Biz beyhude yere gecikenler,
Çoktan bitmiş bir yolun ucunda
Bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
Ne yapar ne eder,
Gidip de gelmeyenler,
Beyhude bekleyenler!
Biz ayın çıplak arsasında
Savrulan zaman kırıntıları.
Nerden bilelim bunları!

Ahmet Hamdi Tanpınar

DUYGUSAL EĞİTİM!

Son zamanlarda yeni bir alışkanlık edindim: daha önce okuduğum kitapları yeniden okuma alışkanlığı. Geçen yıllar içinde kazanılan deneyimlerden olsa gerek, bu yeni okumalar, ilk okumalarımdan daha çok keyif veriyor, çok da yeni şeyler öğretiyor bana.

Bu yeni okumalar sayesinde, daha önce çıkaramadığım dersleri çıkarıyor, anlamlaştıramadığım şeyleri anlamlaştırıyor, yapamadığım yorumları yapıyor, göremediğim ufukları, ışıkları görüyor, yaşamadığım heyecanları yaşıyor, farkına varmadığım duyarlılıkların farkına varıyor, yeni, çok yeni duygular hissediyorum.

Daha önce okuduğum kitapları tekrar okudukça, Tanpınar’ın yukarıda yer verdiğim şiiri içinde yer alan ‘çoktan bitmiş bir yolun ucunda, gidip de gelmeyenler, beyhude bekleyenler, biz ayın çıplak arsasında, savrulan zaman kırıntıları, nerden bilelim bunları’ sözlerinin anlamını ve değerini çok daha iyi kavrıyorum.

Son zamanlarda yeniden okuduğum kitapların içinde, beni en çok etkileyeni, ilk okuduğumda da beni oldukça etkilemiş olan Gustave Flaubert’tin ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanı oldu.

Biz Gustave Flaubert’i, daha çok kadın erkek ilişkileri, evlilik, cinsellik, zenginlik gibi kurumları ve kavramları sorgulayan, 19. yüzyıl Fransasının ahlak anlayışını ve burjuva değerlerini eleştiren, o yüzyıla egemen olan din ve ahlak anlayışını anlatan, müstehcen olduğu iddiasıyla Fransa’da bir süre yasaklanan ‘Madam Bovary’ isimli romanıyla tanırız. ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanını ise çok fazla bilmeyiz. Oysa Flaubert’in bu romanı, en az Madam Bovary’i kadar, hatta ondan çok daha etkileyici, sürükleyici, eğitici ve öğreticidir.

Romanın bir diğer önemli özelliği ise, çoğumuzun ve özellikle Türkiye bağlamında 68 kuşağının, ondan daha yakın zamandaki ve hatta günümüzdeki ‘organik aydın‘ların hayatının yanısıra, çoğumuzun hayatından renkler, sesler, izler ve dersler taşımasıdır.

Flaubert’in ‘Bir Delikanlının Hikayesi’ olarak takdim ettiği ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanı, bir delikanlının hikayesinden daha çok, romanın kahramanları olan Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in kişiliklerinde, entelektüellerin yarattığı hayal kırıklığının ve uğradıkları başarısızlığın hikayesidir.

Diğer romanlarında olduğu gibi bu romanında da, romantik esintilere yer vermekle birlikte, aslında tam bir gerçekçi olan Flaubert, bir yönüyle kendi hayat hikayesinden de esinlenerek yazdığı ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanında, gerçeklikten hareketle entelektüellere yöneltilebilecek belki de en ağır, en katı, en acımasız eleştirileri yapar.

Romanda yaşananlar daha çok, İngiliz tarihçi Lewis Namier’in ‘entelektüellerin devrimi’ olarak nitelediği 1848-1851 yılları arasında sahne alan Paris Ayaklanmasında geçer. Karl Marks’ın ‘umutsuzluğun ayaklanması’ olarak tanımladığı Paris Ayaklanması, siyasi tarihin tanıklık ettiği en büyük, en dramatik işçi başkaldırılarından birisidir.

Marks, Napoleon Bonaparte’ın yeğeni olan Louis Bonaparte’ın imparatorluğa giden yolun taşlarını nasıl döşediğini anlattığı Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i isimli kitabında, sadece Louis Bonaparte’ın iktidara gelişini, bunun nedenlerini ve sonuçlarını anlatmaz, bu ayaklanmanın işçi sınıfının yenilgisiyle sonuçlanmasının nedenlerini de analiz eder. Marks’a göre işçi sınıfının bu yenilgisinin nedeni, küçük burjuva demokratlarının iradeden ve iktidar perspektifinden, öngörüden yoksun sığ politikalara inanması, deneyimsizliğinden dolayı kendi siyasal birliğini ve sınıf bağımsızlığını oluşturamamasıdır.

Siyasi tarihin bu umutsuz ve unutulmaz ayaklanmasının yaşandığı Paris, o günlerde de, Attila İlhan’ın sevgilisine ‘Paris’in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım / Kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım’ dediği Paris’tir. ‘Biraz Paris’tir yani. Şimdi olduğundan daha çok siyasetin merkezi, şimdi olduğu kadar, belki daha fazla bohem hayatın ve aşkın kentidir.

Edebiyat eleştirmeni, Flaubert uzmanı Pierre Lepape’ye göre, sadece edebiyat değil, aşk da, edebiyatta aşk da Flaubert ile birlikte yön ve içerik değiştirmiştir. Flaubert’e kadar pedagojik öğeler, öğretiler içeren, özellikle genç okuyucularına “bu hissettiğiniz karışıklık ‘aşk’, ve işte sonuçları…” diyen, her aşk romanını bir deneyim, öteki ile ilişki üzerine pedagojik bir eğitim olarak sunan anlayış, Flaubert’in ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanıyla sona ermiş, onun yerini hayata, hayatın gerçeklerine ve deneyimlerine daha uygun düşen bir anlayış almıştır. Bu anlayış, aşk romanı ya da aşkın romanını yazmak değil, aşka dair roman yazmak anlayışıdır.

Duygusal Eğitim’ isimli romanında Flaubert de bunu yapmış, bir aşk romanı değil, genç bir hukuk öğrencisi olan romanın kahramanı Frédéric Moreau’nun, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu süren aşkına dair bir roman yazmıştır. Böyle yaparak aşkın en büyük paradigması olan ‘seni seviyorum, onu seviyorum, onu seviyordum’ kalıplarından oluşan sözcüklerin içini boşaltmış, bu sözcükleri sloganlaştırarak anlamsızlaştırmıştır.

O nedenle ‘Duygusal Eğitim’ bir aşk romanı değil, aşka dair, romanın kahramanı Frédéric Moreau’nun aşkına dair bir romandır. Ama bundan daha çok, yola çıktıklarında hayalleri olan, toplumun refahını, insanların mutlu olacakları bir toplumun gerçekleşmesini hedefleyen, bu hedefleri gerçekleştirebilmek için hukukçu olmayı, tarihçi, siyasetçi, filozof olmayı, toplum bilimci olmayı kariyer hedefi olarak seçen iki genç insanın, Frédéric Moreau’nun ve Charles Delauriers’in, onların şahsında entelektüellerin uğradıkları başarısızlığın hikayesini anlatan bir romandır.

Peki, başarı nedir? Rahmetli Çetin Altan’ın özlü tanımıyla ‘Başarı, yalan söylemek zorunda kalmadan yaşayabilmek, yaşadıklarını anlatabilmektir.’ Bir bakın bakalım, böyle olan ve yapan kaç kişi vardır çevrenizde?

Başarı dedik, oradan devam edelim önce. Başarıya ulaşmak neyi veya neleri yapmayı ve yapmamayı gerektirir? Başarıya giden yol her şeyden önce hayal etmekle başlar, risk almakla, pes etmemekle, vazgeçmemekle devam eder. Başarı denilen şey, başarılı olmayı deneyen ama başarılı olamayan kişinin, bir daha, olmadı bir daha denemesiyle gelir. Yani kişinin ‘hep denedin, hep yenildin, bir daha dene, bir daha yenil, daha büyük yenil‘ diyen Samuel Beckett’in öğüdünü dinlemesiyle gelir. Hayal, umut ve inanç, insanın hayata tutunmasını, başarıya odaklanmasını tetikleyen ve sağlayan, hayattaki imkanları yaratan, hayatı anlamlı kılan dürtülerdir. Esasen hayat dediğimiz şey de, hayallerin, umutların, inançların, bunlar için verilen uğraşların, bu uğraşların gerçekleşmesi için çıkılan yolculukta kat edilen mesafelerin toplamıdır. Hayat yolculuğunda kendisine eşlik eden hayalleri, umutları, inançları olmayan, bunlar için mücadele vermeyen insanın, ayakta ve hayatta kalamaması, kalsa da kişilik olarak, kariyer olarak değerini ve inandırıcılığını yitirdiği için pozisyonunun hakkını ve dahi hayatının herhangi bir aşamasında kendisiyle hesaplaşmaya oturduğunda, yaptıklarının, yapamadıklarının hesabını kendisine ve hayata verememesi ondandır.

Onun için Noam Chomsky; ‘…İnsana, mesleğe ve topluma özgü sorunlarda önemli olan işin eylemsel yönüdür. Tasarımlar, eylemli olarak yapıp ettiklerimizin dürtüsü olan tasavvuru, tasavvur ise görgü, bilgi ve deneyim sahibi bir insanın içerisinde yaşayabileceği bir geleceği hayal etmeyi kapsar. Hedefler, tasarım, bilgi, fikir ve deneyim rehberliğinde belirlediğimiz seçimler ve tercihlerdir. Tasarımlarımız uzak ve bir kısmı henüz belirsiz de olsa, biz istersek eğer, hedefler çoğu zaman ulaşılabilir uzaklıktadır.’ diye yazar.

İnsanın hayalleri sona erdiğinde yenileceğini bilen Yahya Kemal’in: ‘Dünya biter o yerde ki, mağlup olur hayal / Temdid-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün‘ demesi ondandır.

Dönelim romana. Romanın ilk bölümünde, hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkan iki gençten Frédéric Moreau’nun hayalleri anlatılır. Romanın ikinci bölümü hayallerin gerçekleşmeye başladığı, aşkların yaşandığı, hayatın farklı tatlarının ve renklerinin farkına varıldığı, arzuların ve hedeflerin yavaş yavaş biçim değiştirmeye başladığı süreci ve bu süreçte yaşananları anlatır. Son bölümde, yolun başında duyulan heyecanın kalmaması, hayal edilenlerin bitmesi, arzu duyulan şeylerin tüketilmesi hikaye edilir. Bu bölüm aslında Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in hayatla, kendi hayatlarıyla, kendileriyle hesaplaşmalarının bir hikayesidir.

Flaubert’e göre, başarılı olmayı hedefleyerek yola çıkan, yola çıkarken hedefleri ve hedeflerinin gerçekleşeceği konusunda son derece iddialı ve umutlu olan bu iki gençten ‘entelektüel hırsları tükenen’ Moreau, ‘yıllar geçtikçe zihninin aylaklığına ve yüreğinin ataletine teslim olmuştur.’ O nedenle Flaubert, ellili yaşlara ulaşan Moreau’yu şöyle anlatır: ‘Yolculuğa çıktı. Gemilerin hüznünü tattı, sabahın ayazında çadırlarda uyandı, görünümlerin ve yıkıntıların göz alıcılığını, yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu. Sonra döndü. Sosyete hayatına daldı ve başka aşkları oldu. Ama ilkinin o tükenmez anısı bunları tatsız kılıyordu; üstelik tutkunun şiddeti, hatta duyarlılığın çiçeği de yitip gitmekteydi. Entelektüel tutkularında da bir azalma olmuştu. Yıllar geçip gidiyordu; kafasının tembelliğine, yüreğinin uyuşukluğuna alışmıştı…

Delauriers ise iktidara ulaşmak için çıktığı yolculukta kendisini siyaseten var edememiş ise de, kişisel kariyeri itibariyle ve sırasıyla ‘Cezayir’deki koloninin yöneticisi, bir paşanın sekreteri, bir gazetenin ve reklam ajansının müdürü oldu; ..şu anda da bir sanayi şirketinde müşavir avukat olarak çalışıyor.

Son bölümde Flaubert sözlerine; ‘İkisi de aşkı bulamamıştı, ne aşk için çırpınan Frédéric, ne de iktidar tutkusuyla yanıp tutuşan Delauriers. Sebebi neydi acaba?’ diye başlar ve hemen ardından Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’i konuşturur. Her iki adam da hayatlarına, geçmişte yaşadıklarına şöyle bir bakarlar ve birbirlerine şunları söyleyerek bir anlamda özeleştiri yaparlar: ‘Belki de dümdüz bir çizgi çekemediğimiz için, dedi Frédéric. Delauriers, senin için böyle olabilir. Bense, tersine, ikinci derecede önem taşıyan binlerce şeyi hesaba katmadan, aşırı bir doğrulukla hareket ettim. Ben fazla mantıklıydım, sense fazla duygulu.

Flaubert her iki adamın bu konuşmalarını ‘Sonra alın yazılarını, koşulları, yaşadıkları çağı suçladılar’ diyerek noktalar.

Peki, başarısızlıktan suçlu ve sorumlu olan Frédéric Moreau ve Charles Delauriers midir, yoksa gerçekten her ikisinin de suçladığı yaşadıkları çağ mıdır?

Flaubert’e göre 1848’in başarısızlıkları kendi kuşağının başarısızlıklarıdır. Yani başarısızlıktan sorumlu olan Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’dir. Edebiyat hocası ve eleştirmeni, sağlığında Filistinlilerin Amerika Birleşik Devletleri ve Batı başta olmak üzere tüm dünyadaki en önemli sözcüsü ve savunucusu olan Edward Said, BBC’nin düzenlediği Reith Konferanslarında yaptığı konuşmalarından derlediği ‘Entelektüel/Sürgün, Marjinal, Yabancı’ isimli sıradışı kitabında, bu başarısızlığı şöyle değerlendirir: ‘Moreau ve Delauriers’in kaderleri, hem iradelerini belli bir noktaya yönlendirememelerinin sonucu olarak, hem de insanın zihnini çelen sonsuz sayıda şey, baş döndürücü hazlar içeren modern topluma ödenen bir bedel olarak betimlenir. Bu toplum; gazeteciliğin, reklamcılığın doğuşuna sahne olan, insanların bir günde ünlü olabildikleri, tüm düşüncelerin pazarlanabilir, tüm değerlerin değiştirilebilir hale geldiği, tüm mesleklerin kolay para kazanma ve çabucak başarılı olma arayışına indirgendiği sürekli bir dolaşım alanına dönüşmüş bir toplumdur. Bu yüzden romanın en önemli sahneleri simgesel bir biçimde at yarışları, kafe ve genelevlerde düzenlenen danslar, ayaklanmalar, geçit törenleri ve gösterilerde geçer; Moreau buralarda durmaksızın sevgiyi ve entelektüel doyumu bulmaya çalışır, ama araya hep başka, başka şeyler girer…

Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in hayatları, Edward Said’in bu hayatlara dair değerlendirmesi, günümüz Türkiye’sindeki hayatlara, benim, senin, onun hayatına, yaptıklarına ve yapamadıklarına ne kadar da çok benziyor..!

Yola büyük hedeflerle, iddialarla çıkan ama çıktıkları bu yolda ‘entelektüel hırsları tükenenlere, yıllar geçtikçe zihinlerinin aylaklığına ve yüreklerinin ataletine teslim olanlara’, kişiliklerinin merkezinde esasen var olan oportünizme kendilerini teslim edenlere yani.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın betimlemesiyle; ‘Gidip de gelmeyenler(e), / Beyhude bekleyenler(e)! / …ayın çıplak arsasında / Savrulan zaman kırıntıları(na)’ yani.

Oğuz Atay’ın ironik deyişiyle: ‘Çok yükseğe çıkamam; bende yükseklik korkusu var. Kimseyi yarı yolda bırakamam; bende alçaklık korkusu var‘ demeden yükseklere çıkanlara, alçaklara inenlere yani.

Şimdilerde okuduğum Frank Furedi’nin ‘Nereye Gitti Bu Entelektüeller‘ isimli olağanüstü çalışmasında Schopenhauer’a da yollamada bulunarak anlattığı ‘philistinizme‘, yani ‘entelektüel harekete geçiriciliğin kalmadığı, duyu organları ile algılanan dünyanın sınırları içerisine sıkışıp kalmanın verdiği bunalmanın, kaçınılmaz olarak içeriksizleşme ve maddileşmeyle son bulduğu bir kültürel yaşantıyı ve bu yaşantıya mahkum insanların zihinsel hallerini ifade etmesine.

Ya da kısaca sağlam ve sağlıklı bir kültürel temelden yoksun olan, ilgisi tamamen maddiyata, çıkara ve pozisyona bağlı bulunan, sıradan ama fazlasıyla hırslı ve ihtiraslı kişi ve kişilere yani.

Gustave Flaubert, George Sand’e yazdığı mektubunda ‘Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku‘ diyor.

Ama ben Flaubert’in tavsiyesine tam olarak uymadım ve ‘Duygusal Eğitimi‘ oyalanmak için değil ama hem bir şeyler öğrenmek hırsıyla, hem de yaşamak için okudum. Çok da şey öğrendim, çok da şey yaşadım.

Onun için de bunları sizinle paylaşmak istedim..!

Eğer bir aslan konuşabilseydi, biz onu anlayamazdık’ Ludwig WITTGENSTEIN

BU BİR PİPO DEĞİLDİR!

Felsefesinin merkezine aklı koyan, görünen varlıkların ciddi eksikliklerle dolu olduğunu, o nedenle fikirlerin gerçek varlıklarla olan ilişkisini tam olarak yansıtmadığını savunan Platon’un felsefesi, bizi iki ayrı dünyanın var olduğu görüşüne götürür. Yaşadığımız sürece hemen her gün gördüğümüz tarihsel dünya; ancak öldükten sonra ulaşabileceğimiz uhrevi dünya. Buna göre bedenimiz fani olmakla birlikte, ruhumuz ebedidir. Ölüm ile birlikte yeniden doğan ruhumuz bir başka bedene göçerek ebedi bir varlığa dönüşür. Kusurlu ve eksik yaratıklar olan biz sıradan insanlar, gördüğümüz dünyanın esiri oluruz. Sadece filozoflar, gördükleri dünyanın esiri olmazlar. Zira onlar, bu dünyada gördüklerini yorumlayabilirler, dünyayı ve evreni kavrayabilirler ve dolayısıyla düşünceyi çok daha yüksek yerlere taşıyabilirler.

İnsan aklını sıradan akıl ve daha üstün akıl şeklinde ikiye ayıran Platon, bu seçkinci görüşünü ‘mağara alegorisi’ denilen bir benzetme ile açıklar. Bu benzetmeye göre bir mağarada oturmuş insanlar vardır. Mağaradaki ateş hareket eden insanları ve onların ellerinde taşıdıkları nesnelerin gölgelerini duvara yansıtmaktadır. Mağaranın duvarlarını seyreden insanların gördükleri şey sadece bu gölgelerden ibarettir.

Platon ‘Devlet’ isimli eserinde bu durumu şöyle anlatır; ‘Yer altında bir mağara, mağaranın önünde ışığa açılan bir giriş var. Mağarada insanlar yaşıyor. Tıpkı bizler gibi…Ateşin mağaranın duvarına düşürdüğü kendi gölgelerini ve diğer insanların gölgelerini görebiliyorlar sadece. Birbirlerine öyle sıkı şekilde bağlanmışlar ki, kafalarını dahi oynatamıyorlar. Arkalarında, yüksek bir yerde parlayan bir ateş var. İnsanlar, taştan ve tahtadan yapılmış, insana, hayvana, başkaca şeylere benzeyen değişik türden nesneleri, araçları taşıyorlar. İnsanların bir kısmı konuşuyor, bir kısmı susuyor. Tıpkı bizler gibi!…Bu insanların gözünde gerçek, yapay nesnelerin gölgelerinden başka bir şey değildir. Duydukları sesler de, gölgelerin seslerinden ibarettir. Bu insanların zincirlerini çözer, bilgisizliklerine son verirseniz eğer, o zaman her şeyi olduğu gibi görürler. O zaman ne yaparlar peki?

Bir bakıma ‘hakikatin hakikatsizliğini‘ anlatan  Platon’un mağara alegorisinin ana fikri şudur; ‘dünyevi bilgi gölgeden ibarettir.’ Peki! Gölgenin ötesini kim görebilir? Elbette daha üstün akla sahip olan filozoflar görebilirler. Onlar, mağaradan dışarıya çıkarlar, gölgelerin arkasındaki ışığı, yani hakikati keşfederler, daha sonra mağaraya geri dönerler, nesnelerin doğasını ve hakikatin ne olduğunu mağaradaki insanlara anlatırlar. Bu yolla mağarada karanlıkta yaşayan sıradan insanların gözlerini açmaya çalışırlar. Mağaradaki sıradan insanlar, onları merakla ve hatta şaşkınlıkla izlerler, söylenenleri anlamaya çalışırlar, ama çoğu şeyi anlamazlar.

Platon mağara alegorisiyle, sadece gördüklerimizle yetinmememizi, onların arkasındaki hakikati görmemiz gerektiğini mi söylemek ister? Yoksa hakikatin, hakiki bilginin yalnızca filozoflar tarafından edinilebileceğini, sıradan insanların hakikati hiçbir zaman göremeyeceklerini, bilemeyeceklerini, bunlar kendilerine açıklansa bile, bunları anlayamayacaklarını mı anlatmak ister? Bunu tam olarak bilmiyoruz. Ama Platon’un seçkinci felsefesi bağlamında bir değerlendirme yaptığımızda, Platon’un, hakikatin bilgisine sadece filozofların sahip olduğunu, biz sıradan insanların hakikati bilemeyeceğimizi ve anlayamayacağımızı ifade ettiğini söyleyebiliriz.

Diğer bir deyişle mağarada yaşamaya mahkum olan insanlar, yani sıradan insanlar, hakikatlerin dünyasında değil, sanılardan, sanrılardan, yanılgılardan ve yanılsamalardan oluşan bir dünyada yaşarlar. Zira mağara, hemen her şeyin kusurlu, eksik ve değişken olduğu bir dünyadır. Mağaranın dışındaki dünya ise hakiki dünyadır. Orada her şey kusursuz, eksiksiz ve ebedidir.

Mağara alegorisi aslında, zihnin evreniyle, duyuların, algıların evreninin karşıtlığı üzerine kuruludur. Günümüzde ‘platonik aşk‘ dediğimiz, yani fiziksel değil, zihinsel olan, yani seni bedenimle ve bedenim için değil, zihnimle seviyorum diyen aşkın, o mükemmel şekli de kaynağını ve ismini bu görüşten, yani Platon’dan alır.

Platon’un felsefi sisteminin, toplumun kapanmasına yol açacak bir nitelik taşıdığını ve o nedenle açık toplum düşmanı olduğunu söyleyen Karl Popper’e göre, Marks da, Hegel de Platon ile aynı kategoridedirler. Tarihselci olan bu düşünürler, geleceğe aynı yerden, yani haritası önceden çizilmiş bir yerden bakarlar. Onlara göre tarihin tekerleği ileriye doğru yürür ve o nedenle gelecek bellidir. Oysa gelecek de, tarih de ucu açık şeylerdir. Kuramlar hakkında, görüşler hakkında, tarih hakkında denemeler yapabilmek için özgürlükler alanının geniş olması, sorgulamalar yapmaya elverişli bulunması gerekir. Zira bilgiyi hakikatlere yaklaştırmak ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Peki, hakikat nedir? Platon’un mağarasındaki insanların gördükleri şey midir hakikat? Yoksa onların göremedikleri, mağaradan dışarı çıkan, dışarıdaki ışığı gördükten sonra mağaraya geri dönen aydınlanmış insanın anlattığı şey ya da şeyler midir hakikat?

Her şeyin öznel ve kendiliğinden olduğunu, akış halinde bulunduğunu ileri süren ve hem nesnelliğin, hem de hakikatin imkansızlığını savunan yapısalcı kuramın Derrida ile birlikte en önde gelen temsilcilerinden ve hatta fikir babalarından olan Foucault ‘Bu Bir Pipo Değildir’ isimli kitabında tam da bunu anlatır.

Foucault, Belçikalı ressam Rene Margitte’in ‘İmgelerin İhaneti’ isimli bir seri tablosundan birisi olan, üzerinde bir pipo imgesi bulunan ve altında ‘Bu Bir Pipo Değildir’ diye yazan tablosundan esinlenerek yazdığı boyutu küçük, içeriği büyük olan kitapta, nesnelliğin ve hakikatin imkansızlığını, resimden dilbilime, yapısalcılığın modeli olarak kabul edilen göstergelerin, işaretlerin üretilmesini, yorumlanmasını inceleyen bilim alanı olan semiyolojiyi/göstergebilimi, yani görüntü ile gösterge arasındaki ilişkileri inceler.

Ne gördüğümüzü söylememiz boşunadır; çünkü gördüğümüz, söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir’ diyen Foucault, ‘bu bir pipodur, bu bir pipo mudur, bu bir pipo değildir’ şeklindeki akıl karıştırıcı sözleriyle, aslında bizi şu basit soru üzerinde düşünmeye sevk eder: ‘gördüklerimiz, gördüklerimiz midir?’ Yani ‘gördüklerimiz hakikat midir?

Günümüzde hakikat de, hakikatliğini yitirmiş ve hakikati merak eden çok fazla sayıda insan kalmamış olmakla birlikte, ben ve benim gibi hakikat üzerine düşünenler için gördüklerimiz, gördüklerimiz midir, yani hakikat midir sorusu hala üzerinde düşünülmesi gereken bir sorudur.

Hakikat, filozoflar da dahil olmak üzere birilerinin, ya da daha çok bilgili olan insanların elinde veya cebinde olmadığı için hiç kimse hakikat tekeline sahip değildir. Peki! Hakikati bulmak, hakikat üzerinde düşünmek ve tartışmak için ne yapmak gerekir? Hemen her şeye sağlıklı bir kuşkuyla, bilimsel bir kuşkuyla yaklaşmak, merak etmek, aramak, düşünmek, sorgulamak, soru sormak ve bütün bunları yapabilmek için de hakikatin peşine düşmek gerekir. Bir de görmek gerekir. Bakmak değil, görmek gerekir. Zira bakmak görmek demek değildir. Esasen Foucault da ‘Bu Bir Pipo Değildir‘ derken bunu demek ister.

Değerli akademisyen ve bilim insanı Gülriz Uygur ‘Hukukta Adaletsizliği Görmek’ adlı son derece yararlı eserinde; çağımızda olup bitenler karşısında, görmek kavramının daha da çok önem kazandığına, bilgilenmenin insanı görmeye götüreceğine, hukuk ve adalet için görmenin önemine ve değerine işaret eder. Görmek için ilgilenmek gerektiğini ilk sıraya koyarak işe girişen Uygur, görmenin ilgilenecek kişilere, yani duyarlı insanlara gereksinimi olduğunu, bu insanların izleyici değil, katılan kişi olmaları gerektiğini, izleyen değil, katılan kişi olmak için de, insanın aklı başında, farkında ve açık fikirli olmasının şart olduğunu ifade eder.

Hukukta görmeyi özel bir başlık altında inceleyen Uygur, bunun ilk koşulunun adaletsizliği görmek ve buradan hareket etmek olduğunu yazar. Empatinin ve sempatinin hukukta görmeyi kolaylaştırdığına vurgu yapan Uygur, her iki kavramın da başkasının/ötekinin kişiliğini kabul etme ve onu anlamayla ilişkili olduğunu, bu bağlamda empatinin başkasının/ötekinin duygularını hissetmek, sempatinin ise başkasının/ötekinin duygularını anlamak olduğunu belirtir.

İnsanın kendisini bir başkasının yerine koyabilmesi anlamına gelen empati, adaletin dağıtılmasında son derece önemli bir ahlaki tutum, son derece etkili bir psikolojik araçtır.

Kürsüde karar vermek yetkisine sahip olan yargıç, adil bir yargılama yapabilmek ve sonuçta adil bir karar verebilmek için; dinlemekte olduğu tanıkla, sorgulamakta olduğu sanıkla, duruşma salonundaki yerlerinde oturan ve adalet talep eden davanın tarafları ve onların avukatlarıyla zihinsel yönden empati kurmak, bu bağlamda kendisini tanığın, sanığın, tarafların ve vekillerinin yerine koyarak, bu insanlar benden ne istiyorlar, ne bekliyorlar diye sormak ve ona göre hareket etmek zorundadır. Sonuçta birilerinin ‘defunctus est’, yani ‘bu kişi görevini yaptı’ demesi için, yapılması gereken şeylerden birisi de sanırım budur.

Ve bir fıkra. Platon bir gün kolunda bir ornitorenkle birlikte bara gitmiş. Barmen çifte alaylı bir şekilde bakınca, durumu anlayan Platon,’Ne yapayım?‘demiş ve eklemiş ‘mağarada gözüme güzel görünmüştü!

Kıssadan hisse; acaba bizim güzel bulduklarımız da, mağarada gördüklerimiz midir?