Dur, dinle. Hep konuşursan hiçbir şey duyamazsın.” Kızılderili Atasözü

JOSE MUJICA’NIN UYGAR DÜNYAYA VERDİĞİ DERS!

Uruguay’ın önceki Devlet Başkanı Jose Mujica, Birleşmiş Milletler tarafından 20-22 Haziran 2012 tarihleri arasında Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde düzenlenen ‘Rio+20 Zirvesi’nde sade ama çok önemli bir konuşma yapar. Eski bir Tupamaro Gerillası olan, uzun yıllar hapis yatan Mujika’nın konuşması, kendisi gibi son derece sahici olmasının yanı sıra, her yönüyle eğitici ve ders vericidir. .

Mujika’nın kendi ana dilinde yaptığı konuşmayı İngilizce tercümesinden Türkçeye çevirmiş ve bu blogda 06 Kasım 2015 tarihinde “Bir Kara Koyun! Jose Mujica” başlığıyla yazdığım yazının içinde paylaşmıştım.

Günümüzün iktidarının onca sorunumuz arasında durup dururken ve hiç de önceliğimiz olmamasına, çözeceğinden daha fazla sorun yaratacağının muhakkak olmasına rağmen, topluma dayattığı anayasa değişikliği ile sorun yarattığı, ülkeyi baştan aşağıya gerdiği, başta siyaset olmak üzere pek çok şeyin çirkinleştiği günümüz Türkiye’sinde, hayata, hayatımıza, siyasete, dünyaya, ülkemize başka türlü bakmamız ve bir nefes almamız hususunda belki işe yarar diye Mujika’nın bu konuşmasını aşağıda sizinle yeniden paylaşıyorum. Okuyalım;

“Burada bulunan her düzeyden ve organizasyondan bütün yetkililere teşekkür ediyorum. Brezilya halkına ve Bayan Başkan Dilma Roueesff’e teşekkür etmek istiyorum. İyi niyetinden kuşku duymadığım benden önce konuşan bütün konuşmacılara açıklamaları için teşekkür ediyorum.

Yöneticiler olarak burada biz, bizim için önemi bulunan kendi iç irademizi, insanlığın sefilliğine neden olan sözleşmelere bağlılığımızı, bunlarla ilişkilerimizi sürdürebilme şansımızı ifade ettik.

Her şeye rağmen burada bulunmamızı, bazı soruları yüksek sesle sorma fırsatı olarak görmemiz gerekir. Zira bütün bir öğleden sonramızı, kitleleri yoksulluğun pençesinden kurtarabilmek için sürdürülebilir kalkınma üzerine konuşmakla geçirdik.

Zihinlerimizdeki titreşimler, çağrışımlar nelerdir? Toplumları refaha taşımanın ardında şekillenen kalkınma ve tüketim modeli bu mudur? Sorum şudur: Bu gezegende Hindistan halkının, Almanya’da her bir aileye düşen araba kadar arabası olması durumunda neler olabilir? Nefes alabilmemiz için geride daha ne kadar oksijen olmalıdır? Daha açıkçası; Bugün 7-8 milyar insanın yaşadığı dünya, insanların aynı tüketim düzeyine sahip olmalarını, bolluk içindeki Batı toplumlarının refahı için mi israf ediyor? Bu mümkün olabilir mi? Bugün daha farklı analizler yapabilecek miyiz? Çok büyük ve patlayıcı bir maddi ilerleme sağlamak üzere devir aldığımız bu uygarlığı, ne yazık ki, pazarın, tüketimin nesline dönüştürdük. Pazar ekonomisi, pazar toplumlarını yarattı. Ve bunun bize getirisi, bütün bir gezegenin farkına varmak demek olan küreselleşme oldu.

Biz mi küreselleşmeyi yönetiyoruz, yoksa küreselleşme mi bizi yönetiyor? Vahşi bir rekabete dayanan bu ekonomik düzen içinde, dayanışmadan, yardımlaşmadan, hep birlikte var olmaktan söz edebilir miyiz? Kardeşliğimizi daha ne kadar sürdürebileceğiz?

Ben bu etkinliğin önemini zayıflatacak herhangi bir şey söylemek istemiyorum. Aksine, meydan okumamız gereken şeyin, muazzam önemdeki büyük krizler, ekolojik krizler olmadığını, siyasi krizler olduğunu söylüyorum.

Günümüz insanı, kendisini özgür bırakmayan güçleri yönetmemekte, insanı ve insan hayatını bu güçler yönetmektedir. Oysa biz bu gezegene, ayrımcılığı daha da çoğaltmak için gelmedik. Bu gezegene mutlu olmak için geldik. Zira hayat kısadır ve elimizden kaçıp gider.

Sahip olduğumuz hiçbir şey, hayat kadar değerli ve asıl değildir. Ama hayat parmaklarımızın arasından kayıp giderse eğer, daha fazla tüketmek için daha fazla, çok daha fazla çalışırsak eğer, toplumun mutlak motoru tüketim olursa eğer, ne olur? Tüketim felç olduğunda, ekonomi durur. Ekonomi durduğunda, durgunluk hayaleti ortaya çıkar. Gezegene zarar verecek olan şey, aşırı tüketimdir. Ve aşırı tüketim, büyümek için daha çok satmaya, bunun için de malların ömrünün kısa olmasına ihtiyaç duyar. Bir elektrik ampulünün ömrü 1000 saatten fazla değildir. Ömrü 100.000 saat olan ampuller de vardır. Ama bunlar imal edilmez. Bunun nedeni pazardır, pazar ekonomisidir. Buna hizmet etmek için daha çok çalışmak, “kullan at” uygarlığına destek olmak, kısır döngü tuzağına düşmek zorundayız. Siyasetin doğasında olan bütün bu sorunlar, bize farklı bir kültür için mücadele etmemiz gerektiğini söylüyor.

Bütün bunları mağara adamının zamanına dönmek ya da geçmişin heykelini dikmek için söylemiyorum. Sadece böyle devam edemeyeceğimizi, pazar tarafından yönetilemeyeceğimizi, aksine pazarı bizim yönetmemiz gerektiğini ifade etmek için söylüyorum.

Kendi mütevazı düşünce şeklimle şunu demek istiyorum: bugün karşı karşıya olduğumuz sorun siyasaldır. Eski düşünürler, Epikürüs, Seneca ve hatta Aymara bunu şu şekilde ifade etmişlerdir: “Fakir insan küçük insan değildir, daha fazla, daha fazla, sonsuza kadar daha fazla isteyen ve buna ihtiyaç duyan insan küçük insandır.” Bu bir kültür sorunudur.

Yapılan anlaşmaları, gösterilen çabaları takdir ediyorum. Yönetici olarak bunlara bağlı olacağım. Söylediğim şeylerin bir kısmının kolay sindirilemeyeceğini biliyorum. Ama bunlara su krizinin ve çevre saldırganlığının neden olmadığını da bilmek durumundayız. Bütün bunların nedeni, bizim yarattığımız uygarlık modelidir. O nedenle yaşama tarzımızı yeniden gözden geçirmek zorundayız.

Ben hayat için gerekli doğal kaynakları çokça bahşedilmiş küçük bir ülkeye mensubum. Benim ülkemde 3 milyondan biraz fazla insan var. Bir kısmı dünyanın en iyi ırkı olan 13 milyondan fazla büyükbaş hayvan mevcut. 8 veya 10 milyon civarında en iyi cins koyun var. Benim ülkem, yiyecek, et, mandıra ürünleri ihraç eden bir ülke. Çok fazla dağlık olmayan, daha çok düzlüklerden oluşan benim ülkemdeki arazilerin %90’nından fazlası verimli.

Benim yoldaşım olan işçiler, geçmişte günde sekiz saatten daha fazla çalışıyorlardı. Bugün 6 saat çalışıyorlar. Fakat 6 saat çalışan işçi, günde iki ayrı iş yapıyor, dolayısıyla bugün dünden daha çok çalışıyor. Peki, neden? Çünkü motosikleti için, arabası için, başkaca şeyler için aylık ödeme yapması gerekiyor, böyle yaptığı için de kendisini, benim gibi romatizmalı yaşlı bir adam, hayatını neredeyse tamamlamış bir adam gibi hissediyor.

İçinizden birileri, insan hayatının kaderi bu mudur diye sorabilir. Bunlar son derece temel olan şeylerdir. Ama gelişme, kalkınma insanın mutluluğunun karşısında olamaz. Belirleyici olan hayattır. Birikim ve tüketim değildir. İnsan mutluluğunun yararına çalışmak, dünyadaki sevgi, insani ilişkiler, çocukların bakımı, arkadaşlara sahip olmak, bizim temel ihtiyaçlarımızdır. Kalıcı olan bunlardır, aşktır, dostluktur, yardımlaşmadır, dayanışmadır, ailedir. Çevre için mücadele edersek eğer, çevrenin temel unsurunun, insanın mutluluğu için olduğunu da hatırlarız.”

Yorum Yaz