O’nun yaptıklarını ben başaramazdım. Asıl devrimci Atatürk’tür.” diyen Fidel Castro’nun Anısına Saygıyla.

ANILARIMDAN BİR SAYFA – KÜBA ANAYASASI

956’nın Kasımında Fidel de içlerinde 82 kişi Granma Gemisinden denize indi./ 956’nın Kasımında Küba kıyılarına sokulan Granma gemisinden denize inip yarı bellerine kadar suya gömülü ve silahlarını başlarının üstüne tutarak ve ansızın ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak ve sarıldınız teslim olun seslerini ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara ve şeker kamışı tarlalarına dalarak ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar Sierra dağında buluştu. / Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı. / Fidel de içlerinde 12 kişiydiler. / 56’nın Kasımında Fidel de içlerinde 150 kişiydiler. / Aralığında 56’nın Fidel de içlerinde 500 kişiydiler./ Şubatında 57’nin Fidel de içlerinde 1000 oldular, 5000 oldular Fidel de içlerinde. / Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular,/ Yıktılar Batista’yı 959’un Ocağında ve elli binlik orduyu ve şekerkamışı milyonerlerini, yerlisini de, Yankisini de ve tütün ve kahve milyonerlerinin yerlisini de, Yankisini de / Ve kışlaları ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları ve eroin toptancılarını ve kumarhaneleri ve Birleşik Amerika Devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini / Ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını ve Küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı, / Yani Birleşik Amerika Devletleri kokusu…

Bu dizeler Nazım Hikmet’e ait. 1961 yılının Mayıs ayında Küba’ya ilk gittiğinde yazmış bunları. Şiirin ismi ‘Havana Röportajı’ Ne alaka diyeceksiniz. Alakası şu; Türkiye’de akademik düzeyde anayasa kavramı ve kurumu üzerine çalışanlar dışında kalanlar, genellikle Batı Anayasalarıyla ilgilidirler. Bunu anayasalar üzerinde çalışma yapan kurum ve kuruluşlar için de söylemek mümkündür. Türkiye’de kurumlar ve kuruluşlar düzeyinde Batı Anayasaları dışında bir başka anayasa, bu bağlamda Küba Anayasası üzerine etkinlik düzenleyen ilk kurum Ankara Barosu olarak biz olduk. Anılarımın bu bölümüne Nazım Hikmet’in ‘Havana Röportajı’ isimli şiiriyle başlamamın nedeni budur.

Nereden veya nasıl aklımıza geldi de yaptık bu etkinliği? Anlatayım. 2008 yılının Şubat ayında o tarihlerde Küba’nın Ankara Büyükelçisi olan Ernesto Gomez Abascal beni ziyarete geldi. Yanında Küba Dostluk Derneği Başkanı Jose Marti de vardı. Büyükelçi Abascal Küba Anayasası’nın Ankara Barosu avukatlarına tanıtılmasıyla ilgili olarak ortak bir etkinlik yapma önerisinde bulundu. Öneri bana da çok çekici geldi. Anayasa hukukuyla amatör düzeyde de olsa ilgilenen bir kişi olarak, Küba Anayasası hakkında benim de herhangi bir bilgim yoktu.

Etkinliğin 13 Mart 2008 tarihinde yapılmasını kararlaştırdık. Etkinliğe katılanlara Küba Dostluk Derneği tarafından Türkçeye çevrilen Küba Anayasası’nı dağıttık. Etkinlik kapsamına Küba müziğinden oluşan bir dinleti koyduk. Yine katılanlara Nazım Hikmet’in sesinden ‘Havana Röportajı‘ isimli şiirin fon oluşturduğu bir film izlettik. İstanbul Barosu avukatlarından Ayhan Erdoğan’ın da konuşmacı olarak katıldığı panelin açılışında aşağıdaki konuşmayı yaptım;

(…)

“… biz daha ziyade Batı Anayasalarıyla ilgiliyiz, oysa dünyada sosyalist ülkeler de var. Onların içerisinde elbette en önemlilerinden bir tanesi Küba. Küba Anayasa’sını tanımak, anayasa ile ilgili tartışmaların ve yeni anayasa çalışmalarının yapıldığı ülkemizde belki bize bir başka açı kazandırabilir. Bu bir yana, hukukçu olarak, entelektüel olarak, siyasetle ilgili kişiler olarak, dünya anayasaları hakkında bilgi sahibi olmak, fikir sahibi olmak zorundayız.

Havana Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan ve bir süre avukatlık da yapan Küba’nın karizmatik lideri Fidel Castro’nun, içlerinde Ernesto Che Guevara’nın da bulunduğu 12 arkadaşıyla birlikte meşruluğunu yitirmiş, yolsuzluklara bulaşmış, baskıcı Batista yönetimini devirmek için başlattığı mücadele 1959 yılı başında başarıya ulaştı. Böylece kurulan bağımsız ve egemen sosyalist Küba İşçi Devleti, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına, diğer bütün sosyalist ülkelerin rejim değişikliği yaparak Batı bloğuna katılmalarına, Amerika Birleşik Devletleri yönetimlerinin başarısızlıkla sonuçlanan Domuzlar Körfezi çıkarması, deniz ablukası gibi Castro rejimini devirmek için yaptığı tüm askeri, siyasi ve ekonomik baskılara rağmen günümüze kadar dimdik ayakta kaldı.

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / işin kolayına kaçmadan ama / gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil / ne de ak örtüde elmaların / ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini / sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / 1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin / çok şükür çok şükür bugünü de gördüm, ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat / yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin …”

Nazım Hikmet’in bu güzel dizelerinde ifade ettiği gibi Küba Devrimi, benim ve benim kuşağım için “Abidin’den yapmasını istediğimiz mutluluğun resmiydi.” Biz ve bizim gibi düşünenler için o mutluluktan geriye sadece hüzün kaldı. Oysaki mutluluğun resminin yapılmasını istediğimiz o yıllar, Marksist gelenekten gelen, bu öğretiyle yetişmiş, buna inanmış pek çok kişi gibi, benim de, tarihi engelsiz bir ilerleme olarak gördüğüm yıllardı. O yıllar, solun umutlarının daha henüz ihanete uğramadığı yıllardı. O yıllar, dünyanın biçim verilebilirliğine olan aşırı ve içten inancı yüzünden solun henüz bedel ödemediği yıllardı. O yıllar, bilimsel umutla bin yılcılığın o bilinen karışımı, dünyanın yeni baştan kurulabileceği ve insanların da temelde biçim verilebilir ve hatta mükemmelleştirilebilir oldukları inancıyla yoğrulduğumuz yıllardı.

Ama o yıllar artık geride kaldı. Dünya değişti, çok değişti. Biz de değiştik. Kuşkusuz Küba’da değişti, değişiyor, daha da değişecek. Ama bugün için değişmeyen bir gerçek var; sol için bir teselli var; o da sosyalist bir ülke olarak Küba’nın varlığını sürdürüyor, şairin dediği gibi “Baki kalan bu kubbede hoş bir seda olarak” varlığını koruyor olmasıdır.

Belirsizlik, değişimin sonucudur. “Geçmişte, özellikle Marksist gelenekte değişim, kestirebilme, öngörebilme, kesinlik ve ilerleme ile birlikte düşünülürdü. Dünyanın dönüşümü, araçlar ve amaçlar bilinebilir, öngörülebilir, kavranabilirdi.” Geride bıraktığımız yirminci yüzyılın deneyimlerinin ardından, bugün hangi belli aracın hangi belli sonuca yol açacağından ya da bugünün çözümünün yarının sorunu olup olmayacağından emin olmak artık eskisi kadar pek kolay değil.

Zira Marks’ın “değişmeyen tek şey değişimdir” dediği değişim, artık düz bir çizgide ilerlemiyor, zikzaklar çiziyor, sıçramalarla bazen ileri, bazen de geri gidiyor. O halde Nietzsche’den bu yana yankılanan, tarihin sonunun geldiğine ve büyük dönüşümlerin artık geçmişte kaldıklarına inanmayı zorlayan popüler kültüre çok fazla itibar etmemek gerekir. Zira gelecekte neyin ne olacağı, nasıl olacağı pek o kadar kesin ve çok belli değil. “Socialism For A Sceptical Age/Bir Kuşku Çağı İçin Sosyalizm” isimli eserinde. R. Miliband’ın ifade ettiği üzere; “kapitalizmin tamamen dönüştüğü ve insanoğlunun ulaşabileceği en iyi ideolojiyi temsil ettiği düşüncesi, insan ırkının üzerindeki korkunç bir lekedir.”

O nedenle kapitalizm karşıtı bir tasarım olarak sosyalizmin, sadece beşeri gelişmenin piyasa bireyciliğinin ötesine geçebileceğinin hatırlatıcısı olarak hizmet ettiği için varlığını sürdürmesi kaçınılmaz olduğu gibi, bir gün geri dönmesi de pekala olasıdır.

Bu da herhalde kapitalizmin, iktisadi hayatın uluslarüstü niteliğinin artmasına, yani küreselleşmesine bağlı olarak kendini dönüştürmesinde olduğu gibi; sosyalizmin de küresel sömürü ve eşitsizliğin eleştirisine dönüştürülen bir süreçle birlikte mümkün olacaktır.

Ama bu aşamada görünen o ki, varlığını sürdürecek ve belki de geri dönecek olan sosyalizm; Sovyetler Birliği’nin bürokratik otoriteryanizmi değil, Leninizm’den, Stalinizm’den ve Marks’ın iktisadi determinizminden soyutlanarak yeniden yorumlanacak olan Marks’ın hümanist yorumu olacaktır. Marks’ın “masum okunması” durumunda, Marksizm’in özü ve içeriği böyle bir yoruma uygundur.

Günümüzden yaklaşık 200 yıl önce doğup yaşayan Alexis de Tocquevile de; “Sanki yeniymiş gibi dünyayı hep büyüleyerek ve şaşırtarak ve insanoğlunun doğurganlığına değil de insanların unutkanlığına tanıklık ederek, bu kadar çok ahlak ve politika sisteminin birbiri ardına bulunması, unutulması, yeniden keşfedilmesi, kısa bir süre sonra yeniden ortaya çıkmak üzere, tekrar unutulması inanılır gibi değil.” derken sanırım buna işaret ediyordu.

Sözlerime, tüm insanların birbirlerine arkadaş, dost, kardeş, anne, baba gibi genel insanlık bağları ile bağlı olduğunu anlatan İngiliz metafizikçi şair John Donne’un şiiriyle son vereceğim: “Hiç kimse bir adanın tamamı değildir; / Her insan kıtanın, esasın bir parçasıdır; / Bir kimsenin ölümü beni hüzünlendirir,/ Zira ben insanoğlunun bir üyesiyim; / Ve bu yüzden çanın kimin için çaldığını asla söyleme; / O senin için çalıyor.

Biz yönetilenlerin, ayrı ayrı ülkelerde yaşayan insanların, dünya yurttaşlarının bu duyguları paylaşmaması mümkün mü? Elbette değil. Yeter ki Pierre Bourdieu’nun, Marks’ın meşhur bir ifadesinden hareketle dediği gibi; “öyle bir toplum hayal edin ki içinde politikacılar değil, başka etkinliklerin yanında politikayla da ilgilenen insanlar olsun.

(…)

Benden sonra kürsüye gelen Küba Büyükelçisi Abascal yaptığı konuşmayla etkinliğe zenginlik kattı. Abascal ilgi çekici konuşmasında şunları söyledi;

(…)

Öncelikli olarak Ankara Barosu Başkanına çok teşekkür etmek istiyorum. Bize bugün, bu imkanı sağladığı için, sizlerle bir araya gelmemizi sağladıkları için. Ve ayrıca da Küba Dostluk Derneği’ne de Küba Cumhuriyeti Anayasa’sını Türkçe olarak basımını üstlendikleri, bunu yaptıkları için çok teşekkür etmek istiyorum.

Evet ben hukukçu değilim, o yüzden çok kısaca konuşmaya çalışacağım, ama en azından ülkemin tarihini biliyorum ve Anayasa da tabii ülkenin tarihi ile çok alakalı bir konu. Bu Anayasamız da, şu an elimizde bulunan Anayasa da zaten tarihi bir sürecin ürünü olarak karşımıza çıktı. Tabii ki, mutlaka, eleştirme, kıyaslama eğiliminde bulunuyoruz ister istemez. Buradaki Anayasa metniyle Türk Anayasası metni belki karşılaştırılabilinir, yani tabii çok mantıklı bir şey bu. Ama şu uyarıda da bulunmadan geçemiyorum, tamamen farklı tarihi süreçlerden geçmiş iki ülkeyiz. Türkiye milyon yıllık tarihe sahip, çok büyük bir ülke, Küba, tarihi oldukça kısa olan bir ülke. Türkiye’nin bir imparatorluk geçmişi var, Küba’nın böyle bir deneyimi yok. Türkiye, Küba’nın 7 katı büyüklüğünde bir ülke, 73.000.000 nüfusu var Türkiye’nin, Küba’nın 11.000.000 nüfusu var. Gene Türkiye’nin 81 ili var, Küba’nınsa 14 eyaleti var.

Tabii ülkemin siyaseti de bu tarihi nedenlerle belirlendi diyebilirim. Küçük bir ada ülkesi olmamız ve Amerika Birleşik Devletleri kıyılarının çok yakınında bulunmamız da tarihimizde çok önemli bir yer tutuyor. Küba ulusu olarak kendi kimliğimizi bulmamız 19. Yüzyılın ortalarına dayanmaktadır. O dönemlerde İspanya’nın bir sömürgesiydik. Kübalıların İspanyollara karşı verdikleri bağımsızlık mücadeleleri de 1868 yılında başladı. Küba, tüm Amerika Kıtası genelinde İspanya’nın sömürgesinden kurtulan en son ülke oldu. Kıtanın genelindeki bütün ülkeler 18. Yüzyılın sonları ve 19. Yüzyılın başları itibariyle yavaş yavaş bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar. En son Küba kaldı ve İspanya’dan bağımsızlığımızı almak için vermiş olduğumuz ulusal bağımsızlık savaşımız 1868 yılında başladı, 1898 yılında son buldu. Ve 19. yüzyılın başları itibarıyla da Amerika Birleşik Devletleri Küba’yı ele geçirme niyetinden ve kendi topraklarına dahil etme planından bahsetmeye başladı. Bu kesinlikle Küba’nın bir propagandası değildir, bunu Amerikan tarih kitaplarında da bulabilirsiniz, hatta bu fikir Amerikalı Başkan Jefferson’ın beyanları içerisinde de yer almaktadır. Yani 30 yıl boyunca Kübalılar, İspanyollara karşı bağımsızlıklarını kazanmak için savaştılar, daha sonra da Amerikalılara karşı bu bağımsızlık mücadelesini vermeye başladılar.

İspanyollara karşı verilen bağımsızlık savaşı süresi içerisinde dört kez anayasa değişikliği yapıldı, dört ayrı anayasa onaylandı. O dönem tarihi öneme haiz bir dönem. Çünkü bir ulusal bağımsızlık savaşı verilmekteydi. Bu ilk Anayasamızda, köleliği kaldırdık ve herkese özgürlük hakkı tanındık. Çünkü o dönemde hâlâ kölelik sistemi devam ettiriliyordu. Ve 1898 yılında Küba artık tam İspanyolları yenmek ve bağımsızlığına kavuşmak üzereyken Amerika Birleşik Devletleri’nin bir askeri müdahalesi oldu. Ve bu Amerikan işgalinin, askeri işgalin altında 1901 yılında bir anayasa kabul edildi. Bu Amerikan işgali ile onaylanan bir anayasaydı. Kübalılar 30 yıl boyunca ulusal bağımsızlıkları için çabaladıkları ve savaştıkları için Amerika Birleşik Devletleri’nin bu arzusunda inat etmesi pek anlamlı olmadı. Ve geri çekilmek içinde bazı şartlar koştular.

Bu şartlardan bir tanesi de bir anayasa kanununu ve bu kanunun da mutlaka Anayasaya dahil edilmesi ve bunun geçerli olmasıydı. Ve bu 1901 Anayasaya giren metinde “Plat Kanunu” olarak bilinmekte ve bu kanun içerisinde de Amerikalılara ihtiyaç gördükleri taktirde Küba’ya müdahalede bulunabilme hakkı tanınmaktadır ve ayrıca aynı kanun çerçevesinde Amerikalılara askeri üst kurmaları için gerekli toprak teminin sağlanması öngörülmekteydi.

Ne yazık ki, tüm dünyanın tanıdığı o meşhur “Guantanamo Üssünün” hikayesi de bu zamana dayanmaktadır ve Amerikalılar hâlâ Guantanamo Üssünü illegal bir şekilde işgal etmektedirler. Kübalıların rızasını almaksızın ve Anayasasına karşı gelerek yapıyorlar bunu. Ne yazık ki, burası bir askeri üsten ziyade bir işkence merkezi ve toplama kampına dönüştürülmüştür. 1930 ve 1933 yıllarında Küba’da bazı ulusal ayaklanmalar oldu hükümete ve Amerika’nın Adadaki mevcudiyetine karşı. Amerikalı birlikler belki Küba’dan ayrılmışlardı ama Guantanamo Askeri Üssünde bazı birliklerini hala orada muhafaza etmekteydiler ve onun dışında da Küba’nın hemen hemen tüm ekonomisi Amerikalıların elindeydi hatta Amerikan Büyükelçisi de kimin başkan seçileceğine dair bütün konularda söz sahibiydi. 1930’lu yıllarda meydana gelen bu ulusal ayaklanma 1930 Devrimi olarak tanımlanmaktadır.

Bu ayaklanmayla da “Plat Kanunu” Anayasamızdan çıkartılabilmiştir. Ve 1940 yılında daha çok gelişmiş ve sosyal karakterde bir anayasanın onaylanmasını mümkün kılmıştır. Aslında 19. yüzyılda Küba’da verilen devrimci mücadele ile arasında gerçekten çok ciddi, çok sıkı bir bağlantı vardır ve o dönemden gelen çok bağımsızlıkçı, güçlü bir fikirler, düşünceler baskındı ve bunlar içerisinde de fikirleri en hâkim olanlardan bir tanesi de Jose Marti’ydi. Ve tüm bu süreçlerden geçerken de bütün güçlerin birleştirilmesi ve gerçek bağımsızlığa ulaşılması için böylece tecrübelerimiz de birikerek geldi.

1950’li yıllara kadar sürdü ve 1950’li yıllar itibariyle de Fidel Castro’nun önderliğinde ilerleyen bir ulusal ayaklanmaya kadar sürdü. Ve tamamen yolsuz siyasetçileri ve siyasi ve Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlılığı tamamen ortadan kaldırdılar. Yani bizim devrimimiz gerçekten, çok derin bir devrim oldu. Çünkü sistem tamamen değiştirildi. Ve o dönem itibariyle de üzerinde çalışılan Anayasa da 1940 Anayasası temel olarak ele alındı ama ona farklı kanunlar eklenerek bazı değişiklikler yapıldı. Ve 1976 yılına kadar o Anayasa muhafaza edildi, 1976 yılı itibariyle Anayasamız tamamıyla değişti, farklı unsurlar eklendi ve 1976 Anayasası şeklini aldı.

Metin olarak baktığımız zaman da şu anda elimde tuttuğum kitabın içerisinde yer alan metinle hemen hemen aynı. 1976 yılında kabul edilen Anayasa metni daha sonra birkaç değiştirmeye maruz kaldı ama tamamen halka, iktidarın halkın elinde olduğu bir değişikliğe vesile olan bu Anayasa verildi ve ülkemizde de bir halk iktidarını tesis olmasına da getirdi.

Anayasamız sosyalist bir sisteme dayanır. Anayasamız tamamen bu ihtiyaçlara cevap veren bir anayasadır.’

(…)

Küba Büyükelçisi Abaskal’ın da işaret ettiği gibi Küba Anayasası sosyalist ilkelere dayanan bir anayasadır. Bu yönüyle özeldir, anayasa tarihi ve hukuku yönünden de önemlidir.

Küba halkının yüzde 97.7’sinin oyuyla kabul edilen Küba Anayasası’nın Birinci Maddesi; ‘Küba bağımsız egemen bir sosyalist işçi devlettir; siyasi özgürlük, sosyal adalet, bireysel ve kolektif refah ve insani dayanışma adına herkesin katılımı ile ve herkesin iyiliği için örgütlenen birleşmiş ve demokratik bir cumhuriyet olarak kurulmuştur’ hükmünü içerir.

137 maddeden oluşan Küba Anayasası’nın ikinci maddesine göre ‘Küba devletinin ismi Küba Cumhuriyetidir. Resmi dili İspanyolcadır ve başkenti Havana’dır.’ Küba Anayasası’nın ‘Devlet din özgürlüğünü tanır, saygı gösterir ve güvence altına alır. Küba Cumhuriyeti’nde dini kurumlar devletten ayrılır. Farklı inançlar ve dinler aynı saygıyı görürler’ diyen 8.maddesi hükmüne göre Küba Cumhuriyeti laik bir devlettir. Marksizm-Leninizm ve Marti’nin fikirlerinin takipçisi ve Küba ulusunun örgütlü öncüsü olan Küba Komünist Partisi, toplumun ve devletin en yüksek liderliğini temsil eder. Parti, sosyalizmin inşası ve komünist topluma doğru ilerleme hedeflerine yönelik ortak girişimleri örgütler ve yönlendirir. Halk iktidarı Ulusal Meclisi devlet iktidarının en üst organıdır ve tüm halkın egemen iradesini temsil ve ifade eder. Anayasa temel hakları kabul etmekle birlikte bunların teminatı konusunda oldukça esnek bir düzenlemeyi içerir. Mahkemeler, tüm diğer sistemlerden işlevsel olarak bağımsız şekilde kurulmuş olan bir kamu kurumları sistemi oluşturur ve yalnızca Halk iktidarı Ulusal Meclisi ile Devlet Konseyi’ne tabidirler. Yüksek Halk Mahkemesi, en önemli yargı makamıdır ve kararları nihaidir. Bu ve anayasada yer alan diğer düzenlemelere göre yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı hususu oldukça sorunludur.

İYİ SAVCILAR, İYİ KOVBOYLARA BENZER!

Babamdan bana kalan ve o nedenle benim için önemli ve değerli olan iki obje var. Birisi ben daha henüz küçük bir çocukken babamın bana verdiği tüfek, diğeri de bronzdan yapılmış üzerinde adam olan bir küçük at heykeli.

Bu sözler yaşıtım pek çok çocuk gibi benim çocukluğumun da vazgeçilmezlerinden olan kovboy filmlerinin unutulmaz oyuncusu John Wayne’nin oğlu Ethan’a ait.

Bir Amerikan gazetesine verdiği röportajda bunları söyleyen Ethan sonra şöyle devam ediyor; ‘Ama benim için objelerden daha aziz olan, film yıldızından daha çok bir insan ve baba olan onunla birlikte geçirdiğim çocukluğuma ait hatıralar, bana her zaman ilham veren, rehberlik eden, onun bana bıraktığı sözler, örnekler ve deneyimlerdir. Bana hayatın yaşanmak için var olduğunu o öğretmiştir. O hiçbir zaman olduğu yerde kalmamıştır. Hiç geçmişe bakmamış, hep ileriye, daha ileriye doğru bakmış, olumlu olana odaklanmıştır. Küçük olandan, anlamsız olandan, amaç değil araç olandan her zaman sakınmıştır. Atla, bisikletle, motosikletle gezmeye çıktığımızda, bana, tuttuğunu bırakma, mücadele etmekten vazgeçme, at da, bisiklet de, motosiklet de, hayat da aynı şekilde çalışır, tuttuğun şeyi bırakırsan düşersin, onun için tuttuğun hiç bir şeyi bırakma ve nereye gitmek istiyorsan oraya git demiş ve bunu bana o öğretmiştir.

Ethan’ın babasından, yani John Wayne’dan, o adil, o güçlü, o dirayetli kovboydan, biz de çok şey öğrendik çocukluğumuzda. Ne mi öğrendik? Behçet Necatigil’in o güzel şiirinde yazdığı şeyi öğrendik. ‘…Kötüler ceza yer en sonda / Adalet var, iş onda! / Hak hukuk dağıtma yeri / Kovboy filmleri’ Ama ne yazık ki öğrendiğimizle kaldık! Zira büyüdükçe gördük ki, hayat hiç de öyle işlemiyor ve adalet denilen o yüksek idealin gözleri Themis Heykeli gibi gerçeklere kapalı. Ve adalet sadece kovboy filmlerinde var.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan emekli olan bir başsavcının görevini ve cübbesini devrettiği yeni Başsavcı’ya; ‘…birilerini fazlasıyla rahatsız etmeden görevini yapacağına ve bunu başarıyla yapacağına yürekten inanıyorum’ şeklindeki öğüdünü okuyunca, kovboy filmleri, John Wayne, Behçet Necatigil, hak, hukuk, adalet aklıma gelmiş ve bu yazıyı 24 Mayıs 2015 tarihinde yazmıştım. Şimdi güncelleyerek yeniden yazdım.

Bu yazıyı yazmayı düşünürken John Wayne’nin önemli filmlerinden biri geldi aklıma. Ülkemizde ‘Kahramanın Sonu’ adıyla gösterilen ‘The Man Who Shot The Liberty Valence’ isimli film. Tam Türkçe karşılığı ‘Özgür Valence’ı Vuran Adam

Kasabanın düzenini bozan, herkesin başına bela olan ‘Liberty Valance’ isimli haydudun hakkından gelen ve böylece kasabaya yeniden adalet ve düzen getiren bir kovboyun hikayesi anlatılır bu filmde.

Filmin bende iz bırakan çok da güzel bir şarkısı vardır. Altmışlı yılların önemli rock şarkıcılarından Gene Pitney’in söylediği filmle aynı adı taşıyan, yani ‘The Man Who Shot The Liberty Valence’ isimli şarkı.

Kovboy filmlerinde adaleti sağlayan, toplumun düzenini, huzurunu koruyan iyi kovboylar vardır. Kötülerin karşısına bu iyi kovboylar çıkar ve sonunda hep bu iyi kovboylar kazanır.

Kovboy filmlerinde iyi kovboyların yaptıkları bu işi, günümüzde ve hukuk devletlerinde savcılar yapar. Esasen savcılar bunun için vardır. Yani savcılar, kötü adamlarla, suçla ve suçlularla mücadele etmek için vardır. İyilerin yanında, kötülerin karşısında olan, olması gereken savcılar, yargıçlar gibi tarafsız değil, taraftırlar. İyilerin yanında, doğrunun yanında, halkın, kamunun, toplumun yanında, hukukun, adaletin, devletin yanında taraftırlar. Birilerini rahatsız etmemek için değil, aksine birilerini, kötüleri, suç işleyenleri, toplumun huzurunu bozanları, yasaları çiğneyenleri rahatsız etmek, onlara dokunmak, hukukun, adaletin gücünü onlara göstermek için vardırlar. Bu görevlerini yapabilmek için de, hem statü, hem de vicdani yönden bağımsız olmak durumundadırlar.

Kamu adına hareket eden, toplumun huzuru, güveni ve yararı için suçu ve suçluları takip eden, soruşturan, bu amaçla iddia eden, iddiasının ve iddiası içinde yer alan ithamının dayanağını oluşturan kanıtları toplayan ve gerektiğinde dava açan savcıların, insan haklarının korunması, insan haklarına saygılı olunması bağlamında da önemli görevleri vardır.

Değerli yargıç Murat Aydın’ın ‘Kamu Davasının Açılması ve İddianame‘ isimli kitabında vurgu yaptığı üzere, iddia etmek, iddianın ve ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplamak, savcı için nasıl bir görev ise, lekelenmemek de şüphelinin/sanığın hakkıdır. Esasen itham edilmiş, hakkında soruşturma ve onu takiben dava bile açılmış olsa, suçlu olduğunun kanıtlanmasına kadar kişinin suçsuz sayılacağını öngören masumiyet karinesinin doğal bir unsuru ve uygulamadaki uzantısı olan lekelenmeme hakkı, temel bir insan hakkıdır. Genelde tüm sanık/şüpheli hakları dahil, lekelenmeme hakkının korunması, dahası sadece sanığın/şüphelinin aleyhine olan delilleri değil, lehine olan delilleri toplamak da savcıya, savcılara ait bir görevdir.

Cumhuriyetin merkez-i idaresinde bir Hukuk Mektebi açmak vesilesi bugünkü içtimaimizi ihzar etmiş bulunuyor. Bugün şahit olduğumuz, hâdise, yüksek memur ve mütehassıs âlimler yetiştirmek teşebbüsünden daha büyük bir ehemmiyeti haizdir. Senelerden beri devam eden Türk İnkilâbı, mevcudiyetini ve zihniyetini, hayat-ı içtimaiyenin mebnâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tesbit ve teyit etmek çaresine tevessül etmiştir… Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşadında hissettiğim saadeti hiç bir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum.

Bu sözler Büyük Atatürk’e ait. Ankara Hukuk Mektebi’nin/Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında, yani 5 Kasım 1925 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (1. Meclis Binası) Genel Kurul Salonu’nda yaptığı konuşmada söylüyor bunları.

Pek çok yönüyle önemli ve değerli olan bu veciz konuşmanın bana göre en önemli yönü, Büyük Atatürk’ün hizmete açtığı hukuk fakültesini ‘Cumhuriyetin müeyyidesi’ olarak nitelendirmesi, oradan mezun olacak olanları Cumhuriyet Devrimlerinin ‘mevcudiyetini ve zihniyetini hayat-ı içtimaiyenin mebnâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tesbit ve teyit etmek çaresi’ olarak görmesi, yani toplumsal hayatın temelinin, yani devletin, yani Cumhuriyetin temelinin hukuk olduğunu, yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla hukukçular olduğunu ifade etmesidir.

Bunu şimdilik kenara koyalım ve Avrasya Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin 9-17 Kasım 2016 tarihleri arasında Türkiye’nin 30 ilinde, 78 ilçesinde 4240 katılımcı ile gerçekleştirdiği kamuoyu araştırmasında ortaya çıkan tabloya bakalım:  buna göre Türkiye’de yargıya olan güven yüzde 2.9, yani halkın yüzde 97.1.’i, yani 10 kişiden 7 kişi yargıya güvenmiyor.

Herhalde yüzümüzü kızartması gereken bu sonuçtan, iktidarıyla, muhalefetiyle ama en başta yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla biz sorumluyuz.

Peki! Ne yapalım? Önce aklımızı başımıza toplayalım, daha sonra konuşmayı, nutuk çekmeyi, onu bunu suçlamayı bir tarafa bırakalım, aynaya bakalım ve işimizi yapalım. İşimizi iyi yapalım, yapar gibi yapmayalım, yapalım, adam gibi yapalım. Bir de hem vakit geçirmek, hem de adalete olan özlemimizi az da olsa gidermek, hukuk fakültesinde okuyarak, bu kadar yıl avukatlık, yargıçlık, savcılık yaparak öğrenemediğimiz adalet denilen, hak hukuk denilen o dersi öğrenmek için kovboy filmleri izleyelim biraz.

Hem kovboy filmleri seyredelim, hem de 1945 yılında yazılmış olmasına rağmen, günümüz Türkiye’si yönünden güncelliğini hala koruyan Behçet Necatigil’in o güzel şiirini okuyalım:

KOVBOY FİLMLERİ

Ucuz sinemalara giderim,

Cebimde fazla para oldukta

Otururum koltukta.

Kovboy filmlerine biterim:

Kızı hesaba katma,

Artistler yalnız erkek.

Şarkı, çalgı, gürültü

Kavga, yumruk, tabanca

Yaşa, vur, kır sesleri

Çın çın öter salonda.

Sahneler basitmiş, basit

İncelik yokmuş, yok!

Kötüler ceza yer en sonda

Adalet var, iş onda!

Hak hukuk dağıtma yeri

Kovboy filmleri.

PRIMARY GOODS/BİRİNCİL DEĞERLER

Primary Goods/Birincil Değerler kavramı, siyaset bilimine ve teorisine Amerikalı hukukçu, siyaset bilimci, düşünür ve akademisyen John Rawls tarafından kazandırılmıştır. Rawls bu kavramı, İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli eserinde kullanır. Yirminci yüzyılda ahlak ve siyaset felsefesi üzerine yapılmış en önemli çalışmalardan birisi olarak nitelendirilen ve hatta Kant’ın ve Mill’in eserleriyle eş tutulan bir klasik olarak kabul edilen Bir Adalet Teorisi’nde Rawls, adaletin doğru ilkelerinin, özgür ve rasyonel kişilerin yer aldıkları fiktif, yani varsayımsal, kurgusal bir durum olan  ‘orijinal pozisyon’da ve bir ‘veil of ignorance’, yani bir ’bilinmezlik/cehalet perdesi’ arkasından türetildiğini ileri sürer.

Hemen işaret etmek gerekir ise, ‘Birincil Değerler’ her insan tarafından sahip olunması arzu edilen ve insana yararlı olan değerlerdir. Değer kavramını rasyonel arzunun tatmini olarak tanımlayan Rawls, Birincil Değerleri, ‘Doğal Birincil Değerler’ ve ‘Sosyal Birincil Değerler’ olmak üzere ikiye ayırır. Doğal Birincil Değerler, zeka, yetenek, hayal etme, yaratıcılık, duyular, uzuvlar, sağlık vb. şeylerdir. Sosyal Birincil Değerler ise hakları (siyasal ve sivil haklar), özgürlükleri, geliri, refahı ve öz-saygının sosyal temellerini kapsar.

Rawls, Doğal Birincil Değerleri adalet ilkelerini değerlendirdiği kriterler kapsamında olan adil dağıtımın kapsamında görmemesine karşın, Sosyal Birincil Değerleri adil dağıtımın esaslı unsurları arasında sayar. Sosyal Birincil Değerlerin dağıtımıyla bağlantılı gördüğü öz-saygıya ise, adil dağıtımın kapsamında yer verir.

Birincil Değerlerin Rawls’ın tespit ve ifade ettiklerinden çok daha fazla olduğu, esasen Rawls’ın da bunları tahdidi olarak belirlemediği açıktır. Nitekim ahlak, vicdan, etik, empati gibi doğuştan gelen ya da sonradan öğrenilen veya kazanılan değerler, Rawls’ın Birincil Değerler sınıflamasında yer almazlar. Bunun nedeni, Rawls’ın adı geçen eserinde daha ziyade adil bir toplum nasıl olmalıdır sorusuyla ilgilenmesi ve Birincil Değerleri bu çerçevede ele almasıdır.

Rawls’ın Birincil Değerlerin kapsamını sınırlı tutmasının bir diğer nedeni ise, onun, birbirinden farklı görüşleri benimseyen bireylerden oluşan çoğulcu ve homojen olmayan bir toplumda, herkesin özgürlüğünü ve eşitliğini koruyacak ve yine herkes tarafından kabul edilecek bir adalet sisteminin nasıl oluşturulacağı konusu üzerine odaklanmış olmasıdır.

Kitabının genişletilmiş/düzeltilmiş ikinci baskısında, Rawls, Birincil Değerleri, yurttaşların özgür kişiler ve ait oldukları toplumun üyeleri olarak ihtiyaç duydukları şeyler olarak nitelendirir. Rawls’a göre Birincil Değerler arasındaki en önemli değerlerden birisi de ‘bir insanın kendi değerini bilme’ duygusudur. Ve elbette bu duygu insanın yeteneklerini, bu yeteneklerin sınırını ve dolaysıyla hemen her konuda haddini bilmesi, yani neye hakkı olduğunu, neye hakkı olmadığını, bu bağlamda özgürlüklerinin sınırını tayin edebilmesidir.

Bu duygu bir yönüyle, İtalyan Marksist, aktivist, sendikacı, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci’nin ‘Hapishane Defterleri’ adlı kitabında; ‘eleştirel bir iradenin başlangıç noktası, insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak -kendini bil- mesidir’ şeklinde ifade ettiği ‘kendini bilme’dir.

İngilizcede çoğulu ‘goods’, tekili ‘good’ olan sözcük, ‘mal/emtia, iyi’ anlamlarına gelir. Rawls’ın yaptığı ayrımda yer alan özelliklerin mal veya iyi olmadığını, bir kısmının insana ait hasletler, özellikler, bireysel zenginlikler, diğer kısmının ise, yine insana ait maddi varlıklar ve düşünsel/fikri değerler olduğunu düşündüğüm için ‘Primary Goods’ kavramını ben Türkçeye ‘Birincil Değerler’ olarak tercüme ettim.

Her ne kadar Rawls ifade etmemiş ise de, Sosyal Birincil Değerlerin üreticisi Doğal Birincil Değerlerdir. Zira Sosyal Birincil Değerler arasında yer alan ve Rawls tarafından yurttaşların özgür kişiler ve toplumun üyeleri olarak ihtiyaç duydukları şeyler olarak nitelendirilen hakları (siyasal ve sivil haklar), özgürlükleri, geliri, refahı ve öz-saygının sosyal temellerini üreten şeyler insanın zekasıdır, hayal gücüdür, yaratıcılığıdır, enerjisidir, sağlığı vb. şeylerdir. Esasen bir insanın Sosyal Birincil Değerler arasında yer alan hakları, özgürlükleri anlaması, bunların değerini kavraması, bunları koruması ve bunlara sahip çıkması da, sadece ve sadece Doğal Birincil Değerlerden olan zeka/akıl ile bunun sağladığı algılama gücü ve farkındalık yetisi sayesindedir.

Rawls Birincil Değerleri adaletin iki ilkesiyle bağlantılı olarak inceler. Ona göre bu iki ilkenin ilk açıklaması aşağıdaki şekilde okunur;

Birincisi: her kişi, başkalarının özgürlüklerinin sunulduğu şemadakilerle yarışabilen en geniş temel özgürlükler şemasındaki benzer eşit haklara sahiptir.

İkincisi: sosyal ve ekonomik eşitsizlikler şöyle düzenlenmelidir, bunlar şu iki şeydir, (a) herkesin avantajının kabul edilebilir olduğu beklentisi ve (b) ekli pozisyonların ve görevlerin herkese açık olması.

Rawls yukarıdaki başlangıç cümlelerini kurduktan sonra şöyle devam eder; ‘…İlk adım olarak, toplumun temel yapısının belirli birincil değerleri dağıttığını varsayalım, bunlar her rasyonel insanın isteyeceği varsayılan şeylerdir. Bu değerler, normal olarak bir insanın rasyonel hayat planında bir şekilde kullandığı şeylerdir. Kolaylık olsun diye, bu birincil değerlerin, hayat tasarrufundaki haklar, özgürlükler, gelir ve refah olduğunu varsayalım. (daha sonra üçüncü bölümde birinci değer olarak öz-saygının merkezi bir yeri olduğu ileri sürülecektir) Bunlar sosyal birincil değerlerdir. Sağlık, enerji, zeka, hayal gücü gibi diğer birincil değerler doğal değerlerdir; bunların sahipliği de temel yapıdan etkilenmekle birlikte, bunlar temel yapının doğrudan kontrolünde değildir. Daha sonra kurgusal olan başlangıç düzenlemelerinde, bütün bu sosyal birincil değerlerin eşit olarak dağıtıldıklarını hayal edelim: herkes aynı hakları ve ödevleri, geliri ve refahı eşit olarak paylaşmaktadır. Bu durum, ilerlemenin yargılanmasında bir kıyaslama sağlar. Eğer refahtaki eşitsizlikler ve otoritedeki farklılıklar kurgusal başlangıç noktasındaki herkesi varlıklı yapıyorsa, o takdirde, onlar genel kavramlar üzerinde anlaşırlar. En azından teorik olarak, temel bazı özgürlükleri verdiğinizde, insanların sosyal ve ekonomik kazançlarının sonuçlarını tatmin edici şekilde karşılamaları mümkündür. Genel adalet kavramı hangi tür eşitsizliklere izin verileceği hususunda hiçbir kısıtlama dayatmaz; o sadece herkesin durumunu ilerletmesini ister.  Biz yoğun olarak herhangi bir şeyin kölelik şartlarına rıza göstermesini varsaymak ihtiyacında değiliz. Bunun yerine ekonomik kazançlar önemli olduğu zaman, insanların belirli siyasal haklardan vazgeçmeye istekli göründüklerini düşünelim. Bu çeşit bir değişimde iki ilke kural dışı kalır; serisel düzenin dizayn edilmesindeki temel özgürlükler ile ekonomik ve sosyal kazançlar arasında değişim yapılmasına hafifletici durumlar altında olmak dışında izin verilmez…

Neden mi yazdım bütün bunları? Değerlerin alt üst olduğu bir dünyada, hem bundan nasibine düşeni aldığı için, hem de bundan bağımsız olarak kendi siyasal, toplumsal, ekonomik şartlarına bağlı olarak, hemen her alanda bir değer krizi ve kirliliği yaşayan Türkiye’de, herkesin, hepimizin ahlak gibi, etik gibi, hak ve özgürlükler gibi, adalet gibi, refah gibi pozitif değerlerle, kendisinin bu ve benzeri değerleriyle yüzleşmesi için yazdım.