzerinde iktidar sahibi olduğu diğer akli varlık’ ile ifade edilmek istenilen ise ‘yönetilenler’dir.

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, egemen irade olarak yasa koyucuyu tanıyan ve hukuk kuralının uygulanabilmesi için zorlamaya/yaptırıma gereksinim duyan ‘iradeci/analitik pozitivizm’, doğal hukuk öğretisine karşı olduğu gibi, yürürlükteki hukukun, yani pozitif hukukun üstünde bir hukuk düşüncesine de karşıdır.

Şeri hukukun yanısıra Padişahın subjektif iradesi üzerine kurulu olan Osmanlı Hukuk sistemi, özellikle Osmanlı ‘örfi hukuk’ sistemi,  iradeci/analitik pozitivizmin tarihte uygulanmış önemli örneklerindendir.

Hukuksal pozitivizmin bir diğer türü olan ‘normativist pozitivizm’, Avusturyalı hukukçu Hans Kelsen’in ‘The Pure Theory of Law/Saf Hukuk Teorisi’ ne dayanır. Algıdan yola çıkan zihinsel süreçte, bir kimsenin sürecin ortasındaki bir çıkarımı, sürecin başına dönmeden, yani kişinin kendisinin bunu gözlem, deney vs. yapmadan akli olarak kabul etmesi durumunda, bu önermenin onu bağladığını ileri sürer. (11) Kelsen’e göre bu metodolojik bağlılık, hukuk için de geçerli olup, irade bildirici davranış ortadan kalktığı halde, kişi bu irade bildirici eylemi bilmeden de istenilen biçimde davranıyorsa, norm ve onun objektif anlamı işlevsel duruma gelir. (12 )

Emir önermeleri, ‘kural/düstur’ ya da ‘norm’ deyimleriyle de adlandırılmış olduğundan, hukuk üst başlığı altında bir araya getirilen kurallar, belirli niteliklere sahip olan normların toplamından ibaret olan bir bütündür. Hukuk bilimi, özel bir şekilde nitelendirilen normlarla uğraştığından, başka normlarla uğraşan diğer bilim kolları gibi norm bilimleri olarak isimlendirilen bilim grubu içine girer ve o nedenle hukuk bilimi ‘hukuki normlar bilgisi’ ya da ‘hukuk normolojisi’ olarak da isimlendirilir. (13)

Ne var ki, hukuk dogmatiğinin konusunu oluşturan kurallar, güvenilir ve değişmez nitelikte olmadıkları için, bilim konusu sayılmazlar ve o nedenle hukuk bilimi norm koyma bilimleri grubuna girmez. (14) Bu çıkmazın farkında olduğu için Kelsen, norm bilimleri kavramına başka bir anlam vermek ve bu suretle hukuk bilimini gerçek bir bilim haline getirmek amacı ile ‘Saf Hukuk Teorisi’ olarak isimlendirilen kendi kuramını geliştirmiştir.

Biçimsel/formel bir kuram olan ve o nedenle olgusal olmayan Kelsen’in normativist kuramı, hukuk ötesi değerler olarak gördüğü için, tıpkı iradeci/analitik pozitivizm gibi, normun kapsayabileceği ve kendisini denetleyebilecek ahlak, etik, din, siyaset, adalet gibi değerleri ve elbette doğal hukuk kuramını hukukun dışında tutar. Birbiri ile uyumlu hiyerarşik bir normlar dizgesine dayanan normativizm, bu dizgenin en üstüne ‘temel norm/grund norm’ olarak varsaydığı normu yerleştirir ve normun hemen arkasına başta anayasa olmak üzere yasa, tüzük, yönetmelik vs. gibi, temel norma oranla daha az etkili olan diğer normlara yer verir. (15) Bu hiyerarşik dizge içinde kendine yer bulan her norm, kaynağını ve geçerliliğini kendi üzerindeki normdan alır ve dolayısıyla kendi üzerindeki norma aykırı olamaz.

Hukukun, hem ampirik, hem de metafizik boyutu olduğu noktasından hareket eden kimi eleştirmenler, Kelsen’in normativist kuramının, hukukun ampirik niteliğini aşan ve yürürlükteki hukukun vicdanlarda kabul görmesine olanak sağlayan metafizik boyutunu ve dolayısıyla adalet idesini dışladığını, etik değerlere yer vermediğini, toplumsal gerçekliği ise ihmal ettiğini ileri sürerler. Bir kısmı haklı olan bütün bu eleştirilere rağmen, bizim ülkemizdeki hukuk sistemi de dahil olmak üzere, günümüzün pek çok hukuk sisteminin Kelsen’in kuramına uygun biçimde yapılandırıldığını söylemek mümkündür.

XVIII. yüzyılda doğal hukukun metafizik ve soyut özelliğine bir tepki olarak İngiliz düşünürü ve hukukçusu Bentham tarafından geliştirilen ‘faydacı kuram’, insan eylemlerine ‘hazzın ve acının’ yön verdiği noktasından hareket eder ve yaşamdaki temel amacın acıdan kaçınmak, hazza ulaşmak olduğunu savunur.

Bentham ile ünlü olmakla birlikte, ‘faydacı kuramın’ kaynağını kadim tarihte ve Antik Çağda geliştirilen hazcı düşünceler oluşturur. Antik Çağdaki hazcı yaklaşıma göre, bir eylem, bedensel anlamda haz getirdiği ya da bunu amaçladığı takdirde değerlidir. (16) Antik Çağda Aristippus tarafından savunulan ve fakat Epikür tarafından rafine edilen bu hazcı yaklaşımlar, 17 ve 18.Yüzyılların İngiliz ‘deneyci/amprist’ düşüncesine, daha sonrada, hem bunlardan, hem de Bacon, Locke ve özellikle David Hume’un kimi faydacı görüşlerinden etkilenen Bentham’a esin kaynağı olmuştur.

Aristippus’tan Bentham’a kadar tüm faydacı düşünürler, yarar kavramını, her türlü acıdan uzak, hoşlanma, haz duyma, mutluluk olarak algılamışlar, insan eylem ve davranışlarını verdikleri haz ve mutluluk oranında iyi, verdikleri acı ve mutsuzluk oranında kötü saymışlardır (17)

Faydacı sistem, gerek hayatta, gerekse siyasi alanda yaptığımız hemen her şeyi bir fayda-maliyet analizine tabi tutar. Siyasal ve sosyal alanlarda reformlar yapılması gerektiğini söyleyen ve bu uğurda çaba gösteren Bentham, kendi yaşadığı döneme egemen olan muhafazakar hukuk anlayışına ve geleneğine meydan okumuş, hukukun kendi kuramı olan faydacılık temelinde radikal olarak yeniden düzenlenmesi yönünde çalışmıştır.

Bireysel faydaların matematiksel olarak toplanabileceğini ve bu suretle toplumsal faydanın bulunabileceğini savunan Bentham’ın, ünlü ‘The great happiness of the great numbers / En fazla sayıdaki insanın en fazla mutluluğu’ özdeyişini kendisine ilke edinen ‘faydacı kuram’a göre, hukuku belirleyen olgu sadece faydadır. O nedenle, temel işlevi adaleti gerçekleştirmek amacıyla iyiyi gerçekleştirmek, kötüyü yok etmek olan hukuku, faydayı esas alan devlet, yani insan aklı yaratır. Felsefi radikaller olarak da isimlendirilen faydacılara göre, hukuksal, ekonomik ve siyasal yeniliklerden oluşan bir program olan faydacılık, hem kişisel ahlakın, hem de kamu politikalarının yegane rasyonel rehberidir. (18)

BİBLOĞRAFYA

1- Hayek’in Hukuk ve Adalet Teorisi – Dr.Sururi Aktaş

2-              “                                              “

3-              “                                              “

4- John Austin’in Hukuk ve Devlet Teorisi – Yrd.Doç.Dr.Ayşen Furtun

5- Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri – Prof.Dr.Ernst Hirsch

6- Hukuksal Pozitivizm – Prof.Dr.Niyazi Öktem

7- Hayek’in Hukuk ve Adalet Teorisi – Dr.Sururi Aktaş

8- Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları – Prof.Dr.Vecdi Aral

9- John Austin’in Hukuk ve Devlet Teorisi – Yrd.Doç.Dr.Ayşen Furtun

10-Lectures on Jurisprudence or the Philosophy of Positive Law – John Austin

11-John Austin’in Hukuk ve Devlet Teorisi – Yrd.Doç.Dr.Ayşen Furtun

12-                                   “                                              “

13-Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri – Prof.Dr.Ernest Hirş

14-                              “                                                       “

15-Hayek’in Hukuk ve Adalet Teorisi – Dr.Sururi Aktaş

16-Hukuk Felsefesi Açısından Yararcılık Teorisi – Doç.Dr.Ahmet Gürbüz

17-                                 “                                                   “

18-                                    “                                                       “

 

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan,

Seyir defterini başkası yazsın.

Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman,

Beni o limana çıkaramazsın.

NAZIM

BİR RÜYADAN UYANMAK!

Pek çok kişinin hayata dair beklentilerinin arasında çınarlı, kubbeli, mavi bir limana gitmek, orada demirlemek, denizin mavi yeşil derinliklerine, gökyüzünün maviye boyanmış sonsuzluğuna dalıp gitmek vardır mutlaka. Ama pek çok insan ya o limana kendisini götürecek ve çıkaracak bir kaptan bulamadığı ya da hayallerini ertelediği, hep ertelediği için gitmemiş veya gidememiştir oraya. Kim bilir, belki de yorgun, çok yorgun olduğu ve seyir defterini başkaları, hep başkaları yazdığı için gitmemiş, gidememiştir o limana.

O nedenle, bu nedenle ya da başka bir nedenle o limana gidemeyenlerden birisi de benim mesela. Belki de onun için hep hayallerimde, rüyalarımda yaptım o seyahatleri. Yapamadığım için de hikayesini yazmadım o limanların, o çınarlı, kubbeli, mavi limanların. Başka yolculukların hikayelerini yazdım ama yapmadığım, yapamadığım o tür bir yolculuğun hikayesini yazmadım, yazamadım.

Şimdi durup dururken neden ve nereden mi keşfettim bu sevdaları birden? Dün gece rüyamda böyle bir yolculuk yaptım da ondan! Dün gece rüyamda, bilmediğim bir limandan, bilmediğim bir gemiye bindim. Yahya Kemal’in o güzel şiirinde yazdığı gibi meçhule giden bir gemiye. Benden başka insanlar da vardı gemide. Hiç tanımadığım, daha önce hiç görmediğim insanlar. Yolculuk boyunca ne ben onlarla konuştum, ne de onlar benimle konuştular. Ara sıra birbirimize baktık sadece. Bazen dalgalı ve rüzgarlı, bazen de dalgasız, dalgasız olduğu için sakin, çok sakin bir denizde yolculuk ettik birlikte. Gemideki o insanların hepsinin yüzünde tarifsiz bir mutluluk, gülümsemelerinde bir incelik, oturup kalkmalarında bir zarafet vardı. Biraz da hüzün vardı bakışlarında.

Geminin ince uzun güvertesindeki akşam yemeğine oturduğumuzda, benim çok sevdiğim Albinoni’nin ‘Adagio in G Minor’u çalıyordu. Ve ben olağanüstü lezzetteki kırmızı şarabın eşliğinde, keyifle, çok büyük bir keyifle Albinoni’nin bu gerçekten sıra dışı bestesini dinliyordum. Besteyi dinlemenin verdiği tarifsiz keyfin etkisinde olduğundan olacak, hiç kimsenin sesi çıkmıyor, ne çatal, ne de bıçak sesi duyuluyordu. Müzik ve sessizlik hakimdi her yere.

Sonra usta bir piyanist geldi. Oturdu piyanonun başına ve Beethoven’un ‘Historia de Amor’unu çalmaya başladı. Sonra başka, başka piyano eserlerini seslendirdi. Gecenin sessiz karanlığında piyanonun tuşlarının çıkardığı o ahenkli sesten başka hiçbir ses yoktu etrafta. Birbirinden zarif çiftler dans etmeye başladılar sonra. Gecenin karanlığında yol alan gemide zaman öylece akıp gitti. Sonra, sonra herkes kamarasına çekildi. Ben de uyumaya gittim. Uyandığımda güneş doğmuş, hava aydınlanmış, yeni bir gün başlamıştı. Özdemir Asaf’ın dediği gibi ‘Sabah buraya yeni bir dünya gibi geldi, öylesine süslü, öylesine sade‘ bir gün başlamıştı.

Gemideki o ilk gecenin sabahında yeni bir güne uyanmamın arkasından rüyam bitti ve ben gerçekten uyandım. Gerçek hayatımın yeni bir gününe uyandım. Uyandığım gün yeni bir gündü, sade bir gündü ama öyle çok süslü bir gün değildi. Yeni bir dünya gibi hiç değildi. Uyandıktan hemen sonra evin deniz gören balkonuna oturdum. Bir kahve yaptım kendime. Zihnimi boşaltmak, zihnimdeki çöpleri atmak için hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey düşünmemeye çalışarak bir yandan kahvemi yudumladım, diğer yandan kuş seslerini dinledim. Günün gazeteleri geldi o arada. Oturdum gazeteleri okudum. Sonra çalıştım, elimdeki kitaptan tercüme yaptım biraz. Daha sonra sahile indim yürüdüm, çok uzun yürüdüm. Rüyamı düşündüm, neden uyandım, neden uyandım diye sordum kendime. İnsan rüya görür ama gerçekleri görmek için hep uyanır sonunda diye teselli ettim kendimi. Sonra yakındaki Mahmutlar bucağına geldim. Oraya gittiğimde hep oturduğum kafeye oturdum. Günlerdir yazmak gelmiyordu içimden. Kendi kişisel tarihime küçük bir not düşmek için, biraz zorlanarak da olsa oturdum bu yazıyı yazdım. Bugün 24 Mayıs 2016. Günlerden Salı ve saat 14.36.

Bilmez şimdikiler ‘hemdem’ nedir? Demi benimle bir olan kim kaldı ki zaten!’ Ece Temelkuran, Devir

HEMDEM OLMAK! HEMDEM OLAMAMAK!

DEM ALMAK! DEM ALAMAMAK!

Hemdem olmak demek, canciğer arkadaş olmak demektir.  Dem; soluk, nefes, zaman anlamına gelmekle, hemdem olmak, yani canciğer arkadaş olmak demek, aynı nefesi, aynı soluğu almak, aynı zamanı yaşamak demektir. Hani Aşık Veysel ‘Ademden bu deme neslim getirdi’ der ya, ademe, yani insana ait olan o deme, yani o soluğa, o nefese, o zamana her insanı kendi nesli getirir. Onun için arkadaş olmayı, giderek bazı arkadaşlıkları dostluğa dönüştürmeyi, pek çok kişi gibi, ben de kendi neslimden, kendi kuşağımdan öğrendim. Öğrendim diyorum,  çünkü arkadaşlık olsun, onun çok daha tahkim edilmiş, çok daha soylu biçimi olan dostluk olsun, bu tür duygular ve beraberlikler öğrenilen, öğrenilebilen şeylerdir. Aristoteles’e göre arkadaşlığın en rafine şekli ve ‘iki ayrı bedende tek ruh’ demek olan dostluk, bir erdem arkadaşlığıdır ve sadece erdemli insanlarda bulunur. Zira Mafya babalarının veya Mafya ruhlu insanların adamları, tetikçileri, erdemli insanların ise arkadaşları, dostları vardır. Dostluğun çok daha ötesinde, çok daha ilerisinde bir şey olan aşk ise, iki yalnızlığın değiş tokuş edilmesi, yani paylaşılması, yani hayatın ve kişisel varoluşun tepeden tırnağa hissedilmesi ve bilfiil yaşanmasıdır.

Hızlı sanayileşmeyle, çarpık ve kirli kentleşmeyle birlikte, Alvin Toffler’in, Ernest Gellner’in ifadesiyle ‘modüler insanı’, yani ‘elden çıkarılabilir insanı‘ yarattık ve hemdem olmak gibi, arkadaşlık gibi, dostluk gibi, aşk gibi özel duyguları ve hasletleri ne yazık ki çok büyük ölçüde yitirdik. Sürekliliğin yerini geçicilik alınca, ekonomide olduğu gibi ‘kullan at’ kültürü kişiliğimizin ve hayat felsefemizin ayrılmaz bir özelliği olunca, tam da Murathan Mungan’ın söylediği gibi bir şeyler oldu dünyada, yani ‘Biz büyüdük ve kirlendi dünya.’ Onun için nasıl mekanlar, eşyalar hayatımızdan hızla akıp gidiyor ya da geçiyorsa, insanlar da bu işleyişe uygun olarak hayatımızdan hızla geçip gidiyorlar. Günümüzde insan ilişkilerindeki ortalama sürekliliğin kısalması, buna karşın kullanmaya dayalı ilişkilerin, kişiliksiz, niteliksiz ilişkilerin sayısının artması bundan dolayıdır.

Gelelim deme; siz, demi ister soluk veya nefes, isterseniz zaman veya devir olarak anlayın, artık ne o demler, ne de Ece Temekkuran’ın dediği gibi ‘demi benimle olan’ pek fazla kimse kalmadı. Ne mi oldu o deme, o demlere? Zaman, hızla akıp giden ve değişen zaman, o demi, o demleri, yani o soluğu, o solukları, o nefesi, o nefesleri, o zamanı, o zamanları, o devri, o devirleri hem eskitti, hem de eksiltti. Dem ve demler eskiyince, dem ve demler eksilince hemdemlikte, yani arkadaşlıkta bitti, gitti ve sadece nostaljisi kaldı geriye.

Ece Temelkuran’da ‘Devir’ isimli romanında, hayata, hayatına, Türkiye’nin kaybedilmiş yıllarına, iki küçük çocuğun, Ali’nin ve Ayşe’nin gözüyle bakıyor, bugünün Türkiye’sine daha o yıllarda nasıl şekil verildiğinin, unuttuğumuz hatırlamadığımız şeylerin, masumiyetimizi ve beraberinde özgürlüklerimizi yitirmemizin hikayesini, ‘iyi kötü bir hayal olarak kurulmuş başkent Ankara’nın, Ankara’nın tam ortasındaki bir parkın, Kuğulu Parkın, o parktaki dilsiz kuğuların, her şeyi bilen ve gören o dilsiz kuğuların’ hikayesini anlatıyor. Yani aslında anlattığı şey, elimizden kayıp giden bir demin, bir zamanlar var olan ama şimdilerde pek kalmayan bir demin, bir soluğun, bir nefesin, bir zamanın, bir devrin hikayesidir.

Benim zaman zaman kendimi alıp kırlara, ağaçlara, dağlara, çiçeklere götürmemin, günlük yaşamın kirliliğini ve curcunasını bunlarla değiştirmemin ve böyle yaparak tek başına olmanın yapıcılığını kullanma becerimi geliştirmeye çalışmamın nedeni budur. Yani demi benimle olan, hemdem olduğum, olabildiğim çok fazla kimsenin olmaması, fazlasıyla birlikte olduğum bir dünyada, alıp başımı bir yerlere gitmeyi, gittiğim o yerlerde, yani doğanın kucağında sessiz kalmayı sevmemdir.

Bu tam da bizim buralarda çok fazla bilinmeyen ve tanınmayan Alman şair Dagmar Nick’in ‘Yalnız’ isimli şiirinde yazdığı gibi bir şeydir. Yani ‘Biz hepimiz tarifsiz yalnızlıklar içindeyiz, / Çünkü derinliğimiz bilinmez başkasınca, / Duyulmaz sesimiz seslensek de bir dosta, / Büyür içerlere doğru benliğimiz. / Çoktan bırakılmış tanıdıklar gecemizde / Yürürüz bu dar çevrenin ortasından. / Soluk yüzleri düşlerimizde ağaran / Onlar ki kuytu sokaklar gibidir çok zaman / Bilmeyiz sırlarını o kadar geçeriz de. / Başkaları ne halde bilmeyiz hiçbirimiz. / Sayan kim komşusunun dilsiz gözyaşlarını? / Gören kim gecede pencereye dayalı, / Dalgın kendi aleminde sessiz ağladığını? / Biz hepimiz tarifsiz yalnızlıklar içindeyiz.’ gibi bir şeydir.

Her sabah uyandığımda, Roma’nın bilge hükümdarı Marcus Aurelius’un MS 171-175 yılları arasında çıktığı Almanya seferleri sırasında Tuna Nehri’nin Budapeşte yakınlarındaki kolu olan Gran Irmağı’nın kenarında yazdıkları, yani ‘Gün ışıyınca kendi kendine şöyle de: bugün meraklılarla, vefasızlarla, kaba, kıskanç, bencil kişilerle karşılaşacağım’ dedikleri aklıma gelir. Böyle insanlarla karşılaşmamak, bu tür insanlara muhatap olmamak, bu suretle insana, insanlara dair olan sevgimi ve saygımı hepten yitirmemek, ruhumu ve zihnimi daha da kirletmemek için uzağa, uzaklara, tanımadığım, bilmediğim insanların olduğu yere, yerlere, kimi zaman da doğanın kucağına giderim. Ve hem giderken, hem de akşam olduğunda evime dönerken Marcus Aurelius’tan ödünç alarak kendime şunları söylerim: ‘O halde sana ait olan bu ufak zaman diliminden doğayla uyum içinde geç ve memnuniyetle tamamla yolculuğunu. Tıpkı olgunlaşan bir zeytinin, yere düşerken kendisini yaratan doğaya/Tanrı’ya ve üstünde büyüdüğü ağaca şükran duyması gibi.

Dün böyle yaptım, bugün de ve eğer yaşarsam yarın da böyle yapacağım. Bittecrübe sabit olduğu için biliyorum zira, ‘Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın hatırlanandan farkı yok ve herkesin seni unutacağı günler yakın.

Kim ya da kimler tarafından hatırlandığımı ya da unutulduğumu bilmiyorum, bunu merak da etmiyorum. Ama pek çok şeyi ve kişiyi unuttuğumu, hatırlamadığımı biliyorum. Bir de kimseyle, kimselerle hemdem olmadığımı ve dahi olmayacağımı biliyorum, hem de çok iyi biliyorum…!