ANILAR DA BİTER!

Anılar da Biter’ sözü aslında bir ironi. Çünkü anılar bitmez. Biterse eğer hayat biter çünkü. Bununla kastım uzun bir süreden beri yazdığım anılarımı bitirdiğimi ifade etmek içindir. Evet anılarımı bitirdim ve yayınevine verdim. Yakında basılacak ve kitapevlerinin vitrinlerinde yerini alacak. Mevlana’ın ‘FÎHİ MÂ-FÎH/İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR’ adını verdiğim anılarıma ilişkin kitabımın ilk 15-20 sayfasını 09 Ocak 2014 tarihinde bu bloğumda yayınlamıştım. Şimdi anılarımın finaline ilişkin son üç dört sayfayı ve Ankara Barosu Başkanı olduğum 2008-2010 hizmet yılında Baro Başkan Yardımcılığı görevini yapan sevgili meslektaşım Salih Akgül’ün ilk cilt için, Ankara Barosu’nda ikinci kez başkan olduğumda aynı yönetimde birlikte çalışmaktan büyük keyif aldığım sevgili kardeşim, hemşehrim, meslektaşım Mustafa Büyükavcı’nın ikinci cilt için, benim için her zaman değerli olan meslektaşım Murat Böbrek’in üçüncü cilt ve Türkiye Barolar Birliği yönetiminde birlikte çalıştığım değerli meslektaşım Ahmet Gürel’in Türkiye Barolar Birliği dönemiyle ilgili son cilt için yazdıkları sunuş yazılarıyla birlikte sizinle paylaşıyorum. Okuyalım;

SUNUŞ

Ne fark eder ki

Kör insan için

Elmas da bir,

Cam da…

Sana bakan kör ise

SAKIN kendini

Camdan sanma,

Mevlana

Anılarımız, kendimiz ve geçmişteki yaşamamız ile ilgilidir. R. Necdet Kestelli’nin “Hatıra; mazinin hakikati, ümit; istikbalin hayalidir” dediği gibi insan yaşamı gerçekten;  geçmişten, bugünden ve gelecekten oluşur.  Geçmişi hatırlar, bugünü yaşar, geleceği hayal ederiz.

Anıların yazılması ile ilgili Murathan Mungan “Belki de bunun için herkes çocukluğunu/ geçmişini anlatmak ister birilerine. Bir zamanlar bizim olan bir sılayı, bir zamanlar parçası olduğumuz doğayı, suyun içinde yaşayıp da deryanın farkına varmayan balık örneğinde olduğu gibi, bir zamanlar som bir bütünlük içinde yaşadığımız için ayrı bir ad verme gereği bile duymadığımız o saf hayatı anlatarak yeniden ele geçirmek isteriz. Anlatmak ikinci hayattır.” diyor.

Gerçekten de çoğumuz zamanın geçip giderken üzerimizde bıraktığı izleri, tortuları yeniden  yaşamak isteriz. Ama yazmanın amacı asla bu kadarla sınırlı değildir. Anı yazılarının önemli bir işlevi de tarihe tanıklık etmeleridir. Edebiyatta bir ilk kabul edilen  (batı da eski Yunan sanatçısı Ksenophon’un  “Anabasis” adlı eseri ve edebiyatımızda 7. asırda) Göktürk Yazıtlarından sonra günümüze kadar geçen dönemde anı türünde çok sayıda eser yazılmış ve bunlar edebiyat tarihinde yazı türü olarak yerini almıştır. Anı türü eser olduğu kabul edilen şuara tezkireleri, menakıpnameler, fetihnameler, sefaretnameler tarihçilere ışık tutan eserler olmuştur. Tanzimat döneminden sonraki edebiyatımızda bu yazı türünde çok sayıda eser mevcut olup, bunlar yakın tarihimize ve o günlerin sosyal olayları hakkında sonraki kuşaklara ışık tutmaktadır.

Anı türü eserler, çeşitli alanlarda ünlü kişilerin hayatında iz bırakan anılarını sanat değeri taşıyan bir anlatımla yazarak başkaları ile paylaşmak düşüncesinden doğmuş olduğundan,  bu türün çıkış noktası; yaşanmış olaylardır. Temel kaynağı ise yazarının hafızasıdır. Tarihçilere ve araştırmacılara ışık tutma özelliğinin yanı sıra, yazarının kişisel yargı ve yorumuna dayalı olması nedeniyle bu yazım türünün subjektif bir bakışı yansıttığı da gerçektir.

Themistocles[1] “Bana hatırlama değil, unutma sanatını öğret; çünkü hatırlamak istemediklerimi hatırlıyorum ve unutmak istediklerimi unutamıyorum” diyor.

Anı yazarı,  hatırladıklarını kaleme alırken ne kadar objektif olabilecek, gerektiğinde iğneyi ne kadar kendine batırabilecektir. İnsanın kendisi ile ilgili konularda objektif olmasının zorluğunu göz ardı etmemek gerekir.  Bu nedenle, sıcaklığının yaşandığı yakın tarihte değil, aradan uzun zaman geçtikten sonra anıların yazılmasının, olaylara daha olgun ve tarafsız bakılmasını  ve  ayrıntıdan uzaklaşılmasını sağlayacağı görüşünün nedeni budur.

Geçmişteki bir zaman ve mekan içinde yaşanmış anıların yazılması, bu nedenlerle kaygılandırır beni. Çünkü yazıldığı yeni zamanda yer edinemeyecekleri, yanlış anlaşılacakları ve cevap hakkı olmayan başkalarına haksızlık edilebileceği korkusunu birlikte yaşarım.

Ancak okuyucuya yaşattığı duygu ne olursa olsun, yazılan anılar, yazarın dediği gibi; ikinci bir hayattır, geçmişi yaşatmaktır. Andre Gide’nin “Hatıra yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır” demesindeki gerçek, yazılan anıların geçmişin unutulmasını engellemesidir.

Okuyacağınız eser, avukat olan yazarının, meslek örgütlerinde (Ankara ve Türkiye Barolar Birliği)  başkanlık yaptığı dönemlere, bunun öncesine ve sonrasına ait anılarıdır.

1994 yılından 2013 yılına kadar Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nin çeşitli Kurul ve Komisyonları ile Yönetim Kurulu Üyesi, Türkiye Barolar Birliği Delegesi ve Ankara Barosu Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığım dönem içinde, birçok meslektaşım ve başkanlarımız ile yakından çalışma fırsatı buldum. Onların, mesleğimize katkı yapan çalışmalarına tanık oldum, deneyimlerinden yararlandım. Av. V.Ahsen Coşar’ın Ankara Barosu başkanı olarak üçüncü kez görev aldığı 2008’de Başkan Yardımcısı olarak görev yaptım.

Av. V.Ahsen Coşar Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkan olarak görev yaptığı dönemlerde ve sonrasında, aldığı övgü ve eleştiriler ile adından çok söz ettiren bir başkan oldu. Kamuoyu önünde olmak yerine görüş ve düşüncelerini, bizzat yazdığı makale, duyuru ve bildirilerle açıklamayı tercih eden başkan Coşar, hizmetlerinden çok ülke siyaseti ile ilgili gelişmelere sessiz kalmak ile suçlandı.

Duruşma salonlarının avukat masalarındaki monitörler ve Baroların hizmet binası ve hizmet aracına sahip olmaları Av.V.Ahsen  Coşar’ın, Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkan olarak görev yaptığı dönemde uygulamaya konulan projelerden bazılarıdır.

Mesleki ve felsefi bilgisi ile entelektüel kişiliği kabul gören Av. V.Ahsen Coşar’ın kişiliğinin ayrılmaz parçası olan tevazu ve makamları sadece hizmet aracı olarak görmesi nedeniyle “koltuk insanı değil, insan koltuğu yüceltir” düşüncesine örnek insan olduğunu hep düşünmüşümdür.

Eserin okuyuculara, gelecek kuşaklara ve özellikle meslek örgütü içerisinde görev üstlenecek meslektaşlarımıza yararlı olması dileğiyle…

Av. Salih AKGÜL

Mayıs-2016

[1]  (MÖ 524–459) Peɾs Savaşlaɾı boyunca Atina meclisinde göɾev almış olan Atinalı politikacı ve geneɾal.

SUNUŞ

Hayat başlar ve biter! Nasıl başlayıp nerede sona erdiği değil, ikisi arasına neler sığdırılabildiğin önemlidir.’  Amin Maalouf

Bağnazlığın kanıksandığı hatta alkışlandığı dönemler devrimciler için çok tehlikelidir. Yenilikçi ve özgürlükçü yaklaşımlar hep yaftalanmaya mahkumdur. Halbuki devrimci statükodan yana olmaz, olamaz, olmaması gerekir. Vedat Ahsen Coşar 2004 yılından 2013 yılına kadar mesleğe hizmette hem zihinsel, hem de zahir devrimler yapmıştır. Ya olduğu gibi görünmüş ya da göründüğü gibi olmuştur.

Kendi adıma en değerli katkı, maddi değerlerin hiçliği, bilginin yüceliğini şahsında yaşatarak öğreten değerli meslek büyüğüm, hemşehrim, ağabeyime sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Av.Mustafa Büyükavcı

SUNUŞ

Duygularınızla dünya arasında sadece teniniz varsa ve yaptığınız bir hatada yüzünüz kızaracak kadar erdem sahibiyseniz, hele empati yapabiliyorsanız, hayatı tamamlanacak bir proje gibi değil, doya doya yaşanacak bir zaman dilimi gibi görüyorsanız “başarılı” olmanız çok zor. Başarı için, duygusuz ve acımasız olmayı, hedef odaklı yaşamayı, herkese gülümseyen sahte bir maske takmayı dayatıyor modern zamanlar. Bir tür psikopatlık hali aslında bu. Buradan, her başarılı insanın anti sosyal kişilik bozukluğu olarak açımlanabilecek psikopatik belirtileri bir düzeyde yaşadığı sonucuna varan bir genelleme yapmak da, bütün genellemelerin ortak kaderini paylaşır ve yanlış olur.

Vedat Ahsen COŞAR, insan kalarak, hayatı duygularla, tevazuyla ve vicdanla yaşayarak, empati yaparak ve asla bir maskeye ihtiyaç duymayarak da başarılı olunabileceğini gösteren az sayıdaki istisnadan biri olmuştur benim için.

O’nu 2003 yılında, Ankara Barosu’nun seçim sürecinde tanıdım ilk olarak. 3 dönem yaptığı Ankara Barosu başkanlığı ve sonrasındaki TBB başkanlığı dönemlerinde, gerek Baro’da sürdürdüğüm Staj Kurulu üyeliği ve sonrasındaki Adli Yardım Kurulu başkanlığı görevleri dolayısıyla, gerekse kişisel dostluğumuzu her şart altında sürdürebilmiş olmamız nedeniyle, daha yakından tanıma olanağı buldum V.Ahsen COŞAR’ı. Her konuda anlaşamadık belki ama bir konuda mutlak olarak anlaştığımızdan eminim: İnsani ilişkinin, diyaloğun sürmesi için asla her konuda anlaşmamız gerekmedi.

V.Ahsen COŞAR’ın hiç adamları olmadı; sadece düşünceleri vardı ve düşündüğünü hayata geçirebilmek için insanlarla birlikte olurdu. Kendi düşüncesinin ışığına kapılıp, bazen insanları görmekte, tanımakta yanıldığı da oldu. Hatalar yaptı tabi ki; insana dair, insan tanımaya dair, son derece insani hatalar. En basit, en sıradan işleri bile, duygusal bir coşkuyla yaptığını, kişisel gözlemim olarak rahatlıkla söyleyebilirim. Duygularıyla yaşamak, zayıf yanlarını bile saklamadan, çırılçıplak bir ruhla, sıkı sıkı örtünmüş ruhların dünyasında başarıyı kovalamak, insani hatalar yapılmasına neden olabiliyor. Ama kendi hatalarıyla yüzleşecek cesareti hep olmuştur V.Ahsen COŞAR’ın. İşte okumak üzere olduğunuz hatıraları da, bir yanıyla böyle bir yüzleşme iken, diğer yanıyla da aramızda dolaşan maskeli yüzlere tutulan bir aynadır. Kişisel sohbetlerimizden de biliyorum ki, aynı zamanda “mecbur kalınmış bir savunma”dır anlatılanlar.

Biyografiyi, Stefan Zweig’in kalemi ile sevdim en çok. Roterdamlı Erasmus’u okurken özgür düşüncenin ne demek olduğunu anladım bir kez daha. Magellan’la birlikte yol aldım en kestirme güney geçişini keşfetmek için. Köleliğe karşı özgür düşünce için Castellio ile birlikte mücadele ettim Calvin’e karşı. Ve hayatımdaki Fouche’leri tanıdım Stefan Zweig sayesinde. Vedat Ahsen COŞAR sayesinde de, Erasmus ve Castellio ile birlikte özgür düşünceye giden en kestirme yolu bulmak için Magellan’ın kaptanlığında bir keşif yolculuğuna çıkıp, hayatımızdaki Fouche’leri bir kez daha görme olanağını buldum.

Keyifle okuyacaksınız.

Av. Murat Böbrek

SUNUŞ

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunda 3 yılı aşkın bir süre birlikte görev yapmaktan büyük keyif aldığım sevgili başkanım Sayın Vedat Ahsen Coşar, yaşamını anlattığı ve anılarını topladığı bu eserine benim de bir önsöz yazmamı isteyince çok gururlandım ve duygulandım.

Ancak Sayın Vedat Ahsen Coşar’ın bu eserine önsöz yazmanın çok da kolay olamayacağını bilgisayarın başına geçince anladım. Zira ne kadar yazılırsa yazılsın Sayın Coşar’ın yaptıklarını kelimelerle anlatmak olanaksız.

Samsun Barosu başkanı olarak görev yaptığım 2004-2008 yılları arasında o tarihte Ankara Barosu Başkanı olan Sayın Vedat Ahsen Coşar’la  TBB’nde düzenlenen baro başkanları toplantılarında sıkça birlikte oldum. Baro başkanı olarak çağdaş ve demokratik bir anlayış içerisinde hukukun üstünlüğünü esas alarak Baroya ve avukatlara nasıl hizmet ettiğini, çalışkanlığını,  bizzat gözlemleme imkanı buldum.

Kendisi ile çok kısa bir süre çalışma fırsatı bulabildiğim TBB başkanımız Özdemir Özok’un vefatından sonra Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına seçilen Sayın Vedat Ahsen Coşar’ın entelektüel birikimi ile örnek insan ve örnek hukukçu kimliği yanında aktif bir icraatçı olmasına da bizzat tanık oldum.

Ankara Barosu başkanı iken yaptığı hizmetlerin yanında, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevine gelir gelmez, uzun zamandır faaliyete geçirilemeyen ve atıl durumda bulunan otelimizi çok kısa sürede ve öngörülenden çok daha düşük bedellerle mükemmel bir şekilde  faaliyete geçirişini, TBB’nin Kızılay’daki eski birlik binasının, Ülkedeki tüm hukukçuların yararlanacağı günübirlik konuk evine dönüşmesi yönündeki hizmetini, AYAŞ’taki tesislerle ilgili müteahhitle önceki yönetim zamanında yapılan sözleşmeyi TBB’nin lehine revize etmesini; bu bağlamda, bu sözleşmedeki maliyet+%15 kar hükmüne göre malzemeleri kendisi seçen yüklenicinin elinden bu yetkinin alınarak, malzemeleri TBB’nin kendisinin seçmesini; kontrollük ve mimarlık  sözleşmelerinin feshedilerek daha iyi şartlarla tesislerin bitirilmesini sağlamasını, tüm barolara araç alınmasını ve baroların kendilerine yakışır hizmet binalarına sahip olması için gösterdiği çabaları, bilişim ve iletişim teknolojilerinin barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne transferini sağlamasını,  elektronik imza üretimini gerçekleştirmesini, akıllı avukatlık kimlik kartı-barokart için yaptığı alt yapı çalışmalarını ve kısa bir süre içinde bu kartların üretimini ve dağıtımını sağlamasını, avukat stajyerlerinin sigortalı yapılmasını, TBB’nin alt katında kurduğu hukuk müzesini ve daha pek çok şeyi, bu yoğun çalışma ortamında geçirdiği rahatsızlıkları önemsemeden sağlığını hiçe sayarak gece gündüz görevini en iyi şekilde yapma gayretlerini hiç unutamayacağım.

Ailece birlikte olduğumuz ortamlarda Sayın Coşar’ın son derece iyi bir eş ve baba olduğunu, disiplinli çalışmasının getirdiği sertliğin yanında çoğu kez insancıl ve duygusal yanlarının da öne çıktığını, Türkiye Barolar Birliği seçimlerinde hiç de hak etmediği halde  yapılan haksız eleştiriler nedeniyle ne kadar üzüldüğünü, duygusallaştığını belirtmeden geçemeyeceğim.

Yaşamının kısa bir bölümüne tanık olmama rağmen sevgili Vedat Ahsen Coşar’ın tüm yaşamının insanlığa ve hukukçulara örnek teşkil edeceğini, entelektüel kişiliğiyle, insani ve mesleki duruşuyla geçen bir yaşamın anlatıldığı bu eseri okuyan herkesin insanlık için, kendisi için çıkaracağı bir pay ve ders olacağını söyleyebilirim.

Sevgili Vedat Ahsen Coşar başkanımın bundan sonraki yaşamında da insanlığa ve avukatlık mesleğine ve Türk Yargısına çok fazla katkılarda bulunacağına inanıyor, bana bu sunuş yazısını yazma fırsatını verdiği için en içten teşekkürlerimi sunuyor sağlık,mutluluk ve başarılar diliyorum.

Av.Ahmet GÜREL

(288)

26 Mayıs 2013 günü akşamüzeri saat yaklaşık 18.30 olduğunda seçim sonuçları belli olmuş ve kaybetmiştim. Seçim sonuçlarının belli olmasından sonra kazanan Prof.Dr.Metin Feyzioğlu’nu kutladım ve Türkiye Barolar Birliği binasından ayrıldım. O günden bugüne üç yıldan biraz fazla bir zaman geçti ve ben bir daha Türkiye Barolar Birliği’nin kapısından içeriye adımımı atmadım.

O gün oradan ayrılırken şunu düşünmüştüm; seçim sonuçları belli olduktan sonra, o gün orada, şimdi burada yazmak istemediğim kimi çirkin sözlerle bana sataşanlar, Prof.Dr.Metin Feyzioğlu’nun şahsında beni yenmenin mutluluğunu yaşayanlar, öfkeye, kine ve nefrete yenilmiş ruhlarının şarkısını söyleyenler, bir gün gelecek koro halinde Dante’nin ‘İlahi Komedyası’nın yedinci şarkısında seslendirdiği şu dizeleri söyleyecekler: ‘Diyorlar ki, gömüldükleri çamurda / Güneşin neşe saçtığı havada hüzünlüydük, / Kara dumanlar sarmıştı içimizi / Kara çamurlar içinde yaşıyoruz hüznü şimdi. / Bu yakınmayı ağızlarında geveliyorlar / Çünkü artık söz söylemeyi beceremiyorlar.

Peki! Aradan epey zaman geçti. Geçen bunca zamandan sonra, onlar her kimse, biraz da olsa söz söylemeyi becerebiliyorlar mı şimdi? Az biraz da olsa beceriyor bir kısmı. O gün ben kaybettiğimde üzülenlerin bir kısmı ise, söz söylemeyi pek beceremeseler de, şarkı söylemeyi beceriyorlar, mesela şimdilerde Prof.Dr.Metin Feyzioğlu ile birlikte fotoğraf çektiriyorlar ve el ele ‘Seninle Bir Dakika’ şarkısını söylüyorlar. Hakları elbette, ne de olsa hepsi okumuş ve yakışıklı çocuklar..!

(289)

Goethe’nin büyük eseri Faust’un birinci kısmında Mefisto söz alır ve şunları söyler; ‘Aklı, bilimi, insanın en yüksek kudretini hakir gör bakalım! Göz bağlayıcı ve büyücülükleriyle yalanın ruhundan medet um. Şimdiden avucumun içindesin.

Hayatımın hemen her aşamasında olduğu gibi, Ankara Barosu’nda ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkanlık yaptığım süre içerisinde de, Mefisto’nun yukarıdaki sözlerini dikkate aldım hep.

Yani hiç kimsenin avucunun içinde sıkışıp kalmamak, dogmalara tutsak olmamak için, Karl Popper’in tanımı ile evren hakkındaki iddialı kuramsal savları, yapılabilecek gözlemler sonucu elde edilecek bulgularla yanlışlanabilecek bir düşünce sistemi olan ve sınanamayacak savları kendi dışında bırakan bilimi, demokrasiyi, hak ve özgürlükleri, hukuku, felsefeyi, sanatı rehber aldım kendime.

Kimileri gibi insanın kendi aklından vazgeçip başkalarının aklını alması demek olan, felsefede ve sosyolojide yeri olmayan, sonu lidere itaate kadar varan ortak aklı değil, kendi aklımı rehber aldım. Öyle olduğu için de kimsenin avucunun içinde sıkışıp kalmadım. Dogmalara, tabulara, sloganlara, hamasete, popülizme tutsak olmadım. Kutuplaşan Türkiye’de, kutuplardan birinin adamı değil, üçüncü bir ses olmaya, sağduyunun sesi olmaya çalıştım.

Bunda da başarılı oldum. Bunu nereden mi anlıyorum? Sonuçta hiç kimseye yar olamadım da ondan anlıyorum.

Siyasal iktidar dahil herkesle müzakereye açık tuttum kendimi. Afrikalıların dedelerinden, dedelerinin dedelerinden, dedelerinin dedelerinden  tevarüs ettikleri önemli ve kadim bir ilke olan ‘anlaşma sağlanıncaya kadar müzakere alanını terk etmeme’ ilkesine sadık kaldım ve müzakere alanını hiç ama hiç terk etmedim.

Bundan dolayı çok da suçlandım. İktidarın adamı olmakla, başkaca şeylerle suçlandım. Haksız ve yanlış olduğu için bu suçlamalara üzülmekle birlikte, bunların hiçbirisini umursamadım ve bildiğimi, doğru bildiğimi, doğru olanı yapmaya devam ettim ve yaptım da.

Sonuç itibariyle ben böyle yaptığım için, meslek kazandı, avukatlar kazandı, barolar ve Türkiye Barolar Birliği kazandı.

Mefisto’nun öğüdünü dinlediğim ve yalandan medet ummadığım için, ne özel hayatımda, ne de kamusal iş ve işlemlerimde hiç kimseye yalan söylemedim. Yapamayacağım hiçbir şeyi vaat ve taahhüt etmedim. Taahhüt ettiğim, vaat ettiğim şeylerin hepsini ve hatta çok daha fazlasını yaptım.

Aydınlar, özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dahilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklı…

Bu sözler, çağdaş Arap edebiyatının kurucusu, Orhan Pamuk’tan önce Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk Müslüman yazar olan Necip Mahfuz’a ait.

Ankara Barosu’nda ve Türkiye Barolar Birliği’nde başkanlık yaptığım süre içerisinde ben de bunu yapmaya çalıştım. Umudu o yollarda aradım, o yollarda bulmaya çalıştım. Bunu anlayan da oldu, anlamayan da. Umarım anlamayanlar bir gün gelir anlarlar. Hoş! İlhan Berk’in dediği gibi ‘Ne çıkar siz bizi anlamasanız da / Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar / Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da

Hiç bir şey çıkmaz ve esasen hiç bir şey de çıkmamıştır. Sadece bizim vicdanımız rahattır. Önemli olan budur ve bu da bize yetmektedir. Bundan geriye, sadece anlamayanlarla, anlamış görünenlerle ilgili olarak Özdemir Asaf’ın dediği ve geçen zamanın bana yaşattığı şeyler kalmıştır. Yani ‘Son kadeh içilmiş / Son söz edilmişti / Bir düşünce sardı hepsini / Bir hatıra / Bir hırs / Bir kıskançlık / Bir yanıltı / Bir kardeşlik / Bir yanlışlık / Bir kin / Bir ümit / Bir şey / İnsana ait…’ gibi bir şeyler.

Öyle ki, o günden bugüne geçen zaman içinde, kimi insanların şahsında, insana ait olan o hırsı da, o kıskançlığı da, kardeşlik, arkadaşlık, dostluk denilen o yanılgıyı da, o yanlışlığı da, kini ve ümidi de ne yazık ki gördüm ve yaşadım.

İktidar günlerimde yanımda, yakınımda olanların, benimle işi bitenlerin, benim işimin bittiğini düşünenlerin birer birer yanımdan, yakınımdan uzaklaştıklarını, bir zamanlar bana minnettar olduklarını söyleyenlerin, etrafımda pervane olanların bana lanet ettiklerini, küfrettiklerini, ona buna küfrettirdiklerini, arkamdan konuştuklarını, sorunları çözümleninceye, bir şey oluncaya kadar yanımda olanların, bir şey olduktan, sorunları çözüldükten ve kendilerine yeni efendiler bulduktan sonra yanıma dahi uğramadıklarını gördüm ve yaşadım. Vefası olmayan, takdiri olmayan, omurgası olmayan, düşüncesi olmayan, sadece düşündüğü şeyler olan, paraya, çıkara, pozisyona endeksli olan, sözleriyle, duygu, düşünce, davranış ve kararlarıyla istikrarsız ve tutarsız olan bütün bu insanları kendilerine ve birbirlerine bıraktım, kendime kaybı durdur emri verdim ve bir başka mevziye çekildim, yeni fikirlerle buluşmak, yeni insanlarla tanışmak, elimde kalan duyguları, fikirleri başka yerlere, hak eden ve edecek olan başka kişilere yatırmak üzere ardımı noktaladım ve geleceğe doğru yürümeye başladım, halen de o yolda yürüyorum.

Bütün bunları yapanların gözüne ‘yaş mı düştüm‘, yoksa vicdanlarına ‘taş mı düştüm‘ bilmiyorum.  Ama onların hepsini, hepsini bağışladım ve onları kendi vicdanlarıyla, kendi ahlaklarıyla, yüzlerine bakmaları için kendi aynalarıyla baş başa bıraktım. Onun için onların hepsine ama hepsine iyilikler, güzellikler diliyor, bana öğrettikleri ve verdikleri dersler için teşekkür ediyor, gölge etmesinler, ayağıma dolanmasınlar, ayağımın altında dolaşmasınlar yeter diyorum sadece.

Bütün bu yaşadıklarımdan dolayı elbette hayal kırıklığına uğradım. Aynı zamanda üzüldüm de. Ama insanları sevmeye, onlarla birlikte olmaya devam ettim, hala da ediyorum. Benim güvenime, sevgime, saygıma, özverime, arkadaşlığıma, dostluğuma layık olmayanları, hayatıma beni kullanmak amacıyla ve dahi tesadüfen ve dahi misafir olarak girenleri ise, hayatımdan ve özelimden çıkardım.

Bunca deneyimden sonra bir şeyi daha öğrendim, insana ait hiçbir şeye şaşırmamayı, insanın ne ise o olduğunu öğrendim.

İnsanlara karşı biraz buruk olmam ondandır.

Peki, bütün bunlar olurken ben ne düşünüyordum? Cemal Süreya’nın dediklerini. Yani ‘…Ağlıyordum. O gidenler, sen iyi bir insansın diyordu. Ve hiçbiri de aslında; iyi insan sevmiyordu…

(290)

Öğrencilik yıllarımdaki başarısızlıklarımın dışında, hayatta, mesleğimde ve üstlendiğim hemen her işte, her görevde başarılı olan ben, bana inanan, güvenen, destek olan arkadaşlarımla birlikte, hem Ankara Barosu’nda, hem de Türkiye Barolar Birliği’nde önemli ve değerli hizmetler yaptık.

Anılarımda yer verdiğim bütün bu hizmetleri neden mi yaptık? Konuşma odaklı değil, hizmet odaklı olduğumuz için yaptık. Vizyon sahibi olduğumuz, bir gelecek ufkuna sahip bulunduğumuz için yaptık. Ülkemizi, mesleğimizi, meslektaşlarımızı, meslek örgütümüzü sevdiğimiz, meslektaşlarımıza olan derin duygularımızı ifade etmek için yaptık. Bizden önce meslektaşlarımıza, mesleğimize, meslek örgütümüze, ülkemize, insanlığa katkıda bulunmuş kişilere minnettarlığımızı göstermek, akıntıya bir şeyler katmak için yaptık. Sanırım bunda da başarılı olduk.

Baki kalan ve kalacak olan bu kubbede, kimilerine göre hoş, kimilerine göre hoş olmayan bir seda bıraktık. Sadece bir seda değil, bir ışık da bıraktık.

İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı bir deridir. Göz de, dostu gören göze denir’ diyor Yüce Mevlana. O ışığı dost gözler gördü, o sedanın hoş bir seda olduğunu dost kulaklar duydu.

Transit umbra, lux permanet/Gölge geçer, ışık kalır’ diyor Romalılar. Tam da öyle oldu. Gölge, gölgemiz geçti, ışığımız kaldı. O ışık Ankara Barosu’nda ve Türkiye Barolar Birliği’nde yaptıklarımızdır, hizmetlerimizdir, eserlerimizdir.

Ve o ışık  oralarda hala yanıyor, sadece yanmıyor, parlıyor da.

Yaşadığım onca haksızlıktan, gördüğüm onca vefasızlıktan, uğradığım onca ihanetten sonra, kendi adıma tek tesellim budur.

(291)

Şimdi ben bunları yazarken Alanya’ya yağmur yağıyor. Alanya’da yazmaya başladığım anılarıma, yine Alanya’da nokta koyarken, Nazım Hikmet’in şu güzel dizelerini mırıldanıyorum kendi kendime: ‘Kırmızı sarı yeşil balonlarda / Çocuk çığlıklarıyla güneş / Gökyüzü mavi ışıklarıyla / Kim derdi ki hikayem böyle biter / Yağmurlar mevsimine girdim / Kederli şiirler mevsimine / Bir şeyler bekliyorsun benden değil /  Sözler duruyor aramızda birbirimize ulaşamadan / Çocuk çığlıklarıyla güneş kırmızı sarı yeşil balonlarda / Yorgun ve umutsuz bakıyoruz birbirimize

Tıpkı Türkiye gibi, tıpkı Ankara Barosu gibi, tıpkı diğer barolar gibi, tıpkı Türkiye Barolar Birliği gibi, tıpkı kimi dostlar, sözde dostlar gibi…!

Sonra! Sonra ince ince yağan o yağmurun altında, Tarçın’ı da yanıma alıyorum ve sahile iniyorum. Güneş batmak üzere. Akşam oluyor yani. Yağmurun getirdiği puslu havada, bir kısmı denize de düşen Alanya’nın ışıkları görünüyor uzaktan. Sahili döven dalgaların sesinden, bir de az yukarıdaki Alanya Gazipaşa karayolundan tek tük geçen arabaların gürültüsünden başka hiçbir ses duyulmuyor. Hiç kimseler de görünmüyor ortalıkta. Sahil sessiz ve boş. Uzaktan, çok uzaktan bir gemi geçiyor. Önünde, ortasında, arkasında ışıkları yanıyor. Yük gemisine benziyor.

O an aklıma Özdemir Asaf’ın o güzel dizeleri geliyor. Hani şu  ‘Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden. / İnanırdım saadetli yolculuklara. / Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz. / Bütün hızımla koşardım dalgalara. /  O zaman beni görseydiniz.’ diye başlayan dizeleri. Evet!  ‘Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden. / Beni o zaman görseydiniz / Siz de gelirdiniz peşimden.’ Peki ya şimdi! ‘Ama şimdi şu aksam saatinde / Son liman kendim, bu döndüğüm, / Bilmiş, bulmuş, anlamış. / Hatırımda bir vakitler güldüğüm. / Yoluna can serdiğim o kaçış. / Simdi o akşam saatinde / Donuyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış, / Denizlerin doymayan sahilinde.

Bilmem anlatabildim mi?

(292)

Takvimler 2016 yılı Mayıs aynının 21’ini gösteriyor. Günlerden Cumartesi. Yani benim en sevdiğim gün. Sahilde biraz daha dolaştıktan sonra eve dönüyorum. Evin ön balkonuna oturuyorum sonra. Alanyayı çok seven, burada gönlünce koşan, oynayan, havlayan, özgürlüğünün tadını ve keyfini çıkaran Tarçın geliyor yanıma. Başını sağ dizimin üzerine koyuyor. Başını, kulaklarını, tüylerini okşuyorum. İyi ki varsın ve benimlesin diyorum. Sanki anlamış gibi mutlu oluyor. Mutlu olduğunu kuyruğunu sallamasından anlıyorum. O iri, o temiz, o siyah gözleriyle, gözlerimin içine, gözlerimin derinliklerine o kadar güzel, o kadar anlamlı bakıyor ki, adeta bana teşekkür ediyor. Bir de benim hüznümü hissettiğinden olsa gerek ‘boş ver, sıkma canını, sen hala pırıl pırıl bir gemisin ’ der gibi bakıyor bana. Bir köpek bile diyorum içimden, sonra, sonrasını söylemeyeyim bende kalsın.

O an aklıma İtalyan yönetmen Fellini’nin ‘Ve Gemi Gidiyor’ isimli fantastik filminin final sahnesi geliyor. Hani şu ‘denizin ortasında bir filikanın içine bindirilmiş bir gergedan ve kürekleri çeken bir adamın olduğu’ sahne. Hayat işte böyle bir şey diyorum kendi kendime. Yani devam eden bir şey. Yani mücadele, yani yengi, yani yenilgi, bazen hüzün, bazen mutluluk. İşte öyle bir şey! Hayatta her şey var yani. Geminin batması da var, karaya oturması da. Ama gemi batarsa ya da karaya oturursa yüzmek de var, kayıkta var, filika da var.

Peki ama filikada gergedan olursa diyeceksiniz. Olsun! Onu da hallederiz nasıl olsa. Nasıl mı? Biz hayatta çok, pek çok gergedan gördük çünkü! Onun için gergedanlardan da, ünlemlerden de, iki nokta üst üstelerden de, noktalı virgüllerden de, üç nokta yan yanalardan da korkmayız biz, hiçbir zaman da korkmadık zaten.

Sonra gidip içeriden John Rawls’un ‘A Theory of Justice’ isimli kitabını alıyorum ve kaldığım yerden tercüme etmeye devam ediyorum. Açık olan radyomda Muazzez Ersoy, rahmetli Ziya Taşkent’in ‘Rüzgar Susmuş Ses Vermiyor’ isimli şarkısını söylüyor. Rahmetli babamın ‘dünyaya bazı insanlar jokey, bazı insanlar da at olarak gelir’ sözü geliyor aklıma.  Tilki, çakal, ayı, kurt, kedi, fare, akrep, yılan, kurbağa, koyun, papağan, solucan, bukalemun vb. gibi olmaktansa at olmak iyidir diyorum kendime. At olmamın hakkını vermek için, o gün de gece yarısına kadar çalışıyorum.

Sonra! Sonra ‘Sapere Aude!‘, yani ‘Bilmeye Cesaret Et!’ Bilmek için de öğrenmeye devam et diyorum kendime ve yatmaya gidiyorum.

Gün ola, güzel ola!

Son bir söz; ‘yazmak bir şey demek istemektir.‘ Ben de anılarımı ve dahi bütün bunları bir şey demek için yazdım. Elbette anlayanlara ve anlamak isteyenlere bir şey, bir şeyler demek için yazdım.

Esasen anlamayanlarla, anlamak istemeyenlerle bizim hiçbir işimiz yoktur…!

21 Mayıs 2016

ALANYA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgilerse, gevezedir.’ Halil CİBRAN

SALİERİ KOMPLEKSİ!

Salieri Kompleksi’ bir hastalıktır. Vahim bir hastalıktır, tehlikeli bir hastalıktır. ‘Kıskançlık Hastalığı.’ Tıp tarihine geçen bu hastalığa adını veren kişi İtalyan besteci Antonio Salieri’dir. Avusturya İmparatoru İkinci Joseph zamanında Viyana Sarayı’nda kapellmeister, yani orkestra şefi olan Salieri, iyi bir besteci ve müzisyen olmasına rağmen, önemli bir dertten mustariptir. Kıskançlık. Kıskandığı kişi, sarayda kendisiyle birlikte çalışan Mozart’tır, yani meslektaşıdır.

Salieri’nin Mozart’a karşı duyduğu kıskançlık, o kadar hastalıklı bir kıskançlıktır ki, bazı tarihsel kayıtlara göre Mozart’ı zehirleyerek öldüren Salieri’dir.

Fransız toplumbilimci Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ adıyla çevrilip yayımlanan kitabında, ‘… Sahip olamadığımız mal, mülk, mevki ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyor isek eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur...’ diye yazıyor.

Doğru olan, sağlıklı olan, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi kıskanmamaktır. Ama insan kıskanır. Pek çok insan ise hayatını yanlış şeyleri kıskanarak geçirir. Çünkü kıskançlık insani bir duygudur. Ama kıskançlığın da türleri vardır. Alain de Botton’un işaret ettiği gibi, başkalarının malını, mülkünü, mevkini kıskanmak yanlış bir kıskanmadır mesela. Aynı şekilde, başkalarının başarılarını kıskanmak da yanlış bir kıskanmadır. Başarılı olanı kıskanmak yerine, insanın, o yaptıysa, ben de yaparım, o başardıysa, ben de başarırım demesi, bu yönde çalışması, çaba göstermesi, yani başkasının başarısıyla kendisini motive etmesi gerekir. Salieri’nin Mozart’ı kıskanması mesela, yanlış bir kıskanmadır. Zira Mozart kadar olmasa da, Salieri de bir müzik dehası, çok önemli ve değerli bir bestecidir. Kıskandığı Mozart’a gelince; ‘Bütün dahiler göklere uzanmış’ iken, Mozart ‘gökten inmiştir.’ Salieri’nin farkında olmadığı, anlayamadığı incelik bu olsa gerekir.

Bir de aşkın, aşık olanın kıskançlığı vardır. Tutkuya, takıntıya dönüşmedikçe bu tür kıskançlık tehlikeli değildir. Zamanla geçer. Aşk sona erer, kıskançlık biter.   Ama eğer aşk tutku halini almış ise, takıntıya dönüşmüşse eğer, durum o zaman kötü ve hatta tehlikelidir.

Alberto Moravia, ‘Kıskançlık’ adlı romanında az da olsa bunu anlatır. Romanın kahramanı olan ressam, pek çok şeye sahiptir. Kıskandığı, kıskanacağı, kıskanması gereken hiçbir şey yoktur. Günün birinde her şeyi olduğu gibi gören, hayata, insanlara, gördüğü başkaca şeylere hiçbir anlam ve değer yüklemeyen, biraz nihilist, biraz çapkın ruhlu bir kadınla tanışır. Sever onu. Ama ona sahip olmak, her şeye sahip olan ressama yetmez. Aşkı tutkuya dönüşmüş, takıntı haline gelmiş, kıskançlık başlamıştır. Kendisine zarar vermeye başlayan kıskançlık duygusundan bir süre sonra kurtulur. Ama bu defa hayatla, hayata dair şeylerle arasında bir kopukluk başlar. Bu kopukluk zaman içinde sıkıntıya dönüşür. Bu seçilmiş bir sıkıntıdır. Zira romanın kahramanı, sevdiği kadına duyduğu sahiplenme duygusuyla delirmek yerine sıkılmayı seçmiştir. Ama giderek her şeyden, herkesten sıkılmaya başlar. Sıkılmak elbette delirmekten iyidir. Ama o da, pek o kadar iyi bir şey değildir. Çünkü hayatın tadını ve keyfini kaçırır.

Hangi mesleğin sahibi olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kariyer eğrisi yükselen, rekabetçi yönü gelişmiş, bir çok yönüyle başkalarından farklı olan her insan, bir gün mutlaka birileri tarafından kıskanılır. Hele Türkiye’de, bu çok daha kaçınılmaz bir şeydir. Zira Türkiye, kifayetsiz muhterislerin, vasat, ama vasat olduklarını bilmedikleri için boş başaklar gibi başları yukarıda dolaşan insanların ülkesidir. Yeteri kadar mal ve hizmet üretemediği için yıllardır enflasyon denilen bela ile birlikte yaşayan, fikir üretemediği için entelektüel fukaralıktan mustarip olan Türkiye; az çalışan, az üreten: ama çok tüketen: hiç çalışmadığı için hiçbir şey üretmeyen, üretemeyen: becerileri, yetenekleri ya hiç olmayan ya da son derece sınırlı olan: kurnazlıkta ise üzerilerine adam tanımayan insanların ülkesidir.

Bu insanlar, kıskandıkları herkesi kendilerine benzetmek, kendi yetersizlikleriyle, kendi sığlıklarıyla eşitlemek, onları başarısız kılmak isterler. Bunda başarılı olamazlarsa eğer, iftira, hakaret, yalan dahil her türlü çirkin yola başvururlar.

Bize ders olarak verilen bu insanların rahatsızlığı aslında kendileri iledir. Bu rahatsızlıklarından kurtulmak, kendilerinden kaçmak için dikkatlerini başkalarının üzerine kaydırırlar, başkaları üzerinde yoğunlaşırlar. Başkalarının başarılarından rahatsız olurlar. Başka insanların yarattığı güzelliklerden, değerlerden hoşlanmazlar, heyecan duymazlar, keyif almazlar, bunları küçümserler. Ama aslında hasetlerinden çatlarlar. Onun için başarılı olanı harcamak, tüketmek isterler. Ama eninde sonunda kendileriyle baş başa kalırlar. Cesaret edip kendileriyle yüzleşemeseler de zamanla kendilerini bitirirler. Yani en sonunda ‘kendilerinin karikatürü’ olurlar.

Bu tür insanlar için açılan – Beslenme Dükkanları – vardır’ diyor Murathan Mungan ve şöyle devam ediyor; ‘Bu dükkanlarda ayaküstü adam harcanır, adam paralanır, adam yenir. Üstelik bunlar hesaba dahil değildir. Buraların müdavimleri, bu tür yerlerden en çok şikayet eden kişiler arasından çıkar. Herkes bir başkasını, kendi önündeki en büyük engel olarak görür; başkasının varlığını, kendi varlığı için bir tehdit olarak algılar. Bu yüzden bir araya geldiklerinde, birbirlerine yiyecek gözlerle bakar, yüreklerinde bütün beklettiklerini yoklarlar. Nefretler bilenir, hınçlar körüklenir, hırslar tazelenir. Gecenin bir saatinde biriktirilmiş kinler kusulur, bekletilmiş öfkeler ortaya dökülür. Sonuçta eve yorgun argın, bitkin, perişan dönülür. Sabah, baş ağrıları, mide spazmları, pişmanlık duygularıyla uyanılır. Bunu, insanın kendine verdiği sözler, aldığı yeni kararlar izler. Oysa akşam iş çıkışı herkes koltuğunun altında beslenme çantasıyla beraber, bir göz atmak, bir tek atmak için yeniden beslenme dükkanına uğrar.’ Ruh sağlıkları yerinde olmadığı için orada kadehler ‘sağlığınıza’ diye kalkmaz, olmayan bir şeye, yani ‘şerefe‘ diye kalkar.

İnsanız, başka insanlarla birlikte yaşıyoruz, başkaları tarafından fark edilmek, görülmek, takdir edilmek istiyoruz. Yakınlık kurmaya, sevmeye, sevilmeye gereksinim duyuyoruz. Sahip olduğumuz aidiyetler var. Bu aidiyetlerimize başkalarının saygı göstermesini istiyoruz. Bunların olmadığını gördüğümüzde hayal kırıklığına uğruyoruz.

Kendimizle değil, kendimizi düzeltmekle değil, daha çok başkalarıyla uğraşıyoruz. Kendi yaralarımızı iyileştirmekle uğraşmıyoruz, başkalarının yaralarını iyileştirmeye çalışıyoruz. Başkalarını izliyor, onların özelini, mahremini merak ediyoruz. Bunları öğrenemez isek eğer, meraktan çatlıyoruz. Vıcık vıcık insanlarla, vıcık vıcık ilişkiler, cıvık insanlarla cıvık birliktelikler, bir şey olmaya veya maddi çıkar elde etmeye dayalı beraberlikler yaşıyoruz. Üslupsuzluk içinde birbirimizi yoruyor ve hatta boğuyoruz. Hayatımızda mizah yok. Olmadığı için sululuklara, belden aşağı fıkralara gülüyoruz. Samimiyetin, arkadaşlıkların, dostlukların ne olduğunu bilmediğimiz için, laubalilikleri samimiyet diye, arkadaşlık diye yaşıyoruz. Düzeyli, incelikli şakalardan değil, kaba, banal şakalardan hoşlanıyoruz. Onun bunun dedikodusunu yapıyor, onu bunu kıskanıyor, onun bunun ayağına çelme takmaya çalışıyoruz. Çıkar için, makam ve mevki için arkadaşlıklarımızı, dostluklarımızı, anılarımızı satıyoruz. Özetle hayatı doğru yaşamıyor, yalan yaşıyoruz, iğreti yaşıyoruz.

Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi oldurmaya, tefekküre ihtiyacımız var. Yeni bir felsefeye, yeni bir yaşam tarzına ihtiyacımız var. Hayatı sade yaşamaya, arınmaya, kendimizi yenilemeye ihtiyacımız var. Kendimizi aramaya, tanımaya, bulmaya ve bilmeye ihtiyacımız var.

Onun için Sakallı Celal’in dediği gibi ‘Tanzimat ilan ettik olmadı, Cumhuriyet ilan ettik olmadı, biraz da ciddiyet ilan edelim‘ dememiz ve pek çok alanda, pek çok yerde, pek çok ilişkide ciddiyet ilan etmek, ahlakçı olmadan ahlakı, etikçi olmadan etiği yaşam tarzı haline getirmemiz, ‘yeni ruhlar icat etmemiz‘ gerekiyor.

Hayat insanlara, bazı insanları hediye olarak verir. Arkadaşlarımız, var ise eğer dostlarımız bize hediye olarak verilmiştir. Hayat bazı insanları ise ders olarak verir bize. Hepimizin hayatında hediye olarak verilmiş insanlar, arkadaşlar olduğu gibi, ders olarak verilmiş insanlar da vardır. O nedenle hediye olarak verilmiş insanların değerini bilmemiz, onlara karşı vefalı, saygılı olmamız, dürüst ve erdemli  davranmamız gerekir. Zira onlara her şeyden ve herkesten daha çok ihtiyacımız var.   Ders olarak verilmiş olan insanlardan ise, kendimizi sakınmamız, korumamız, çok daha önemlisi onlardan gerekli dersleri almamız, gerekli dersleri çıkarmamız gerekir. Değil ise vay halimize!

‘…Mezarlıklarda dolaşırken, kitabelere göz gezdirdim. Her kitabe, o taşın altında yatan insanın namusuna, şerefine, haysiyetine şahadet eden ebedi bir kefalet senedi gibidir. Hepsi de ya manzum ya mensur bir lisanla size, üzerine dikildikleri ölüyü şöyle tarif ederler: Benim altımda, bütün ömrünü iyilik ederek geçirmiş, hayatında tek kalp kırmamış, tek fenalık yapmamış, vatanına, milletine, ailesine, dostlarına, ömrünü, kalbini ve kesesini cömertçe harcamış eşsiz bir insan yatmaktadır!         

Kelimeler, cümleler, ifadeler değişebilir; fakat değişmeyen tek şey, mezar taşının iddiasıdır.

Mezar taşı, her cenazenin, beşeri günahlardan beraatını isteyen ezeli ve ebedi bir avukat gibidir. Bir vatan haininin, bir ana katilinin, bir ocak kundakçısını, bir kasa, bir namus, bir şeref hırsızının, bir kan ayyaşının mezarına dikilen taş bile, ebedi vekaletini üzerine aldığı ölüye tek leke sürdürmemek isteyen bir avukat kesilir. Bunun içindir ki, bir baba katilinin mezarında şu cümleyi okursanız, hiç şaşırmayın!

“Burada, karıncayı incitmekten çekinerek yaşamış bir insan yatmaktadır!”

Bir mezar başında, gaddaresini en haksız cinayetin kanıyla lekelemiş olan bir katile bile hüsnü şahadet eden cemiyet, yaşayan en büyük kıymetin önünde bile  boyun eğmek istemez. Ve en sefil bir ölüden bile kıskanmadığı sevgiyi, en üstün diriden esirger, çünkü ölü kıskanılmayan yegane insandır.   

Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın ölüsüne yanışımız bundandır.

Bu hakikati düşününce, körün öldükten sonra niçin ‘badem gözlü’ olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

Şimdi; birçok kıymetlerin, ölümlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.

Sanır mısınız ki, dünya Shakespeare’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır, ve Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakla çok masum bir gaflet göstermiştir?

Hayır … Kurnaz beşeriyetin zekası , bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde kavrayabilmek kabiliyetinden mahrum değildi. Ve bence insanlar, o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanıyışları ise, ‘ölüleri kıskanmayışlarındandır.’

Bu hasetten doğan inkarın misallerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz: Hayatlarında iken gördükleri umumi lakaydinin, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller yapılıyor.

Bugün hor gördüğümüz nice nice kıymetler var ki, yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer ‘kıymet’ olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz. Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.

(…)

Görülüyor ki insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır: ‘Ölmek!’        

(…)

Yukarıda yer verdiğim satırlar, Latife Hanım’a (Uşşaki) ait. İpek Çalışlar tarafından yazılan ‘Latife Hanım’ isimli otobiyografik eserde yazıyor bunlar. Latife Hanım bu satırları yakın arkadaşı ve hatta dostu olan Ahmet Ağaoğlu’nun ölümü üzerine yazmış.

Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ama Latife Hanım’ın söylediği gibi, kıskanılmamak için ölmeye gerek yok. Aksine inadına yaşamak gerekir. Birileri kıskanmasın diye oturmak, durmak değil; başarılı olmak için inadına çalışmak, inadına üretmek, inadına yaratmak gerekir.

Bütün bunları ‘kıskananlar çatlasın’ falan diye değil, kendimiz için, kendi beden ve ruh sağlığımızı korumak için yapmamız gerekir.

Değil ise ne mi olur? Hasta oluruz!

Üretemeyen, yaratamayan insan hasta olur zira.

BİR ADALET TEORİSİ – 3

Siyaset felsefesinin en önde gelen çalışmalarından birisi,  Amerikalı siyaset bilimci John Rawls’ın günümüzden 45 yıl önce yazdığı ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli eseridir. Yayınlanmasından sonra gerek akademik çevreler, gerekse entelektüeller tarafından ilgiyle karşılanan, siyaset felsefesine yön veren, adalet düşüncesini geliştiren ve literatürünü zenginleştiren, yanı sıra pek çok tartışmayı da beraberinde getiren bu önemli ve değerli çalışma, pek çok dile çevrilmiş olmasına rağmen, ne yazık ki bugüne kadar Türkçeye çevrilmemiştir. O nedenle ülkemizde bu önemli kitaptan yararlanma olanağı, sadece İngilizce ve çevrildiği diğer yabancı dilleri bilenlerin tekelinde kalmıştır.

Bilkent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde ‘Public Law/Kamu Hukuku‘ dersini vermeye başladığım 2000 yılında İngilizce’sini okuduğum, ders malzemesi olarak kullandığım bu kitabın Türkçeye tercüme edilmesi konusunda Siyasal Yayınevi sahibi Sayın Ünal Sevindik’ten teklif aldığımda inanılmaz derecede sevindim ve onur duydum.

John Rawls’ın yaklaşık 20 yıllık emeğinin ürünü olan ve yayınlandığı günden bu yana 45 yıl geçmiş olmasına rağmen Türkçeye çevrilmemiş bulunan böylesine önemli bir kitabın Türkçeye tercümesini tamamladığımda, bu eser benim en büyük eserim, en önemli hizmetim, en değerli çalışmam, onurum ve çocuklarıma bırakacağım en değerli mirasım olacaktır.

Dört aydır üzerinde yoğun bir şekilde çalıştığım, yarısına yakın kısmını tercüme ettiğim ve bu yılın sonunda bitirmeyi planladığım bu önemli eserin ‘İçindekiler’ bölümünün, Rawls’ın kitabın birinci baskısı için 1971 ve genişletilmiş ikinci baskısı için 1990 yıllarında yazdığı önsözlerin ve yine ‘Vicdani Reddin Tanımlanması’, ‘Vicdani Reddin Haklılaştırılması’, ‘Hakkaniyet Olarak Adalet’, ‘Adaletin Rolü’, ‘Adaletin Konusu’ bölümlerinin Türkçe tercümesini daha önce sizinle bu blogda paylaşmıştım.

Bu paylaşımların gördüğü yakın ilgi ve paylaşımların devamı yönünde gelen yoğun talep nedeniyle, aşağıda tercüme ettiğim bölümlerden ‘Adalet Teorisinin Ana Fikri’, ‘Orijinal Pozisyon ve Haklılaştırma’ başlıklı bölümlerini yayınlıyor, ilginize teşekkür ediyor ve size iyi okumalar diliyorum.

Bu münasebetle ve yeri gelmişken tercüme ettiğim bölümlerin İngilizce ve Türkçelerinin karşılaştırmalı olarak gözden geçirilmesinde bana yardım eden, bu bağlamda çok değerli katkılar yapan Bilkent Üniversitesi’nden öğrencim olan ve şimdilerde Ankara Barosunda avukatlık stajı yapan sevgili Ünal Yıldız’a da şimdi yeri gelmiş iken katkıları için teşekkür ediyorum.

  1. ADALET TEORİSİNİN ANA FİKRİ

Benim amacım, örnekleri Locke’da, Roussseau’da ve Kant’da bulunan sosyal sözleşme teorisini genelleştirmek, benzer nitelikteki bu teorilerin yüksek düzeydeki soyutlamasına ulaşan bir adalet kavramı sunmaktır.4 Bunu yapmak için, orijinal sözleşmeyi, herhangi bir kişinin özel bir topluma girmesi veya özel  bir hükümet şekli kurması olarak düşünmememiz gerekir. Bunun yerine, bize rehberlik edecek fikrin, orijinal anlaşmanın toplumun temel yapısı olan adalet ilkelerinin objesi olduğunu düşünmeliyiz. Bu ilkeler, beraberliklerinin temel şartını kendi menfaatlerinin daha ilerisinde tanımlayan ve henüz eşitliğin başlangıç durumunda olan serbest ve rasyonel kişilerin benimsediği ilkelerdir. Bu noktadan daha ileriye doğru olan bütün anlaşmaları bu ilkeler düzenler; bu bağlamda sosyal işbirliğinin kapsayacağı durumları ve kurulabilecek hükümet şekillerinin çeşitlerini kesin olarak bu ilkeler belirler. Ben, adalet ilkelerinin bu şekilde dikkate alınmasını hakkaniyet olarak adalet diye isimlendiriyorum.

O nedenle, sosyal işbirliği kapsamındaki kişilerin, temel hak ve ödevleri tayin etmekte ve sosyal menfaatlerinin bölünmelerini belirlemekte esas aldıkları ilkeleri, ortak bir eylemin birlikte seçilmesi şeklinde hayal edebiliriz. Zira insanlar, birbirlerine karşı iddialarını nasıl düzenleyeceklerine ve yine kendi toplumlarının kuruluş şartlarının nasıl olması gerektiğine peşinen kendileri karar verirler. Her bir kişinin kendi iyiliğini ne şekilde oluşturduğuna rasyonel bir düşünceyle karar vermesinin gerekli olması gibi, bu da o kişinin izlemesi gereken rasyonel bir amaçlar sistemidir. Onun için bir grubun içindeki insanın, bir defada ve her zaman bunların arasındakilerden neyin adil veya gayri adil olduğunu hesaba katması gerekir.  Rasyonel insanın varsayımsal bir durum olan eşit özgürlük içinde yaptığı seçim, bu seçim sorununun adalet ilkelerinin belirlediği bir çözümü olduğunu varsayar.

Hakkaniyet olarak adalet kavramı içindeki eşitliğin orijinal pozisyonu, sosyal sözleşmenin geleneksel teorisi içindeki tabiat haline tekabül etmektedir. Bu orijinal pozisyon, elbette gerçek bir tarihsel olgu olarak düşünülmemeli, kültürün ilkel şartlarının daha azı olarak kabul edilmelidir. Orijinal pozisyon, belirli bir adalet kavramına öncülüğü karakterize eden mutlak bir faraziye hal olarak anlaşılmalıdır.5 Bu halin esaslı özellikleri arasında, hiç kimsenin o kişinin toplumdaki yerini, sınıfını, sosyal statüsünü bilmemesi ve yine o kişinin kendisinin de, doğal şeylerin dağıtılmasındaki kendi şansını bilmemesi vardır. Dahası ben bu durumda olan tarafların, kendi iyilik anlayışları ile özel psikolojik eğilimlerini de bilmediklerini varsaymaktayım. Adalet ilkeleri bir bilinmezlik/cehalet perdesinin arkasından seçilmiştir. Seçimin bu şekilde yapılmış olması, doğal bir şans veya beklenmedik durumlar tarafından belirlenen seçim ilkelerinin, hiç kimsenin lehine ya da aleyhine olmamasını sağlar. Herkes benzer biçimde konumlandığında, hiç kimse kendi lehine özgü ilkeleri biçimlendirme gücüne sahip olamaz ve dolayısıyla adalet ilkeleri bir pazarlığın ve adil bir anlaşmanın sonucunda oluşmuş olur. Verili orijinal pozisyon için rasyonel varlıklar olarak kendi amaçları ve yetenekleri içinde herkesin birbirleriyle olan ilişkilerinin simetrisi, sadece ahlaklı kişiler arasında adildir, ki ben bunu adalet duygusu olarak varsayacağım. Birisinin orijinal pozisyonun, temel anlaşmaların adilliğe ulaşmasında uygun bir başlangıç durumu olduğunu söylemesi gerekir. Bu da ‘hakkaniyet olarak adalet’ isminin yerinde olduğunu gösterir: bu açıklama orijinal pozisyonda üzerinde anlaşılan adalet ilkesi fikrini adilliğe taşır. ‘Metafor olarak şiir’ deyimindeki şiir ve metafor kavramları nasıl aynı anlama gelmez ise, hakkaniyet olarak adalet isminde de, adalet ve adillik kavramları aynı anlama gelmez.

Daha öncede söylediğim gibi, hakkaniyet olarak adalet, genel bütün seçimlerin en önemlisinin insanların birlikte yapmalarıyla, diğer bir deyişle adalet kavramı ilkelerinin ilki olan kurumların reformunu ve daha sonra gelen bütün eleştirileri düzenleyen bir seçimle başlar. Böylece seçilmiş bir adalet kavramına sahip olan biz, daha sonra, bunların başlangıçta üzerinde anlaşılan adalet ilkeleriyle uyumlu bir anayasa, yasa ve benzeri diğer şeyleri yapmak üzere seçildiklerini kabul edebiliriz. Kuralların genel sistemi tarafından tanımlanan bizim akdettiğimiz bu anlaşma, eğer farazi anlaşmanın ardılı ise, bizim sosyal durumumuz da adildir. Dahası orijinal pozisyonun bir dizi kural belirlediğini kabul ettiğimiz takdirde, (bu özel bir adalet kavramının seçilmiş olması demektir) birbirlerine karşı saygılı, eşit, serbest ve adil olan insanlar, eğer sosyal kurumların bu kuralları tatmin ettiğini birbirleriyle olan ilişkilerinde birbirlerine samimiyetle ifade ederlerse, bu doğru olacaktır. Bu insanların hepsi, yaptıkları düzenlemelerde bir şart koşulmayla karşılaştıklarında, orijinal pozisyonda ilkelerin seçimi konusunda kabul ettikleri makul sınırlamaları ve kabul edilmiş diğer geniş şekillenmeleri gösterebilirler. Bu olgunun genel olarak tanınması, adalet ilkelerine denk düşen kamusal bir kabulün temeli olarak şart koşulmalıdır. Elbette hiçbir toplum,  insanların edebi bir duyguya gönüllü olarak dahil oldukları bir işbirliği projesi değildir; her insan kendisini doğumla birlikte herhangi bir toplumda, herhangi bir yere yerleştirilmiş olarak bulur ve bu pozisyonun doğası, o insanın hayat beklentilerini maddi yönden etkiler. Hakkaniyet olarak adalet ilkelerini tatmin eden bir toplum, adil durumlar altında bu ilkeleri kabul edecek olan eşit ve özgür insanların gönüllü projesini karşılamaya olabildiği kadar yaklaşmış bir toplumdur. Bu bağlamda, bu toplumun üyeleri özerktir ve bu üyelerin üstlendikleri yükümlülükler de sadece kendilerini bağlar.

Hakkaniyet olarak adaletin bir diğer özelliği, orijinal pozisyonda olan tarafların rasyonel ve karşılıklı olarak önyargısız olmalarıdır. Bu tarafların bencil olmaları demek değildir, bireylerin sadece belirli bazı şeylerle ilgileri olduğu anlamındadır, örneğin bunlar, refah, itibar ve egemenliktir. Ancak bu kişiler, bir başkasına ait olan bir menfaati kabullenmemiş kişiler olarak tasavvur edilmelidirler. Ruhsal amaçları aksine dahi olsa, bu insanlar, farklı dinlerin zıt olan amaçlarının peşindeymiş gibi varsayılırlar. Dahası, rasyonalite kavramı, en etkili araçların sonunda alınan ekonomi standardının içinde mümkün olduğu kadar geniş yorumlanmalıdır. Daha sonra (*25)’de açıklanacağı üzere, ben bu kavramı değiştireceğim ama birilerinin bunu tartışmalı etik unsurlar temelinde sunmaktan da kaçınması gerekir. Orijinal pozisyon, mutlaka kabul edilen en geniş şekli şart koşularak karakterize edilmelidir.

Hakkaniyet olarak adalet kavramının çözümlenmesinde en önemli amaç,  orijinal pozisyonda, hangi adalet ilkelerinin seçilmesi gerektiğinin açıkça belirlenmesine ilişkindir. Bunu yapabilmek için bu durumu ayrıntılarıyla tarif ve bunun sunduğu seçme sorununu dikkatle formüle etmemiz gerekir. Ben bu sorunları müteakip bölümlerde ele alacağım. Bununla birlikte, gözlenen odur ki, eşitlik durumunda adalet ilkelerinin orijinal anlaşmadan doğduğu hususu bir defa düşünüldüğünde, bunun fayda ilkesinin tanınması sorununa kapı açacağını kabul etmek gerekir. Söz gelişi, biraz zorlukla da olsa bu durum, kendilerini eşit ve başkalarının iddiaları konusunda yetkili gösteren insanların, başkalarının hoşuna gidecek bazı basit avantajlar elde etmek uğruna, daha az hayat beklentileri içeren bir ilke üzerinde anlaşma sağlamalarına benzetilebilir. Her bir insan, kendi menfaatlerini, kendi iyi kavramını geliştirme yeterliliğini korumayı arzu ettiğinde, daha büyük ve net bir tatmin dengesi sağlamak amacıyla bir kimsenin daimi bir kayba razı olması için herhangi bir nedeni olamaz. Güçlü ve sonsuz yardım severliğin eksik olması, rasyonel bir insanı sadece temel yapıyı kabul etmemeye yöneltir,  çünkü bu durum, o kişinin kendi hak ve menfaatleri üzerinde kalıcı bir etki olmasına bakılmaksızın cebirsel avantajlar toplamını maksimize eder. O nedenle faydacılık ilkesi, eşitler arası karşılıklı avantaj için sosyal işbirliği kavramına karşıt görünebilir. Bu ilke, iyi düzenlenmiş bir toplum nosyonunun içindeki mütekabiliyet fikri imasıyla zıtlık içinde görülebilir. Ama her ne şekilde görülürse görülsün, ben bunu bu şekilde tartışacağım.

Ben başlangıç durumundaki insanların iki farklı ilkeden birini seçebilmeleri yerine; mesela refah ve yetki eşitsizliklerinin, toplumun özellikle en avantajlı üyelerinin ve sadece herkesin yararlarını tazmin etmenin sonucu ise adil olması gibi sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri ikinciler elde tutarken, birincilerin ihtiyaç duydukları temel hak ve ödevlerin tahsis edilmesindeki eşitliği koruyacağım. Bu ilkeler, toplamda daha büyük iyi tarafından zorlukları dengeleme temelinde kurumların haklılaştırması konusunda bir istisna teşkil eder. Birilerinin zengin olmaları için birilerinin daha aza sahip olmaları belki bir yol olabilir ama bu adil olmaz. Yine büyük menfaatler elde eden birkaç kişinin, insanların durumunu iyileştirmelerini sağlamaları çok fazla bir şans olmasa da, bu adaletsizlik de olmaz.  Sezgisel düşünce, hiç kimsenin tatmin edici bir hayatı olmaksızın, herkesin iyi olmasının bir işbirliği projesine dayanmasını, avantajların bölünmesinin daha az iyi durumda olanlar da dahil olmak üzere herkesin içinde yer almaya istekli olmasını gerektirir. Sözü edilen bu iki ilke, herkesin iyi hal şartları için gerekli bir proje uygulandığı zaman, başkalarıyla işbirliğine istekli olmayı hak etti diyebileceğimiz hiç kimsenin beklediği bir şey değil iken, sosyal pozisyonları içinde kendilerine daha çok şey bahşedilenlere veya şanslı olanlara adil gelebilir.6 Doğal bağışların kazaya uğramasının kullanılmasını, sosyal ve ekonomik avantajlar için sosyal durumun ihtimallerinin karşıtlığının aranmasını önleyen adalet kavramına bakmayı kararlaştırdığımızda, bu ilkeleri takip ederiz. Bunlar, ahlaki açıdan keyfi görünen sosyal dünyanın koşullarının bir kenara bırakılmasının sonucunu ifade eder.

Bununla birlikte, ilkelerin seçimi sorunu son derece zordur. O nedenle, ben, bu konuda herkesi ikna etmek için yapacağım öneriye cevap verilmesini beklemiyorum. Şundan dolayı beklemiyorum, diğer sözleşme açılarında olduğu gibi en baştan itibaren not etmeye değer olan husus, hakkaniyet olarak adalet kavramının şu iki bölümden oluşmasıdır; (1) başlangıç durumunun yorumu ve seçme sorunu o noktada tavırlıdır ve (2) ileri sürülen ilkeler dizisi üzerinde anlaşılmış olunmalıdır. Birisi teorinin birinci kısmını kabul edebilir (veya bunların bir değişiğini) fakat diğerini ya da tersini kabul etmeyebilir. Diğer öneriler reddedilmesine rağmen, akdi başlangıç durumu kavramı kabul edilebilir görünebilir. Emin olunuz ki, bu durumun en uygun kavramının, faydacılığa ve mükemmeliyetçiliğe karşı adalet ilkelerini takip etsin ve dolayısıyla sözleşme doktrini bu bakışlara alternatif sağlasın diye ben bu düşünceyi korumak istiyorum. Birileri, sözleşmesel yöntemin bahşettiklerinin, etik teoriler ve bunların altını çizdiği varsayımları belirleyen hususlar üzerinde çalışmak için yararlı bir yol olduğunu ileri sürmesine rağmen, birileri de bu iddiaya hala itiraz edebilir.

Hakkaniyet olarak adalet, benim sözleşme teorisi olarak isimlendirdiğim kavrama bir örnektir. Şimdi burada ‘sözleşme’ deyimine ve ilgili diğer açıklamalara yönelik bir itirazda bulunulabilir ama ben bu deyimin, bu konudaki görüşlerime kabul edilebilir bir mükemmellikle hizmet edeceğini düşünüyorum. Başlangıçta şaşırtıcı gelen pek çok sözcüğün yanıltıcı çağrışımları vardır. ‘Fayda’ ve ‘faydacılık’ deyimlerinin kesinlikle bir istisnası yoktur. Bu deyimler, istismar etmeye niyetli çok fazla düşmanca ve şanssız eleştirilere muhataptırlar: ki bu faydacılık doktrini üzerinde daha henüz çalışmaya hazırlananlar için yeterince açıktır. Bu, ‘sözleşme’ deyiminin ahlak teorilerine uygulanması yönünden de aynı şekilde doğrudur. Daha önce işaret ettiğim üzere, bunun anlaşılması için, kişinin, bunun belirli bir soyutlama düzeyini ima ettiğini aklında tutması gerekir. Özellikle ifade etmek gerekir ise,  ilgili anlaşmanın içeriği verili bir topluma girmek veya verili bir hükümet şeklinin benimsenmesi  demek değildir, sadece belirli ahlak ilkelerini kabul etmek demektir. Dahası, buna yönelik olarak işaret edilen taahhütler tamamen varsayımsaldır: sözleşme bakışı, iyi tanımlanmış bir toplumda orijinal pozisyonun kabulünü elinde tutar.

Sözleşme terminolojisinin değeri, bunun, rasyonel insanlar tarafından, adalet ilkelerinin, ilkeler olarak tasarlanmasının seçilmesinde adalet düşüncesinin yol göstermesi ve bu suretle adalet kavramlarının açıklanabilmesinin ve haklılaştırılmasının sağlanmasıdır. Adalet teorisi rasyonel seçim teorisinin bir parçası ve belki de en önemli parçasıdır. Yine adalet ilkeleri, birkaç kişi veya grup arasındaki ilişkilere uygulanan, sosyal işbirliğinin kazandırdığı avantajlar üzerine olan çatışma iddialarıyla da uğraşır. ‘Sözleşme’ sözcüğü, bütün taraflarca kabul edilen ilkelerle uyum içinde olan uygun avantajlar bölünmesinin şartlarıyla birlikte bu çoğulculuğu teklif eder. Adalet ilkeleri için kamusallık şartı, aynı zamanda sözleşmenin anlatım biçimi anlamına gelir. O nedenle, eğer bu ilkeler bir anlaşmanın sonucu ise, yurttaşlar, başkaları tarafından takip edilen ilkeler konusunda bilgi sahibidirler. Bu, sözleşme teorilerinin, siyasal ilkelerin kamusal doğasını vurgulamasının bir özelliğidir. Son olarak ifade etmek gerekir ise, sözleşme doktrininin uzun bir geçmişi ve geleneği vardır. Bu uzun düşünme çizgisine ilişkin bağın açıklanması, fikirlerin tanımlanmasına ve dindarlığın doğal uyumuna yardım eder. Böyle bir durumda, ‘sözleşme’ deyiminin kullanılmasında birkaç avantaj vardır. Uygun önlem alınması halinde bu yanıltıcı olmaz.

Son bir açıklama: Hakkaniyet olarak adalet tam bir sözleşme teorisi değildir. Bunun anlaşılır olması için, sözleşmesel fikrin,  sadece adalet için değil, bütün erdemlerin ilkelerini kapsayan bir sisteme, az ya da çok tam bir etik sisteme doğru genişletilmesi gerekmektedir.  Ama yine de bölüm I’de ben, erdemleri sistematik bir yolda incelemeye şimdilik girişmeyeceğim, sadece adalet ilkelerini ve bu ilkeyle yakın bağlantısı olan diğer ilkeleri inceleyeceğim. Açık söylemek gerekir ise, hakkaniyet olarak adalet, kabul edilebilir bir iyilik çerçevesi içinde başarılı olursa eğer, bir sonraki adım olan ‘hakkaniyet olarak doğruluk’ adına önerilen daha genel bir görüş üzerinde çalışmak olacaktır.  Bu geniş teori, sadece bizim başkalarıyla olan ilişkilerimizi kapsar göründüğünden ve hayvanlar ile bütün doğaya karşı nasıl davranmamız gerektiğini hariç tuttuğundan bu yana, ahlaki bütün ilişkileri kavramakta başarısız olmuştur. Ben sözleşme nosyonunun teklif ettiği, kesinlikle birincil önemde olduğunu gördüğüm bu sorulara yaklaşan yönüyle uğraşmıyorum, o nedenle bunları bir kenara koyacağım.  Ve şimdilik hakkaniyet olarak adaletin sınırlı bir kapsamını ve bunu örnekleyen bakışın genel bir çeşidini tanımaya çalışacağım. Bunların sonuçları ne kadar uzakta olursa olsun, bunlar bir defa revize edildiğinde, diğer sorunların anlaşılması yine de peşin olarak kararlaştırılamaz.

4) Önerilen metin, Locke’un Second Treatise of Government/Hükümet Üzerine İki Deneme, Roussea’nun The Social Contract/Sosyal Sözleşme ve Kant’ın sözleşme geleneğinin tanımıyla ilgili olan ve The Foundations of the Metaphysics of Morals/Ahlakın Metafizik Temelleri kitabından başlayan etik çalışmaları. Hobbes, Leviathan. Tarihsel bir soruşturma olarak J.W.Gough, The Social Contract/Sosyal Sözleşme (2nd ed. (Oxford, The Clarendon Press,1957) ve Otto Gierke, Natural Law and the Theory of Society/Doğal Hukukve Toplum Teorisi, Ernst Barker’in sunuşuyla (Cambridge, The University Press. 1934) Etik teori olarak sözleşme bakışı üzerine bir sunum  için G.R.Grice, The Grounds of Moral Judgment/AhlakYargısının Temelleri, (Cambridge, The University Press.1967) Aynı zamanda *19, not 30’a bakınız.

5.Kant orijinal anlaşmanın kurgusal/varsayımsal olduğu konusunda açıktır. Bakınız The Metaphysics of Morals/Ahlakın Metafiziği, pt.I (Rechtslehre) özellikle **47,51; ve pt.II’deki makale ‘Concerning the Common Saying: This May Be True in Theory but It Does Not Apply in Practice/Müşterek Söyleyişle İlgili: Bu Teoride Doğrudur ama Uygulamada Değildir’ Kant’ın Political Writings/Siyasal Yazılar, ed.Hans Reiss ve çeviren h.B.Nisbet (Cambridge, The University Press.1970), pp.73-87. Bakınız Georges Vlachos, La Pensee politiqe de Kant/Kant’ın Siyaset Üzerine Düşünceleri, (Paris, Presses Universitaires de France, 1962) pp. 326-335; ve daha ileri bir inceleme için J.G.Murphy, Kant: The Philosophy of Right/Kant: Hakkın Felsefesi (London, Macmillan, 19ı70)  pp. 109-112, 133-136.

6, Bu sezgisel fikrin formülasyonunu Allan Gibbard’a borçluyum.

  1. ORİJİNAL POZİSYON VE HAKLILAŞTIRMA

Orijinal pozisyonun temel anlaşmaları adilliğe ulaştıran uygun başlangıç durumunu sağladığını daha önce ifade etmiştim. Bu gerçek ‘hakkaniyet olarak adalet’ ismine yol verir. Eğer başlangıç durumundaki rasyonel insanlar, adaletin diğer işlevi üzerinden hakkaniyet olarak adalet ilkelerini seçerlerse, bu, benim adaletin bir kavramının diğerinden daha kabul edilebilirdir dememden kuşkusuz daha anlaşılır olur ve buna duyulan saygıyı haklılaştırabilir. Adalet kavramları, kişilerin bunları kabul edebilmelerine, yani durumlarına göre derecelendirilir. Bu şekilde anlaşıldığında, bunun hangi duruma rasyonel olarak uyarlanacağı araştırılmış olur ve bu suretle haklılaştırma sorununun tartışılması problem olmaktan çıkar. Böyle bir yaklaşım, adalet teorisini rasyonel seçme teorisiyle de bağlantılı duruma getirir.

Eğer haklılaştırma probleminin bu yönü başarılı olursa, biz elbette seçme probleminin doğası içindeki bazı ayrıntıları tanımlayabiliriz. Biz, sadece tarafların inançlarını ve çıkarlarını, ilişkilerinde birbirlerine karşı olan saygılarını, seçtikleri alternatifleri, akıllarında makyajladıkları prosedürleri ve başkaca şeyleri bilirsek eğer, rasyonel seçme probleminin kesin bir cevabı vardır. Durumların değişik yollarla sunulması gibi farklı ilkelerde karşılıklı olarak kabul edilirler. Adalet teorisinin amaçları için başvuracağım orijinal pozisyon kavramı, bu pozisyon durumunun seçimi lehine en önemli felsefi yorumdur.

Ancak biz neyin en lehte yorum olduğunu nasıl kararlaştırabiliriz?  Ben, belirli şartlar altında adalet ilkelerinin seçilmesi gerektiğini sadece geniş bir anlaşma ölçüsünün olması durumunda kabul edebilirim. Orijinal pozisyonun belirli bir tanımının haklılaştırılması için, birisinin, bunların ortaklaşa olarak paylaşılan karinelerinin bununla birleştiğini göstermesi gerekir. Birileri geniş olarak kabul edilmiş ve fakat zayıf olan önermelerin daha özel sonuçları olduğunu ileri sürebilir. Ne var ki, zararsız ve hatta önemsiz de olsa, her bir karinenin bir başına doğal ve makul olması gerekir. Sözleşme amacının yaklaşımı, hep birlikte ele alındığında, bunlar, kabul edilen adalet ilkeleri üzerinde önemli sınırlamaları da beraberinde getirir. Bunun ideal sonucu, bu şartların benzersiz bir ilkeler dizisini belirlemesi olmalıdır; bununla birlikte ben, bunların sosyal adalet kavramının önemli geleneği üzerinde yeterli bir sırada olmaları durumunda tatmin olmuş olacağım.

O halde, orijinal pozisyonu karakterize eden alışılmadık şartlar kimseyi yanıltmamalıdır. Buradaki düşünce, sadece adalet ilkeleri argümanını ve dolayısıyla bu ilkelerin kendisi üzerinde makul görünen sınırlamalarını kendimiz için canlı tutmaktır. Zira ilkelerin seçiminde, sosyal durumlar ve doğal şanslar konusunda hiç kimsenin avantajlı ve dezavantajlı konumda olmaması makuldür ve bu genel olarak kabul görür. Bu aynı zamanda, bizim kendi olayımıza ait durumlara uyarlanmış ilkelerin geniş bir mutabakatı olarak görülebilir. Ama özel eğilimlerin, özlemlerin ve kişilerin kendi iyi anlayışlarının, benimsenen adalet ilkelerini etkilemeyeceğinden de emin olmamız gerekir. Amaç, bu ilkelerin kabulü yönündeki teklifin rasyonel olmasının konu dışı bırakılmasıdır, bununla birlikte, sadece bir kişi adalet açısından baktığında belirli bazı şeylerin ilgisiz olduğunu eğer bilirse, o takdirde küçükte olsa bir başarı şansı var demektir.  Mesela, eğer bir insan zengin olduğunu bilirse, o insan, değişik vergilerin zenginlik ölçeğinde hesaplanarak artırılmasına ilişkin ilkeyi rasyonel olarak adil bulmayacaktır; eğer bu insan fakir ise, büyük bir ihtimalle bunun aksi olan ilkeyi önerecektir. Arzu edilen sınırlamaların sunulması için birisinin bu tür bilgilerden yoksun olduğu bir durumu hayal etmesi gerekir. Kişinin, insanları birbirine düşüren ve önyargılarıyla hareket etmelerine neden olan bu tür bilgi ihtimallerinden uzak durması gerekir. Bu durumda bilinmezlik/cehalet perdesi doğal bir şekilde ortaya çıkacaktır. Eğer biz bu argümanlar üzerindeki açıklama anlamına gelecek sınırlamaları aklımızda tutarsak, bu kavram hiçbir zorluğa neden olmayacaktır. Bu durumda, sadece belirli prosedürleri takip etmek suretiyle, özellikle adalet ilkelerinin bu sınırlamaları çerçevesinde orijinal pozisyon kavramına girebilir ve bunun üzerine konuşabiliriz.

Orijinal pozisyonda bulunan tarafların eşit olduklarının varsayılması kabul edilebilir bir husus olarak görülebilir. Bu, tamamının ilkelerin seçilmesi prosedüründe aynı haklara sahip olmalarından; her birinin önerilerde bulunmalarından, bunların kabul edilmeleri için nedenlerini sunmalarından ve benzeri diğer şeyleri yapabilmelerinden dolayıdır. Bu şartların amacı, çok açık şekilde, iyi kavramına sahip ve adalet duygusunu idrak eden varlıklar ve yine ahlaklı kişiler olarak bütün insanlar arasındaki eşitliği gösterir. Eşitliğin temeli bu iki hususla olan benzerliğinden ileri gelir. Amaçlar sistemi değer içeren bir paye değildir; ve hangi ilkeler uyarlanırsa uyarlansın, her insan, bunun için gerekli olan, buna uygun şekilde hareket etme ve anlama yeteneğine sahip bulunan bir kişi olarak varsayılır. Bilinmezlik/cehalet perdesiyle birlikte, kendi çıkarlarını geliştirmekle ilgilenen eşitler olarak rıza gösteren rasyonel insanlar, bunların hiçbirisinin sosyal ve doğal rastlantılar yönünden avantajlı veya avantajsız olduğunu bilmedikleri zaman adalet ilkelerini bu şartlar çerçevesinde tanımlarlar.

Bununla birlikte, orijinal pozisyonun özel bir tanımının haklılaştırılmasında başka bir yan daha vardır. Bu, adaletle ilgili incelediğimiz kanaatleri veya bunları uygun şekilde genişletmeyi karşılaştırmak için seçtiğimiz ilkeleri görebilmek içindir. Şimdi sezgisel olarak ve büyük bir güvenle yaptığımız üzere, bu ilkeleri uygulamanın, toplumun temel yapısı hakkında vereceğimiz kararda bunların bize önderlik yapıp yapmayacağını: ya da tereddütle ve kuşkuyla sunulmuş kararlar olması ve bunun bize yansıması durumunda, bu ilkelerin, bizim tarafımızdan da onaylanacak bir çözüm teklif edip etmeyeceğini not etmemiz gerekir. Emin olduğumuz hususlarda dahi kesin olarak cevaplandırılması gereken sorular vardır. Mesela dini hoşgörüsüzlüğün ve ırk ayrımının gayri adil olduklarından eminiz. Biz, bunların, kapsamlı kişisel çıkarlarımız tarafından olası bir başka anlam verilmeyecek şekilde dikkatle incelendiği ve inandığımız şeylerin tarafsız bir yargıya ulaştığı düşüncesindeyiz. Bu kanaatler, bizim varsaydığımız adalet kavramıyla uygun olması gereken geçici sabit noktalardır. Ancak biz otoritenin ve zenginliğin doğru olarak dağıtılması hakkında daha az güvenceye sahibiz. Bu noktada kuşkularımızdan kurtulacağımız bir yol arayabiliriz. Orijinal pozisyon yorumunu gözden geçirebilir, daha sonra bu durumun ilkelerinin kapasitesi içine emin olduğumuz kanaatlerimizi yerleştirebilir ve rehberliğe ihtiyaç olduğunda bunların rehberliğini sağlayabiliriz.

Bu durumun en lehte tanımının gözden geçirilmesinde, her iki son üzerinde çalışabiliriz. Bu çalışmaya bunu tanımlamayla başlayabiliriz, esasen bu tanım  genellikle herkes tarafından bilinen ve tercihan zayıf koşulları temsil eden kısımlara ilişkin bir tanımdır. Daha sonra, bu koşulların önemli bir takım ilkelere yol vermekte yeteri kadar güçlü olup olmadığına bakmamız gerekir.  Eğer bunlar yeteri kadar güçlü değillerse, o zaman eşit kabul edilebilirlikteki daha ileri önermelere bakmamız gerekir. Eğer yeteri kadar güçlülerse ve bu ilkeler bizim kanaatlerimizle eşleşirlerse, bu olabilecek olanın iyisi ve hatta en iyisidir. Fakat bu durumda bazı olası tutarsızlıklar da olacaktır. Böyle bir durumla karşılaştığımızda yapacağımız bir seçim vardır. Bu durumda ya başlangıç durumunun açıklanmasını değiştirmemiz veya mevcut yargılarımızı gözden geçirmemiz gerekir, yok eğer geçici olarak ulaştığımız yargılar sabit noktalar haline gelmiş iseler, bu düzeltmelerden bunlar sorumludur. İleri ve geri giderek bazen sözleşmesel durumların koşullarını değiştiririz, başkaları bizim yargılarımızı ana hatlarıyla ortaya koyar ve bir ilke olarak bunu onaylarken, biz, bunları hariç tutan ve düzelten, aynı zamanda kabul edilebilir şartları açıklayan ve bunu bize bahşeden ve o nedenle kanaatlerimizle eşleşen başlangıç durumunun tanımına ulaşırız. Böyle bir ilişki durumunda ben düşünümsel dengeye (reflective equilibrium) başvururum.7 Bu bir dengedir, zira bunun sonunda dışarıda kalan yargılar ve ilkeler birbirine denk düşer; ve biz hangi ilkelerin yargılarımızla uyuştuğunu ve kendi türevinin önermesi olduğunu öğrendiğimizde, bu bir düşünümsel durum haline gelir. O aşamada her şey bir düzen içindedir. Ancak bu dengenin istikrarlı olması zorunlu değildir. Bu özel olgular, yargılarımızı gözden geçirmekte bize önderlik edecek ve sözleşmesel durum üzerinde empozede bulunacak olan şartların daha ileri biçimde sorgulanmasının yaratacağı hayal kırıklığından sorumludur. Bunu yaptığımız zaman tutarlı ve sosyal adalet üzerindeki kanaatlerimizi haklılaştırmış ve orijinal pozisyon kavramına da bu şekilde ulaşmış oluruz.

Ben, elbette ve gerçekten bu süreç üzerinde çalışmayacağım.  Biz hala, düşünümselliğin varsayımsal gidişatının sonucu olarak sunacağım orijinal pozisyonun yorumu üzerinde düşünüyoruz. Bu yorum, adalet yargılarımızın incelenmesine olduğu kadar, ilkeler üzerindeki kabul edilebilir felsefi şartların her ikisinin de bir çerçeve içine yerleştirilme girişimidir. Orijinal pozisyonun lehteki yorumuna gelindiğinde, geleneksel anlamda, ister özel kanaatler, isterse genel kavramlar içinde apaçık başvuruda bulunulacak hiçbir husus yoktur.  Ben adalet ilkeleri için önerilenlerin zaruri gerçekler olduğunu veya bu tür gerçeklerden türetilebilir bulunduğunu iddia etmiyorum. Bir adalet kavramı aşikar önermelerden veya ilkeler üzerine olan şartlardan türetilemez; bunun yerine, pek çok düşüncenin karşılıklı desteğinin meselesi olan bu kavramın haklılaştırılması, her şeyin tutarlı bir bakış içinde birbirine uygun hale getirilmesini de gerektirir.

Son bir yorum. Demek istediğimiz şudur, adaletin belirli ilkeleri haklılaştırılmalıdır, çünkü bunlar eşitliğin orijinal pozisyonu üzerinde mutabıktırlar. Orijinal pozisyonun saf bir şekilde varsayımsal olduğuna daha önce vurgu yapmıştım. Eğer bu anlaşma gerçekten asla olmamış ise, bu ilkeler içindeki menfaati, ahlakı veya başkaca bir şeyi esas almamız neden gereklidir diye sormak doğaldır. Bunun yanıtı orijinal pozisyonda cisimlendirilmiş olan şartların, bizim de kabul edeceğimiz şartlar olmasıdır. Bunu yapmamamız, belki de felsefi düşünümsellikle bunu yapmaya ikna olmamız nedeniyledir. Sözleşmesel durumun her bir yönü bize destek olacak zeminler verebilir. O nedenle bizim yapabileceğimiz şey, makul olarak tanımaya hazır olacağımız bir incelemeyi, ilkeler üzerine olan bir dizi şart olarak tek bir kavram halinde bir araya toplamak olacaktır. Bu sınırlamalar, sosyal işbirliğinin adil terimleri üzerindeki bizim dikkate almaya hazırlandığımız sınırlamaları açıklar. O nedenle, orijinal pozisyon fikrine bakmanın bir yolu, bu durumun, bunun şartlarının anlamının toplamını açıklayan bir araç olduğunu ve bunun sonuçlarının özünü çıkarmada bize yardım ettiğini görmek olmalıdır. Diğer taraftan bu kavram, bize kendi ayrıntılarını sunan ve dolayısıyla  bunu anlaşılır şekilde tanımlamamız, durduğumuz noktada ahlaki ilişkileri en iyi şekilde yorumlamamız konusunda bize önderlik eden sezgisel bir nosyondur. Zira biz, uzaktan da olsa itirazımızı etkinleştiren bir kavrama ihtiyaç duyarız; bunu bizim için orijinal pozisyonun sezgisel nosyonu yapar.8

7.İlkelerin karşılıkklı uyum/düzeltme süreci ve kesin yargılar ahlak felsefesine özgü değildir. Bakınız Nelson Goldman, tümdengelim ve tümevarım sonuçları ilkelerinin haklılaştırılmasıyla ilgili paralel bir açıklama için Fact, Fiction, and Forecast/Olgu, Kurgu ve Tahmin (Cambridge, Mass.Harvard University Press. 1955) pp.65-68,

8.Henri Poincare uyarır: Il nous faut une faculte qui nous fasse voir le but de loin, et, cette faculte, c’est I’intuition.’ La Valeur de la science (Paris, Flammarion, 1990) p.27.

 

 

 

Emre itaat: iyilik emredildiği zamandır.’ Hz.Muhammed (s.a.v)

MILGRAM DENEYİ: OTORİTE VE İTAAT ÜZERİNE

Şiddetin insanla, insanın şiddetle birlikteliği kadim bir birlikteliktir. Bu birliktelik Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar. Adi olmaktan daha çok siyasi olan bu ilk cinayet de dahil olmak üzere, insanla şiddet arasındaki ilişki üzerine yapılan incelemeler sonucu getirilen bütün açıklamalar on dokuzuncu yüzyıl boyunca ağırlıklı olarak biyolojiye dayandırılmıştır.

Biyoloji temelinde açıklanan, insanın bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında şiddetin, evrimin doğal bir unsuru olarak kabul edildiği yönündeki görüşler, bütün bir on dokuzuncu yüzyıla egemen olmuştur. Bu görüşün önderleri, bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan ve görüşlerini ‘evrim’ ile ‘doğal seleksiyon’ kuramları üzerine kuran Thomas Malthus ile Charles Darvin’dir.

Yirminci yüzyılda bilim insanlarının bu yöndeki çalışmaları, insan davranışları ve toplumsal düzen üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud, insan aklının çalışması üzerine kurdukları kuramlarında, farklı şekillerde de olsa şiddet isteğinin insan doğasının bir parçası olduğunu öne sürmüşlerdir. Jung’un ve Freud’un dürtü kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilme biçimiyle, bireysel ve toplumsal deneyim yoluyla şiddeti öğrendiklerini, o nedenle insanların şiddetin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, şiddetin kaynağı, nedeni, açıklaması bilimsel yönden her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus şiddetin insanla olan kadim beraberliğidir. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep var olmuş, her zaman ve her yerde insanla, insanlarla birlikte yaşamış, pek çok şeyin elde edilmesinde son derece etkili bir araç olarak kullanılmıştır.

İnsanlar bu etkili aracı, küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini, kimliklerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşların bir kısmı sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış, iktidar kavgalarının en etkili silahı dünyanın hemen her yerinde ve her zaman şiddet olmuştur.

Şiddet üzerine, zulüm üzerine, vahşet üzerine, kitlesel kıyım üzerine, soykırım üzerine, bunların sosyolojik, psikolojik, siyasal nedenleri üzerine kafa yoranlar, inceleme yapanlar, elbette ve sadece antropologlar, sosyologlar, psikologlar, bu bağlamda az yukarıda görüşlerine yer verdiğim Jung’dan, Freud’dan, Malthus’dan, Darwin’den ibaret değildir. Başkaları da vardır, bu konular üzerine yazılmış başkaca yazılar, yapılmış bilimsel incelemeler ve araştırmalar da vardır.

Mesela Elias Canetti’nin ‘Kitle ve İktidar’ isimli kitabı vardır. Canetti bu kitabında, birbirini hiç durmadan, hiç soluk almadan üreten, sonra yeniden üreten, etkileyen ve çoğaltan, birbirinin hem nedeni, hem de sonucu olan iki canavarı, yani kitleyi ve iktidarı anlatır. Sadece bunu değil, insan doğasının, kitle ve iktidarla olan ilişkisinin zaman, mekan, din farkı olmaksızın nasıl benzeştiğini, insanlar arasındaki emir/itaat ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlığa dönüştüğünü anlatır.

Mesela Eric Hoffer’in ‘Kesin İnançlılar’ isimli kitabı vardır. Kitle hareketlerinin psikolojik, sosyolojik, ideolojik temellerini incelediği bu kitabında Hoffer, ister dini ve milliyetçi hareketler, isterse sosyal ve siyasal devrimler olsun, bütün kitle hareketlerinin ortak özellikler taşıdığını ileri sürer. Hoffer’e göre şiddeti, zulmü, vahşeti, bireysel veya kitlesel yok etmeyi esas alan kitle hareketinin kendisine taraftar bulmasının, bulduğu taraftarları elinde tutmasının ve harekete geçirmesinin nedeni; dayandığı siyasi/ideolojik doktrinden daha çok, endişe, tatminsizlik, imkânsızlık, anlamsızlık içinde olan, bütün bunlardan kurtulmak isteyen insanlara sığınacak bir yer teklif etmesidir. Kitle hareketlerine katılmaya hazır duruma gelen insanların, sadece bir öğretisi veya programı olan belirli bir harekete değil, genel olarak etkili herhangi bir harekete katılabilecek duruma geldiklerini ileri süren Hoffer, bu tezine örnek olarak Hitler öncesi Almanya’sında Komünist veya Nazi partisine katılmak için hareketlenen gençleri, Çarlık Rusya’sının son zamanlarında, siyonizmin hizmetine girmeye ya da komünist devrime katılmaya hazır durumda olan Yahudileri verir.

George Orwell vardır mesela. 1941’de, yani 2.Dünya Savaşı sırasında Alman bombardıman uçakları tepesinde uçarken kaleme aldığı ‘İngiltere, İngiltere’n’ isimli kitabında şunları yazar: ‘Şu anda ben yazıyorken, yüksek düzeyde uygarlaşmış insan oğulları beni öldürmek için tepemde uçuyorlar. Benim gibi, onların da bana karşı kişisel bir düşmanlığı yok. Hep söylendiği gibi, “görevlerini yapıyorlar” yalnızca. Bunların çoğu, hiç kuşkum yok ki, özel yaşamlarında cinayet işlemeyi asla aklından bile geçirmemiş, iyi kalpli, yasalara saygılı insanlardır. Ama öte yandan, içlerinden biri beni paramparça edecek bir bombayı tam yerine isabet ettirmeyi becerirse, bu yüzden uykusu asla eskisinden daha az ve kötü olmayacaktır. Onu suçlu olmaktan kurtaracak kadar güçlü ülkesine hizmet etmektedir çünkü o.

Mesela Hannah Arend vardır. Eichman davasını anlattığı ‘Eichmann in Jerusalem / Eichmann Kudüs’te’ isimli kitabında Arend, kötülüğün, şiddetin, itaatin nedenlerini araştırır, bunların insanın doğasında olan şeyler mi, yoksa sonradan öğrenilen şeyler mi olduğunu tartışmaya açar, sıradan insanların, diğerlerinin emirlerine uymalarının, bunların sonuçlarını düşünmeden çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin sonucu mu olduğu sorusunun yanıtını arar.

Aynı Arendt ‘Şiddet Üzerine’ isimli kitabında, insanların mantık sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ileri sürer ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Theodor W.Adorno vardır mesela. Frankfurt Okulu’nun önde gelen temsilcilerinden olan Adorno, bir grup bilim adamıyla birlikte yaptığı saha çalışması ve araştırması sonunda hazırladığı ‘Otoriter Kişilik’ adlı eserinde, Hitler/Nazi egemenliği ve bunun sonucunda soykırıma kadar giden insanlık dışı muameleleri belli bir birey tipinin; güçlüye boyun eğme, zayıf olana karşı vicdansızca ve hatta zalimce tahakküm etme eğilimindeki hastalıklı kişiliklerin varlığıyla açıklamaya çalışır.

Adorno, sadece bunu değil, yanısıra, otoriter kişiliğin oluşmasının nedenlerini, koşullarını, türlerini inceler. Yayınlandığı tarihte oldukça ilgi toplayan, ancak daha sonraki süreçte fazlaca eleştirilen ‘Otoriter Kişilik‘ adlı kitabında yer verdiği tespitlere göre, otoriter kişiliğin oluşumunda etkili olan faktörler ile bu kişiliğin temel özellikleri şunlardır: ‘çocuklukta bastırılmış içgüdüler; hayatı ve başka insanları tehdit olarak algılama; insanlarla olan ilişkileri mücadele, çatışma, karşıtlık, kutuplaşma temelinde kabul etme; anne/baba ile olan ilişkilerinin hiyerarşik/otoriter/sömürücü bir temele dayanması; bunlardan kaynaklanan öç alma, hınç duyma duyguları ile başkalarını sömürme isteği; güç gösterilerine tutkuyla katılma; başkalarını küçümseme ve dışlama.

Saha çalışmasına dayanan bu tespitlerin yapılmasında araştırma ekibi tarafından kullanılan ölçekler; anti-semitizm, etnomerkezcilik, politik-ekonomik muhafazakarlık ve faşizmdir.

Bu ölçekler içerisinde en önemli ve etkili ölçek olarak kullanılan faşizmin değişkenleri ise şunlardır; ‘gelenek ve göreneklere bağlılık; otoriteye boyun eğme, otorite olarak kabul edilen kişi ve kurumların sevmediği kişi ve gruplara, geleneksel değerleri tehdit ettiği düşünülenlere karşı duyulan öfke ve saldırgan tutum; subjektif, sanal, hayali, rafine ve estetik olanın reddi; stereotiplestirme, yani batıl inanç, klişe, kategorileştirme ve kaderci belirlenimcilik eğilimleri; güç gösterme, kabadayılık, delikanlılık yapma; başkalarını aşağı görme, alay etme, küçümseme; cinselliğe, özellikle heteroseksüel cinselliğe fazlaca önem verme.

Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman ‘Modernite ve Holocaust’ isimli eserinde, Adorno ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmayı, bu çalışma sonucunda hazırladıkları ‘Otoriter Kişilik’ isimli kitabı önemli ve övgüye değer bir çalışma olarak görmekle birlikte eleştirmekten de kaçınmaz. Bauman adı geçen eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları yazar; ‘Nazilerin zaferi güçlüye itaat eden, zayıfa karşı vicdansızca, çoğu kez zalimce tahakküm etme eğilimindeki kişiliklerin alışılmadık bir şekilde bir araya gelmelerinin sonucu olmalıdır. Bunun nedenini yazarlar açıklamamışlar, açıklamak da istememişlerdir. Otoriter kişilikleri yaratabilen bireyüstü ya da birey dışı etkenleri araştırmaktan özenle kaçınmışlar, bu etkenlerin normalde otoriter kişilikten yoksun insanlarda otoriter bir davranışa yol açabilmesi olasılığıyla ilgilenmemişlerdir. Adorno ve arkadaşlarına göre Nazizm, Naziler zalim olduğu için zalimdi; Ve Naziler, zalim insanlar Nazi olmaya eğilimli olduğu için zalimdiler…Adorno ve ekibinin sorunu ifade biçimi, uyguladıkları suçu bölüştürme yönteminden daha çok, insanlığın geri kalanını suçsuz ilan eden isabetsizliğinden ötürü önemlidir. Adorno’nun görüşü dünyayı doğuştan Nazi eğilimliler ve onların kurbanları olmak üzere ikiye bölmektedir. Pek çok kibar insanın olanak verildiğinde zalime dönüşebildiği yolundaki çapraşık ve üzücü gerçek hasır altı edilmiştir. Kurbanların bile, kötü sonlarına doğru giderken insanlıklarını büyük ölçüde yitirmiş olabileceklerinden kuşku duymak yasaklanmıştır…

Bu konularla ilgili olarak yazılmış bir başka kitap, yapılmış bir başka inceleme daha var. En başta Adorno ile arkadaşlarının yaptıkları araştırmayla bu araştırma sonunda vardıkları kimi görüşlere ve yine şiddet, vahşet, zulüm, kitle kıyımı, soykırım üzerine ortaya konulmuş diğer bütün görüşlere aykırı ve farklı sonuçlara ulaşan bu çalışma ve görüş, Yale Üniversite’nde akademisyenlik de yapan Amerikalı psikolog Stanley Milgram’a aittir.

Duygusal dürtülere dayalı varsayımların amprik olarak uygulamasını yapan, bu bağlamda değişik meslek mensupları ile yaş gruplarından seçtiği denekler üzerinde çalışma yürüten Milgram, kendi adıyla anılan, yani ‘Milgram Deneyi’ olarak bilinen çalışmasını ve bu çalışmanın sonuçlarını önce ‘The Perils of Obedience / İtaatin Tehlikeleri’ isimli makalesinde, daha sonra ve çok daha geniş olarak ‘Obedience to Authority: An Experimental View / Otoriteye İtaat: Deneysel Bir Bakış’ isimli kitabında yayınlamıştır.

Milgram’ın yaptığı amprik çalışmalar, denekler üzerinde uyguladığı deneyler sonucu elde ettiği bulgular ile ulaştığı son derece açık ve anlaşılır sonuç bize şunu söyler: ‘Bu, yani Holocaust, yani kitle katliamı, soykırım, yani şiddet, vahşet, yani zulüm bize de yapılabilir ve bütün bunları biz de yapabiliriz.

Milgram’ı insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmeye yönelik deney yapmaya yönelten neden, Nazi Almanyası döneminin savaş suçlusu olarak yargılanan ve yargılama sonunda idam cezasına mahkum olan Adolf Eichmann’ın ‘ben bir asker olarak görevimi yaptım, bana verilen emirleri yerine getirdim’ şeklindeki savunması olmuştur.

Bu noktadan hareket eden Milgram, yaptığı deneyle, insanların bağlı bulundukları bir otoriteden emir almaları durumunda, hiçbir kişisel düşmanlık beslemedikleri insanlara eziyet edebilip edemeyeceklerini ölçmeyi hedefler, bu hedefe ulaşmak amacıyla şu soruların yanıtını arar:’İnsanlar kendilerine bu tür emirler verildiğinde ne tür tepkiler verirler? İtaat mi ederler, yoksa karşı mı çıkarlar?’ Ve daha da önemlisi, ‘Hangi noktadan sonra itaat etmeyi bırakıp karşı çıkarlar?

Milgram’ın, sıradan bir insanın bir deney bilimcisinden aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektirebileceğini ölçmek amacıyla değişik yaş ve meslek gruplarından seçilen deneklere elektrik şoku vererek uyguladığı bu deney, katılan deneklerin güçlü vicdani duygularıyla mutlak otoriteyi karşı karşıya getiren fiili bir uygulamadır.Sonuçta kazanan otorite olur.

Milgram vardığı bu sonucu, yaptığı deneyle ilgili olarak yazdığı makalesinde ve kitabında şu şekilde açıklar: ‘Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görülmüştür…Çalmaktan, öldürmekten, bir insana saldırmaktan kendi ilkeleri gereği nefret eden kişi, otorite tarafından emredildiği takdirde kendisini bu işleri görece daha kolay yaparken bulabilir. Kendi başına hareket eden bir insanın yapmasını hayal dahi edemeyeceğimiz bir eylem, emirle yapıldığında tereddütsüz uygulanabilir… İtaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin bütün temel nitelikleri bunu takip eder.

Milgram’ın yukarıdaki açıklamalarında da ifade ettiği üzere, yaptığı deney sonucu elde ettiği bulgular içerisinde belki de en çarpıcı ve sarsıcı olanı ‘barbarlık yapmaya hazır olma ile barbarlığın kurbanına yakınlığı arasındaki ters orantıdır.

Gerçekten insanın dokunduğu bir insana zarar vermesi son derece zordur. İnsanın sadece uzaktan gördüğü bir insana acı çektirmesi biraz daha kolaydır. Yalnızca sesini duyan bir insanın, sesini duyduğu insana acı çektirmesi daha da kolaydır. Bir insanın görmediği ve sesini duymadığı bir insana karşı zalim olması ise çok daha kolaydır.

Zygmunt Bauman’ın da işaret ettiği üzere, eğer bir insana zarar vermek o insanla doğrudan bedensel temas gerektiriyorsa, bu işi yapacak olan kişi, kendi eylemiyle kurbanının acısı arasındaki neden-sonuç ilişkisini görmezden gelemez. Zira neden-sonuç ilişkisi yalındır ve aşikardır; acıdan duyulan sorumluluk da öyledir.

Milgram’ın deneyindeki kişilere, kurbanın ellerini zorla, sözde elektrik şokunun verildiği bir levha üzerine koymaları söylendiğinde deneklerin sadece %30’u emre uymayı deney sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Kurbanın ellerini kavramak yerine yalnızca, kumanda masası üzerindeki manivelayı çevirmeleri istendiğinde itaat edenlerin oranı %40’a yükselmiştir. Kurbanlar bir duvarın arkasına gizlenip de yalnızca acı dolu çığlıklar duyulduğunda işin sonunu getirmeye hazır deneklerin oranı %62.5’e çıkmıştır. Sesin kapatılması, oranı daha da artırmamış, oran ancak %65 olmuştur.

Bu tespitler, bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi göstermektedir. Buna göre kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale gelmektedir.

Bu verilerin de ortaya koyduğu üzere Milgram’ın vardığı sonuç son derece basit ve inandırıcıdır. Milgram vardığı sonucu kitabında şöyle ifade etmektedir: ‘Denekle, kurbana zarar verici sonuç arasına yerleştirilen herhangi bir güç ya da olay buna katılan kişi üzerindeki gerilimin azalmasına ve dolayısıyla itaatsizlik oranının düşmesine neden olmaktadır. Modern toplumda bizimle, katkıda bulunduğumuz sonucu zararlı eylem arasında genellikle başkaları durmaktadır.

Milgram’ın 1974 yılında yayınlanan bu çalışması, hem akademik çevrelerin, hem de konunun uzmanı olan kişilerin yoğun saldırısına uğramış, bilim etiğine, bilimsel deney etiğine aykırı bulunmuş, şiddetle eleştirilmiş ve hatta ayıplı bulunduğu için kınanmıştır.

Bu eleştiri ve kınamaların en başta gelen nedeni, akademik çevrelere egemen olan alışkanlıklar, gelenekler, yıkılması neredeyse olanaksız önyargılardır. Zira Milgram’ın yaptığı çalışma, bu çalışma sonrasında vardığı ‘zulmün zalim kişilerce değil de normal görevlerini iyi yapmaya çalışan normal erkekler ve kadınlarca yapılmış olduğu yolundaki hipotezi; ve zalimliğin bunu yapanların kişisel karakterleriyle bağlantısının zayıf olduğu, ama otoriteyle itaat arasındaki ilişkiyle – yani normal, her gün karşılaştığımız iktidar ve itaat yapılanmasıyla – güçlü bir bağlantısının bulunduğu’ şeklindeki sonuç ezber bozucudur. Eleştirileri, kınamaları davet eden, kışkırtan da ezber bozan bu bulgular ve tespitler olmuştur.

Oysa konunun uzmanı olan kişilerin ifade ettikleri ve değeri çok daha sonraları anlaşılacağı üzere, bilim tarihinde, bilginin sözde değer yargılarından arınmış bir şekilde araştırılmasının ve bilimsel merakın/kuşkunun tarafsız dürtülerinin gerçek yüzünü Milgram’ın bu çalışmasından daha fazla gösteren bir başka çalışma yoktur.

Eleştirilere, kınamalara verdiği yanıtta Milgram haklı olarak şunları söyler; ‘Eleştirilerin çoğu, insanlar bilse de bilmese de araştırmanın sonuçlarından kaynaklanıyor. Eğer herkes az ya da çok bir şokla karşılaşınca araştırmayı sonlandırsaydı, bu çok güven verici bir bulgu olurdu ve o zaman hiç kimse bunu protesto edemezdi.

Modernite ve Holocaust’ isimli çalışmasında bu konuyla ilgili olarak yaptığı değerlendirmede Zygmunt Bauman, toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan ve takdir edilen Fransız sosyolog ve antropolog Gustave Le Bon’un ‘kötü eylemlerin normalde kötü olmayan insanlar tarafından yapıldığı’ şeklindeki görüşünden hareketle şunları yazar: ‘Bu konuda genellikle olası bulduğumuz tek vakayı anımsayalım; ki bu, insan ilişkilerinin normal, uygar, mantıklı kalıplarının kırıldığı bir durumdur; nefret ya da panikle bir araya toplanmış bir kalabalık; her biri olağan durumunun dışına çekilmiş ve bir süre için toplumsal bir boşlukta kalmış yabancıların rastlantısal bir karşılaşması; emirlerin yerini çılgınca haykırışların aldığı ve gidilecek yöne karar veren otoritenin yerine denetimden çıkmış koşuşturmaların egemen olduğu, tıklım, tıklım dolu bir kasaba meydanı. Düşünülmeyecek şeylerin ancak, insanlar düşünmeyi bıraktıkları zaman olabileceğine alışığız: İnsanların toplum öncesi ve uygarlaşmamış vahşi duygularının kaynadığı kazanın mantık kapağı kaldırılınca yani. Milgram’ın bulguları, insanlığın tümüyle mantıklı düzen tarafında oldukları; insanlık dışılığın ise tümüyle, ara sıra patlamalarla sınırlı olduğu şeklindeki bir dünya imajını da baş aşağı ediyor. Kısacası, Milgram’ın öne sürdüğü ve kanıtladığı üzere, insanlık dışılık bir toplumsal ilişkiler sorunudur. Toplumsal ilişkiler mantıklılaştırılıp teknik yönden mükemmelleştirilirse, insanlık dışılığın toplumca üretiminin kapasitesi ve ustalığı da mantıklı ve mükemmel hale gelir.

Milgram deneyinin bize öğrettiği bir başka husus daha var. Ki bu husus, Milgram deneyini çok daha önemli, değerli ve anlamlı kılmaktadır. O da şudur: ‘ahlaksal yönden normal insanların, ahlaksal yönden anormal etkinliklere, bir diğer deyişle gayri ahlaki, gayri vicdani, hukuk ve yasa dışı eylemlere katılmasına karşı koruyucu en iyi ilaç çoğulculuktur.

Demokratik rejimleri diğer rejimlerden ayıran ve dolayısıyla demokrasinin en önemli ilkelerinden birisi olan çoğulculuk, her şeyden önce yurttaşların alternatif haber kaynaklarına sahip olabileceği haber ve yayın organlarının, örgütlü hizmetlerin, sendikaların, meslek kuruluşlarının, dinsel toplulukların, siyasi partilerin, muhalefetin, eleştirilerin varlığını ve çokluğunu, azınlıkta olanların haklarının korunmasını ve güvence altına alınmasını gerekli ve hatta zorunlu gören bir ilkedir.

Çoğunlukçu demokrasi anlayışının tam tersi olan çoğulcu demokrasilerde asıl olan, iktidarın dışında kalan her türlü düşüncenin korunması, bu düşüncelerin kendilerini özgür bir biçimde ifade etmeleri ve örgütlenmeleridir.

Otoriter, totaliter, faşist anlayışların iktidar olduklarında, kendi politikalarını uygulayabilmek için yaptıkları ilk şey, siyasal çoğulculuğu bütün izleriyle ortadan kaldırmak olmuştur. Hitler’de, Stalin’de, Mussolini’de, benzeri diğer yöneticiler ve yönetimler de bunu yapmışlar, kendi programlarını ve projelerini uygulayabilmek için ilk önce toplumsal özerkliği ve bunun yansıması olan siyasi çoğulculuğu ortadan kaldırmışlardır. Bunu yapmalarının nedeni, sıradan insanları ahlak dışı, insanlık dışı eylemlere katılmaya hazır hale getirmektir. Zira toplumsal özerklik ve siyasal çoğulculuk tamamen yok edilmeden, toplumun üyelerinin, ahlak dışılığı, insanlık dışılığı çok açık olan eylemleri yapmaları için gerekli itaati göstermeleri olanaksızdır.

Nitekim Milgram deneyinin bu sonucunu, ‘ancak…kurbanların protestolarından başka karşı koyacak baskının olmadığı serbest bir alanda işi gören…bir otorite varsa otoriteye karşı en saf tepkiyle karşı karşıyasınız demektir. Elbette ki gerçek yaşamda birbirini geçersiz kılan, bir sürü karşı baskıyla karşılaşırsınız’ diyerek doğrulamaktadır. Milgram’ın ‘gerçek yaşam’ sözleriyle kastettiği şey de, çoğulculuk koşulları altındaki yaşamdır, yani demokratik bir toplum yaşamı ve düzenidir.

Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim, çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler için geldiler ve bir şey demedim, çünkü Yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey demedim, çünkü sendikacı değildim. Sonra Katolikler için geldiler, bir şey demedim, çünkü Katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde, çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı. Susma sustukça sıra sana gelecek’ şeklindeki çok iyi bildiğimiz sözler, tam da bu gibi durumlar için, yani toplumsal özerkliğin, çoğulculuğun yok edildiği, insanların vicdanın köreltildiği durumlar için söylenmiştir.

Yani boşuna söylenmemiş, aksine yaşandığı için, tecrübe edildiği için söylenmiştir.