Günler gelip geçmekteler,/Kuşlar gibi uçmaktalar.’ Aziz Mahmud Hüdayi Efendi

2017 YILIYLA KİŞİSEL HESAPLAŞMAM –

Osmanlı devri İstanbul velilerinin en büyüklerinden olan, 1541-1628 yılları arasında yaşayan, Osmanlı Devleti’nin fikri ve manevi kurucusu, Anadolu Ahilerinin en büyüğü Şeyh Edebali’yi irşat eden, ilim, tasavvuf, şiir ve edebiyat alanlarında seçkin bir yere sahip bulunan Aziz Mahmud Hüdayi Efendi’nin yukarıda yer verdiğim dizelerinde ifade ettiği üzere, 2017 yılında da günler gelip geçti, kuşlar gibi uçup gitti.

Gelip geçen, kuşlar gibi uçup giden hayatımızın içinde, sevdiğimiz, sevmediğimiz şeyler de, hayatla birlikte değişti ve hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle birlikte oldu, olmaya da devam edecek. Hayat dediğimiz şey de böyle bir şey zaten.

Ve biz, Ahmet Haşim’in o güzel dizeleriyle ‘Altın kulelerden yine kuşlar/Tekrarını ömrün eder ilan./Kuşlar mıdır onlar ki her akşam/Alemlerimizden sefer eyler?/…/ Akşam, yine akşam, yine akşam/Göllerde bu dem bir kamış olsam!’ diyerek, hayatın ve zamanın hiç değişmeyen ebedi akışına teslim ettik kendimizi.

Halk ozanı Kul Hasan’ın deyişiyle ‘Bahçe biziz gül bizdedir’ diyen ben ve benim gibiler için, bahçe de, gül de bu alemdedir. Geçmiş saatlerimiz, günlerimiz, yıllarımız, yaşanmışlıklarımız, hatıralarımız, beraberliklerimiz, ayrılıklarımız, yalnızlıklarımız, hasretlerimiz, acılarımız, sevinçlerimiz, ümitlerimiz, ümitsizliklerimiz, yani hayata dahil ve dair olan her şey, bütün renkleriyle belleğimizde ve yüreğimizde duruyor, bazen bize gülümsüyor, bazen de canımızı acıtıyor. Suskunluğumuz ise, İstanbul Boğazı’nın manevi koruyucusu olarak bilinen, ilim, irfan sahibi, şair ve ikram ehli Şeyh Yahya Efendi’nin ‘Neler çekti bu gönül söylesen şikayet olur’ demesiyle amel ediyor.

Böylece akıp giden hayatın ve zamanın içinde, gitmesine çok az bir zaman kalan 2017 yılı da, herkesin kişisel tarihinde olduğu gibi benim kişisel tarihimdeki yerini almaya hazırlanıyor. Pek çoğunuz gibi ben de geçen yıla ait kimi umutlarımı yeni yıla aktaracağım. 2017 yılında yapmayı düşünüp de yapamadıklarımı 2018 yılında yapmaya çalışacağım.

2017 yılı dünya için, Türkiye için çok iyi bir yıl olmadı. Aksine, bir önceki yıl gibi bir bitse, bir gitse dediğimiz bir yıl oldu. Hem dünya, hem de Türkiye için acılarla, ölümlerle, gözyaşlarıyla geçen 2017 yılı, Türkiye için ayrıca hukuksuzluklarla, haksızlıklarla dolu bir yıl oldu. Dileğimiz, 2017 yılının hüznünü de alıp gitmesi, 2018 yılının yüzümüzü güldürecek, gönlümüzü ferahlatacak, içimizi ısıtacak, geleceğe güvenle bakmamızı sağlayacak bir yıl olması.

Dünyaya ve dahi Türkiye’ye hiç de iyi gelmeyen 2017 yılı, benim için çok da kötü bir yıl olmadı. Aksine iyi bir yıl oldu, verimli bir yıl oldu. Geçmiş yıl ve yıllarda olduğu gibi kendimi yine yaşadığım kentin içinde, dışında gezmelere götürdüm. Sinemaya da gittim, tiyatroya da, konsere de. Fırsat buldukça sevdiğim arkadaşlarımla beraber oldum, birlikte olmaktan haz almadığım insanlardan ise uzak durdum. Geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yılda da mesleğimi hakkıyla icra ettim. Okudum çokça. Müzik dinledim. Az konuştum, çok dinledim. Ona buna bulaşmadım. Bana bulaşan kendini bilmezlere ise cevap dahi vermedim, güldüm geçtim sadece. Gün geldi Edip Cansever oldum “İsterim akşam olsun/Beni mes’ut etsin her şey./Dolsun eski ahbaplarla masam/Gelsin ufak tefek hatıralar,/İyi günler kadınların en tazesi./Şarkılar eski makamlardan./Şöyle hatırlatsın eski günleri/’Şöyle bir on beş sene öteden’/Ya nihavent, ya hicaz./Ya süz-i dilara faslı Selim’den” dedim ve içtim. Bazen sarhoş olma hakkımı kullandım, bazen de çakırkeyif oldum. Blogumda hukuk üzerine, siyaset üzerine, felsefe üzerine, sanat ve edebiyat üzerine 43 adet yazı yazdım ve yayınladım. Böylece ifade ettim kendimi.

Yine blogumda ‘Amerikan Ceza Hukukunun Kökenleri, Dünü ve Bugünü Üzerine’ yazdığım inceleme yazısını yayınladım dört bölüm halinde. Bunlarla da yetinmedim, ABD’nin önceki Başkanı Barack Obama’nın Harvard Law Review/Harvard Hukuk Dergisi’nde İngilizce olarak yayınlanan ‘Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü’ isimli yaklaşık 50 sayfalık monografik çalışmasını; Uruguay’ın önceki Devlet Başkanı merhum Jose Mujica’nın 20-22 Haziran 2012 tarihinde Rio-20 Zirvesinde yaptığı konuşmayı; 19.yüzyılın önde gelen Amerikalı romancılarından James Fenimore Cooper’un ‘An Aristocrat and A Democrat/Bir Aristokrat ve Bir Demokrat’ isimli makalesini İngilizceden Türkçeye çevirdim ve blogumda yayınladım. Konuşmacı olarak birkaç etkinliğe katıldım. Felsefe ve insan hakları konularında Türkiye’nin en yetkin kişisi ve hocaların hocası olan Sayın İoanna Kuçuradi’nin talebi üzerine, Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Unesco Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü Bülteni’ne, anılan bültenin Kasım 2017 sayısında yayınlanan insan hakları konulu yazımı gönderdim.

Hiç kimse daha fazlasını yapmak zorunda değildir.’ diyor Rosa Lüxemburg. Ama ben hayatım boyunca ‘…Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka./Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka./Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye!/Bir şey daha var, bütün yaptıklarından başka…’ diyen Ömer Hayyam’ın yolundan gittim, bu bağlamda her yaptığım işte kendimi hep daha fazlasını yapmaya mecbur hissettim ve yaptım da. Onun için 2017 yılında yaptıklarımın hepsi yukarıda yazdıklarımdan ibaret değil. Daha da fazlası var. Neler mi? Anlatayım.

Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’un 1971 yılında yazdığı, Almanca, Fransızca, İspanyolca gibi dünyanın önemli dillerine çevrilen ve fakat Türkçeye çevrilmemiş olan, siyaset biliminde paradigma değişikliği yaratan ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli eserini emekli bir çalışmadan sonra İngilizceden Türkçeye çevirdim. 20.yüzyılın siyaset felsefesi alanında yapılmış en önemli çalışma olarak kabul edilen bu eser, Phoenix Yayınevi tarafından bu yılın Nisan ayında basıldı ve yayınlandı.

Yine uzun zamandır üzerinde çalıştığım anılarımı içeren  ‘Fîhi MâFîh – İçindekiler İçindedir’ isimli kitabımın birinci cildi 2017 yılının başlarında aynı yayınevi tarafından basıldı ve yayınlandı. Üç cilt olarak hazırlanan ve basılmak üzere tamamı yayınevine verilen kitabın ikinci ve üçüncü cildi, ne yazık ki yayınevi tarafından bugüne kadar basılmadı. Önümüzdeki süreçte basılmadığı takdirde, bir başka yayınevi tarafından basılması hususunda girişimde bulunmak üzere şimdilik beklemedeyim. Bir başka yayınevi tarafından basılmasını temin edemediğim takdirde, bu iki cildi e-kitap olarak yayınlayacağım.

29 Mart 2015 tarihine kadar blogumda yazdığım denemelerden oluşan ilk kitabım ‘Bir Gözyaşı, Bir Gülümseme’den sonra, yine blogumda yazdığım yazılardan oluşan ‘Au Reveoir/ Yine Görüşürüz’ isimli kitabımın basımı ile ilgili çalışmalar devam ediyor. Bir aksilik olmaz ise eğer, yakın bir zamanda kitap olarak yayınlanmış olacak.

Bilkent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde ders verdiğim 1998-2014 yılları arasında emekle ve her yıl üstüne koyarak hazırladığım ‘Introduction To Law/Hukuka Giriş’ dersine ilişkin ders notlarımın kitap haline getirilmesi yönündeki çalışmam bitmek üzere. Sanırım önümüzdeki iki üç ay içinde bu çalışmamı basım aşamasına getirmiş olacağım. Basımı hususunda bir yayınevi bulamadığım takdirde, bu çalışmamı da e-kitap olarak yayınlayacağım.

Avukatlık Hukuku üzerine yürüttüğüm çalışmada oldukça mesafe almış durumdayım. Ancak yeni Avukatlık Kanunu üzerine yürütülen çalışmalar nedeniyle bu konudaki çalışmalarımı şimdilik askıya aldım ve beklemedeyim. Gelişmelere göre bu konudaki çalışmama yön vereceğim.

Yapmadığım, daha doğrusu yapamadığım, yarım bıraktığım bir çalışmam daha var. Yayıneviyle mutabık kalmamız üzerine, İngiliz siyaset ve sosyoloji profesörü David Held’in ‘Political Theory and The Modern State/Siyasal Teori ve Modern Devlet’ isimli kitabının İngilizceden Türkçeye tercümesini üstlendim.

Devlet, iktidar, meşruiyet ve demokrasi üzerine ve hepsi birbirinden önemli ve değerli olan ‘Modern Devlet Üzerine Merkezi Perspektifler/Sınıf, İktidar ve Devlet/Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri/İktidar ve Meşruiyet/ Liberalizm, Marksizm ve Kamu Politarafatikasının Gelecekteki Yönü/Demokrasi Teorisinin Çağdaş Kutuplaşması: Üçüncü Yol Meselesi/Yurttaşlık ve Özerklik/ Egemenlik, Ulusal Politikalar ve Küresel Sistem/Bir Siyaset Disiplini?’ başlıklarını taşıyan dokuz makaleyi içeren, siyasi tarihin ve siyaset biliminin geçmişteki önemli isimleri olan Hobbes’tan, Locke’a, Bentham’dan, John Stuart Mill’e, günümüzün bu konulardaki önemli düşünürlerinden Giddens’tan, Habermas’a kadar uzanan tarihsel, siyasal ve düşünsel süreci izleyen 265 sayfalık bu kitabın yaklaşık 135 sayfasını tercüme ettim. Ne yazık ki, tam da o aşamada, yayınevi, eskimiş olduğu ve fazla satmayacağı gerekçesiyle kitabın basımından vazgeçti. Bu gelişme üzerine ben de kitap üzerindeki çalışmama şimdilik ara verdim.

Biz, gemilere benziyoruz. Aydınlık denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz. Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama asıl denizin denizine bak! Denizin de bir denizi var, onu sürüp duruyor. Ruhun da bir ruhu var, onu istediği tarafa çekip çeviriyor.”

Bu satırlar Yüce Mevlana’ya ait. Büyük eseri Mesnevi’de, karanlıktaki fil üzerine olan hikayesinde yazıyor bunları. Mevlana’nın bu hikayeyi yazmaktan amacı, Hakikat Denizi’ne olan bizim insani bakışımızın sınırlarını anlatmak içindir. Bu hikayesiyle Mevlana, karanlıkta avuçlarıyla fili algılayamayanlara, filin dokundukları uzuvlarına göre hemen hepsi başka başka şeyler tarif edenlere şunu demek istiyor: dikkatinizi, nesnelerin belirgin yanlarına odaklamayınız, hayatı ve insanları köpüğün gözüyle değil, denizin gözüyle görünüz. Eğer böyle yaparsanız, gören gözünüz, denizin her şeyi gören gözüne dönüşür.

Peki! Böyle yapmazsanız ne olur? Onu da şiirlerini topladığı Divan-ı Şems-i Tebriz isimli eserinde şöyle ifade ediyor Mevlana: ‘İstediğin kadar üzerinde çalış, beni tanıyamayacaksın, benim ne olduğumu gördüğünden yüzlerce kez farklı olduğum için tanıyamayacaksın. Zira senin göremeyeceğin bir yerde mesken tutmayı seçtim ben. Beni görmek için kendini benim gözlerimin arkasına koy ve beni kendimi gördüğüm gibi gör.

Ben de öyle bir yer tuttum kendime. O yerde kendim olarak duruyor ve beni görmek isteyenlere, kendinizi benim gözlerimin arkasına koyun ve beni kendimi gördüğüm gibi görün diyorum sadece. Yalın mı yalın, sade mi sade, maskesiz mi maskesiz, kendi halinde mi kendi halinde, beklentisiz mi beklentisiz, talepsiz mi talepsiz, görmüş geçirmiş, gözü de doymuş her şeye, gönlü de, dünyevi hırslardan arınmış, güne dair şeylerden, kimilerinin sözlerinden ve gözlerinden uzakta, çok uzakta bir yer orası. Tam da şairin “Tanıdığımı sandığım insanlarla ilgili; yaşadığım hayal kırıklıklarını sığdırabileceğim bir heybem yok…Ve işte bu yüzden yüreğim tıklım tıklım ‘yorgunluk’ dolu…” dediği bir yer orası. Oraya geldi mi insan, bir kenara çekilir ve seyreder hayatı. Ve artık hiç kimse beni yalnız bırakamaz der kendisine.

Mesken tuttuğum ve kendimin efendisi olduğum o yerde, öz varlığımın kaynaklarıyla birliktelik ve bütünlük sağladığım dingin ruh halim, benim için artık yeni bir dünya, yeni bir gelecek oldu. Benim dünyamın çok ama çok dışında olan ve kendi dünyalarının içinde varmış gibi görünenlerin, aslında hiç de var olmayan, olsa da herhangi bir işe yaramayan, sadece bir gölgeden ibaret olan nafile çabaları, hayatın içinde ve varlık denizinde boğulmuş olduğundan, benimle artık kimin konuştuğunun hiçbir önemi, anlamı ve değeri kalmamıştır.

Onun için yine Mevlana’dan ödünç alarak diyorum ki: ‘…Bir dünya burada, bir başka dünya orada. Ben eşikte oturuyorum. Sadece eşikte olanlar sükunetin konuştuğunu bilirler. Gereken söylendi. Daha fazlasını söyleme. Dilini tutHam, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise sözü kısa kes vesselam.’ Arif olan anlar nasıl olsa! 

Yeni yılınız güzel olsun!

 

 

Kalemin su, kağıdın rüzgar ise / Ne yazarsan yaz kıymeti yoktur.’ MEVLANA

ŞEB-İ ARUS / DÜĞÜN GECESİ

Bugün 17 Aralık 2017. Günlerden Pazar. Mevlana bundan 744 yıl önce, 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etmiş olmakla, bugün, Mevlana’nın Büyük Sevgilisine, yani Tanrı’ya kavuştuğu gündür. Onun için bu günün gecesinin adı ‘Şeb-i Arus’tur. Yani ‘Düğün Gecesi’dir. Neden mi? Nasıl dünyevi aşkta, aşıkların birbirlerine kavuştukları gecenin adı düğün gecesi ise, ölüm de, Tanrı’ya aşık olanın, Tanrı’ya kavuştuğu düğün gecesidir de onun için.

Sıkıntı anında dahi neşeli olmanın adı’ olan Tasavvuf düşüncesinde ölüm, bu dünyadan ayrılıp gitmekten daha çok, Tanrı’ya kavuşmak, Tanrı’yla hem hal olmaktır. Ölüm onun için bir düğündür. Bu düşüncenin temelinde, Tanrı’nın insanı kendi ruhundan üfleyerek yarattığı inancı yatar. Böylece yaratılan ve dünyaya fırlatılan insan, bir anlamda gurbete gitmiştir. Yani dünya bir gurbettir. Nasıl gurbette oldukları için sevdiklerinden uzak kalanlar, bir an önce gurbetin bitmesini, ayrı kaldıkları sevdiklerine kavuşmayı isterler, beklerler ve bunu dilerlerse, dünya gurbetinde oldukları için Hakk’tan, yani Tanrı’dan uzak kalanlar da, sevdikleri Tanrı’ya kavuşmak için ölümü isterler ve beklerler.

Onun için Mevlana, ‘Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir, insanı Allah’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüm, ölüme dost olanların karşısına dost gibi çıkar. Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi çirkin yüzündür. Senin ruhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir…’ demiştir.

İnsan hayata derinden bağlıdır. O nedenle her insan ölümden korkar. Ama en çok yaşamı sevenler korkar ölümden. Onun için de ölmek istemezler hiç. Oysa Kur’an’ın Al-i İmran, Embiya ve Ankebut surelerinde geçen ‘Külli nefsin zâikatü’l-mevt’, yani ‘Her nefis ölümü tadacaktır’ şeklindeki ayete göre, insan için ölümden kaçmak mümkün değildir. Zira dünya bir penceredir, her bakan geçer gider. Nereye mi? Ölüme elbette. Zira bu dünyada ölümden öteye köy yoktur.

Ölüm üzerine düşünmek, hayat üzerine olan düşüncelerimizi, daha çok da hayatın anlamı üzerine olan düşüncelerimizi öne çıkarır. Bu bağlamda, aklımıza ölüm geldiğinde, yaşadığımız hayatın değerini, başkalarıyla olan bağımızı, yaptığımız işleri, var ise geride bıraktığımız hizmetleri, eserleri, bizden geriye kalacak olanları, yani sevdiklerimizi, kimlerin hayatına dokunduğumuzu, kimleri mutlu, kimleri mutsuz ettiğimizi vb. düşünürüz.

Genç insanlar, ölümsüzlüğü kabullenebilirler belki, ama çok şey görmüş, çok şey yaşamış yaşlı insanlar, dostlarının birer birer bu hayatı terk ettiklerini, bu hayatta çektikleri acıları, yeniden ve yeniden oynanan insanlık komedilerini düşünürler ve ölüme korkulacak bir şey olarak değil, yeni bir hayatın başlangıcı, bir kurtuluş olarak bakarlar. İnanan insanlar ise ölümü, Mevlana gibi Tanrı’ya kavuşmak olarak, gurbetin sona ermesi olarak görürler ve ölümden korkmazlar hiç.

Tanrı’dan başka her şeyin fani olduğuna inanan Mevlana ölümden hiç korkmaz. Büyük eseri Mesnevi’de bu konuda şöyle yazar: ‘Allah’tan başka her şey fanidir. Madem ki onun zatından fani değilsin. Bizim hakikatimizde yok olana “Her şey fanidir” cezası yoktur. Çünkü o “illa”, “la”dan geçmiştir, ”illa”da fani olmaz. Kapıda dolaşan, Ben’den, Biz’den dem vuran kapıdan sürülür, “La “ makamında dolaşır durur.

Ölümden korkmayan, bir gün öleceğim diye endişe duymayan Mevlana, geride bıraktıklarına da ölümünden dolayı üzülmemelerini, arkasından ağlamamalarını, kendisine veda etmemelerini öğütler, bu amaçla şöyle der; ‘Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma … /  Benim için ağlama, yazık, vah vah deme; / Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır, / Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme, / Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır, / Beni toprağa verdikleri zaman, elveda elveda demeye kalkışma, / Mezar, cennet topluluğunun perdesidir. / Batmayı gördün değil mi? / Doğmayı da seyret, güneşle aya gurubdan hiç ziyan gelir mi? / Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? / Ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun? / Mezarımın toprağı bir yudum şarap gibidir. / Bedenimi içince, canım göklerin üstüne çıkar. / O padişah değilim ki tahttan ineyim de tabuta bineyim. / Benim fermanımın yazısı ebediliktir.

Tek bir sevince – Evet – dediğiniz oldu mu hiç?’ diye sorar Zerdüşt. Ve şöyle yanıt verir; ‘Ah dostlarım, o zaman üzüntüye de – Evet – demişsinizdir. Bütün her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş ve kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz, mutluluk, beni memnun et! Kal biraz! Dediyseniz eğer, o zaman her şeyi geri istemişiniz demektir. Çünkü her sevinç ebediyet ister.’ Zerdüşt’ün, yani Nietzsche’in dediği gibi, Mevlana için de önemli olan ebediliktir. O bu dünyadan geçip gitmiştir, ama hayatı sevinçle yaşadığı gibi, ölümü de sevinçle kucaklamış, ‘fermanımın yazısı ebediliktir’ demekle, yaşama ve ölüme karşı duyduğu sevincin, yazdıklarının, söylediklerinin, eserlerinin ebedi olduğunu ifade etmek istemiştir. İsteği, dileği gerçekleşmiş, yazdığı her şey, söylediği her söz bugüne kadar yaşamıştır. Kuşkusuz bugünden sonra ve sonsuza kadar da yaşayacaktır. Çünkü Mevlana’nın kendisi de, ismi de, eserleri de ebedileşmiştir.

Ölümle birlikte dünya değiştiren insan, bu dünyadan giderken beraberinde bu dünyaya ait hiç bir şey götürmez. Sadece kendini götürür, bir de günahlarını ve sevaplarını götürür. Esasen Hazreti İsa’nın dediği gibi ‘herkes, kendi çarmıhını kendisi taşır’ ve günü geldiğinde kendi çarmıhında çarmıha gerilir. Onun için Mevlana ‘…sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi çirkin yüzündür’ demiştir.

Kimlerdir ölümden korkanlar? Ölüm aynasında kendi çirkin yüzlerini görenlerdir. Kalbi ve vicdanı temiz olmayandır. Edep/ahlak yolunda gitmeyenlerdir. Tanrı’nın yolunda olduklarını söyleyip, o yolun gerektirdiği edebin/ahlakın izini sürmeyenlerdir. Peki, edep nedir? Mevlana’ya göre edep, ‘… insanın bedenindeki ruhtur. Edep, Hak erinin göz ve gönlünün nurudur… Edep, ancak edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir.

Sevgi ve hoşgörü üzerine kurulu olan Mevlana Felsefesi, Yaradan’a gönül vermektir, bütün dünyadaki yaratıkların tamamını Yaradan’dan dolayı sevmek, hoş görmektir. Onun için Mevlana, ‘Ben hacetler kıblesiyim, gönlün kıblesiyim. / Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben. / Saf aynayım, sırrım dökülmemiş, paslanmamışım. / Ben, kin dolu bir gönül değilim. / Tur-u Sina’nın gönlüyüm.’ demiştir.

Konya’da, Mevlana Dergahı’nın kapısında ‘Burası aşıklar Kabesidir / Her kim ki buraya nakıs gelir, / Buradan kamil olarak çıkar’ diye yazar. Gerçekten de öyledir, o dergaha eksik giren, Mevlana’nın felsefesini öğrenen, özümseyen, içselleştiren herkes, o dergahtan kamil insan olarak çıkar. Zira Mevlana bir okuldur. O okulda insan, kendini görür, gerçek kimliğini, özünü bulur, ‘kendini bil’-ir. Geri kalan her şeyin bir görüntüden ibaret olduğunu anlar.

İnsan yaşadığı yere benzer. / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine / İnsan yaşadığı yere benzer’ diyor Edip Cansever. Doğrudur. İnsan yaşadığı yere benzer. Mevlana da yaşadığı zamanın Konya’sına benzer. O zamanın Konya’sı, Ermeni’siyle, Rum’uyla, Türk’üyle, Müslüman’ıyla, Hıristiyan’ıyla, Musevi’siyle bir arada yaşayan, huzurla, mutlulukla, karşılıklı kültür alışverişiyle yaşayan bir kenttir. Mevlana’nın cenazesi de Ermenilerin, Rumların, Türklerin, Musevilerin, Hıristiyanların, Müslümanların katıldığı bir törenle toprağa verilmiştir.

Onun için Mevlana: ‘Ey Müslümanlar, ne yapayım ki kendimi bilmiyorum / Ne Hıristiyan, ne Musevi, ne ateşperest, ne Müslüman’ım. / Ne şarklı, ne garplı, ne ulvi, ne de sufliyim. / Ne tabiatın rukünlerinden, ne de dönen feleklerden; / Ne rüakarlardan, ne de arş-ü ferşten, ne güneştenim. / Ne Hint, ne Bulgar, ne Irak memleketindenim / Ve ne de Horasan toprağından’ demiştir.

Böyle düşündüğü, buna inandığı için Mevlana, tüm insanları; ‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel, / İster kafir, ister mecusi, / İster puta tapan ol yine gel, / Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…’ diyerek kendi dergahına, kendi düşünce dünyasına, evrensel nitelikteki hümanist felsefesine çağırmıştır.

Zira Mevlana, her dinden, her ırktan, her milletten ve her yerdendir. Hem bu dünyalı, hem de öbür dünyalıdır. Onun için hayretle ‘Neden böyle şaşı olmuşuz, neden?’ diye sorar, yanıtını da  ‘Topumuz bir tek inciyiz, bir tek, / İşte başımız da tek, aklımız da tek’ diyerek yine kendisi verir.

Yaşamı zevkli kılan şeyler, kolay bulunmasa da, bulunması hiç de pahalı olmayan şeylerdir. Bunların başında ‘dostlar’ gelir, ‘dostluk’ gelir. Onun için bilge Epikuros, ‘insanın bütün yaşamını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir’ diyor.

Nedir dostluk? Kalbe doğan ve dolan ılık bir duygudur. Sevinçtir, mutluluktur, üzüntüdür, hüzündür, anlamaktır, hatırlamaktır, hatırlanmaktır dostluk. İki yalnızlığın değiş tokuş edilmesidir dostluk. ‘İnsan dostunun huyunu alır’ diyor Mevlana. Doğrudur, dostların huyu da, suyu da birbirlerine benzer. Dostluk arttıkça daha da çok benzer. Onun için dost olmuşlar, birbirlerine dostum demişlerdir.

Dostlar ırmak gibidir, / Kiminin suyu az, kiminin çok / Kiminde ellerin ıslanır sadece / Kiminde ruhun yıkanır boydan boya’ diyor Can Yücel. Şems-i Tebriz-i Mevlana’nın suyu çok olan dostudur. Şems’in dostluğu ile Mevlana’nın hem elleri ıslanmış, hem de ruhu boydan boya yıkanmıştır.

Bu dostluğu kıskananlar, yüreğinde dostluk, arkadaşlık gibi pozitif değerler olmayanlar Şems-i kabullenmemişler, onun Konya’yı terk etmesine neden olmuşlar, Mevlana hakkında çirkin, yakışıksız laflar etmişlerdir. Mevlana bunlara şöyle yanıt verir; ‘Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nağmeyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım ben. Onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lakin siz bunların hiçbirini göremezsiniz.

Dostluk böyle bir şeydir. Yani kalbi olmayanların, aklı olmayanların, ruhu olmayanların, ruhu ile sevmeyenlerin anlayamayacakları, göremeyecekleri bir şeydir. Dostluk, ‘dostun avucunda bağlar, bahçeler, ağaçlar, deryalar kadar berrak sular görmek, onun avucundan çıkan ağaçların gölgesinde dinlenmektir. Yeni nağmeler öğrenmektir.

Mevlana, yüreğinde, ruhunda sevgi olmayanlara, ruhu ve kalbi kirli dedikoduculara yukarıdaki yanıtı verirken, dostuna, yani Şems-i Tebriz-i’ye ‘Etme’ diye seslenir.

Etme’ demekle bizim duygularımıza da tercüman olur. ‘Etme’, dosta yapılan bir sitem, bir davet, bir yalvarmadır. ‘Etme’, dosta karşı duyulan sevgi, verilen değer, onun eksikliğinin getirdiği hasrettir. Şöyle diyor Mevlana;

Duyduk ki bizi bırakmaya azmediyorsun. Etme. / Başka bir yara, başka bir dosta meylediyorsun. Etme. / Sen yad eller dünyasında ne arıyorsun yabancı / Hangi hasta gönüllüyü kast ediyorsun. Etme. / Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru / Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun. Etme.  / Ey ay, felek harap olmuş alt üst olmuş senin için / Bizi öyle harap, öyle alt üst ediyorsun. Etme. / Ey makamı var ve yok’un üzerinde olan kişi / Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun. Etme. / Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan / Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun. Etme. / Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan / Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun. Etme. / Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer / Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun. Etme. / Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi / Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun. Etme. / Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize / O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun. Etme. / Bizi sevindirmiyorsun huzurumuz kaçar öyle / Huzurumu bozuyorsun sen, mahvediyorsun. Etme. / Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı / Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun. Etme. / İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil / Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun. Etme.

Kayalar, ağaçlar, yanaklarımızda rüzgar! Toprak ana! Gerçek dünya! Sağduyu! Temas! Temas! Kimiz biz! Neredeyiz!’ Henry David Thoreau, The Maine Woods.

FİLİSTİN! KUDÜS! TÜRKİYE! NEREDESİN İNSANLIK? NEREDESİN İNSAN HAKLARI?

İnsanız. İnsan olduğumuz için sahip olduğumuz haklarımız var. Kişisel haklar, siyasal haklar, sivil haklar, insan hakları. Peki! Hak nedir? Ahlaki bir kavram, ahlaki bir bağ olan hak, hukukun tanıdığı yetki, koruduğu menfaat, bireyin eylem özgürlüğünü toplumsal boyutta ve kapsamda tanımlayan ve onaylayan vicdani bir ilkedir. Amerikalı düşünür, romancı ve objektivizmin kurucusu Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle hak, her bir bireyin eylemlerine rehberlik eden ilkelerden, o bireyin diğer bireylerle olan ilişkilerine rehberlik eden ilkelere geçiş sağlayan, bireysel ahlakı toplumsal temelde muhafaza eden ve koruyan bir kavram, bir insanın ahlaki ilkeleri ile bir toplumun hukuki kuralları arasındaki bağdır, etik ile siyaset arasındaki ilişkidir.

Haklar kategorisinin oldukça önemli ve geniş bir alanına sahip olan birey hakları,  birey ile toplum arasındaki ilişkilerin temelini oluşturur. Diğer bir deyişle bu ilişkilere aracılık eder. Bireysel haklara nazaran daha dar ve sınırlı bir alanda etkili olan ve kullanılabilen siyasal haklar ise, bireye siyasete seçmen olarak dolaylı biçimde katılma veya profesyonel siyasetçi olarak doğrudan siyaset yapma olanağı veren bir araçtır. Sivil haklar, diğer bir deyişle yurttaşlık hakları, bir ülkede yaşayan insanların o ülkenin pozitif hukukuna, yani yasalarına bağlı olarak sahip olduğu haklardır. Siyasal haklardan daha kapsamlı olan sivil hakların temeli, felsefi olmaktan daha çok yasalara dayanır.

Ve devlet, bireylerin temel hak ve özgürlükleri ile kişisel haklarını korumak, farklı özelliklere ve düşüncelere sahip olan bireyleri bir arada, yani toplum halinde tutmak ve barış içinde yaşatmak için vardır.

Günümüzde pozitif bir çerçeveye kavuşan hak kavramının temeli, kadim Yunandaki doğal hukuk öğretisine, bu öğretiyi benimseyen, savunan ve temsil eden Stoacı Felsefeye dayanır. Doğal hukuk öğretisini kadim Yunandan alan ve Roma Hukuk Felsefesine aktaran ise hukukçu ve aynı zamanda devlet adamı olan Çiçero’dur.

Mesela Cicero’nun yer verdiği yükümlülüklerden olan; ‘size hizmet edenleri onurlandırın (gratia)’, ‘adaletsizliklerle/haksızlıklarla ve yanlış yapılan şeylerle mücadele edin (vindicatio)’ şeklindeki ahlaki ve vicdani emirlerin kaynağı doğal hukuktur.

Antik çağdan sonraki süreçte, bu bağlamda aydınlanmayla başlayan modern çağda, doğal haklar öğretisinin en önemli teorisyeni büyük İngiliz düşünürü John Locke’dur. Locke’un ‘God given rights/Tanrı bağışı haklar’ olarak nitelendirdiği ‘hayat hakkı, özgürlük hakkı ve mülkiyet hakkı’ doğal haklardandır. Zira bu haklar insanlara dünyevi iktidarlar tarafından değil, Tanrı tarafından bağışlanmış ve doğan her insan bu haklara sahip olarak dünyaya gelmiştir. Vazgeçilmez nitelikteki bu hakları ihlal etmek, bu hakları tanımamak hiçbir dünyevi iktidarın hakkı da, haddi de değildir.

Locke’un düşünceleri esas alınarak İngiliz Parlamentosu tarafından 1689’da hazırlanan, ‘Bill of Rights/Haklar Bildirgesi’ doğal hakların pozitif haklara dönüştürülmesinin siyasi ve hukuki ilk örneğidir.

Bütün insanlar doğuştan özgür ve bağımsızdırlar, vazgeçilmez haklara sahiptirler. Bu haklar, yaşama ve özgür olma, mülk sahibi olma, mutluluğu arama ve elde etme haklarıdır. Hiçbir yönetim, hiçbir sözleşmeyle gelecek nesilleri bu haklardan yoksun kalmaya zorlayamaz ve onları bu haklardan yoksun bırakamaz’ diyen 1776 tarihli ‘Virginia Haklar Bildirgesi’, bunu izleyen aynı içerikteki 1776 tarihli ‘Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ ve 1787 tarihli Amerikan Anayasası, doğal hakları tanıyan ve kabul eden diğer siyasal ve hukuki belgelerdir. .

Yukarıda sözü edilen siyasi ve hukuki belgelerden etkilenen, bu belgeleri benimseyen ve kendisine örnek alan bir diğer siyasi ve hukuki doküman 1789 tarihli Fransız ‘İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’dir.

Bugün bizim insan hakları olarak kabul ettiğimiz hakların öncüsü olan bu siyasi ve hukuki belgeleri, bu belgelerde yer alan ilke ve kabulleri, dünya geneline ve ölçeğine taşıyan ve dolayısıyla insan haklarına evrensel bir boyut kazandıran ilk belge Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1948 yılında kabul ve ilan edilen ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’dir.

Birleşmiş Milletleri bu beyannameyi kabul ve ilan etmeye götüren kırılma noktası, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşananlar ve buna takaddüm eden Hitler’in Nazi Almanya’sındaki soykırımıdır. Soykırımcı, zalim bir despotun kendi yurttaşlarına ve işgal ettiği kimi Avrupa ülkelerinin insanlarına yaşattığı facia tüm dünyayı ayağa kaldırmış, insanların ve insanlığın bu onurlu ayağa kalkışı önce Birleşmiş Milletler ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulünü, sonrasında ve 1950 yılında ise daha bölgesel nitelikteki ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin imzalanmasını getirmiştir.

Peki! İnsan Hakları nedir? İnsan hakları, insanların, salt insan olmalarından dolayı sahip oldukları haklardır. En üstün ahlaki haklardır. Bir insanın bu haklara sahip olması için herhangi bir şey yapmasına, belli edimleri, belirli yükümlülükleri yerine getirmesine gerek yoktur. Zira bu haklar, sadece insan olduğu için ve insan olmasından dolayı insana ait olan haklardır.

Bu bağlamda, insan haklarına sahip olmak için bir devletin yurttaşı olmak gerekli olmadığı gibi, bir devletin yurttaşı olmamak, yani vatansız olmak da bu haklara sahip olmaya engel değildir. Bu haklara sahip olmak konusunda herhangi bir ırkın, herhangi bir dinin, herhangi bir mezhebin mensubu olmak da şart değildir. Yine her insan, rengine, cinsiyetine bakılmaksızın bu haklara sahiptir.

Uluslararası nitelikteki İnsan Hakları Sözleşmelerinde de işaret edildiği üzere, insan hakları ‘insan olarak bireyin özündeki ahlaki değerden ve onurdan’ kaynaklanır. Onun için insan haklarının öznesi insan olmakla, insan hakları, sivil ve siyasal, iktisadi, sosyal ve kültürel diğer haklar gibi bireysel haklardır. Bu bağlamda, insan haklarının, toplumun veya başka bir topluluğun hakları niteliğinde sayılabilecek herhangi özel bir kategorisi yoktur. Esasen toplulukların hakları olmadığı gibi, toplumun bireylere karşı meşru iddiaları da olamaz. Bireylerin ise insan olarak topluma karşı sadece bazı ödevleri vardır.

İnsan haklarının tanınması, bu hakların korunması, bu haklara saygılı olunması hukuk devleti olmanın asgari koşuludur. Esasen devlet kendi başına kutsal bir varlık değildir. O nedenle, hukuksal bir insani kurum olan devlet, meşruiyetini insan hakları ve halkın egemenliği unsurlarından alacak şekilde ve sivil ve şeffaf bir hizmet örgütü olarak yapılandırılmalı, bu şekilde çalışmalı, çalıştırılmalıdır.  Kamu kurum ve kuruluşlarının örgütlenmesi, yönetilmesi de aynı şekilde olmalıdır. Hukukun oluşturulmasında yurttaşların; devletin üyesi olarak kamusal özerkliği, toplumun üyesi olarak kişisel özerkliği ve devlet ile toplum arasında aracı olarak iş gören sivil alanın bağımsızlığı ve özerkliği esas alınmalı, sonuç itibariyle devlet sivil alana ve sivil topluma müdahale etmemelidir.

Değerli anayasa hukukçusu Prof.Dr.Mustafa Erdoğan tarafından tercüme edilerek Türkçeye kazandırılan Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnelly’nin ‘Teoride ve Uygulamada İnsan Hakları’ isimli eserindeki özlü yaklaşımıyla, ‘…Modern toplumun standart tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için insan zekasının bugüne kadar geliştirdiği en iyi ve en yetkin siyasal araç olan insan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete önceliğine dayandırır. Bu bağlamda, kaynağı insanın ahlaki doğasına dayanan insan hakları, siyasal meşruluğun da kıstasıdır. Zira siyasal iktidarlar ile onların bu iktidarı kullanma biçimleri, insan hakla­rına saygılı oldukları ve bu hakları korudukları ölçüde meşrudurlar.

Jack Donnelly’nin az yukarıda yollamada bulunduğum eserinden ödünç alarak ifade etmek isterim ki: ‘insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olma­sına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle, insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görünmemekte, fakat aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem nesnel ve hem de öznel bir zorunluluk olarak görülmektedir.

Ne var ki, insan haklarının haklılaştırılması son derece zor bir iştir. Bu zorluğun bir kısmı, İngiliz siyaset bilimci Maurice Cranston’un, ‘What Are Human Rights/İnsan Hakları Nelerdir’ (New York: Basic Books, 1964) isimli eserinde ifade ettiği üzere, insan haklarının evrensel karakterinden kaynaklanır. Ahlaki haklar ya da bir kısım pozitif haklar yönünden böyle bir zorluk yoktur. Zira ahlakın göreceliğinden dolayı ahlaki haklar, insan hakları kapsamında kabul edilmekle birlikte, kazanılmış haklar kapsamında olan ekonomik ve sosyal haklar, evrensel nitelikte olmadıkları için kolayca tanınabilir ve haklılaştırılabilir. Oysa insan hakları sonradan ve herhangi bir işleme bağlı olarak kazanılan bir hak niteliğinde olmamakla, doğumla elde edilen ve insanın şahsında doğal olarak mevcut olan ve haklılaştırılması için başkaca argümanlara ihtiyaç duyan bir hak niteliğinde bulunmakla, haklılaştırılması gerçekten zor olan haklardandır.

Bu ve başkaca nedenlerle, Birleşmiş Milletler ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ve yine ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ekonomik ve sosyal hakları insan hakları kapsamına almasının yanlış olduğuna işaret eden Maurice Cranston, az yukarıda yollamada bulunduğum eserinde bu konuda şunları yazar: ‘…Ekonomik ve sosyal haklar iddialarıyla aşırı derecede yüklenmiş bir evrensel beyannamenin etkisi, siyasal ve sivil hakları ahlaki zorlayıcılık alanının dışına çıkarmakta ve ütopyacı özlemlerin bulunaklığına itmektedir. Bir hakkın anlaşılmasında hiçbir şey bir hakkın ideal olmadığının kabul edilmesinden daha önemli değildir. İdeal gerçekleştirilmek istenen bir hedeftir, fakat tanımı gereği, hemen ve derhal gerçekleştirilemez. Bunun aksine, hak, saygı gösterilebilecek ve ahlaki yönden hemen şimdi saygı gösterilmesi gereken bir şeydir. Eğer hak ihlal edilirse adaletin kendisi kötüye kullanılmış olur.’     .

İnsan haklarını, sivil ve siyasi haklar ve sosyal ve ekonomik haklar şeklinde tasnif etmenin felsefi temelden yoksun olduğunu ileri süren Jack Donnelly’de aynı görüştedir. O da Maurice Cranston gibi ekonomik ve sosyal hakların kazanılmasının ve korunmasının bir ölçüde devletin pozitif edimini yerine getirmesine bağlı olduğunu, bunun da ekonomik kaynaklarla doğrudan ilgisi bulunduğunu, ekonomik kaynakların elvermemesi durumunda bu nitelikteki hakların sınırlandırılabileceğini, oysa insan haklarının sınırlama kabul etmediğini düşünmektedir.

Modern demokratik anayasaların da temelini oluşturan insan haklarının tanınması ile korunması düşüncesi, giderek ulusal ve uluslararası düzeyde barışın sağlanmasının ve sürdürülmesinin de ön koşulu haline gelmiştir. Zira Kant’ın yüklediği anlamda ‘sürekli/kalıcı barış’ düşüncesine ulaşılmasının yegane yolu olan uluslararası sistemin demokratikleştirilmesi, ancak ve ancak ulusaşırı düzeyde insan haklarının tanınması ve korunması ile mümkündür.

Bu bağlamda, insan haklarının tanınmaması ve korunmaması durumunda, demokrasinin; demok­rasi olmadığı takdirde, çatışmaların barış temelinde çözüme ulaşmasının asgari koşullarının mevcut olmayacağı açıktır. O nedenle, insan hakları, demokrasi ve barış üçlüsü, yukarıda sözü edilen tarihsel hareketin vazgeçilmez unsurlarıdır. Demokrasi bir yurttaşlar toplumu olmakla, tebaa, ancak temel haklara sahip olduğu zaman yurttaş statüsünü kazanır. Kalıcı ve sürekli barış ise, bir devletin yurttaş­larının, kendilerini sadece o devletin yurttaşı olarak değil, bir dünya yurttaşı olarak gördükleri zaman sağlanabilir.

İnsan haklarını, insan deneyimini ve onun yazılı kayıtlarını bütün çeşitliliği ve tikelliği içinde kav­ramak istiyorsak eğer, savaş yıllarını Türkiye’de sürgün olarak geçiren, yirminci yüzyılın büyük edebiyat adamı Erich Auerbach’ın, ulusal ya da bölgesel sınırları aşmak isteyen herkes için model olarak ak­tardığı, on ikinci yüzyılda Saksonya’da yaşamış keşiş St. Victor’lu Hugo’nun şu sözlerine kulak vermek zorundayız: ‘Terbiye görmüş kafa için, görünmez ve geçici şeyler hakkında, yavaş yavaş fikir değiştir­meyi öğrenebilmek, sonradan bunları tamamen ardında bırakabilmesini sağladığından büyük bir erdem kaynağıdır. Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. Yolun başında olan ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü olan insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür.’

Hugo’nun, iki kere, güçlü ya da mükemmel insanın, bağımsızlığa ve tarafsızlığa, bağları reddederek değil, onları işleyerek ulaştığını ifade eden ve güzelliği ile insanı büyüleyen sesine kulak vermediğimiz takdirde, bilgiye eşlik eden özgürlüğe değil, önyargı ürünü olan dışlama ve tepkilere bağlı kalırız.

Son iki söz.

Birincisi  kendimize. Ne yazık ki ülke olarak insan hakları karnemiz kötü. Hem de çok kötü. Başta ifade ve basın özgürlüğü olmak üzere en temel özgürlüklerimiz ayaklar altında. Çok sayıda gazeteci hapiste. En temel insan haklarından olan savunma hakkını yerine getiren pek çok avukat tutuklu. Niteliği itibarı ile bir tedbir olan tutukluluk infaza dönüşmüş durumda. Daha henüz haklarında dava açılmamış, iddianame hazırlanmamış olan ve fakat iki yıla yakın zamandır tutuklu ve hatta hücrede bulunan binlerce insan var. Yargılaması tutuklu olarak devam eden pek çok sanığın davasında duruşmalar iki üç ay sonraya talik ediliyor. Amacını aşan kanun hükmünde kararnameler ile sorgusuz sualsiz işinden çıkarılmış olan ve yargı yolu kapalı olduğu için hakkını arayamayan binlerce insan var. Bir siyasi partinin başkanı ve kimi milletvekilleri tutuklu. Seçimle gelmiş çok sayıda belediye başkanı yargı kararı olmaksızın görevlerinden alınmış durumda. Genelde hakların, özelde insan haklarının koruyucusu olan yargı ve yargıçlar, tarafsız ve bağımsız bir şekilde yargılama görevlerini ne yazık ki yapamıyorlar. Ve bugün ‘Dünya İnsan Hakları Günü.’ İnsanın içinden kutlamak gelmiyor doğrusu. Yani tam da bir ‘ört ki ölem‘ durumu

İkincisi insanlık alemine, yani dünyaya. Tarihin en büyük insan hakları trajedisinin mağduru olan Yahudilerin devleti İsrail’in, arkasına dünyanın büyük abisi Amerika Birleşik Devletleri’nin gücünü de alarak yıllardır mazlum Filistin halkına yaptığı zulüm, gerçekten insanlık dışıdır ve bu zulme kayıtsız kalmak insanlık adına bir utançtır. Dünyanın üç semavi dini olan Museviliğin, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın tarihinde ortak bir yeri, değeri ve anlamı bulunan kadim Kudüs’ün İsrailleştirilmesi/Yahudileştirilmesi, sadece dünya barışına ihanet etmek değil, aynı zamanda Müslümanlığın ve Hıristiyanlığın kutsallarına karşı son derece ağır bir saldırıdır.

Gerçeği ancak pek çok sesin buluştuğu bir konserden elde edebilirsiniz.’ diyor Carl Jung. Ve Walden Ormanları’ndan bir ses, sivil itaatsizliğin sesi, Henry David Thoreau, ‘Kayalar, ağaçlar, yanaklarımızda rüzgar! Toprak ana! Gerçek dünya! Sağduyu! Temas! Temas! Kimiz biz! Neredeyiz!’ diye soruyor hepimize. Evet! Kimiz biz! Neredeyiz! Neredesin insanlık?  Neredesin insan hakları? Neredesin sağduyu? Sesini mi yitirdin? Filistin için, Kudüs için ses ver. Ses ver ki, hep birlikte gerçeği bulabilelim!

Asıl engelliler, karşılarına çıkan engeli geçemeyenlerdir.

ÖNEMLİ OLAN BEDENSEL DEĞİL, KALBEN, RUHEN, FİKREN, AHLAKEN VE VİCDANEN ENGELLİ OLMAMAKTIR!

Benim halalarımdan bir tanesi, rahmetli babamın en sevdiği kardeşi, anne baba bir tek kardeşi rahmetli Elmas Halam’dır. Küçüktük, ablamla beraber köye, Akören’e giderdik. Konuşma ve duyma engelli olan Elmas Halam, bizi sırtında taşır, bizimle oyun oynardı. Ablamı ve beni yere göğe sığdıramazdı. İkimizi ata, eşeğe bindirir, bağa, bostana götürürdü. Gözleri pırıl pırıl, bakışları anlam doluydu. Belki de konuşamadığı için, sevgisi de, içtenliği de gözlerinden okunurdu. Duygularının temizliğini, ruhunun güzelliğini gözleriyle anlatırdı adeta. Benim engelliler dünyasıyla ilk tanışmam rahmetli Elmas Halam’la başladı.

İrlanda’nın dünya edebiyatına sunduğu, önemli isimlerden birisi de Christy Brown’dur. Ben, Brown’u ilk kez ‘Sol Ayağım’ isimli kitabıyla tanıdım ve sevdim. Sonra diğer kitaplarını da okudum. Ama beni en çok etkileyen kitabı ‘Sol Ayağım’ oldu. ‘Sol Ayağım’, Dublinli bir duvarcının çocuğu olarak dünyaya gelen, beyin felci kurbanı olduğu için konuşamayan, sol ayağı dışında vücudunun hiçbir uzvuna hükmedemeyen, ama inanılmaz zenginlikte bir hayal gücüne, temiz bir kalbe, engelsiz, berrak bir akla sahip olan Christy Brown’nun kendi yaşam öyküsüdür.

Merhamet değil, kalpten kalbe atlayan rüzgarımsı bir ruhun, gurur ruhunun içine girmek istiyorum’ diyen Christy Brown, kullanamadığı ellerinin ve parmaklarının yerine ikame ettiği sol ayağıyla yazdığı kitabında, kendi farkındalığını, duygularını, dünyasını şu şekilde ifade eder; ‘Artık kendimden kaçamıyordum; bunun için fazlasıyla büyüktüm. Her geçen gün, aileden birileri büyüyüp, benim için garip bir biçimde kendilerine yeten yetişkinler oldukça, kendi varlığımın kısıtlayıcılığını, sıkıcılığını ve darlığını hissediyordum. Etrafımdaki her şey, birer faaliyet, çaba ve büyüme işaretiydi. Herkesin yapacağı bir şeyler vardı; zihinlerini ve ellerini meşgul edecek ve yaşamlarını dolduracak bir şeyler, yaşamlarını bir bütün yapan ilgi alanları, faaliyetleri ve amaçları vardı, enerjilerini doğal bir görünüm ve doğal bir dışavurumla kullanıyorlardı. Benim sadece sol ayağım vardı. Hayatım, yüzüm duvara dönük olarak atıldığım, dışarıdaki büyük dünyadan gelen sesleri ve hareketleri duyduğum, fakat kardeşlerim veya tanıdığım diğer insanlar gibi kıpırdayıp, dışarıya çıkıp, kendi yerimi alamadığım, karanlık, dağınık bir köşeye benziyordu. Aynı şeyleri düşünerek, aynı şeyleri hissederek, aynı şeyler için üzülerek dar bir yolda yürüdüğümü hissediyordum. Kapatılmış, ilişkisi kesilmiş ve susturulmuştum. Hayal kırıklığıyla biten çabalar, küçük, dar düşünceler dışında hiçbir şeyim yoktu.

Sol Ayağım’ benim engelliler dünyasıyla üçüncü kez karşılaşmamdır. Bu karşılaşmadan çok önce, daha henüz on bir, on iki yaşlarında iken, bebekliğinde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu önce görme ve işitme, bir süre sonra da konuşma yetisini yitiren, ama buna rağmen yüksek öğrenimini tamamlayarak kendisini görme ve işitme engelli insanlara adayan Helen Keller’i tanıdım.  Keller’in kendi yaşamını anlattığı ‘Benim Yaşam Hikayem’ isimli kitabı başta olmak üzere, diğer bütün kitaplarını okudum, Helen Keller ile ilgili ‘The Miracle Worker’ filmini seyrettim. Biraz bunların, biraz kendi kişilik özelliklerimin etkisiyle ve zaman içinde geliştirdiğim empati yeteneğimle kendimi engellilere hep yakın hissettim. ‘Bir mutluluk kapısı kapanırsa öteki açılır, ama kapalı kapıya o kadar uzun bakakalırız ki, açılan kapıyı görmeyiz’ diyen Helen Keller ile bizi tanıştıran ve buluşturan Kolejde hazırlık sınıfında iken, İngilizce hocamız olan Avustralyalı Mrs. Barber idi.

Baro başkanı olduğumda, kendimi yakın hissettiğim bu insanlar için bir şeyler yapmam gerekir diye düşündüm ve arkadaşlarımla birlikte çok şey yaptım.

Engellilerden kastım, elbette görme, konuşma, işitme, başkaca organ eksikliği gibi fiziksel veya zihinsel engeli olan insanlardır. Değil ise, çevremizde örneklerine çokça rastladığımız, terbiye, nezaket, zarafet, tevazu, vefa, vicdan, takdir, hoşgörü, düşünce, demokrasi engelliler değildir. Esasen onlar için yapılabilecek çok da fazla bir şey yoktur.

Kendimi engelli insanlara yakın hissetmemin bir diğer nedeni, ‘ahlaki ilerleme’ diye bir şeyin olması ve benim de buna inanmamdır. En yalın tanımı ile ahlaki ilerleme, insan dayanışması, yardımlaşması ile bunların çoğalması demektir. Ahlaki ilerleme, kabile, din, ırk, renk, cinsiyet gibi doğuştan gelen, öyle olduğu için de, rastlantısal olan farklılıkları önemsiz görebilme yeteneğidir. Kendimize göre farklı insanları ‘öteki‘ değil, ‘onlar‘ değil, ‘biz’ olarak görebilme, düşünebilme becerisidir. Yani empati yapabilmektir.

İnsanlara karşı, yalnızca insan oldukları için yükümlülüklerimiz vardır‘ diyor Kant. Bu maksimin doğru yorumu, bizi kutuplaştıran, birbirimizden uzaklaştıran, koparan, bazen da düşman eden ‘öteki’ veya ‘onlar’ düşüncesini kovmak, ‘biz’ duygusunun içini doldurmak, kendimizi bu yönde terbiye etmek, geliştirmektir. Bunu yaptığımızda ‘biz’ duygusunun en önemli sonucu ve ahlaki ilerlemenin en somut göstergesi olan dayanışmayı, yardımlaşmayı ‘bulunmuş değil, yapılmış; tarih dışı bir olgu olarak tanınmış değil; tarih boyunca üretilmiş bir şey olarak görmeye başlarız.’ Bu da bizi, içgüdüsel olarak ya da aldığımız terbiyenin, eğitimin, edindiğimiz kültürün, kazandığımız deneyimin gereği olarak ‘öteki’ ya da ‘onlar’ olarak düşündüğümüz insanlara yakınlaştırır.

Bu yakınlaşma ‘Tahta Çanaklar’ isimli öyküde, gözleri iyi görmediği, elleri titrediği için, yemeklerini üzerine döken, o nedenle de tahta çanakta, tahta kaşık, çatal ve bıçakla yemek yemek durumunda kalan dedenin, bu durumundan etkilenerek anne ve babasına yaşlandıklarında, yemek yiyebilmeleri için tahta çanak, tahta çatal, kaşık, bıçak yapan ve dolayısıyla anne ve babasına empatiyi öğreten çocuk gibi empatiyi öğretir bize.

İnsan Hakları dediğimiz haklar kategorisi de esasen ‘biz’ değil, ‘öteki’ ya da ‘onlar’ olarak düşündüğümüz diğer insanlarla, başka insanlarla yakınlaşmamızdır, tüm insanlarla dayanışmamızdır, insanlara karşı salt insan oldukları için ahlaki yükümlülük ve sorumluluk duymamızdır. Esasen kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük ve eşitlik gibi en temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan haklarının, diğer bütün hak iddialarına nazaran ahlaki öncelik taşımasının nedeni de budur.

Hem bu duygu ve düşüncelerden yola çıkarak, hem de bir toplumun veya bir kuruluşun uygarlık düzeyini belirleyen ölçütlerden en önemlisinin, insana ve özellikle engelli insanlara verdiği değer olduğu noktasından hareket ederek, 2004 yılında Baro Başkanı olarak seçildiğimde, Yönetim Kurulu kararıyla Ankara Barosu bünyesinde ‘Engelli Avukatlar Kütüğü‘ oluşturduk.

Bu kütük aracılığı ile Ankara Barosundaki engelli avukatların profilini çıkardık.

Hemen arkasından ‘Engelli Avukatlar Kurulu’ kurduk. Bu kurulun başına görme engelli meslektaşımız Olgun Yılmaz’ı getirdik. Gerek Olgun Yılmaz’ın özverili çalışmalarıyla, gerekse bu kurul aracılığıyla engelli avukatlarımız için ihtiyaç tespiti yaptık. Bu tespitlere ve kurulun talebine göre, engelli avukat meslektaşlarımıza, Adliye Sarayı içinde işlerini daha kolay yapabilmeleri için gerekli her türlü desteği verdik.

Neler mi yaptık? İşte, yaptıklarımızın bir kısmı;

Avukatlara ait otoparkta, engelli avukatlara özel park yeri tahsis ettik.

Avukatlara tahsisli tuvaletlerde, engelliler tuvaleti yaptırdık.

Görme engelli avukat meslektaşlarımız için, adliye asansörlerine ses sistemi kurduk, bu asansörlere ‘Braille Alfabesi/Görme Engelliler Alfabesi‘ ile yazılmış butonlar koydurduk.

Adliye Sarayı içindeki her odanın kapısına, görme engelli meslektaşlarımızın, buraları tanıması ve kolayca bulması için, özel olarak yaptırdığımız ‘Braille Alfabesi/Görme Engelliler Alfabesi‘ ile yazılmış çinko plakalar yerleştirdik.

Ankara Barosu Bilgi Belge Merkezi’nde/Kütüphane’de, engelli avukatların yararlanabilmeleri için özel yazılım yaptırdık.

Baromuzun WEB sayfasına konulan tüm açıklamaları, yazıları ve duyuruları görme engelli meslektaşlarımızın izleyebilmeleri için sesli hale getirdik.

Yine Ankara Adliye Sarayı içinde oluşturduğumuz bilgisayar odalarında mevcut bilgisayarlardan bir tanesini, görme engelli meslektaşlarımızın yararlanabilecekleri biçimde donattık.

Baromuzun Engelliler Kurulu tarafından hazırlanan ‘Engelliler Hukuku El Kitabı’nı bastırdık ve dağıttık. Bu el kitabı aracılığıyla, toplumda engelli yurttaşlarımızla ilgili olarak bir duyarlılık, bir farkındalık yaratmayı, engellilerin hakları konusunda toplumumuzu bilinçlendirmeyi hedefledik.

Cezaevlerinin Sincan’a taşınması ve burada yeni bir yerleşke oluşturulması nedeni ile görme engelli avukatların yanında refakatçisi bulunmadan cezaevinde müvekkilleri ile görüşmeleri fiilen imkânsız hale geldiğinden; konu ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler sonucunda, görme engelli avukatların en son kapıya kadar refakatçileri ile birlikte gitmelerini sağladık. Görme engelli avukatların, engelli kimlik belgelerini veya raporlarını ibraz etmeleri kaydı ile otomatik göz taramasından geçmeden cezaevine girmelerini gerçekleştirdik.

Bütün bunları yapmakla, engelli meslektaşlarımızın ve yurttaşlarımızın, Ankara Adliye Sarayı içindeki yaşamlarını kolaylaştırmayı, başta yerel yönetimler olmak üzere, diğer kamu kurum ve kuruluşlarına, özel sektöre örnek olmayı amaçladık.

Açıkça ifade etmem gerekir ki, yaptığımız diğer hizmetlerin hiçbirisi, engelli meslektaşlarımız için yaptıklarımız kadar, beni ve bütün bunları birlikte yaptığımız yönetimdeki arkadaşlarımı mutlu etmemiştir.

Bu vesile ile bedenen engelli kardeşlerimin bu özel gününü kutlar, kendilerine sağlık, mutluluk, esenlik ve başarılar dilerim.

 

 

Başın öne eğilmesin,/Aldırma gönül, aldırma/…/Görecek günler var daha;/Aldırma gönül, aldırma/…’ Sabahattin ALİ

NURİYE VE SEMİH’E ÇAĞRIMDIR: ASLOLAN HAYATTIR!

Kamuoyunda ‘Akademisyenler Bildirisi’ olarak isimlendirilen bildiriyi imzaladıkları için OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile işlerinden atılan akademisyen Nuriye Gülmen ile ilkokul öğretmeni Semih Özakça, haksız buldukları, dahası yargı yolu, diğer bir deyişle hak arama yolu kapalı olan bu işleme karşı 11 Mart 2017 tarihinde ‘işimizi geri istiyoruz’ sloganı ile başlattıkları açlık grevini sürdürüyorlar.

Hemen ifade edeyim ki, Nuriye ile Semih’in altına imza koydukları bu bildirinin, şahsen katıldığım yönleri olmakla birlikte, katılmadığım yönleri de var. Ama şiddet ve şiddete yönelik herhangi bir çağrı içermeyen, barış talep eden bu bildiri bir düşünce açıklamasıdır ve gerek anayasa, gerekse başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle korunan ifade özgürlüğü kapsamındadır. O nedenle, ne bu bildiriyi imzalamak, ne de işlerinden atıldıktan sonra açlık grevi yapmak suç değildir.

Peki! Açlık grevi nedir ve neden yapılır? Açlık grevi kısaca, ‘kendisine ya da başkalarına yapılan bir haksızlığa karşı, bir kimsenin aç kalarak ortaya koyduğu bir tepki, barışçıl bir protesto eylemidir.’ Bu eylemin amacı, ölmek değildir. Bu tepki ve protestonun amacı, tepkiye ve protestoya konu olay hakkında politika değişikliğine neden olacak şekilde bir tepkiyi örgütlemek, buna öncülük etmek, bu konu üzerinde insanların empati yapmalarına imkan vermek suretiyle toplumda bir farkındalık yaratmak ve sonuç itibariyle haksızlığın ortadan kaldırılmasını sağlamaktır. Nitekim her iki gençte açlık grevini araç olarak kullanmak suretiyle, kendilerine ve aynı konumda bulunan başkalarına yapılan haksızlığın giderilmesini, bu bağlamda işlerinin geri verilmesini istemektedirler. Ki bu son derece insani ve masum bir taleptir.

Tarihi Hıristiyanlık öncesine ve kadim Hindistan’a kadar uzanan bu eylemin modern zamanlardaki kayda değer örneklerine, önce 1913-1948 yılları arasında sivil itaatsizliğin babaları arasında kabul edilen Gandhi’de, çok sonraları ve 1981 yıllarında İrlanda’da rastlarız.

Bizim ülkemizdeki açlık grevinin ilk uygulayıcısı büyük şairimiz Nazım Hikmet’tir. 1938 yılında yargılandığı Harbiye ve Donanma davalarında haksız şekilde 28 yıl 4 ay hapse mahkum edilen, bu cezanın 12 yılını hapis yatarak çeken Nazım Hikmet, 1950 yılında açlık grevine başlamış, hapiste olmayan pek çok insan da Nazım Hikmet’in bu eylemine açlık grevi yaparak destek vermiştir.

Ülkemizdeki bir diğer açlık grevi, Türkiye Cumhuriyeti’nin 3. Cumhurbaşkanı olan rahmetli Celal Bayar’ın, Türkiye Cumhuriyeti hukuk ve siyasi tarihinin en büyük ayıplarından birisi olan Yassıada yargılamaları sonrasında verilen mahkumiyet kararının infazı aşamasında, tahliye edildikten altı gün sonra tekrar gözaltına alınarak cezaevine gönderilmesini protesto etmek için yaptığı üç günlük açlık grevidir.

Dünyada ve Türkiye’de başka örnekler, sonu ölümle biten başkaca açık grevleri ve ölüm oruçları da vardır. Ancak benim bu yazıyı yazmaktan amacım, açlık grevlerinin ya da onun daha ağırı olan ölüm oruçlarının tarihini anlatmak değil, haksızlığa uğradıklarına inandığım Semih’e ve Nuriye’ye ‘aslolan hayattır’ diyerek, hayatlarına ve bedenlerine daha fazla zarar vermeden bu eylemden vazgeçmeleri konusunda çağrıda bulunmaktır.

Bu çağrıya anılarım arasında bulunan yaşanmış bir olayla başlamak istiyorum. Tarih 05 Nisan 2006. Avukatlar Günü.  İstanbul Barosu avukatlarından Behiç Aşçı, o tarihte F Tipi Cezaevlerinde uygulanan tecridi protesto etmek amacıyla ve tecrit uygulaması sona erinceye kadar evinde ölüm orucuna başladı. O tarihlerde gerçekten cezaevlerinde bulunanlar üzerinde, sanık ve mahkum haklarına, bu husustaki uluslararası sözleşmelere aykırı bir tecrit uygulaması vardı. Gerek bu uygulamaya tanıklık etmek, gerekse bu konuda kamuoyunda bir farkındalık yaratmak suretiyle kamuoyu baskısı oluşturmak ve yanı sıra Behiç Aşçı’nın sürdürdüğü ölüm orucuna son vermesini sağlamak amacıyla Ankara Barosu olarak benim imzamla aşağıda yer verdiğim 20.09.2006 tarihli basın açıklamasını yaptık:

Ülkemizde 7 yıla yakın bir zamandan bu yana, F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevleri başta olmak üzere, benzeri diğer cezaevlerinde, tutuklu ve hükümlülerin tek kişilik veya küçük gruplu hücrelere yerleştirildiği, bu bağlamda diğer tutuklu ve hükümlülerden yalıtıldığı bir infaz modeli uygulanmaktadır. 

Savunma, havalandırma, okuma, görüş yapma, diğer mahkumlarla temas etme, giyinme, sağlık olanaklarından yararlanma gibi temel ve vazgeçilmez hakları dahi, ıslah/tretman adı altında geliştirilen hukuk dışı bir uygulama nedeniyle kısıtlayan ve hatta kimi zaman tamamen ortadan kaldıran bu model, tutuklu ve hükümlülerin en başta bedeni ve ruhi yapılarında, yani sağlıklarında olmak üzere, kültürel ve siyasal kimliklerinde onarılmaz yaralar açmakta ve açmaya devam etmektedir.

İnsani ve hukuki olmamakla, bir tür işkence ve ayrı bir ceza niteliği taşımakla, en başta biz hukukçuların karşı çıkması gereken bu infaz modeline karşı sürdürdükleri mücadele sonunda son 7 yıl içinde, 122 tutuklu/hükümlü hayatını yitirmiş, 600’ün üstünde tutuklu/hükümlü ise sakat kalmıştır.

İstanbul Barosuna kayıtlı meslektaşımız Av.Behic Aşçı, söz konusu uygulamaya son verilmesini sağlamak ve soruna kamuoyunun dikkatini çekebilmek amacıyla 05 Nisan 2006 tarihinde başlattığı ölüm orucunu sürdürmektedir.

Gerek Av. Behiç Aşçı’nın 168 gündür sürdürdüğü ölüm orucuna son vermesini ve buna bağlı olarak günlük yaşamına ve mesleki çalışmasına dönmesini, gerekse insani ve hukuki hiçbir yönü olmayan tecride dayalı infaz modeline son verilmesini sağlamak: bu amaçla kabul edilebilir sayıda tutuklu ve hükümlünün gün içinde birbirleriyle temas etmelerine olanak veren; kurum güvenliği ile insan onurunu ortak noktada buluşturan bir üst arama yöntemini içeren; kapatma ünitelerinde bulunanların sayılarını tespit etmek amacıyla sürdürülen, ancak bu amacı aşan zorlayıcı uygulamaları ortadan kaldıran; tutuklu ve hükümlülerin verdikleri dilekçelerin sonuçlarını takip etmelerine imkan veren; türü, saati, ses yüksekliği gibi nedenlerle tutuklu ve hükümlülerin dinlenme ve uyuma zamanlarına müdahale eden merkezi müzik vs. yayınları ile anonsların bir tür kötü muameleye dönüşmesini engelleyen; tutuklu ve hükümlü naklinde kullanılan ve insan nakline uygun özelliklere ve donanımlara sahip olmayan nakil vasıtaları yerine, insan nakline uygun teknik özelliklere ve donanımlara sahip nakil araçlarını kullanan; sağlık sorunları olan tutuklu ve hükümlülerin tedavisini üstlenen hekimleri cezaevi personeli statüsünden çıkaran ve doğrudan Sağlık Bakanlığı ile ilişkilendiren ve yanısıra tıbbi deontoloji kurallarına uygun bir muayene ve tedavi yöntemini işleten; tutuklu ve hükümlülerin avukatları ile yapacakları görüşmelerinde, savunma hakkını ve hukuki yardımda bulunmayı kısıtlamayan; infaz sürecinde yargıç güvencesini ve denetimini sağlamak amacıyla kurulmuş olan infaz yargıçlığı kurumunu sağlıklı biçimde çalıştıran; kantinde satışa sunulan ürünlerin kalitesinin iyi nitelikte, fiyatlarının makul düzeyde olmasına özen gösteren; kitap, dergi vs. gibi yayınlar üzerindeki keyfi uygulamaları kaldıran ve bunlara kolayca ulaşmayı sağlayan; tüm F tipi cezaevlerindeki her türlü uygulamayı standartlaştıran; keyfi uygulamalar ile mektup okuma hakkının kullanılmasını kısıtlayan insani ve hukuki bir infaz modelini gerçekleştirmek için, başta Sayın Adalet Bakanı Cemil Çiçek olmak üzere tüm kamu görevlilerini, hukukçuları ve vatandaşları çaba göstermeye, cezaevlerinde yaşanan sorunların çözümüne katkı yapmaya ve konu üzerinde duyarlı olmaya davet ederiz.

Ankara Barosu olarak bununla da yetinmedik,  14-15 Ekim 2006 tarihlerinde Bilgesu Eranus ve duyarlı başkaca dostlarla birlikte ‘Hepimiz Tecritteyiz’ isimli etkinliği düzenlemek suretiyle tecrit uygulamasına son verilmesi yönünde çaba göstermeyi sürdürdük.

Dahası tecrit uygulamasının kaldırılması için TBMM nezdinde girişimde bulunmak üzere, Prof.Dr.Hüseyin Hatemi hoca öncülüğünde oluşturulan heyete, o tarihlerde Ankara Barosu Başkanı olan ben de katıldım. Heyet olarak dönemin TBMM’i Başkanı Bülent Arınç, Adalet Bakanı Cemil Çiçek başta olmak üzere, milletvekilleriyle görüşmek suretiyle tecrit uygulamasından vazgeçilmesi konusunda ricacı olduk.

Bu girişimler sonrasında TBMM Başkanı Bülent Arınç devreye girdi. Behiç Aşçı’nın annesi Fazilet Erdoğan’la bir araya geldi. Arınç, F tipi Cezaevlerindeki şartların insani olmaktan çıktığını, Ocak ayında bir heyet kurularak cezaevi koşullarının inceleneceğini söyledi. Bu aşamada Türk Tabipleri Birliği, DİSK, KESK, TMMOB, İstanbul Barosu harekete geçti. Oluşturulan heyet, Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde yaptığı incelemeden sonra hazırladığı 05 Ocak 2007 tarihli raporu hem yetkililere sundu, hem de kamuoyuna açıkladı. Raporda tecrit koşullarının bütün hafifletici önlemlere karşın yaygın bir şekilde devam ettiği ifade ediliyordu. .

Raporun sunulmasından 17 gün sonra o tarihlerde Türk Tabipler Birliği Başkanı olan  Gençay Gürsoy, yine dönemin Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Kenan İpek’le görüştü. İpek, 05 Ocak 2007 tarihli raporda ifade edilen önerilerin büyük çoğunluğunun kabul edildiğini söyledi. Bunu takiben Adalet Bakanlığı 45/1 nolu genelgeyi yayımladı. Savcılıklara gönderilen bu genelgede, raporda yer alan taleplerin çoğunun kabul edildiği yazıyordu. Bunun üzerine Behiç Aşçı, Adana’da Gürcan Görüroğlu ve Uşak E Tipi Cezaevi’nde 1 Mayıs 2006 tarihinden beri ölüm orucunda olan hükümlü Sevgi Saymaz 22 Ocak 2007 tarihinde eylemlerine son verdiler.

Behiç Aşçı, bir süre sonra eylemine ve tecrit uygulamasına karşı verdiğimiz destek için teşekkür etmek amacıyla beni ziyarete geldi. Ben de, hem kendisini, hem de eyleminin nedenlerini anlatması için konuşma yapmak üzere kendisini Ankara Barosu’na davet ettim. 15 Kasım 2007 günü düzenlediğimiz etkinlikte konuşan Behiç Aşçı, eylemin nedenlerini anlattı, kendisini ifade etti. O gün yapılan etkinliğin açılışında, aşağıdaki konuşmayı yaptım;

(…)

“Ortaklaşa savunulacak bir dava uğruna insanın kendi rahatını ve hatta hayatını feda etmeye hazır olması, geçmişteki bütün zamanlarda ve hemen her toplumda saygı duyulan bir eylemdir. Bu türden bir eylem içinde insanı güçlü kılacak, içindeki mücadele hırsını ve iradesini pekiştirecek yegane şey, insanın dostlarını yanında bulmasıdır. Zira dostluk; insanın kaderini, umutlarını, mutluluk düşlerini, içine düştüğü kötü durumu, kendisine benzeyen başkalarıyla paylaşması, inandığı şeyler için başka­larıyla birlikte omuz omuza savaşması demektir. Yaşamın kırılganlığı, tehlikelerle ve tehditlerle dolu olduğu dikkate alındığında, bu konumda olan kişiyi az da olsa güvenli kılacak olan şey, husumete, tehdide, tehlikeye bir­likte karşı koyabileceği dostlarını yanında bulmasıdır.

Günümüzde bu tarz dostluklar büyük ölçüde tedavülden kalkmış olsa da, insan bir felaketle karşılaştığında, ya da Sayın Aşçı’nın yaptığı gibi bir mücadelenin içine girdiğinde, kimilerinin yaraya tuz basmaktan kaçındığını, kimilerinin yaygaraya katılıp seslerini kurbanları suçlayan koroya dahil ettiklerini görebileceği gibi, yanında ve arkasında dostlarını da görebilir. 

Sayın Aşçı’nın mücadelesinde ona destek veren dostlarının o tarihteki en büyük dileği, hem mü­cadeleye konu hususlarda bir iyileşmenin sağlanması, hem de Sayın Aşçı’nın açlık grevini bırakması ve yaşama sağlıklı olarak geri dönmesiydi.

Behiç Aşçı’nın mücadelesini yaptığı konuda, belki tam olarak bir ilerleme ve iyileşme sağlanamadı ama öyle de olsa Sayın Aşçı’nın açlık grevini bırakarak yaşama geri dönmesi bizler için en önemli kazanç olmuştur. Nazım Hikmet’in usta ifadesi­yle sadece ‘yaşamak güzel şey’ olduğu için değil, her türlü mücadele ancak ve ancak hayatta kalarak yapılabileceği için kazançtır olmuştur.

Bunu özellikle bilmenizi rica ediyor ve bugün bizlerle birlikte olan Sayın Aşçı’ya Türk şiirinin usta şairi Nazım Hikmet’in şimdi okuyacağım şiirini ithaf ediyorum;

‘Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime,/Toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum./Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen/Ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı/Dünya, inanılmayacak kadar büyüktür benim için/Dünyayı dolaşmak, görmediğim balıkları, yemişleri, yıldızları görmek isterdim./Halbuki ben, yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu./Mavi pulu Asya’da damgalanmış bir tek mektup bile almadım./Ben ve bizim mahalle bakkalı, ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika’da. Fakat ne zarar,/ Çin’den İspanya’ya, Ümit Burnu’ndan Alaska’ya kadar her mili bahride, her kilometrede dostum ve düşmanım var./Dostlar ki bir kere bile selâmlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz /Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar kanlarına susamışım./Benim kuvvetim: bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır./ Dünya ve insanları yüreğimde sır, ilmimde muamma değildirler./Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden, büyük kavgada açık ve endişesiz girdim safa /Ve dışında bu safın toprak ve sen bana kâfi gelmiyorsunuz./Halbuki sen harikulâde güzelsin,/Toprak sıcak ve güzeldir.’ 

Aramıza hoş geldiniz Sayın Aşçı. ‘Yaşamak güzel şeydir kardeşim.’ Aç iken değil, tok iken daha güzel bir şeydir.”

(…)

Evet! Sevgili Nuriye ve Semih, ‘yaşamak güzel şeydir’ ama her türlü mücadele, ancak ve ancak hayatta ve sağlıklı kalarak yapılabilir, açken değil tokken yapılabilir. Asıl olan hayattır çünkü. Elbette hayatta dik bir şekilde durmak, sağlıklı olmak, inadına yaşamak, kimseyi ezmemek, kimseye de ezilmemek gerekir. Zira şairin dediği gibi  ‘marifet, hiç ezilmemektir bu dünyada/ama biçimine getirip ezerlerse/güzel kokmaktır/kekik misali,/ıtır misali,/fesleğen misali,/yunus misali,/nazım misali…’ Siz ikinizde güzel kokuyorsunuz ama daha güzel kokmak, daha güzel şeyler yapabilmek, insan olarak, akademisyen olarak, öğretmen olarak daha işe yarar şeyler yaratmak için hayatta, açlık grevini bırakın lütfen. Çok gençsiniz ve önünüzde bütün bunları yapabilmek için uzun, çok uzun yıllar var. Daha başka fırsatlar, imkanlar, görmediğiniz ışıklar, yıldızlar, duymadığınız sesler, dinlemediğiniz şarkılar, söylemediğiniz şiirler, koklamadığınız çiçekler, öğreteceğiniz, öğreneceğiniz daha çok şeyler, taze umutlar, yeni ufuklar, başkaca güzel şeyler var hayatta.

Hayat insana bazı zamanlarda iyi muamele etmeyebilir. Hak etmediği şeyleri, gücüne giden şeyleri yaşatabilir. Ama hayat böyle bir şeydir. İnişleri vardır, zor zamanları vardır. Önemli olan böyle zamanlarda dosta düşmana karşı ayakta kalmaktır. ‘Bu da geçer’ diyerek yola devam etmektir.

Sabahattin Ali’nin o güzel dizelerinde dediği gibi: ‘Ey gönül kuşa benzerdin,/Kafesler sana dar gelir;/Bir yerde durmaz gezerdin,/Hapislik sana zor gelir…’ Biliyorum, haksız bir şekilde işinden atılmak ve hapislik size zor geliyor. Ama öyle de olsa açlık grevine son verin, ‘Güzel günler göreceğiz çocuklar/Motorları maviliklere süreceğiz/…/Çocuklar inanın, inanın çocuklar/Güzel günler göreceğiz, güneşli güzel günler/…/’ deyin ve sabredin. Güzel günler, hep birlikte güneşli güzel günler göreceğimizden de emin olun.

 

‘…Sakın çıkma patika yollara/O dağlara, kırlara, o karlı ovaya/Yenik düşüyor herşey zamana/Biz büyüdük ve kirlendi dünya…’ Murathan MUNGAN

ANILARIMDAN BİR KAÇ SAYFA – ÇOCUK HAKLARI ÜZERİNE!

Her toplumun en önemli hammaddesi, toplumdan gelen, topluma giden insandır. İnsan için, insanlık için, özellikle anne ve babalar için en önemli varlık ise çocuktur. Zira çocuk gelecektir. Sadece anne babanın değil, insanlığın, toplumların, ülkelerin geleceğidir. Dahası insanın ve insanlığın soyunu devam ettirecek yegane varlıktır. Çocuklara yapılan yatırım, insanlığın geleceğine, toplumun geleceğine, ülkenin geleceğine yapılan en iyi yatırımdır. Her çocuk temizdir, masumdur, güzeldir. Büyüdükçe, çocukluğunu geride bıraktıkça kirlenir. Murathan Mungan’ın o güzel dizelerinde ‘Biz büyüdük ve kirlendi dünya’ demesi ondandır. Onun için biz büyüklerin her konuda çocuklara örnek olması gerekir. Zira çocuklar biz büyükleri yansıtırlar, bu bağlamda iyiliği de, güzelliği de, kötülüğü de, çirkinliği de biz büyüklerden öğrenirler.

Bütün bunları şunun için anlattım: sadece kendi çocuklarımı değil, bütün çocukları çok seven ben, onların hakları konusunda hem özel hayatımda, hem de yürüttüğüm kamusal görevlerde her zaman duyarlı oldum. Bu cümleden olmak üzere, gerek Ankara Barosu, gerekse Türkiye Barolar Birliği Başkanlıklarımda, bu duyarlılığı her zaman hissettim, hissettirdim. Bu bağlamda Ankara Barosu Başkanı iken, çocuk hakları konusunda son derece duyarlı olan ve çok iyi çalışmalar yapan Çocuk Hakları Kurulu’na her türlü yardımı ve desteği verdim. Çocuklara, çocuk haklarına olan bu ilgim ve desteğim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olduktan sonra da devam etti.

Neler mi yaptık? Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde, bu bağlamda 28-29 Nisan 2005 tarihleri arasında ‘İkinci Çocuk Hakları Günleri’ düzenledik mesela. Ankara’daki ilkokulların öğrencileri ile birlikte öğretmenlerinin de katıldığı bu etkinliğin açılışında yaptığım konuşmada şunları söyledim;

(…)

‘Her toplumun tarihinde önemli dönüm noktaları vardı. Önemli o dönüm noktalarında toplum kendini ya yok edebilir ya da var edebilir. Bizim tarihimizin önemli dönüm noktalarından birisi, belki de en önemlisi 23 Nisan 1920’dir. Çünkü bu tarihte Türkiye kendisini yoktan var etmiştir. Bu var etme, tıpkı bir çocuğun doğumu gibi Türkiye’nin de doğuşudur. Zira ‘egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur’ ilkesine bağlı olarak Türkiye Cumhuriyetinin temeli bu tarihte atılmıştır. Öyle olduğu için Büyük Atatürk, Türkiye’nin yeniden doğuşu olmakla, esasen anlamlı olan bugüne, daha da anlam katmak için 23 Nisan’ı, hem egemenlik ve hem de çocuk bayramı olarak düşünmüş ve çocuklara armağan etmiştir.

Doğumun rastlantısallığı içinde, kendilerine sormadan dünyaya getirdiğimiz, hiç hakkımız olma­dığı halde, kimi zaman dövdüğümüz, kimi zaman sövdüğümüz, hakları olduğunu ise hiç düşünmedi­ğimiz çocuklar, bizim çocuklarımız, bizlerden ne istiyor, ne bekliyor? Çocukların bizlerden istediklerini ve beklediklerini bir bilge, Halil Cibran şöyle ifade ediyor; “Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil, Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla gel­diler, ama sizden gelmediler. Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller. Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil. Çünkü ruhlar yarındadır. Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz. Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz, ama sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur. Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin. Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar, Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.”

Yine 18-19 Kasım 2005 tarihlerinde ‘Uluslararası Çocuk Merkezi’ ile birlikte ‘Avrupa Çocuk Hakları Savunuculuğu’ konulu bir sempozyum düzenledik. Bilkent Üniversitesi’nde düzenlenen etkinliğe yerli ve yabancı uzmanlar da konuşmacı olarak katıldılar. Etkinliğin açılış konuşmalarını ben ve rahmetli İhsan Doğramacı birlikte yaptık. Etkinliğin birinci günü akşamı rahmetli İhsan Doğramacı Bilkent Şafak Sitesi’ndeki evinde bir resepsiyon verdi. Bütün bilgeliği ve sevimliliğiyle anılarını anlattı. Bedeni değil ise de, zihni pırıl pırıldı. Etkinliğin benim için önemi, aynı zamanda Bilkent Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor olmamdı. Açış konuşmamda bu hususa da vurgu yaparak şunları söyledim;

Konuşmama başlamadan önce bir duygumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Sayın Doğramacı’nın eseri olan, insanlığa, gençlere hizmet etsin diye yapılan bu kutsal yerde, Bilkent Üniversitesi’nde altı yıldır ders veriyorum. O nedenle, Bilkent Üniversitesi’nin benim yaşamımda özel bir yeri ve anlamı var. Yaşamımın en güzel altı yılını geçirdiğim burada, yaşama dair, hukuka dair bildiklerimi, biriktirdik­lerimi gençlerle paylaştım, öğrencilerime emek verdim. Entelektüel bir işlevi yerine getirmek olarak gördüğüm için hocalık yaptığım bu yerde, bir yandan gençlere emek verirken, diğer yandan kendime de emek verdim. Altı yıl içinde kendimi yeniden yazdım, yeniden inşa ettim. Bunu burada, Sayın Doğramacı’nın huzurunda ifade etmeyi, insanı insan yapan en önemli, en de­ğerli duygu olan vefa duygusunun gereği olarak gördüğüm için sizinle paylaştım.

Hepimiz bir toplumda yaşıyoruz. Ayrı milletlere mensubuz. Doğumun rastlantısallığına bağlı olarak ayrı dinlerimiz, dillerimiz, gelenekle­rimiz, tarihimiz var. Bunlar bizi ayırmış olsa da, biz ayrılamayız. Zira biz insanız. Öyle olduğumuz için buradayız. Ortak paydamız olan insan olmanın dışında, bizi burada veya benzeri başka yerlerde bir araya ge­tiren bir diğer ortak değerimiz daha var. Evrensellik. Nedir evrensellik? Evrensellik, çoğunlukla başkalarının gerçekliğini görmemizi engelleyen birer per­de işlevi gören, yetiştiğimiz ortamın, sahip olduğumuz dilin ve milliyetin sağladığı kesinliklerin ötesine geçebilmek, bunu göze alabilmek demektir. Aynı zamanda dış ya da iç politikadan doğan sorunlar gündeme geldiğinde bunların çözümü hususunda tek bir standart arama, bulma ve buna uyma çabası demektir. Evrensellik; insan hakları savunuculuğudur, kadının haklarının savunuculuğudur, çocuk haklarını savunmaktır, insanlığa karşı işlenen en büyük cinayetlerden olan teröre, savaşa, işkenceye karşı çıkmaktır, her koşulda ve her yerde barışı istemektir.

Mussolini’nin 1926 ile 1937 yılları arasında hapiste tuttuğu İtalyan Marksist, eylemci, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci Hapishane Defterleri adlı kitabında, “bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda çok az insan entelektüel işlevini yerine getirir” diyor. Dünyanın neresinden olursanız olun, hangi ulusa, hangi dine mensup bulunursanız bulunun, hangi dili konuşursanız konuşun, çocuğa sahip çıkıyorsanız eğer, çocukların haklarını, kadının haklarını savunuyorsa­nız eğer, örneğin bugün ve yarın sunum yapacak değerli konuşmacılar gibi çocuk hakları için başka ülkelerden, başka kentlerden Türkiye’ye, Ankara’ya geliyorsanız eğer, entelektüel işlevinizi yerine getiriyorsunuz demektir. Sadece bu değil sizi buraya getiren, bizi bugün burada, yarın başka bir kentte veya ülkede bir ara­ya getiren başka bir şey daha var. Sevgi. İnsan sevgisi, çocuk sevgisi. Bakın bu sevgiyi Ömer Hayyam nasıl dile getiriyor: ‘Sevgiyle yoğrulmamışsa yüreğin,/Tekkede, manastırda eremezsin./Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada,/Cennetin, cehennemin üstündesin./Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka/Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka /Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye! / Bir şey daha var, bütün yapıtlardan başka’.

Evet! Böyle söylüyor Ömer Hayyam. Ama bence bu dizeler Ömer Hayyam’ın değil, sizin de, Uluslararası Çocuk Merkezi’nin, Ankara Barosu Çocuk Hakları Kurulu’nun, çocuklara gönül veren­lerin, emek verenlerin de dizeleri bunlar. Siz, bu dizelerde ifade edilenleri sadece söylemiyorsunuz, aynı zamanda yapıyorsunuz da. Yüreğiniz sevgiyle, insan sevgisiyle, çocuk sevgisiyle yoğrulduğu için yapıyorsunuz. İnsana dair olan her şeyle ilgili olduğunuz için yapıyorsunuz. İnsanlara, çocuklara yapılan haksızlıklara karşı olduğunuz için yapıyorsunuz.

Ankara Barosu olarak, avukatlar olarak, hukukçular olarak bizim önceliğimiz de insan. Biz de, in­sana dair olan her şeyle ilgiliyiz. İnsan hakları ihlali boyutunda olsun ya da olmasın, insana yapılan, çocuğa yapılan, kadına yapılan her türlü haksızlığın karşısındayız. Sizinle yolumuz bundan dolayı kesişiyor. Onun için bugün hepimiz buradayız.

Günümüz dünyasının önde gelen sorunlarından birisi, hukukun üstünlüğünün, adaletin egemen olduğu, insan haklarına saygılı, barışın, güvenliğin korunduğu bir dünyanın kurulmasıdır. Bu sorunla­rın aşılabilmesi için, küresel düzeyde güvenliğin, istikrarın sağlanabilmesi için birlikte olmak, işbirliği yapmak zorundayız. Terör, uluslararası suçlar, uyuşturucu kaçakçılığı, yasa dışı göç, çevre kirlenmesi, kadın ve çocuk ticareti gibi küresel sorunlarla dolu günümüz dünyasında biz hukukçulara, avukatlara, barolara düşen önemli görevler var. 

Biz hukukçular, avukatlar, barolar; ülkemizde veya ülkemiz dışında insan haklarını, insan hakla­rının bir parçası olan çocuk haklarını, kadının haklarını savunmalı, bu konuda üzerimize düşen ente­lektüel işlevi yerine getirmeliyiz.

Biz hukukçular, avukatlar, barolar; sadece insan haklarına değil, sivil, siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel haklar üzerine de odaklanmalıyız. 

Bütün insanların, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi görüş, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı olmaksı­zın, yasa önünde, hukuk önünde eşit olduğuna inanan biz hukukçular, biz avukatlar, bütün bu konu­larda sesimizi yükseltmeli ve topluma öncülük etmeliyiz.

(…)

Bitmedi, dahası var. Tarih 23 Kasım 2007. Çocuk hakları konusunda bir başka etkinlik. Bu etkinlikte Ankara Barosu’nun partnerleri International Children’s Center ve Gündem Çocuk Derneği. Etkinliğin konusu ise Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Uygulanmasını İzleme ve Raporlanması Konusunda Kapasite Geliştirilmesi’ konulu projenin tanıtılması amacı ile düzenlenen seminer. Bu etkinliğin açılışında yaptığım konuşmada şunları söyledim:

Yurttaş, siyasi toplumun, yani devletin, bir dizi hak bahşedilmiş, bir o kadar da sorumluluk yüklenmiş üyesidir. Onun için yurttaşlık, bireysel var oluşun kamusal yüzüdür. İnsanlar, sahip oldukları hak ve yetkiler ile üstlendikleri sorumluluklar ölçüsünde yaşadıkları toplumun hayatına katılabilirler. Sivil toplum, bireyin özgürlük ve özel alanını kapsamakla, siyasal toplumdan, yani devletten özerk ve bağımsız olmak durumundadır. Esasen sivil toplumun alanı genişledikçe, devletin alanı daralır; devletin alanı genişledikçe, sivil toplumun alanı daralır ve hatta sivil toplum var ise yok olur, yok ise var olmaz.

Sağlıklı ve örgütlü bir sivil toplumun mevcudiyeti, demokrasinin yerleşmesinde, gelişmesinde etkili olduğu kadar, devlet gücünün kötüye kullanılmasının, siyasal iktidarın iktidar gücünü kötüye kullanmak suretiyle despotizme ve totalitarizme yönelmesinin karşısındaki en etkili güvencedir. Esasen totaliter düzenler, sivil toplumun ve sivil toplum kuruluşlarının görece bağımsızlığına dahi tahammül edemedikleri gibi, bu kurumların denetimini, sayılarının en aza indirilmesini, idarenin bütünlüğüne dahil edilmesini isterler.

Bizim ülkemizde olduğu gibi, kadim devlet anlayışının egemen olduğu bir devlet ve toplum örgütlenmesi içinde sivil toplumun oluşması, gelişmesi pek o kadar kolay olmuyor.

1961 Anayasasının getirdiği özgürlükçü anlayış içinde gelişmeye başlayan Türkiye sivil toplumu, 1980 askeri darbesiyle birlikte, o tarihe kadar olan iyi kötü elde ettiği kazanımlarını da yitirmiş ve ancak toplum yaşamının sivilleşmeye başlamasıyla birlikte yeniden gelişmeye başlamıştır.

Bugün geldiğimiz aşama itibari ile Türkiye’de düne oranla gelişmiş, daha canlı ve dinamik bir sivil toplum mevcut olmakla birlikte, uygar devletlerde mevcut sivil bir toplumun varlığına eş değer bir sivil toplumun varlığından söz etmek oldukça zor. 

Onun için sivil düşünen ve davranan insanlar olarak bizlerin sivil toplumun gelişmesine, güçlenmesine katkı yapması gerekir. 

Ankara Barosu, diğer barolar ve meslek kuruluşları gibi her ne kadar kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu adıyla örgütlenmiş ve devlete eklemlenmiş bir kuruluş ise de, gerçekte sivil topluma ait bir kuruluştur.

Ankara Barosu olarak biz bu bilinçte olduğumuz için, tepki de almamıza rağmen hemen her konuda sivil düşünüyor, sivil duruyor, sivil davranıyor ve diğer sivil toplum kuruluşlarına örnek olmaya çalışıyoruz. Bugün burada sizlerle birlikte olmamız, bu projeye destek vermemiz de bunun kanıtıdır. 

Yine Ankara Barosu olarak duyarlı olduğumuz hususların başında sivil hak ve özgürlükler geliyor. Bu hakların en başında çocuk hakları geliyor. Onun için hepimiz buradayız. Hepimizi burada buluşturan ortak duygu bu duyarlılıktır.’

Tarih 22 Kasım 2009. Etkinliğin konusu yine çocuk hakları. Çocuklar var, öğretmenler var, veliler var. Baro başkanı olarak yaptığım konuşmada sözlerimi şunları söyleyerek tamamlıyorum:

‘Sevgili Çocuklar,

Bugün sizin gününüz. Bugün ‘söz büyüğün’ değil, ‘söz küçüğün.’ Öyle olduğu için Çocuk Hakları’nın öznesi olan, gerçek sahibi olan sizler, biz yetişkinlere, sizlerin haklarına ne ölçüde saygılı olduğumuzu, günlük yaşamınızda, yani evinizde, okulunuzda, sokakta haklarınızdan yararlanıp yararlanamadığınızı, karşılaştığınız hak ihlallerini anlatacaksınız. Yani bize, biz yetişkinlere, bizi anlatacaksınız, bizlere ayna tutacaksınız.

Gününüz kutlu olsun.’

Çocuklar bize bizi anlattı, biz de yüzümüz kızararak dinledik.

Zaman aktı gitti. İnsanlar geldi, insanlar gitti. Statüler değişti. Benim de statüm değişti, bu bağlamda ben Türkiye Barolar Birliği Başkanı oldum. Ama bütün bunlar benim çocuklara, çocuk haklarına karşı olan ilgimi ve sorumluluğumu sürdürmeme engel olmadı. Daha da artırdı. Çocuklara ve çocuk haklarına verdiğimiz değerden ve önemden dolayı Türkiye Barolar Birliği bünyesinde Çocuk Hakları Kurulu kurduk. Hemen arkasından 24-25 Kasım 2011 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu Türkiye Ofisi (UNICEF) ile ortaklaşa olarak ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Uygulanmasını Güçlendirmek’ konulu bir çalıştay düzenledik.

O tarihlerde UNICEF adına anılan fonun başında Türkiye Temsilcisi Dr.Ayman Abu-Loban vardı. Lübnanlı olan, Arap Çocuklarının Gelişimi Konseyi  Temsilciliği de yapan Dr.Ayman Abu-Loban, çocuk hakları konusunda ilgili, duyarlı ve bilgili bir insan olmasının yanısıra çok iyi yetişmiş, donanımlı, saygın bir diplomattı. Randevu olarak bir gün beraberinde avukat Göktan Koçyıldırım ile birlikte Türkiye Barolar Birliği’ne beni ziyarete geldi. Çocuklarla ilgili olarak ortak bir etkinlik yapmak istediklerini, bu konuda kendileriyle işbirliği yapıp yapamayacağımızı, çocukların üstün haklarının hayata geçirilebilmesi için TBB ve UNICEF olarak ortak bir mutabakat metni imzalayıp imzalamayacağımızı sordu. Benim olur demem üzerine az yukarıda sözünü ettiğim ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Uygulanmasını Güçlendirmek’ konulu çalıştayı düzenledik.

İki günden oluşan çalıştayın birinci gününde ‘Birleşmiş Milletlerin Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi ile Türk Hukuk Mevzuatının Karşılaştırılması’ konulu, ikinci gününde ise ‘Anayasa’da Çocuk Hakları’ konulu çalıştay yapıldı.

Çalıştayın ilk gününde Dr.Ayman Abu-Loban ile birlikte mutabakat metnini imzaladık.

Çalıştayın açılışında yaptığı konuşmada Dr.Abu-Loban çocukların önemini, değerini anlattıktan sonra kısaca çocuk haklarından söz etti, UNICEF olarak insan hakları konusunda duyarlı olduklarını, onun bir parçası olan Çocuk Hakları konusunda çok daha fazla duyarlı olduklarını, bu konuda Türkiye’de bir farkındalık yaratmak için Türkiye’nin en önemli hukuk kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği ile bu etkinliği düzenlediklerini ifadeyle işbirliğimiz nedeniyle Türkiye Barolar Birliğine teşekkür etti.

Çalıştayın açılışında yaptığım konuşmada ben de şunları söyledim:

‘Sizi Türkiye Barolar Birliği adına, Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarım adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyor, bu etkinliği Birliğimizle birlikte düzenledikleri için UNICEF’in Türkiye temsilcisi Dr.Sayın Ayman Abu-Loban’a, onun şahsında UNICEF’e, toplantının düzenlenmesindeki emek ve katkıları için değerli meslektaşlarımız Sayın Göktan  Koçyıldırım ile Gamze Karaduman’a Türkiye Barolar Birliği adına, kendi adıma en içten teşekkürlerimi sunuyorum. 

Bu vesile ile bundan üç beş gün önce 20 Kasım 2011 günü kutladığımız Çocuk Hakları Günü’nün tüm dünya çocuklarına iyilikler, güzellikler getirmesini diliyorum.  

Hepinizin bildiği üzere Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile bu temel metni tamamlayan ek sözleşmeler bir bütündür. Gerek bu sözleşme, gerekse ekleri ile uluslararası düzeyde tanınan ve güvence altına alınan Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne Türkiye de taraftır. Buna ve Anayasamızın 90.maddesi hükmüne göre, anılan sözleşme ve ekleri iç hukukumuz yönünden de bağlayıcıdır. O nedenle Çocuk Hakları ulusal düzeyde de tanınmış ve güvence altına alınmıştır. 

Ana sözleşme ve ekleri ile tüm dünya çocuklarına tanınan haklar, “Yaşama ve Gelişme Hakları”, “Korunma Hakları”, “Katılım Hakları” olmak üzere üç temel başlık altında toplanmıştır.       

Bu haklardan “Yaşama ve Gelişme Hakları”, sadece en temel hak olan yaşama hakkını kapsamakla kalmamakta, aynı zamanda çocukların örgütlenmelerinden toplanmalarına, dinlenmelerine, boş zamanlarını değerlendirmelerine, kültürel etkinliklere katılmalarına ve öğrenmelerine kadar uzanan geniş bir haklar kategorisini içermektedir. 

“Korunma hakları”, çocukları, ayrımcılıktan, iş gücü istismarından, uyuşturucudan, cinsel sömürüden, satılma, kaçırılma, fuhşa sürüklenme gibi tehditlerden korumanın yanı sıra savaş ve silahlı çatışmalardan da korumakta, dahası çocukların özel yaşamlarını, isim, kimlik gibi kişilik haklarını, yurttaşlık hakkı başta olmak üzere diğer kamusal haklarını korumaktadır. Bu koruma çocukların yargılanma sürecini de kapsamaktadır.  

“Katılım Hakları” ise, çocukların, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü ile bunları yayma özgürlüğü gibi bireysel hak ve özgürlüklerini koruma altına almaktadır. 

Çocukların bu hak ve özgürlüklerini en geniş biçimde ve hiçbir engelle karşılaşmaksızın kullanabilmeleri için her şeyden önce biz yetişkinlerin, anne ve babaların, öğretmenlerin ve elbette bu hak ve özgürlüklerin öznesi olan çocukların bunları tanıması, iyi bilmesi ve içselleştirmesi zorunludur. 

Haklar sadece tanınmak ve bilmek için var olmamakla, asıl önemli olanın hakların kullanılması olmakla, bu konuda ne ölçüde başarılı olduğumuzu anlamak için herhalde her birimizin kendimizi bu konuda sorguya çekmesi, özeleştiri yapması, var ise eksikliklerini gidermesi, yanlışlarını düzeltmesi gerekir.  

Türkiye olarak çocuk hakları konusunda çok iyi bir yerde olmadığımızı, çocuklar konusunda hamasetten öte bir şey yapmadığımızı ifade etmek zorundayız. O nedenle anne baba olarak, iktidarı ve muhalefetiyle siyaset kurumu olarak, avukatı, hakimi, savcısıyla yargı olarak çocuğa ve çocuklara odaklanmak, çocuklara karşı her türlü ayrımcılığın, her türlü ihlalin, başta cinsel istismar olmak üzere her türden istismarın karşısında olmak, bütün bu olumsuzluklarla ciddi biçimde mücadele etmek, çocuklara karşı işlenen suçların önüne geçmek zorundayız. 

Bütün bunların yapılabilmesi için çocuklar konusunda toplum düzeyinde bir farkındalık yaratmak, çocukların büyümeleri, birey olarak yetiştirilmeleri, sağlıklarının korunması hususunda var olan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, çocuk hakları temelinde bir çocuk politikası geliştirmek, çocuk dostu bir medya oluşturmak, pozitif hukukumuzu çocuk haklarıyla uyumlu hale getirmek, yeni yapılacak anayasada çocuk hakları konusunda ciddi düzenlemeler yapmak durumundayız.

Bunları ifade ettikten sonra sözlerime, önce bilge insan Halil Cibran’ın daha yukarılarda yer verdiğim şiirini okuyarak ve ardından da şunları söyleyerek son verdim:

‘Bir başka bilge, bizim bilgemiz Büyük Atatürk, engin öngörü yeteneği ve vizyonuyla bütün bunları, yani biz yetişkinlerin yay, çocukların ise çok ilerilere atılmış oklar olduklarını, onların, toplumun ve insanlığın geleceği olduğunu bildiği için, Türkiye’yi bir ok gibi ilerilere, çok ilerilere fırlattığı önemli ve anlamlı bir günü, 23 Nisan’ı bayram olarak çocuklara şu sözleri söyleyerek armağan etmiştir: “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız. Memleketi asıl aydınlığa boğacak olan sizlersiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz.”

Tüm çocukların, tüm dünya çocuklarının ‘Dünya Çocuklar Günü’ kutlu olsun. Onlara güneşli güzel günler getirsin, barış dolu, huzur dolu, sevgi dolu, mutluluk dolu günler getirsin.

When words are scarce, they are seldom spent in vain / Kelimeler kıt olduğunda, nadiren boşa harcanırlar.’ William SHAKESPEARE

HUKUK, HUKUK EĞİTİMİ VE EDEBİYAT!

Yargıç, savcı ve özellikle avukatların düşüncelerini ve hissettiklerini iyi ifade edebilmeleri için kendi dillerine hakim olmaları, kelime dağarcıklarının zengin, entelektüel alt yapılarının sağlam olması gerekir. Bu iyi hukukçu olmanın, kanunları gerek sözel, gerekse tarihi ve özellikle amaçsal yönden doğru yorumlayabilmenin, somut olaya uygulayabilmenin olmazsa olmaz koşuludur. Bu ise ancak okumakla, daha fazla okumakla mümkündür.

İnsan okur’ Neden okur? Farkında olduğunun farkında olmak için okur. Okuması gerekir. Aydınlanmak için okur. Okuması gerekir. Bilgi ve fikir sahibi olmak için okur. Okuması gerekir. Kişisel gelişimini sağlamak için okur. Okuması gerekir. Ama hukukçular, özellikle avukatlar, yargıçlar, savcılar daha fazla okur. Okumaları gerekir. Aksi halde Shakespeare’in söylediği gibi kelimeleri kıt olur ve onu da boşa harcarlar.

Okuma kültürünün, terbiyesinin, alışkanlığının kazanılmasında ailenin, okulların önemi büyüktür. Elbette eğitim, öğrenim sadece okumak değildir, okunanlar üzerinde düşünebilme ve sorgulama yapabilme becerisidir. Bu beceri de ancak okumakla elde edilir ve gelişir.  ‘Az bilmek için, çok okumak gereklidir’ diyor Montesquieu. Evet, çok okumak sadece bilmeyi sağlamaz, az bilmeyi ama insanın kendisini bilmesini, haddini bilmesini sağlar. İnsanın bu nedenle de çok okuması gerekir.

Ne yazık ki Türkiye okuyan bir toplum değil. Demokrat Eğitimciler Sendikası Araştırma Merkezinin (DESAM) raporuna göre, Avrupa Birliği ülkelerinde yüzde 21 olan okuma oranı Türkiye’de sadece yüzde 0,01. Bu okunanlar da daha çok fıkra ve best-seller tarzı aşk romanları.

Birkaç yıl önce Yalova Valisinin ölümüne neden olduğu matematik öğretmeni rahmetli Halil Serkan Öz’ü sınıfta ve öğrencilerinin önünde fırçalayarak küçük düşürmüş olması, valinin kendisini ve haddini bilmezliğinden, öğretmenin sakalından, bıyığından, kıyafetinden rahatsız olmasından dolayı değil, öğrencilerine okumalarını tavsiye ettiği kitaplardan dolayıdır. Sadece bu olay dahi, eğitim sisteminin geldiği aşamayı göstermesi yönünden önemlidir ve durum gerçekten vahim, hem de çok vahimdir.

Peki, hukuk eğitiminde edebiyattan, yani romandan, öyküden, şiirden ne kadar yararlanıyoruz? Daha doğrusu yararlanıyor muyuz? Hayır yararlanmıyoruz. Oysa hukuk eğitiminde edebiyatın kullanılması, bence kanunların öğretilmesi kadar önemli, asla öğrenmek olmayan kanunların ezberletilmesinden çok daha önemli ve yararlıdır.

Hukuk fakültesinde öğrenime başladığımız zaman, bizim de yaşadığımız gibi öğrencilerin çok büyük bir kısmı hukuk fakültelerine, hukuk hakkında çok fazla şey bilmeden gelirler. Hukukla tanışmaları sonrasında, hukuk üzerine öğrendikleri şeyleri yerli yerine oturtmakta, soyut bilgileri somutlaştırmakta, insani eylemleri hukuk kurallarıyla ilişkilendirmekte zorluk çekerler. Aynı zorluğu siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümlerinde okuyan öğrenciler de yaşarlar. Oysa hukuk ve siyaset bilimi olsun, kamu yönetimi olsun, insan hayatıyla, insan davranışlarıyla yakından ilgili olmakla, konusu, ilgi alanı insan ve toplum hayatı olan edebiyat, her üç eğitimin başlangıcında öğrencilerin karşılaştıkları zorluğu aşmalarında yararlı olacak pek çok bilgiyi, deneyimi içerir. Hal böyle iken, ne hukuk, ne siyaset bilimi, ne de kamu yönetimi öğreniminde edebiyat bir eğitim aracı olarak hemen hemen hiç kullanılmaz.

Örneğin başarılı bir öğrenci olmasına rağmen, hukuk öğrenimini ekonomik nedenlerden dolayı yarıda bırakmak zorunda kalan, para sıkıntısı içinde olmasının topluma yarar sağlamasını engellediğini düşünen, o nedenle yaşlı ve zengin olan tefeci ile olayın görgü tanığı kız kardeşini, geride hiçbir kanıt bırakmadan öldüren ve fakat vicdanından kaçamadığı için suçunu itiraf ederek polise teslim olan Raskolnikov’un trajedisini anlatan Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’ isimli romanı ceza hukuku yönünden çok iyi bir laboratuvar kitaptır.

Yine Francis Bacon’un, İngiltere’de Lordlar Kamerası Başkanı iken, bizzat yaşadıklarına dayanarak yazdığı ve yargıçların özel ve kamusal sorumluluklarını incelediği ‘Of Judicature / Adliye / Yargı’ isimli makalesi, gerek hukuk fakültesi, gerekse siyaset bilimi öğrencilerinin okumaları gereken önemli bir eserdir. Bacon bu makalesinde, yargıçların görevinin kanunları uygulamakla ve yorumlamakla sınırlı bulunduğunu, yani ‘jus dicere’ olduğunu, ‘not jus dare’, yani yasa yapmak olmadığını ifade eder.

Hukuk fakültesi öğrencilerinin okumalarında, hocalarının da okutmalarında yarar bulunan bir diğer eser, Amerikalı yazar James Gould Cozzens’in ‘The Just and The Unjust / Adaletli ve Adaletsiz’ isimli romanıdır.

Amerikan hukuk ve adalet sistemini eleştirel yönden ele alan roman, bir uyuşturucu satıcısının kaçırılması ve öldürülmesi ile sonuçlanan olaydan dolayı birinci dereceden adam öldürmekle suçlanan dört kişinin yargılanmasını konu alır. Gerçekte bu dört sanıktan ikisi, kaçırma eylemine katılmakla birlikte öldürme eylemine katılmamışlardır. Ancak Pensilvanya ceza hukuku hükümlerine göre, kaçırma eylemine katılanlar öldürme eyleminden de sorumludurlar ve bu suçun cezası idamdır. Zira ‘Amaççı (Finalist) Hareket Teorisi’ üzerine kurulu olan Pensilvanya Ceza Kanunu hükümlerine göre, ceza sonuca bağlı olarak belirlenmekte, sonuç uyuşturucu satıcısının ölümü olmakla, öldürme eylemine fiilen katılmamış olsalar dahi kaçırma eylemine fiilen katılanlar, öldürme eyleminden de şahsen sorumlu tutulmaktadırlar.

Cezanın kişiselliği ilkesine aykırı olmakla ceza hukuku bağlamında tartışmalı olan ve finalizm kavramına dayanan ‘Amaçcı (Finalist) Hareket Kuramı’nın fikir babası Alman ceza hukukçusu Hans Welzel’dir.  Bu kuramı tartışmaya açan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin pek çok eyaletinde halen uygulanmakta olan roman, ceza hukuku eğitiminde yararlanılacak önemli bir edebiyat eseridir.

Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’un ‘yasaların ve hükümet politikalarının değiştirilmesini hedefleyen, aleni olarak yani halkın önünde icra edilen, şiddete dayanmayan, vicdani ve meşru olan, ancak yasal olmayan’ bir eylem olarak tanımladığı sivil itaatsizlik, aynı zamanda demokrasiyi ve demokratik refleksleri diri tutan bir siyasi eylemdir.

Sofokles’in ‘Antigone’ isimli eseri, kadim tarihte eğer bu olay gerçekten yaşanmış ise, sivil itaatsizliğin somut ilk örneğidir.

Hepimizin bildiği üzere, sivil itaatsizliğin fikir babası Amerikalı şair ve düşünür Henry David Thoreau’dur. Gerçekte bir manifesto ve asıl adı ‘Resistance to Civil Government / Sivil Yönetime Direnme’ olan, ancak daha çok ‘Civil Disobedience / Sivil İtaatsizlik’ olarak tanınan bildiri, 26 Ocak 1848 tarihinde Thoreau tarafından Concord Lisesi’inde halka ve öğrencilere bizzat okunmuştur.  Manifestoyu hazırlamasında Thoreau’yu motive eden ve Thoreau’nun farkındalik yaratmak istediği hususlar: ‘logos’, yani akılla kavrama, ‘ethos’, yani etik davranma, ‘pathos’ yani duyguyla kavramadır.

Kamu Hukuku dersinde öğrencilerin ilk karşılaştıklarında soyut bulacakları ve o nedenle bir yere oturtamayacakları sivil itaatsizlik kavramı hakkında yeterli bilgi sahibi olmaları için, Sofokles’in ‘Antigone’ isimli eserinin ve Thoreau’nun ‘Resistance to Civil Government / Sivil Yönetime Direnme’ başlıklı manifestosunun ders malzemesi olarak kullanılmasında büyük yarar vardır.

Ve Donkişot. Miguel Cervantes’in ünlü eseri. Hukuk eğitimi ile ne ilgisi var diyeceksiniz? Var. Okuyanlar anımsayacaklardır, Cervantes bu eserinde, yargıçların kanunları uygularken sadece kanunların sözü ile yetinmemelerini, aynı zamanda kanunların ruhunu da dikkate almalarını, her ikisini uzlaştırmaları gerektiğini söyler.  Ki bu günümüzde dahi yargıçlar tarafından çoğu zaman başvurulmayan bir yöntemdir.

Bir diğer örnek Anton Cehov’un ‘Suçlu’ isimli öyküsüdür. Bu öyküde sanık olan Denis Grigoryev’i yargılayan yargıç, nihai kararını verirken şansız sanığı aklamak için hukukun her olasılığı dikkate alması gerektiği hususu üzerinde durur ve yine sanığın saikini değil,  eylemi üzerinde etkili olan kümülatif/birikimsel kişisel eylemlerini göz önüne alır. Bu kısa öykü de, ileride avukat, yargıç veya savcı olacak olan öğrencilere yararlı olacak bir edebi eserdir.

Tutuklu ya da hükümlülerin psikolojisi, tutukluların karşılaştıkları zorluklar, yaşadıkları sıkıntılar, bütün bunların ruh dünyalarına nasıl yansıdığı konusunda önemli bir diğer eser de, Dostoyevski’nin ‘Ölü Evinden Anılar’ isimli kitabında anlattığı kişisel izlenimleridir. Kendisi de hapishane ve sürgün hayatı yaşayan yazar bu eserinde, hapishanedeki yaşamı, oranın koşullarını, usullerini, raconunu, kendisiyle aynı kaderi paylaşan Goryançikov, Akim Akimiç ve Petrov gibi mahkumların, iç dünyalarındaki aşağılanmaya, ezilmişliğe, dışlanmışlığa, yalnızlığa karşı verdikleri mücadeleyi ve hiçbir zaman yitirmedikleri umutlarını anlatır. Bu eser de, gelecekte infaz savcısı olma olasılığı bulunan hukuk fakültesi öğrencilerinin mutlaka okumaları gereken bir kitaptır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün elbette. Mesela A.Kadir Meriçboyu’nun, Nazım Hikmet’in haksız olarak mahkum olmasının yaşanmış hikayesini anlattığı ‘1938 Harp Okulu Olayları ve Nazım Hikmet‘ isimli kitabı var. Yine ‘Sokrates’in Savunması’, Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanı var. Bunların her üçü de hukuk eğitiminde yararlanılması gereken önemli eserlerdir.

Yararlanılacak edebi eserler içinde şiir de, şiirler de vardır. Mesela Behçet Necatigil’in 1945 yılında yazdığı ‘Kovboy Filmleri‘ isimli şiiri. Necatigil bu şiiri 72 yıl önce adaletten şikayetçi olduğu için yazmış, o tarihte Türkiyenin adalet ile ilgili sıkıntılarını bildiği, bizzat yaşadığı için yazmış. Bu sıkıntılar, bu sorunlar bugün de fazlasıyla devam ediyor. Yani Necatigil’in ‘Kovboy Filmleri’ şiiri hala güncelliğini koruyor.

Yine Nazım Hikmet’in avukatı İrfan Emin Bey için ‘İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime, / Resmimi, suratımı başköşeye asarlar… / Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime, / Ardında taş duvarların her kaldığım zaman, / Ne arayan beni, ne soran… / Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu… / Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın. / İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli / Nasılsın?’ diyerek yazdığı şiiri var.

Sadece romanlar mı, hikayeler ve şiirler mi? Luiz Bunuel ‘Sinema, duygular, düşler ve içgüdü dünyalarını anlatmak için en iyi araçtır’ diyor. Yani sinema da var. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin mutlaka izlemesi, hocaların öğrencilerine izlettirmesi gereken filmler de var. Mesela ‘Şeytanın Avukatı’, ‘Birkaç İyi Adam’, ‘Beklenmeyen Şahit’, ‘Nürnberg Duruşması’, ‘Dava’, ‘Başkanın Adamları’, ‘Pardon’, ‘Juri’, ‘Sanık’, ‘Öldürme Üzerine Kısa Bir Film

Edebi nitelikte olmamakla beraber, her hukuk fakültesi öğrencisi, her avukat, her savcı ve her yargıç tarafından okunması gereken iki kitap daha var. Yaşanılan bir şey olduğu kadar, hissedilen bir şey de olan ve kısaca ‘bir başkasının özel alanına yapılan amaçlı bir müdahalenin yani zor kullanmanın yokluğu‘ olarak tanımlanan özgürlük ile yine insan için tıpkı özgürlük gibi ekmek kadar, su kadar aziz, gerekli ve vazgeçilmez olan adalet üzerine yazılmış iki kitap. Birincisi İngiliz düşünür J.S.Mill’in yazdığı ‘On Liberty/Özgürlük Üzerine‘ isimli kitabı, ikincisi   Türkçe’ye benim tercüme ettiğim Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls tarafından yazılmış olan ‘A Theory of Justice/Bir  Adalet Teorisi‘isimli abidevi eser.

Hukuk Fakültesi öğrencilerine, hocalarına, sadece öğrencilere ve hocalarına değil,  avukatlara da, savcılara da, yargıçlara da arz ettim.

‘COMPLIANCE’ KAVRAMININ HUKUKİ BOYUTU –

Blogumda yazdığım yazıları incelediğimde, edebiyat ve sanat üzerine, siyaset üzerine, okuduğum kitaplar üzerine çok sayıda yazı yazdığımı, fakat uzun sayılabilecek bir zamandan bu yana hukukla ilgili hiçbir yazı yazmadığımı fark ettim. Oysa avukat olarak en önde gelen görevim, sanırım hukuk üzerine yazmak ve konuşmak, bu konudaki bildiklerimi, biriktirdiklerimi ilgi duyanlarla paylaşmak ve netice itibariyle hukuka kendi çapımda katkı yapmaktır. Avukat olarak hukuka karşı bu mesafeli ve kayıtsız duruşu, kendime yakıştıramadığım ve bir nebze de olsa bu kayıtsızlığımı affettirebilmek için hukukla ilgili bir şeyler yazayım istedim. Aklıma bir zamanlar üzerinde durduğum, bu bağlamda mütevazı olarak incelediğim ‘compliance’ kavramı geldi.

Anglo-Sakson orijinli bir kavram, kurum ve ilke olan ‘compliance’ sözcüğü, İngilizce’de ‘uymak, razı olmak, itaat etmek’ anlamına gelen ‘comply’ fiilinden türetilmiş olup Türkçede ‘uyma, uyum, rıza, itaat, uygunluk’ gibi anlamlara gelmektedir. İngilizce sözcüklerde ‘acting according to certain accepted standarts’, yani ‘kabul edilmiş belirli standartlara göre hareket etmek’ olarak tanımlanan ‘compliance’ kavramının, sadece hukuk alanında değil, medikal, telekom, ticaret, ekonomi, bilişim, bilgisayar, askeriye gibi birçok konuda ve alanda oldukça geniş bir uygulaması, bu alanlarda ve konularda terminolojik karşılığı vardır. Hukuk alanından bir örnek vermek gerekir ise ‘compliance with law’ deyiminin Türkçe karşılığı ‘hukuka uygunluk’ tur. Diğer bir ifade ile yasa koyucunun belirlediği hükümlere uyulması, bu hükümlerin her koşulda uygulanmasıdır.

Buna göre herhangi bir durumda, sözleşmede veya eylemde ‘compliance’ olup olmadığı hususu, hukuk kurallarına uygunluk bulunup bulunmadığına göre belirlenir. Bu kurallar sadece pozitif hukuk kurallarını değil, hukukun evrensel ilkelerini, ahlak ve etik kurallarını da kapsar. Bu anlamda ‘complaince’, ancak ilgili hukuk, yasa, ahlak ve etik kurallara uygunluk olması durumunda vardır. Bu kurallara uygunluk olmaması, diğer bir deyişle ahlak ve etik ilkeleri de dahil, yasalara ve mevzuata aykırı davranılması durumunda ‘non-compliance’, yani ‘uyum/uygunluk olmamama’ durumu var demektir.

Bu noktadan ileriye doğru ilerlemek suretiyle ‘regulatory compliance’ kavramı geliştirilmiştir. ‘Düzenleyici/yasal uyumluluk/uygunluk’ anlamına gelen bu kavram, yasal ya da hukuki yönden yapılması ve uyulması gerekenlerin neler olduğunun düzenlenmesine ilişkindir. Yapılması ya da uyulması öngörülen yasal ve hukuki gereklilikler, gerek asli/birincil, gerekse tali/ikincil derecedeki yasal/hukuki düzenlemelerdir. Yani kanunlara, tüzüklere, yönetmeliklere, tebliğlere ve düzenleyici nitelikteki diğer mevzuata, özetle pozitif hukukta ve yanı sıra evrensel hukukta yer alan düzenlemelere, yanı sıra hukukun evrensel ilkelerine, ahlak ve etik kurallarına uygunluk veya bunlara uymaktır. .

Bu yükümlülükler kapsamında olanlar, yani bunlara uymak zorunda bulunanlar,  sadece gerçek kişilerle sınırlı değildir. Kamu ya da özel tüzel kişilikleri de bu kapsamdadır. Dahası yasama ve yürütme organları, yani siyasal iktidarlar, söylemeye belki gerek yok ama yargı organları da buna dahildir. Bu bağlamda, gerek gerçek kişiler, gerekse az yukarıda saydığımız kurum ve kuruluşların tamamı uygulama alanı içinde bulundukları yasal düzenlemelerin tamamına uymak, tüm eylem ve işlemlerini ilgili mevzuat hükümlerine, yanı sıra hukukun evrensel kurallarına, ahlak ve etik ilkelerine uygun biçimde yapmak zorundadırlar.

Ticaret hukuku bağlamında ‘compliance’ kavramı ile kastedilen husus, şirketlerin, özellikle anonim ortaklıkların ve bunların gerek yöneticilerinin, gerekse çalışanlarının yasal düzenlemeler hususunda bilgilendirilmiş ve yetişmiş olmaları, bu konumdaki kişilerin yasalara, yönetmeliklere, tüzüklere, iş hayatının gerektirdiği ahlak ve etik kurallara uygun davranmaları ve bunun sağlanmasıdır.

Ülkemiz uygulamasında Batı standartlarına uygun biçimde 6102 sayılı Türk Ticaret Yasası’nın 349.maddesi gereğince anonim ortaklıkların kurulması aşamasında kuruluş işlemlerinin usulüne uygun biçimde yapıldığı hususunda alınan beyan ve taahhüt, Anglo Saksonların ‘statement of compliance’ adını verdikleri bir ‘uyum/uygunluk beyanı’dır. Aynı şekilde İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) Kotasyon Yönetmeliği’nin 9.maddesi gereğince hisse senedi kotasyon başvurusunda bulunanlardan kamuyu bilgilendirmek amacıyla mevzuata uygun davranacakları yönünde alınan ‘beyan yazısı’ da niteliği itibariyle bir ‘compliance’ uygulamasıdır.

Bu ve benzeri ‘compliance’ uygulamasının yapılmasından amaç, ticari şirketlerin kendi içlerinde kurduklar bir dahili denetim mekanizması ile dışarıda, yani pazarda, yani üçüncü kişilere karşı yasalara aykırı eylem ve işlemlerde bulunmalarının önüne geçilmesidir. ‘Preventive Law/Önleyici Hukuk’ anlayışının, yani hukuka aykırı ve ihtilafa neden olacak bir eylemin veya işlemin yapılmadan önce önlenmesini amaçlayan hukuki kuramın gereği olan bu uygulama, olası ihtilafların olabildiğince azaltılması ve dolayısıyla mahkemelerin yükünün hafifletilmesi bakımından da son derece önemlidir. Bu yönüyle ‘compliance’ ilkesi son derece etkili ve yararlı bir önleyici hukuk aracıdır. Zira ve bu yolla ticari şirketlerin hem iç işleyişlerinde, hem de anonim ortaklıklar ve halka açık şirketler bağlamında pay sahipleri ve üçüncü kişilerle olan ilişkilerinde, hukuk kurallarına, ticari örf ve adetler ile ahlak ilkelerine uygun davranmaları sağlanmış olur.

Compliance’ kavramının ve anlayışının uygulama alanı bulduğu bir diğer hukuk dalı iş hukukudur. Bu bağlamda geliştirilen ‘Labor Law Compliance’, yani ‘İş Hukuku Uygunluğu/Uyumu’ anlayışı, işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş kazalarının önlenmesi amacıyla iş güvenliğinin gerektirdiği önlemlerin alınması, başta ücretleri olmak üzere işçilerin maddi ve manevi menfaatlerinin  ve diğer haklarının korunması ile ilgili her türlü hukuki ve yasal kurallara ve düzenlemelere uyulması anlamına gelmekte ve bütün bu konularda işverenlere ödevler ve sorumluluklar yüklemektedir.

Compliance’ kavramının uygulama yeri bulduğu bir diğer alan ceza hukukudur.  ‘Compliance’ kurumunun ve programının ceza hukuku bağlamında en önde gelen amacı ve işlevi, başta rüşvet, karapara aklama, terörizmin finansmanı, vergi kaçakçılığı, rekabet ve kartel ihlalleri, insider trading/içerden bilgi sızdırma, ticari sırların ifşa edilmesi gibi suçlar ile çevreye ve kente karşı işlenen suçların önlenmesidir. Ceza hukuku kapsamında ‘compliance’ kavramının ilgili olduğu ve incelendiği bir diğer husus ‘suçun kişiselliği’ ve Roma Hukukundan tevarüs eden ‘nullum crimen sine lege’, yani ‘kusur yoksa suç ve ceza yoktur’, diğer bir deyişle suçun kusurla olan ilişkisidir. Bu çerçevede ele alınması gereken husus, başkasının fiilinden dolayı şirket tüzel kişiliği ve yöneticileri hakkında cezai sorumluluğun söz konusu olup olmayacağı hususudur. Bu noktada hareketle varılan sonuç, kusurlu ve suç niteliğindeki eylemlerinden dolayı şirket yöneticilerine ceza verilmesi, şirket tüzel kişiliği hakkında ise idari yaptırım veya güvenlik tedbirleri uygulanmasıdır.

Compliance’ kavramının ilgi alanına giren diğer bir konu, insan haklarının korunması, bu bağlamda çocuk işçiliği, zorla çalıştırma, ayrımcılık, cinsel taciz, mobbing gibi hukuk ve ahlak dışı durumların önüne geçilmesi, bu gibi durumların önlenmesinde ‘compliance’ kurumun etkili ve caydırıcı bir şekilde kullanılmasıdır.

Compliance’ kavramının doğmasında ve uygulama alanının giderek gelişmesinde ve genişlemesinde etkili olan en önemli husus, özellikle ticari şirketlerin veya şirket yöneticilerinin yolsuzluk, haksız rekabet, kartel ihlalleri, rüşvet ve başkaca usulsüzlükler nedeniyle ekonomik hayatın ve düzenin bozulmasının, şirketlerin ticari itibarlarının zedelenmesinin, buna bağlı olarak ticari şirketlerin zarara uğramalarının önlenmesi düşüncesidir. Bu olgunun tetiklemesiyle ve bu olguya bağlı olarak ticari şirketler bakımından doğabilecek zararları ve riskleri asgariye indirebilmek amacıyla  ‘compliance’ kavramı, gerek kelime, gerekse hukuksal bir araç, bir önlem olarak ilk kez Amerika Birleşik Devletlerinde telaffuz edilmiş ve uygulamaya konulmuştur. Hukuk ve ekonomik/ticari hayat bağlamında her ne kadar tam olarak bir fikir birliği mevcut değil ise de, ‘compliance’ kavramının, şirketin ya da ticari işletmenin organlarının, yöneticilerinin ve çalışanlarının, her türlü eylem ve işlemlerinde hukuk kurallarına, ahlak ve etik ilkelerine uygun hareket etmeyi, bu kurallara ve ilkelere uyulmasını sağlamayı, işletmenin yapılanmasında ve organizasyon faaliyetlerinde ‘compliance’ sistemini kurmayı ve uygulamayı taahhüt ettikleri hususlarında ortak bir kabul ve anlayış mevcuttur.

Compliance’ kavramı bizim hukukumuza daha henüz yabancı bir kavram olmakla birlikte, giderek önem kazanan bir kavramdır. Her ne kadar bu kavram genel anlamıyla yürürlükte olan hukuku oluşturan tüm kurallara uygun hareket etmek anlamına gelmekte ise de, aynı zamanda Türkiyenin taraf olduğu ‘Yolsuzluğa Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ ve ‘OECD Rüşvetle Mücadele Sözleşmesi’ gibi uluslararası anlaşmalara uygun hareket etmesi gerektiği anlamına da gelmektedir. O nedenle, Türkiye, devlet olarak kendi uluslararası itibarını korumak için, ticari şirketlerin gerek kendi yapısal bozukluklarından, gerekse şirket çalışanlarından kaynaklanan kural ihlallerinin denetlenmesini ve ihlal edenlerle ilgili olarak yaptırım uygulanmasını sağlamak zorundadır.

Bu konuda işaret edilmesi gereken bir diğer husus, ‘compliance’ kavramının, ‘genel işlem koşulları’ ilkesi ile olan organik bağlantısıdır. Kaba bir tanımla özel hukuk kapsamında olan her türden eylem ve işlemin hukukun genel kabul gören, diğer bir deyişle genel geçer ilkelerine uygun olmasını emreden genel işlem koşulları kamu düzeni ile son derece ilgili bir ilkedir. Bilindiği üzere, Borçlar Hukukunun temelini bireysel sözleşmeler oluşturur. Bireysel sözleşmelerden ise, Borçlar Kanunumuzun 1. ve devamı maddeleri anlamında öneri, karşı öneri ve kabul gibi aşamaların sonunda irade açıklamalarının uygunluğu ve uyuşması sağlanıncaya kadar sözleşmenin her hükmünün tartışma ve pazarlık konusu yapıldığı sözleşmeler anlaşılır.

Ne var ki, çağımızın sosyal ve ekonomik gelişmeleri hizmetin kitlelere yönelik olarak yapılması gereksinimini getirmiş ve bunlar için üretim yapma zorunluluğu doğmuştur. Buna bağlı olarak da bireysel sözleşme modeli yanında yeni bir sözleşme modeli ortaya çıkmıştır. Bankalar, sigorta şirketleri, seyahat ve taşıma işletmeleri, dayanıklı tüketim malları üretimi ve pazarlaması yapan girişimciler bireysel sözleşmelerin kurulmasından önce soyut ve tek yanlı olarak kaleme alınmış sözleşmeleri hazırlamakta ve bunlarla gelecekte kurulacak belirsiz sayıda, ancak aynı şekilde ve tipteki hukuki işlemleri düzenlemektedir. Önceden hazırlanan bu sözleşmelere ‘Tip Sözleşme’, ‘Kitle Sözleşme’, ‘Katılmalı Sözleşme’ ya da ‘Formüler Sözleşme’ denilmektedir.

Pazara ve kitlelere yönelik bu sözleşmelerde, sözleşmenin kurulması aşamasında hizmeti veren veya malı satan ile hizmeti alan veya malı satın alan arasında görüşme veya pazarlık yapılması mümkün değildir. Bir başka ifade ile malı veya hizmeti satın alan önüne konulan sözleşme metnine sadece ‘evet’  ya da ‘hayır’ demek zorunda, bu bağlamda ‘evet ama şu koşulla’  gibi bir itiraz veya karşı öneri seçeneği ileri sürmek gücünden yoksun durumdadır. Verilen hizmetin veya satılan malın elektrik gibi, su gibi, doğal gaz gibi yaşamsal niteliği olduğu, vazgeçilmez nitelikte bulunduğu dikkate alındığında, bu mal ve hizmetleri satın alacak olan tüketiciye ‘sözleşme koşullarını kabul etmiyorsan almazsın’ demek mümkün, haklı, adil ve hakkaniyete uygun değildir. Hizmet ya da edimden hiç yararlanmamanın söz konusu olmaması ve ‘evet, ama’ deme olanağının bulunmaması gibi böyle durumlarda, kişinin/tüketicinin bu tür sözleşmelerin uygulanması hususunda bir şekilde korunması zorunluluğu ortadadır.

Nitekim Avrupa Birliği mevzuatı kapsamında olmak üzere, 5 Nisan 1993 tarihli ve 93/13/EWG sayılı ‘Tüketici Sözleşmelerindeki Kötüye Kullanılabilecek Şartlara İlişkin Direktif’ de ve Avrupa Komisyonu tarafından Avrupa Sözleşmesi Hukukuna yönelik 200/C, 63/01 sayılı Eylem Planının 4.2 maddesinde genel işlem koşullarına ilişkin ayrıntılı düzenlemeler yapılmıştır. Alman Hukukunda daha önce özel bir kanunla düzenlenmiş olan genel işlem koşulları, belirtilen hükümler de göz önünde tutularak Alman Medeni Kanunun (BGB) 305 ve devamı maddelerinde genel hüküm niteliği kazandırılarak yeniden düzenlenmiştir. Böylece söz konusu hükümlerin uygulama alanının sadece tüketicilerle sınırlı kalması önlenmiştir. Bunu takiben Almanya, Avusturya, İtalya, Hollanda gibi ülkeler medeni kanunlarında hem tacirin, hem de tüketicinin bu hükümlerden faydalanmasına olanak sağlayan hükümlere yer vermişlerdir.

Bilindiği üzere, genel işlem koşulları konusunda yakın zamana kadar ülkemizde genel bir yasal düzenleme mevcut değildi. Düzenlemedeki bu boşluk, uygulama sürecinde yargı tarafından Medeni Kanunu’ndaki iyiniyet ilkesi esas alınarak doldurulmaktaydı. Bu alandaki ilk önemli adım 2003 yılında atılmış ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanuna eklenen 6. maddeye ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan ‘Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmelik’ ile var olan boşluk kısmen de olsa doldurulmuştur. Kısmen doldurulmuştur, zira tüketicinin korunması hakkında kanunun 6. maddesi uygulama alanı itibariyle sadece tüketicilere karşı kullanılan genel işlem koşullarının denetlemesi olanağını getirmiş ve özellikle tacirler arasında kullanılan genel işlem koşullarının denetimi düzenleme alanının dışında bırakılmıştır. Bu yasal boşluk, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek 1.7.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanununda özel ve  sistematik bir düzenleme ile doldurulmuştur. Bu düzenleme ile genel işlem koşullarının yukarıda sözü edilen ülkelerde olduğu gibi tüketici/tacir ayrımı yapılmaksızın herkese uygulanacağının kabul edilmiş olması son derece yerinde olmuştur.

Genel işlem koşullarının doğruluk karinesinin cari olduğu bireysel sözleşmelerde olduğu gibi, karşılıklı müzakere ve pazarlıklar sonucu sözleşme içeriğine alınamaması, sözleşmenin karşı tarafının bunları olduğu gibi kabullenmek zorunda kalması, genel işlem koşullarının denetlenmesinin önemini arttırmaktadır.

Denetimin karşılaştırmalı hukukta izlenen geleneksel ayrıma uygun düşecek tarzda iki açıdan gerçekleştirileceği kabul edilmektedir. Birinci denetim tarzı, ki buna ‘yürürlülük denetimi’ adı verilmektedir. Bu denetim tarzı genel işlem koşullarının sözleşmeye, sözleşme içeriğine alınmasıyla ilgili olup tüketicinin tabi olacağı genel işlem koşullarının olabildiğince açık ve saydam olmasını sağlamaktır. Ayrıca bu aşamada tüketicilerin söz konusu şartlar hakkında bilgi sahibi kılınıp kılınmadıkları denetlenmekte ve böylece genel işlem koşullarına ilişkin genel bir yollamanın ötesinde güven ilkesine uygun olarak bu şartlara ilişkin gerekli uyarıların yapılıp yapılmadığı üzerinde durulmaktadır. Genel işlem koşullarının denetlenmesinde ikinci aşamayı ise ‘içerik denetimi’ oluşturmaktadır. Yürürlülük denetiminden sonra yapılan bu denetim, hukuksal, daha doğru bir söylemle yargısal değerlendirmeye dayanmaktadır.

Sonuç itibari ile yargısal denetim, mevcut sözleşmeyi düzenleyenin adına  olarak genel işlem şartları denilen hukuka, kanuna, yani mevzuata ve yanı sıra hakkaniyet, adalet, ahlak ve etik kurallara uyup uymadığını, yani ‘compliance’ kavramına uygun davranılıp davranılmadığını denetlemektedir.

Compliance’ kavramının uygun düştüğü bir diğer ilke, kural veya kavram Anglo-Saksonların ‘due process of law’ olarak isimlendirdikleri kurumdur. Türkçede ‘uygun/gerekli hukuki süreç/usul’ anlamına gelen ‘due process of law’ ilkesinin kaynağı Magna Carta’dır. Siyasal iktidarların, iktidarlarını kötüye kullanmalarının önüne geçmeyi, bu bağlamda bireylerin ve yurttaşların hak ve özgürlüklerini korumayı amaçlayan bu ilke, aynı zamanda anayasal bir güvence niteliğindedir. Nitekim Amerikan Anayasası’nın Ek Beşinci Maddesi siyasi iktidarın, uygun hukuki usullere/süreçlere uygun olmayan şekilde hiç kimseyi hayatından, özgürlüğünden ve mallarından yoksun bırakamayacağını amirdir. Bu ilke sadece siyasal iktidarlar yönünden değil, aynı zamanda adaleti yöneten ve dağıtan yargı organları yönünden de emredici ve bağlayıcı bir ilkedir. Buna göre ‘due process of law’ ilkesi, ‘compliance’ ilkesinin siyasi ve idari alana bir yansımasıdır diyebiliriz.

 

 

Hayatın anlamını bulmaya çalışma, çünkü yok.’ John C.PARKIN

S*KTİR ET!

Ben gerek iş, gerekse özel hayatımda küfürlü konuşmam. Küfürlü konuşmayı sevmediğim gibi böyle konuşmalardan ve konuşanlardan da çok hazzetmem. Ama ‘S*ktir Et’ deyimini kullanırım. Bunu her kullandığımda eşim tarafından, hem uyarılır, hem de ‘böyle konuşmak sana yakışmıyor’ diye eleştirilirim.

Bu deyimi kullanmaktan amacım ve kastım ‘olan, biten, söylenen her ne ise, onu önemsememek, ona takılmamak, olanı, biteni, söyleneni boş vermektir.’ Yani ‘S*ktir Et’ demek ve bunu uygulamak, uygulayabilmek, bana göre küfür değil, bir yaşam felsefesidir.

Elbette ‘S*ktir Et’ demediğim, diyemediğim, başka şekilde tepki verdiğim şeyler, olaylar, durumlar, insanlar olmuştur. Aradan bir süre geçtikten sonra, bunlar için neden ‘S*ktir Et’ demedim, diyemedim diye pişmanlık duymuşumdur. Ama ‘S*ktir Et’ dediğim ve ‘S*ktir Ettiğim’ hiçbir şey, hiçbir insan, hiçbir olay için pişmanlık duymamışımdır.

Anımsayabildiğim kadarıyla bundan yaklaşık beş altı yıl önce eşimle birlikte bir alışveriş merkezine gitmiştik. Eşim mağazaları gezip dolaşırken, ben de yeni yayınlara bakmak için alışveriş merkezindeki kitapçıya gittim. John C.Parkin’in ‘S*ktir Et’ isimli kitabıyla o gün orada tanıştım. Kitabı aldıktan sonra eşime ‘S*ktir Et dediğim için sen beni eleştiriyor ve uyarıyorsun, ama bak adam bunun kitabını yazmış’ dedim. Gülüştük.

S*ktir Et’ isimli kitap, Kanadalı mimar ve şehir planlamacısı John Cresswell Parkin tarafından yazılmış. Kitabı İngilizceden Türkçeye Figen Kılavuz çevirmiş. Orijinal adı ‘F*ck It’ olan kitap Arunas Yayıncılık tarafından basılmış.

Kitabını ‘hayatta hiçbir şey senden önemli değildir’ mottosu ile okuyucuya takdim eden John C.Parkin, ‘Hayatın anlamını bulmaya çalışma, çünkü yok. Kendi yolunda gitmek harika bir duygudur’ diyor ve şöyle devam ediyor: ‘S*ktir Et demek, diyebilmek bazen iyi gelir. Birçoğumuz kendi yarattığımız hapishanelerde tutsak kalıyoruz; gerçekten önemi olmayan şeyleri fazlasıyla umursuyoruz ve hayallerimizi unutuyoruz. İşte S*ktir Et bu noktada size yardımcı olacak; başkaları sizin hakkınızda ne düşünürse düşünsün, bakış açınız değişecek, gerçekten ne istediğinize konsantre olacak ve istediğiniz şeyin peşinden koşacaksınız.

Kitapta okuyucuya bir yaşam felsefesi olarak takdim edilen ‘S*ktir Et’ deyişi ve bunun içine doldurulmuş öneri ve tavsiyeler, aslında bir çeşit terapi işlevi görüyor. ‘S*ktir Et’ felsefesinin bilgeliğini sunuyor.

S*ktir kelimesi gerçekten güzel bir kelimedir’ diyen John C.Parkin şöyle devam ediyor: ‘Güzeldir çünkü sevişmenin argosudur. Anlamı her yere yayıldığı için “s*ktir” kelimesi başlı başına eğlencenin sebebidir. “S*ktir git”, “Seviş ve git” anlamına gelir ve aslında küfür değil, daha çok bir tavsiyedir … sevişmeye davettir.’ Biraz kaba ve hatta banal olmakla birlikte, oldukça cesur, gerçekçi ve değişik bir yaklaşım.

S*ktir Etmek’, yani bazı insanlara ve şeylere ‘boş vermek’, ‘olan bitene takılmamak’, aslında bir Doğu felsefesi ve yaşam tarzıdır. John C.Parkin, ruhani bir anlam ve eylem olarak nitelediği Doğu’nun boş vermeye, vazgeçmeye, bizi esir alan şeylerden kurtulup rahatlamaya, bazı şeylerin o kadar da önemli olmadığına dayanan ruhani fikirlerin ‘S*ktir Et’ deyişiyle mükemmel bir Batı ifadesi ve anlamı kazandığını söylüyor.

S*ktir Et’in temel bir ruhani yol olduğunu ileri süren John C.Parkin bu görüşünü şu şekilde açıklıyor: ‘Hayat ruhaniyetin ta kendisidir. Hayat sadece kendi yolunda akıp gider. Hayat kimseyi ne eleştirir, ne de yargılar. Hayat olana karşı çıkmaz. Çünkü hayat olduğu gibidir. Hayat saf yumuşaklık ve rahatlıktır. Hayata direnmek sertlik ve gerginliktir. S*ktir Et her şekilde gerginlikten rahatlamaya giden yoldur. S*ktir Et, en derin şeyi söylemenin en küfürlü yoludur: Rahatladığımızda ve hayatın akışına kendimizi bıraktığımızda, esas özgürlüğün tadına varırız. İşte bu yüzden S*ktir Et, temel ruhani bir yoldur.

Bir de kitaba önsöz yazan ‘Yalınayak Doktor’ var. ‘John ile ben iki kafadarız’ diyen bu ‘Yalınayak Doktor’ kitaba yazdığı önsözünde ‘…Özgürlüğe giden yol, dünyanın her yerinde aynı ve özünde çok basittir. Kendi yolunuzu çizerken, hayat, kim olduğunuza ve kim olmanız gerektiğine dair kendinize anlattığınız bütün hikayelerden vazgeçmenizi ister, sonra birdenbire kendinizi kutsal, çok güçlü, durdurulamaz ve muhteşem hissedersiniz…Yaşadığınız her isyanda, dünyanın bütün büyük kurtarıcılarıyla, genel eğilimin tersinde olan her başına buyrukla küfürlü ve anlamlı sözlerin dile getirildiği anlarda, “S*ktir Et” emrinden başka daha ne iyi olabilir ki? Özgürsünüz ve şüphesiz kendi özgürlüğünüzde muhteşemsiniz.’ diyor.

Doğruda söylüyor. Zira birçok şeyden vazgeçmemizin, vazgeçebilmemizin, kendimizi hapsettiğimiz yerden kurtarmamızın ve özgürlüğe giden yolda yürümemizin başlangıç noktası, bizi esir alan, canımızı sıkan her neyse ona ‘S*ktir Et’ diyebilmektir. Bu, yaşadığımız hayatın anlam ufkuna, sahip olduğumuz kimi aidiyetlere, mensubu bulunduğumuz toplumun geleneklerine, otoritesine, tek düzeliğine bir başkaldırma, bir isyandır.

John C.Parkin ‘S*ktir Et’ deyimiyle formüle ettiği bu başkaldırıyı, bu isyanı ‘anarşi’ olarak nitelendiriyor ve anarşinin geniş anlamını genel bir standardın, amacın ya da anlamın olmaması olarak açıklıyor. ‘Kelimenin kendisi değil, kelimenin arkasındaki felsefe aslında anarşik bir şeydir’ diyen Parkin, bu açıklamadan hareketle hayatı, bir anlam biriktirme ve anlam peşinde koşma süreci olarak tanımlıyor. Ama neticede bütün bunları ‘Hayatın anlamını bulmaya çalışma, çünkü yok’ şeklindeki aforizması ile noktalıyor.

İnsanın hayatta dibe vurduğu zamanlar vardır. Böyle zamanlarda bir dolu şey anlamını yitirir ya da bazı anlamlar haddini aşar. John C.Parkin yaşadığı bir travma sonunda böyle bir duruma düştüğünü, o durumda iken yeni duygular hissettiğini, bunun daha önce hiç hissetmediği özgürlük duygusu olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor: ‘Her şeyin önemsiz olduğunu bilmenin özgürlüğüydü bu. Nihilist hüznümle, her şeye sadece S*ktir Et dedim. Sonra kara bulutlar geçti, ben de hayatın normal akışına döndüm. Fakat bir şeyler kaldı benimle, önceden önemli olup da artık hiçbir önemi olmayan şeyler. Ya da bir daha asla geri gelmeyecek bir şeyi kaybetmiştim: Her şeyin çok önemli olduğu duygusunu.

Brandon Bays, Eckhart Tolle ve Byron Katie. Hayatları dibe vuran, ‘derin bir yokluk ve yok oluş arzusu’ duyan, ‘S*ktir Et’ diyerek hayata tutunan ve devam eden üç insan. Üçü de bir dolu şeye nasıl ‘S*ktir Et’ dediklerinin hikayesini yazmış.

Bunlardan kansere yakalanan Brandon Bays, önce beslenme düzenine, daha sonra bilinçaltında kendisini rahatsız eden sorunlara ‘S*ktir Et’ diyerek kanseri yenmiş, yaşadığı bu dibe vuruşun ve ‘S*ktir Et’ deyişinin hikayesini ‘The Journey /Yolculuk’ isimli kitabında anlatmış.

Eckhart Tolle. Günümüzün en önemli spritüel hocalarından biri. Otuz yaşına kadar sürekli endişe ve depresyon halinde yaşayan Tolle, korkuyla uyandığı bir sabah, o ana kadar hiç hissetmediği bir duyguyu yaşar: yani her şeyin yabancı, pek çok şeyin düşman ve hayatın anlamsızlığı olduğu duygusunu. Birden bire dünyaya, insanlara ve hayata karşı bakışı ve algısı değişir. Kendisine, çevresindeki insanlara ve olaylara daha bir yüksekten ve mesafeli bakmaya başlar. Zira hemen her şeye ‘S*ktir Et’ demiştir. Oturur ve ‘S*ktir Et’ dediği şeylerin hikayesini ‘The Power of Now/Şimdinin Gücü’ isimli kitabında yazar.

Byron Katie. İntihar eğilimli, depresif, öfkeli, mutsuz, hastalıklı, kurban psikolojisine sahip bir kadın. Bir sabah hayata başka bir insan olarak uyanır. ‘Gerçekliğe uyanmak’ olarak isimlendirdiği bu değişim, mutsuzluğuna başkalarının değil, kendisinin neden olduğunu anlamış olmasındandır. Katie de geçmişe, alışkanlıklarına, canını sıkan insanlara ve olaylara ‘S*ktir Et’ der ve bunu demenin hikayesini ‘Loving What Is/Neyi Sevmek’ isimli kitabında yazar.

Bu ve diğer kitaplarında Katie okuyucuya şu dört soruyu sorar ve cevabını okuyucuların vermesini ister: ‘Bu Doğru mu? Bunun doğru olduğunu kesinlikle bilebilir misin? Bunu düşündüğünde nasıl tepki veriyorsun? Bu düşünce olmasa sen kim olurdun?’ Sorununuzun ne olduğunu, kimden ve neden kaynaklandığını, düşündüğünüz şeylerin doğru olup olmadığını öğrenmek, kendinizi tanımak ve sonunda bir şeylere ve birilerine ‘S*ktir Git’ demek istiyorsanız, buyurun bu soruları yanıtlayın.

Bu üç kitabın bileşenlerini John C.Parkin şunları yazarak özetler: ‘Hayatlarında çok büyük dibe vuruşlar yaşamışlar ve daha sonra hayatlarında bir şeyler meydana gelmiştir. Söyledikleri en büyük S*ktir Et’i söylemişler, daha sonra da hayatlarında bir şeyler değişmiştir.

Ben hayatın şanslı yarattığı ve dahi iyi muamele ettiği bir insanım. Hayatımda elbette sorunlar, inişler, çıkışlar oldu. Ama hiçbir zaman ve hiçbir konuda John C.Parkin, Byron Katie, Eckhart Tolle, Brandon Bays ve benzerleri gibi dibe vuruşlarım, düşüşlerim olmadı. Hak ettiğim, hak etmediğim övgüler de aldım, yergiler de. Sevenim de oldu çok, sevmeyenim de. Ama ben hak etmeyen insanlara dahi hep bir şans daha verdim. Hayatımda hep hedefler, anlam verdiğim ve yüklediğim değerler, bunlar için yaptığım mücadeleler oldu. Yengileri de, yenilgileri de yaşadım. Başardıklarım da oldu hayatta, başaramadıklarım da. Ama ne başarılarımın, yengilerimin, ne de başarısızlıklarımın ve yenilgilerimin altında kalmadım. Yengilerden daha çok yenilgilerden ders aldım ve çok şey öğrendim bu yenilgilerden. Geride bıraktığım hemen hiçbir şeye bir daha dönüp bakmadım. Hep önüme ve geleceğe baktım. Yaşamam gerekenleri ve hatta yaşamamam gerekenleri yaşadım. Sonuç itibari ile hayat, hayatım beni tatmin etti, ben de hayatı. Ondan olsa gerek, genelde mutlu, huzurlu, iyimser, kendisiyle barışık, kendisinden sıkılmayan, başkalarına yük olmayı sevmeyen, kaderini seven, pek çok konuda doymuş, hemen hiçbir şeye yönelik açlığı olmayan, insanlardan ve hayattan hiçbir talebi ve beklentisi bulunmayan, hayatı daha hala kreşendo da yaşayan bir insanım. Yani hiçbir şeyin emeklisi değilim. Şarkılarım da oldu hayatta, şiirlerim de oldu, türkülerim de. Ama ben, şiirimizin mütevazi isimlerinden Hamit Macit Selekler’in ‘Bir Türkü’ isimli şiirinde yazdığı gibi; ‘Bu türkü benimçin bir tesellidir,/Büyük tesellisi yenilgilerin/Reddin, hayırların ve belkilerin’ dedim ve kendi yolumda yürüdüm gittim. Yürüdüğüm o yollarda, bazı şeylere, bazı insanlara ve ilişkilerime ‘S*ktir Et’ demek ihtiyacını zaman zaman elbette hissettim. Sadece hissetmekle kalmadım, bunu yaptım da.

John C.Parkin’in ‘S*ktir Et’ dediği şeylerin bir kısmına ‘S*ktir Et’ demem ise elbette mümkün değil. Zira onun kadar anarşist ruhlu olmadığım gibi nihilist hüzünlerim de yoktur benim. Ama Parkin’in ‘Keyif Sigarası’ adını verdiği bölümde ‘S*ktir Et’menin özü olarak nitelendirdiği ‘hoşumuza giden şeyleri yapmak’, bunun için de ‘düzenlemelere, beklentilere ve zorunluluklara tükürmek. S*ktir Et deyip kendi yoluna gitmek’ bana son derece heyecan verici ve doğru geldi.

Esasen uzun bir zamandan beri bunu ben de yapıyorum. Yaptığım için de her zamankinden daha mutlu ve huzurluyum. Bunu yapmanın akıl üzerinde, zihin üzerinde, kalp üzerinde, sinirler üzerinde olumlu etkileri var. Ve inanın bazı şeylere, bazı olaylara, sizin hayatınızda yeri olmayan, anlamı kalmayan bazı insanlara ‘S*ktir Et’ dediğinizde, hayat size bunun karşılığını veriyor.

Bunu size de tavsiye ederim. Hem de hararetle.

 

Demokrasi ağır bir ideolojidir.’ Eva REICHMAN

İNSANLIĞIN KALPSİZ/VİCDANSIZ AŞIKLARINA İTHAFIMDIR!

Yirminci Yüzyıl Fransız edebiyatına ve kültürüne damgasını vuran sanat, kültür ve siyaset adamlarından birisi de Andre Malraux’dur. De Gaulle’ün Kültür Bakanlığını da yapan Malraux, sadece bir edebiyat, sanat, kültür ve siyaset adamı değil aynı zamanda bir aktivisttir. Öyle olduğu için İkinci Dünya Savaşı’nın hemen her aşamasında yer almış, Kamboçya, Vietnam ve Çin’e kadar gitmiş, Uzakdoğu felsefesini yerinde incelemiş, Çin’de devrimci eylemlere katılmış, Nazilere, faşistlere ve falanjistlere sadece düşünce düzeyinde değil, eylemsel olarak da karşı çıkmış bir insandır.

Malraux sadece bunlardan ibaret değildir elbette. Daha fazlasıdır. Bu bağlamda  ‘varoluş sorunsalını, yaşamın anlamsızlığını ve saçmalık duygusunu’ kendi felsefelerinin temeli yapan Heidegger’den, Camus’dan, Sartre’dan çok daha önce işleyen bir düşün adamıdır. ‘Aslında dünyanın boşluğu saplantısı, dünyanın hiçliği düşüncesi olmadı mı ortada ne güç kalır, ne de gerçek bir hayat’ demesi de bundandır.

Malraux’nun, ‘Umut’, ‘İnsanlık Durumu’ gibi önemli romanları vardır. Ama bana göre en önemli, en ilginç eseri ‘Kanton’da İsyan’ isimli romanıdır. Romanı Fransızcadan Türkçeye tercüme eden usta şairimiz/yazarımız Attila İlhan tarafından ‘kafa tutmanın romanı’ olarak isimlendirilen kitap, Çinhindi’nde/Hindiçin’de emperyalizmle mücadele eden, bu bağlamda bağımsızlık savaşı veren insanların mücadelesini anlatır.

Bu mücadeleyi veren insanlar, aslında kendi bağımsızlığını koruyamayan ülkelerin insanlarıdır. Yani bu insanların özgürlükleri kendi ülkelerinde esaret altındadır. Bu insanlar, bağımsızlık mücadelesinden daha ziyade kendi ruhlarındaki boşluğu doldurmak, varoluşlarındaki acıyı bastırmak için oradadırlar. Başkaları onları kahraman olarak isimlendirse de, aslında onlar bir arayış içinde olan insanlardır. Macera arayan, umut arayan ama daha çok kendilerini arayan insanlardır. O nedenle, kurtarmaya gittikleri ülkenin insanları onların çok da umurlarında değildir.

Sosyalist gelenekten gelen Jean Paul Sartre, François Mauriac, Andre Malraux, Andre Gide, Arthur Koestler gibi, Andre Malroux’da, bir zamanlar solun Büyük Abisi olan Sovyetler Birliği tarafından döneklikle suçlanan, o nedenle Avrupalı sol entelektüeller tarafından dışlanan, itilen yazarçizer takımının başında gelir.

Suçlama korosunun maestrolarından biri, 1940’lı yıllarda Fransız Komünist Partisi’nin önde gelen aktörlerinden olan Roger Garaudy’dir. Çok daha sonra Müslüman olan Garaudy, Sartre’ı, Mauriac’ı, Malraux’yu ve Koestler’i döneklikle, ‘yozlaşmış burjuvazinin karanlık aynaları olmakla’ suçlar.

Andre Malraux, ‘Kanton’da İsyan’ romanını yazdıktan yirmi yıl sonra, 1949 yılında kitabın yeni çıkan baskısına bir ‘arka söz/son söz’ yazar. Bu ‘arka söz/son söz’ aslında kendisine ve arkadaşlarına yönelik suçlamalara verilen bir yanıttır. ‘Arka Söz/Son Söz’ün yazıldığı tarihte insanların büyük acılar yaşadığı İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, Hitler ve Mussolini belaları defolup gitmiş, Soğuk Savaş dönemi başlamıştır.

Yazdığı ‘arka söz/son söz’de Andre Malraux, Avrupa düşüncesinin geçirdiği değişimi, bu bağlamda enternasyonalin siyasi mitosunun can çekiştiğini, kültür alanında benzersiz bir enternasyonalleşmenin başladığını ifade eder. Avrupa, Amerika, Latin Amerika ve Sovyet kültürünün analizini yapar. Stalin’i, Stalin Rusya’sını eleştirir. Dostoyevski’ nin Rus kalmak istediğini, Tolstoy’un ‘Harp ve Sulh’, ‘Anne Karenina’ gibi romanlarıyla Avrupalı, Kont Leon Nikolayeviç olarak Bizans’ın büyük meczuplarından birisi olduğunu yazar. Rusya’nın, Rönesans’ı, Atina’sı, Bacon’u, Montaigne’i olmadığını, onun için de Avrupalı sayılamayacağını örnekleriyle anlatır ve sözü yaşadığı iki önemli ve tarihi olaya getirir.

Bunlardan birincisi Reichtag yangınıyla ilgilidir. İlgilenenlerin bildiği üzere Alman Parlamento Binası olan Reichstag, 1933 yılında Hollandalı bir komünist olan Marinus Van Der Lubbe tarafından kundaklanarak yakılmıştır. Nazi yönetiminin iddiası böyle olmakla birlikte, gerçeğin böyle olup olmadığı hususu daha hala kuşkulu ve tartışmalıdır. Bir diğer iddia, kundaklamanın Naziler tarafından yapıldığı, Alman Komünist Partisini kapatmak için suçun bir komünistin üzerine atıldığı yönündedir.

Bu kundaklama olayı sonrasında, o dönemde Almanya’da siyasi mülteci olarak bulunan, savaşın sona ermesinden sonra kendi memleketi olan Bulgaristan’da devlet başkanlığına getirilen Georgi Dimitrov, yangın olayının faillerinden olduğu iddiası ile 09 Mart 1933 tarihinde tutuklanır.

Olayı araştıran ve Dimitrov’un yangın olayı ile herhangi bir ilgisinin ve ilişkisinin olmadığını tespit eden Avrupalı entelektüeller, Dimitrov’un serbest bırakılması için bir kampanya başlatırlar. Bu amaçla ortak bir metin hazırlarlar, bu metni Hitler’e sunmak üzere bir heyet görevlendirirler. Andre Malraux’da bu heyetin içindedir. Heyet Almanya’ya gider, Hitler ile görüşür, hazırladıkları metni Hitler’e sunar ve Dimitrov’un serbest bırakılmasını talep eder.

Bir süre sonra Avrupalı entelektüellerin baskısı veya olayda herhangi bir suçunun olmadığının anlaşılması nedeniyle Dimitrov serbest bırakılır. Memleketi Bulgaristan’a döner. Orada Devlet Başkanı olur.

Dimitrov’un Bulgaristan’da devlet başkanı olduğu dönemde, Pekov isimli bir Bulgar köylü vatandaşı adam öldürdüğü iddiasıyla tutuklanır. Avrupalı entelektüeller olaya ilgi duyarlar, yaptıkları inceleme ve araştırma sonucu Pekov’un suçsuz olduğu sonucuna varırlar, hazırladıkları ortak bir metni Dimitrova sunmak ve Pekov’un serbest bırakılmasını talep etmek üzere Bulgaristan’a giderler. Gidenler arasında Andre Malraux’da vardır. Başkan Dimitrov heyeti kabul etmez ve Pekov ertesi gün asılır.

İnsanlığın kalpsiz/vicdansız aşıklarından olmayan, aksine vicdan sahibi olan Andre Malraux yazdığı ‘arka söz/son söz’de bu olayı şu şekilde anlatır: ‘Sonra devrimci devamlılığın ünlü yutturmacası var. Yaldızlı şeritler yapıştırarak mareşal olmuş birilerinin, meşin ceketli Lenin’in arkadaşlarının meşru mirasçıları ilan edildiklerini herkes bilir. Bu konuda biraz açıklama yapmak gerekiyor: Andre Gide’e ve bana, Reichtag yangınında parmağı olmayan Dimitrov’un mahkumiyetine karşı protesto dilekçelerinin tarafımızdan Hitler’e götürülmesi teklif edilmişti. Bu, bizim için büyük bir onurdu. Şimdi iktidarda bulunan Dimitrov, suçsuz Pekov’u astırdığında, değişmiş olan kimdir, Gide’le ben mi, yoksa Dimitrov’mu? Marksizm dünyayı önce özgürlük ilkesine uygun olarak yeniden düzenlemek istiyordu. Bireyin duygusal özgürlüğü, Lenin’in Rusya’sında büyük rol oynamıştır. Bu özgürlük, Moskova Yahudi Tiyatrosu fresklerini Chagall’a yaptırmıştı. Bugün Stalincilik Chagall’a lanet okumaktadır; değişen kimdir?

Peki! Ben bu yazıyı neden yazdım ? Anlatayım.

Yaşamak zordur, kırgınlıklarla, kırılganlıklarla doludur. Ve biz kendi ülkemizde ne yazık ki çok daha zor, çok daha kırılgan, birbirimize karşı çok daha kırgın, çok daha kızgın ve öfkeli günler yaşıyoruz. Kırılmış dökülmüş insanlar, kızgın, öfkeli insanlar, hayal kırıklığına, haksızlığa uğramış, umutsuzluğa düşmüş, acı çeken insanlar var çokça. Bir de bütün bunlara seyirci olan, kayıtsız kalan, para için, makam ve mevki için ona buna eğilenler var. Daha çok bunlar için yazdım. Yani ‘dün dündür, bugün bugündür’ diyenler, insan hakları ihlalleri konusunda çifte standart uygulayanlar, takım tutanlar, dik duramayanlar, eyyamcılar, demokrat olmayanlar, insanların fikirlerden önce geldiğinin idraki içinde bulunmayanlar için yazdım.

Onun için bu yazı onlara, yani ‘insanlığın kalpsiz/vicdansız aşıklarına’ ithaf edilmiştir.

İthaf olsun!