‘Günler gelip geçmekteler,/Kuşlar gibi uçmaktalar.’ Aziz Mahmud Hüdayi Efendi
2017 YILIYLA KİŞİSEL HESAPLAŞMAM –
Osmanlı devri İstanbul velilerinin en büyüklerinden olan, 1541-1628 yılları arasında yaşayan, Osmanlı Devleti’nin fikri ve manevi kurucusu, Anadolu Ahilerinin en büyüğü Şeyh Edebali’yi irşat eden, ilim, tasavvuf, şiir ve edebiyat alanlarında seçkin bir yere sahip bulunan Aziz Mahmud Hüdayi Efendi’nin yukarıda yer verdiğim dizelerinde ifade ettiği üzere, 2017 yılında da günler gelip geçti, kuşlar gibi uçup gitti.
Gelip geçen, kuşlar gibi uçup giden hayatımızın içinde, sevdiğimiz, sevmediğimiz şeyler de, hayatla birlikte değişti ve hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle birlikte oldu, olmaya da devam edecek. Hayat dediğimiz şey de böyle bir şey zaten.
Ve biz, Ahmet Haşim’in o güzel dizeleriyle ‘Altın kulelerden yine kuşlar/Tekrarını ömrün eder ilan./Kuşlar mıdır onlar ki her akşam/Alemlerimizden sefer eyler?/…/ Akşam, yine akşam, yine akşam/Göllerde bu dem bir kamış olsam!’ diyerek, hayatın ve zamanın hiç değişmeyen ebedi akışına teslim ettik kendimizi.
Halk ozanı Kul Hasan’ın deyişiyle ‘Bahçe biziz gül bizdedir’ diyen ben ve benim gibiler için, bahçe de, gül de bu alemdedir. Geçmiş saatlerimiz, günlerimiz, yıllarımız, yaşanmışlıklarımız, hatıralarımız, beraberliklerimiz, ayrılıklarımız, yalnızlıklarımız, hasretlerimiz, acılarımız, sevinçlerimiz, ümitlerimiz, ümitsizliklerimiz, yani hayata dahil ve dair olan her şey, bütün renkleriyle belleğimizde ve yüreğimizde duruyor, bazen bize gülümsüyor, bazen de canımızı acıtıyor. Suskunluğumuz ise, İstanbul Boğazı’nın manevi koruyucusu olarak bilinen, ilim, irfan sahibi, şair ve ikram ehli Şeyh Yahya Efendi’nin ‘Neler çekti bu gönül söylesen şikayet olur’ demesiyle amel ediyor.
Böylece akıp giden hayatın ve zamanın içinde, gitmesine çok az bir zaman kalan 2017 yılı da, herkesin kişisel tarihinde olduğu gibi benim kişisel tarihimdeki yerini almaya hazırlanıyor. Pek çoğunuz gibi ben de geçen yıla ait kimi umutlarımı yeni yıla aktaracağım. 2017 yılında yapmayı düşünüp de yapamadıklarımı 2018 yılında yapmaya çalışacağım.
2017 yılı dünya için, Türkiye için çok iyi bir yıl olmadı. Aksine, bir önceki yıl gibi bir bitse, bir gitse dediğimiz bir yıl oldu. Hem dünya, hem de Türkiye için acılarla, ölümlerle, gözyaşlarıyla geçen 2017 yılı, Türkiye için ayrıca hukuksuzluklarla, haksızlıklarla dolu bir yıl oldu. Dileğimiz, 2017 yılının hüznünü de alıp gitmesi, 2018 yılının yüzümüzü güldürecek, gönlümüzü ferahlatacak, içimizi ısıtacak, geleceğe güvenle bakmamızı sağlayacak bir yıl olması.
Dünyaya ve dahi Türkiye’ye hiç de iyi gelmeyen 2017 yılı, benim için çok da kötü bir yıl olmadı. Aksine iyi bir yıl oldu, verimli bir yıl oldu. Geçmiş yıl ve yıllarda olduğu gibi kendimi yine yaşadığım kentin içinde, dışında gezmelere götürdüm. Sinemaya da gittim, tiyatroya da, konsere de. Fırsat buldukça sevdiğim arkadaşlarımla beraber oldum, birlikte olmaktan haz almadığım insanlardan ise uzak durdum. Geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yılda da mesleğimi hakkıyla icra ettim. Okudum çokça. Müzik dinledim. Az konuştum, çok dinledim. Ona buna bulaşmadım. Bana bulaşan kendini bilmezlere ise cevap dahi vermedim, güldüm geçtim sadece. Gün geldi Edip Cansever oldum “İsterim akşam olsun/Beni mes’ut etsin her şey./Dolsun eski ahbaplarla masam/Gelsin ufak tefek hatıralar,/İyi günler kadınların en tazesi./Şarkılar eski makamlardan./Şöyle hatırlatsın eski günleri/’Şöyle bir on beş sene öteden’/Ya nihavent, ya hicaz./Ya süz-i dilara faslı Selim’den” dedim ve içtim. Bazen sarhoş olma hakkımı kullandım, bazen de çakırkeyif oldum. Blogumda hukuk üzerine, siyaset üzerine, felsefe üzerine, sanat ve edebiyat üzerine 43 adet yazı yazdım ve yayınladım. Böylece ifade ettim kendimi.
Yine blogumda ‘Amerikan Ceza Hukukunun Kökenleri, Dünü ve Bugünü Üzerine’ yazdığım inceleme yazısını yayınladım dört bölüm halinde. Bunlarla da yetinmedim, ABD’nin önceki Başkanı Barack Obama’nın Harvard Law Review/Harvard Hukuk Dergisi’nde İngilizce olarak yayınlanan ‘Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü’ isimli yaklaşık 50 sayfalık monografik çalışmasını; Uruguay’ın önceki Devlet Başkanı merhum Jose Mujica’nın 20-22 Haziran 2012 tarihinde Rio-20 Zirvesinde yaptığı konuşmayı; 19.yüzyılın önde gelen Amerikalı romancılarından James Fenimore Cooper’un ‘An Aristocrat and A Democrat/Bir Aristokrat ve Bir Demokrat’ isimli makalesini İngilizceden Türkçeye çevirdim ve blogumda yayınladım. Konuşmacı olarak birkaç etkinliğe katıldım. Felsefe ve insan hakları konularında Türkiye’nin en yetkin kişisi ve hocaların hocası olan Sayın İoanna Kuçuradi’nin talebi üzerine, Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Unesco Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü Bülteni’ne, anılan bültenin Kasım 2017 sayısında yayınlanan insan hakları konulu yazımı gönderdim.
‘Hiç kimse daha fazlasını yapmak zorunda değildir.’ diyor Rosa Lüxemburg. Ama ben hayatım boyunca ‘…Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka./Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka./Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye!/Bir şey daha var, bütün yaptıklarından başka…’ diyen Ömer Hayyam’ın yolundan gittim, bu bağlamda her yaptığım işte kendimi hep daha fazlasını yapmaya mecbur hissettim ve yaptım da. Onun için 2017 yılında yaptıklarımın hepsi yukarıda yazdıklarımdan ibaret değil. Daha da fazlası var. Neler mi? Anlatayım.
Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’un 1971 yılında yazdığı, Almanca, Fransızca, İspanyolca gibi dünyanın önemli dillerine çevrilen ve fakat Türkçeye çevrilmemiş olan, siyaset biliminde paradigma değişikliği yaratan ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli eserini emekli bir çalışmadan sonra İngilizceden Türkçeye çevirdim. 20.yüzyılın siyaset felsefesi alanında yapılmış en önemli çalışma olarak kabul edilen bu eser, Phoenix Yayınevi tarafından bu yılın Nisan ayında basıldı ve yayınlandı.
Yine uzun zamandır üzerinde çalıştığım anılarımı içeren ‘Fîhi Mâ‐Fîh – İçindekiler İçindedir’ isimli kitabımın birinci cildi 2017 yılının başlarında aynı yayınevi tarafından basıldı ve yayınlandı. Üç cilt olarak hazırlanan ve basılmak üzere tamamı yayınevine verilen kitabın ikinci ve üçüncü cildi, ne yazık ki yayınevi tarafından bugüne kadar basılmadı. Önümüzdeki süreçte basılmadığı takdirde, bir başka yayınevi tarafından basılması hususunda girişimde bulunmak üzere şimdilik beklemedeyim. Bir başka yayınevi tarafından basılmasını temin edemediğim takdirde, bu iki cildi e-kitap olarak yayınlayacağım.
29 Mart 2015 tarihine kadar blogumda yazdığım denemelerden oluşan ilk kitabım ‘Bir Gözyaşı, Bir Gülümseme’den sonra, yine blogumda yazdığım yazılardan oluşan ‘Au Reveoir/ Yine Görüşürüz’ isimli kitabımın basımı ile ilgili çalışmalar devam ediyor. Bir aksilik olmaz ise eğer, yakın bir zamanda kitap olarak yayınlanmış olacak.
Bilkent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde ders verdiğim 1998-2014 yılları arasında emekle ve her yıl üstüne koyarak hazırladığım ‘Introduction To Law/Hukuka Giriş’ dersine ilişkin ders notlarımın kitap haline getirilmesi yönündeki çalışmam bitmek üzere. Sanırım önümüzdeki iki üç ay içinde bu çalışmamı basım aşamasına getirmiş olacağım. Basımı hususunda bir yayınevi bulamadığım takdirde, bu çalışmamı da e-kitap olarak yayınlayacağım.
Avukatlık Hukuku üzerine yürüttüğüm çalışmada oldukça mesafe almış durumdayım. Ancak yeni Avukatlık Kanunu üzerine yürütülen çalışmalar nedeniyle bu konudaki çalışmalarımı şimdilik askıya aldım ve beklemedeyim. Gelişmelere göre bu konudaki çalışmama yön vereceğim.
Yapmadığım, daha doğrusu yapamadığım, yarım bıraktığım bir çalışmam daha var. Yayıneviyle mutabık kalmamız üzerine, İngiliz siyaset ve sosyoloji profesörü David Held’in ‘Political Theory and The Modern State/Siyasal Teori ve Modern Devlet’ isimli kitabının İngilizceden Türkçeye tercümesini üstlendim.
Devlet, iktidar, meşruiyet ve demokrasi üzerine ve hepsi birbirinden önemli ve değerli olan ‘Modern Devlet Üzerine Merkezi Perspektifler/Sınıf, İktidar ve Devlet/Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri/İktidar ve Meşruiyet/ Liberalizm, Marksizm ve Kamu Politarafatikasının Gelecekteki Yönü/Demokrasi Teorisinin Çağdaş Kutuplaşması: Üçüncü Yol Meselesi/Yurttaşlık ve Özerklik/ Egemenlik, Ulusal Politikalar ve Küresel Sistem/Bir Siyaset Disiplini?’ başlıklarını taşıyan dokuz makaleyi içeren, siyasi tarihin ve siyaset biliminin geçmişteki önemli isimleri olan Hobbes’tan, Locke’a, Bentham’dan, John Stuart Mill’e, günümüzün bu konulardaki önemli düşünürlerinden Giddens’tan, Habermas’a kadar uzanan tarihsel, siyasal ve düşünsel süreci izleyen 265 sayfalık bu kitabın yaklaşık 135 sayfasını tercüme ettim. Ne yazık ki, tam da o aşamada, yayınevi, eskimiş olduğu ve fazla satmayacağı gerekçesiyle kitabın basımından vazgeçti. Bu gelişme üzerine ben de kitap üzerindeki çalışmama şimdilik ara verdim.
“Biz, gemilere benziyoruz. Aydınlık denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz. Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama asıl denizin denizine bak! Denizin de bir denizi var, onu sürüp duruyor. Ruhun da bir ruhu var, onu istediği tarafa çekip çeviriyor.”
Bu satırlar Yüce Mevlana’ya ait. Büyük eseri Mesnevi’de, karanlıktaki fil üzerine olan hikayesinde yazıyor bunları. Mevlana’nın bu hikayeyi yazmaktan amacı, Hakikat Denizi’ne olan bizim insani bakışımızın sınırlarını anlatmak içindir. Bu hikayesiyle Mevlana, karanlıkta avuçlarıyla fili algılayamayanlara, filin dokundukları uzuvlarına göre hemen hepsi başka başka şeyler tarif edenlere şunu demek istiyor: dikkatinizi, nesnelerin belirgin yanlarına odaklamayınız, hayatı ve insanları köpüğün gözüyle değil, denizin gözüyle görünüz. Eğer böyle yaparsanız, gören gözünüz, denizin her şeyi gören gözüne dönüşür.
Peki! Böyle yapmazsanız ne olur? Onu da şiirlerini topladığı Divan-ı Şems-i Tebriz isimli eserinde şöyle ifade ediyor Mevlana: ‘İstediğin kadar üzerinde çalış, beni tanıyamayacaksın, benim ne olduğumu gördüğünden yüzlerce kez farklı olduğum için tanıyamayacaksın. Zira senin göremeyeceğin bir yerde mesken tutmayı seçtim ben. Beni görmek için kendini benim gözlerimin arkasına koy ve beni kendimi gördüğüm gibi gör.’
Ben de öyle bir yer tuttum kendime. O yerde kendim olarak duruyor ve beni görmek isteyenlere, kendinizi benim gözlerimin arkasına koyun ve beni kendimi gördüğüm gibi görün diyorum sadece. Yalın mı yalın, sade mi sade, maskesiz mi maskesiz, kendi halinde mi kendi halinde, beklentisiz mi beklentisiz, talepsiz mi talepsiz, görmüş geçirmiş, gözü de doymuş her şeye, gönlü de, dünyevi hırslardan arınmış, güne dair şeylerden, kimilerinin sözlerinden ve gözlerinden uzakta, çok uzakta bir yer orası. Tam da şairin “Tanıdığımı sandığım insanlarla ilgili; yaşadığım hayal kırıklıklarını sığdırabileceğim bir heybem yok…Ve işte bu yüzden yüreğim tıklım tıklım ‘yorgunluk’ dolu…” dediği bir yer orası. Oraya geldi mi insan, bir kenara çekilir ve seyreder hayatı. Ve artık hiç kimse beni yalnız bırakamaz der kendisine.
Mesken tuttuğum ve kendimin efendisi olduğum o yerde, öz varlığımın kaynaklarıyla birliktelik ve bütünlük sağladığım dingin ruh halim, benim için artık yeni bir dünya, yeni bir gelecek oldu. Benim dünyamın çok ama çok dışında olan ve kendi dünyalarının içinde varmış gibi görünenlerin, aslında hiç de var olmayan, olsa da herhangi bir işe yaramayan, sadece bir gölgeden ibaret olan nafile çabaları, hayatın içinde ve varlık denizinde boğulmuş olduğundan, benimle artık kimin konuştuğunun hiçbir önemi, anlamı ve değeri kalmamıştır.
Onun için yine Mevlana’dan ödünç alarak diyorum ki: ‘…Bir dünya burada, bir başka dünya orada. Ben eşikte oturuyorum. Sadece eşikte olanlar sükunetin konuştuğunu bilirler. Gereken söylendi. Daha fazlasını söyleme. Dilini tut…Ham, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise sözü kısa kes vesselam.’ Arif olan anlar nasıl olsa!
Yeni yılınız güzel olsun!
