”Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe.” Veba, Albert CAMUS

Kimse Görmek İstemeyenler Kadar Kör Değildir.” Jonathan SWIFT

VEBA VE KÖRLÜK ÜZERİNE!

Veba sözcüğü ilk kez ağza alınıyordu… Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar. Bir savaş patladığında insanlar ‘uzun sürmez bu, çok aptalca!’ derler ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir, insan hep kendini düşünmese bunun farkına varabilirdi. Bu açıdan burada oturanlar da herkes gibiydi. Kendilerini düşünüyorlardı. Bir başka deyişle hümanisttiler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçek dışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider ve önlemlerini almadığından başta hümanistler gider… Yurttaşlarımız da kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak… Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe… Gündüz ya da gece olsun, öyle bir saat vardır ki, insan korkaklaşır… Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. İnsanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. Ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir: şu erdem ya da kusur denilen şeyin. En umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir.

Yukarıdaki sözler umudun ve inancın romanı olarak isimlendirilen Albert Camus’nun “Veba” isimli romanından alınmıştır. Okuyanların hatırlayacakları üzere, Cezayir’de, Oran kentinde yaşayanlar, bir sabah uyandıklarında kapılarının önünde fare ölüleriyle karşılaşırlar. Bunu umursamadıkları için farelerin neden öldüğünü öğrenmek istemezler ve bu konuda herhangi bir araştırma da yapmazlar. Sadece kent halkı değil, kentin selametinden, halkın sağlığından ve hayatından sorumlu olan kent yönetimi de, farelerin ölümünün bir felaketin başlangıcı olduğunu düşünmez ve halkın sağlığı için gerekli olan hiçbir önlemi almaz. Oysa kapıyı çalan felaket veba hastalığıdır. Hastalık yavaş yavaş farelerden insanlara geçmeye başlar. Bütün bu olanlar münferit olaylar olarak değerlendirildiği için, bu durum da, gerek halk, gerekse kent yönetimi tarafından ciddiye alınmaz. Kent halkının büyük bir kısmı bana bir şey olmaz anlayışıyla gündelik hayatını sürdürür, işine gücüne, yemesine içmesine, eğlenmesine devam eder. Ne var ki hastalık giderek tüm kente yayılarak salgın halini alır, ölümler görülmeye başlar ve ölen insan sayısı her geçen gün daha da artar. Ve sonunda kent karantina altına alınır, kentin kapıları dışarıya kapatılır ve kent kaderiyle baş başa bırakılır.

Bütün bunlar yaşanırken kentteki her kafadan ayrı bir ses çıkar. Kentin kanaat önderlerinden rahip Panaleux, vebanın Tanrı’nın Oran kentine bir lütfu olduğunu, Tanrı’nın Oran kentindeki insanları sınamak için vebayı gönderdiğini, inancı sağlam ve arınmış olanların hastalıktan korkmaları için bir neden olmadığını, hastalığın sadece kötü ruhları cezalandıracağını, onların canını alacağını söyler.  Kilisede hemen her gün verdiği vaazlarda, kendisinin arınmış olduğuna, o nedenle vebanın kendisine hiçbir şey yapamayacağına inandığını ve vebadan korkmadığını söyleyen rahip Panaleux’de vebaya yakalanır ve acılar içinde ölür. Daha ilk günden tehlikeyi ve felaketi gören kentin bir diğer kanaat önderi Dr.Rieux, beraberindeki üç beş arkadaşıyla birlikte vebaya karşı mücadele etmeye başlar, onun ve arkadaşlarının özverili çalışmasıyla veba yenilir ve kenti terk eder.

Camus’nun romanında veba metaforu ile anlatmak istediği şey, insan olarak pek çoğumuzun içindeki en tehlikeli veba olan bencilliğe, ilgisizliğe, duyarsızlığa, nemelazımcılığa ve benzeri diğer kötülüklere işaret etmektir. Bunlarla mücadele etmek ve bu mücadelede başarılı olmak için önce  ‘neden’ diye sormak ve daha sonra o nedenin nedeni olan içimizdeki en büyük vebayla, yani bencillik ve kötülükle mücadele etmek gerekir. Camus’nun vebasında bu soruyu soran, vebaya karşı başlatılan mücadeleye önderlik eden ve bunda başarılı olan Dr.Rieux’dur. Yani Camus’nun “Başkaldıran İnsan”ıdır.  Ama Dr.Rieux bu başarının geçici olduğunu, bencillikle, ilgisizlikle, duyarsızlıkla, nemelazımcılıkla ve insani diğer kötülüklerle mücadele edilmediği takdirde, vebanın bir gün tekrar ortaya çıkacağını söyler.

Hayatın anlamını “mücadele etmek” olarak tanımlayan ve “Sisyphus Efsanesi” isimli romanında, her defasında taşı tepeye çıkarmakta başarısız olan ama yine de ve yeniden taşı tepeye çıkarmaya çalışan insanın trajik kaderini ve hayatla olan bitmeyen mücadelesini anlatan Camus, hem ‘Veba’, hem de “Sisyphus Efsanesi”  isimli gerçekten eğitici, öğretici ve sıra dışı romanlarıyla ilgili olarak ve özetle şunları söyler: “İnsan her gün aynı şeyleri anlamsızca tekrar eder. Her gün araba, iş, öğle paydosu, tekrar iş, tekrar araba, ev, yemek, uyku… Haftanın beş günü. İşin komiği, bu kimsenin garibine gitmez. Ama bir gün insan şöyle bir durur ve kendisine “neden” diye sorar. “Veba”da , “neden” sorusu, fareler şehre ölüm dağıtmaya başladıktan sonra ortaya çıkar. Ve “her şey başlar.

Kıssadan hisse: Her türlü kötülükle mücadele etmek için bana ne diye düşünmemek, önce neden diye sormak, düşünmek, sorgulamak, daha sonra itiraz etmek ve en sonunda da her türden haksızlıkla, kötülükle, bencillikle mücadele etmek gerekir.

…Neden kör olduk, Bilmiyorum, bunun nedeni belki bir gün keşfedilir, Ne düşündüğümü söylememi ister misin, Söyle, Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler mi…

Okuyanlar hatırlayacaklardır, yukarıda yer verdiğim cümleler Portekizli yazar Jose Saramago’nun “Körlük” isimli kitabının son paragrafının bir önceki paragrafından alınmıştır.

Camus’nun “veba” metaforu ile anlatmak istedikleri, bana Saramago’nun  ‘körlük’ metaforu ile anlatmak istediklerini hatırlattı. Vebadan, bir başka veba olan körlüğe onun için geçtim.

Camus’un vebasının başladığı yerin adı, romanın kahramanlarının ismi belli olmasına karşın, Saramago’ya 1998 Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran “Körlük” adlı fantastik romana konu körlük, adı bilinmeyen, neresi olduğu belli olmayan bir kentte, yine adı bilinmeyen, kim olduğu belli olmayan araba kullanan bir adamın trafikte yeşil ışığı beklerken birdenbire kör olmasıyla başlar. Körlük giderek salgın bir hastalık gibi yayılır, adı belirsiz olan göz doktorunun karısı dışında kentte yaşayan bütün herkes kör olur.

Bu körlük doğal körlükten farklı bir körlüktür. Kör olanların gözlerine beyaz bir perde iner ve onlar her şeyi beyaz, bembeyaz görmeye başlarlar. Bu farka işaret etmek için Saramago romanındaki körlüğü “Beyaz Körlük” olarak isimlendirir. Görmeyen insanlardan oluşan kentte çeteler ortaya çıkar, kent açlığa, soygunlara, hırsızlıklara, tecavüzlere, cinayetlere, ölümlere tanıklık eder ve bütün bu olaylar giderek sıradanlaşmaya, insanlar tarafından kanıksanmaya başlar. Bu körlükle başlayan kaos ve çürüme sonucu toplum ve insanlar, sadece görme organını kaybetmezler, sağduyularını, ruh sağlıklarını, hak ve adalet duygularını, vicdanlarını, onurlarını, ahlaki ve etik değerlerini de kaybederler.

Göz doktorunun karısı hariç bütün sakinlerinin kör olduğu Saramago’nun isimsiz kentinin isimsiz halkı da, tıpkı Camus’nun romanındaki Oran halkının büyük kısmının olduğu gibi, felaketin bir gün kendi başlarına da geleceğini hiç akıllarına getirmezler, bana ne diyerek kendi bencillikleri içinde gündelik hayatlarını yaşamaya devam ederler. Saramago’nun da bununla işaret etmek istediği husus, Camus’nun “Veba” isimli romanında işaret etmek istedikleriyle aynıdır. Yani Saramago’da Camus gibi, insan olarak pek çoğumuzun içindeki en tehlikeli veba ve körlük olan bencilliğe ve kötülüğe işaret eder.

Edebiyat eleştirmenlerine göre, Saramago’nun romanında zamanın ve mekanın belirsiz, kahramanların isimsiz olmasının nedeni, insanın ve insanlığın içindeki bencillik duygusunun ve kötülük içgüdüsünün bütün zamanlarda ve hemen her toplumda bulunduğuna, yani evrensel olduğuna, yine olup bitenlerin, başlarına gelenlerin neden veya nedenlerini sormayan, yaşadıkları kötülüklerin kaynağını sorgulamayan, yani gerçekleri görmeyen, görmek istemeyen insanların ve toplumların başlarına her türlü felaketin gelebileceğine işaret etmek içindir.

Romanlarında daha ziyade toplumsal ve siyasi kurumların sahteliklerini anlatan Saramago’nun, bu romanında kullandığı “körlük” metaforuyla anlatmak istediği şey veya şeyler, elbette sadece bunlar değildir.

Nobel konuşmasında “Eskiden bana ‘İyi adam ama komünist’ derlerdi; şimdi ‘Komünist ama iyi adam’ diyorlar” diyerek kendisini ve siyasal olarak hayatta durduğu yeri tanımlayan Saramago, aynı zamanda, göstermelik demokrasinin hayattaki bütün kararlarımızın temelini oluşturan özgürlüğümüzü elimizden almasından kaynaklanan nefes alamadığımız siyasi ortamı, vahşi kapitalizmin gündelik hayatımızın her alanına dayattığı boğucu sömürü düzenini, küreselleşen bu düzenin edilgenleştirdiği insanların, hem fiziksel olarak, hem de ruhen körleşmelerini, vicdanen taşlaşmalarını, toplumsal ve siyasal kurumların sahteliklerini, toplumsal düzenin kırılganlığını, insanı bozan, onu bencilleştiren ve kötüleştiren neden veya nedenlerin sistemin kendisi olduğunu anlatmak ister. Yani Saramago, tam da Marx’ın ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ isimli kitabının önsözünde yazdıklarını, yani “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” demek ister.

Nitekim “hayatta tek gerçek devrim aşktır’ diyen ve bunu demekle diğer bütün devrimleri, siyasal şekillenmeleri sahte olmakla nitelendiren Saramago romanında bu görüşünü, bazı körlerin kendi aralarında konuştukları şu sözlere yer vererek ifade eder: “…Bu meydanda, örgütlenmiş büyük sistemlerin temel ilkelerinden, özel mülkiyetten, serbest değişimden, pazardan, borsadan, vergilendirmeden, faizlerden, mülk edinmeden, kamulaştırmadan, üretimden, dağıtımdan, tüketimden, beslenmekten ve beslenememekten, zenginlikten ve yoksulluktan, iletişimden, yasal önlemlerden ve suç işleme oranlarından, piyangolardan, tutukevlerinden, ceza yasasından, yurttaşlık yasasından, trafik yasasından, sözlüklerden, telefon rehberlerinden, fuhuş yuvalarından, silah fabrikalarından, silahlı kuvvetlerden, mezarlıklardan, polisten, karaborsadan, uyuşturucudan, göz yumulan yasadışı ticaretten, ilaç araştırmalarından, kumardan, tedavi ve cenaze masraflarından, adaletten, borçlanmadan, siyasal partilerden, seçimlerden, parlamentolardan, hükümetlerden, içbükey düşünceden, dışbükey, düzlem, dikey, yatık, yoğun, yayınık, kaçıcı düşüncelerden, ses tellerinin alınmasından, söylemin ölümünden söz ediliyordu…

Saramago’nun isimsiz kentine musallat olan, nasıl geldiği, nasıl yayıldığı belli olmayan körlük, geldiği gibi bir gün kendiliğinden gider ve kent halkının tamamı bir anda yeniden görmeye başlar. Körlüğün kendiliğinden ortadan kalkmasının nedeni, görmeye başlayan insanların kendilerini bozan, kör eden şeyin sistem olduğunu anlamaları ve o nedenle yeni bir düzen kurmaya karar vermeleridir. Bunu da ismini bilmediğimiz göz doktorunun, yine ismini bilmediğimiz karısı şu sözleriyle ifade eder: “…bütün kötülük bir düzen kuramamış olmaktan kaynaklanıyor, her binada, her sokakta, her semtte bir düzen kurulması gerek, Bir hükümet gerek dedi karısı, Bir düzen, beden de belirli düzeni olan bir yapı, bu düzeni koruduğu sürece hayatta kalıyor, ölüme gelince, bu, düzenin bozulmasının getirdiği sonuçtan başka bir şey değil, Bir körler toplumu yaşamını sürdürebilmek için nasıl bir düzen kurabilir, Örgütlenerek, örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir, Haklısınız…

Kıssadan hisse: Bakmak görmek değil, sadece seyretmektir. Görmek ise sorgulamak, itiraz etmek, yorumlamak, muhakeme etmek, anlamak, karar vermek, örgütlenmek ve uygulamaktır.

Yıllar önce okuduğum bu iki romanı neden mi hatırladım ve sizinle paylaştım?  Camus’nun veba metaforu ile anlattığı Oran kentinde yaşananlar ile Saramago’nun körlük metaforuyla tasvir ettiği adı ve yeri belirsiz kent, günümüzün Türkiye’sine çok fazla benziyor da onun için hatırladım ve paylaştım sizinle.

Neden ve nasıl mı benziyor?

Mesela esas işlevi ve amacı, devletin temel örgütlenmesinden daha çok birey hak ve özgürlüklerinin korunması için siyasi iktidarın sınırlandırılmasını ve bunun için de kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani devletin üç temel işlevi olan yasamanın, yürütmenin ve yargının birbirinden kesin olarak ayrılmasını öngören anayasacılığa aykırı bir anayasa değişikliğinin referanduma sunulması gündemdedir ve kamuoyu yoklamalarına göre toplumun yarısına yakın kısmı bu değişikliğe evet, diğer yarısı da hayır deme eğilimindedir. Evet diyecek olanların da, hayır diyecek olanların da bana göre çok büyük bir kısmı, bu değişikliklerin neler olduğunu incelemiş değildirler.

Her iki yönde tercihte bulunmak, elbette yurttaşların her birinin en doğal yurttaşlık hakkıdır. Ama buna rağmen evet diyenler hayır diyenleri, hayır diyenler evet diyenleri suçlamaktadır. Neden mi? Her ikisini yapanlar da demokrat değildir de onun için.

Gazeteci Işık Kansu’nun geçenlerde Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yer verdiği Emekli Mülkiye Müfettişi Mahmut Esen’in yaptığı bir araştırmaya göre, 15 Temmuz 2016 tarihli lanet olası darbe girişiminden sonra, “Terör örgütlerine veya devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu ileri sürülen 3 bin 721 yargı, 4 821 Türk Silahlı Kuvvetleri, 2 bin 815 jandarma, 35 sahil güvenlik, 20 bin 672 emniyet personeli, 67 bin 177 kamu görevlisi olmak üzere 98 bin 626 kişinin görevlerine son verilmiştir.” Bu tespitin yapıldığı tarihten sonra hemen her gün sürdürülen operasyonlarla bu sayılar giderek artmıştır ve daha da artmaya devam edecek görünmektedir.

Başta Cumhuriyet Gazetesi’ne mensup gazeteciler olmak üzere, Türkiye’nin tanınmış pek çok gazetecisi, göründüğü kadarıyla sadece gazetecilik faaliyetlerinden dolayı günlerdir tutukludur.  Daha henüz iddianameler hazır olmadığı için, ne bu gazeteciler, ne de kamuoyu olarak biz, bu gazetecilerin neden tutuklandıklarını, meslekleri olan gazetecilik faaliyetleri dışında herhangi bir kanunsuz eylemleri olup olmadığını ne yazık ki bilmiyoruz.

Seçimle, yani halkın oyuyla iktidara gelmiş bir partiye mensup olan pek çok belediye başkanı görevden alınmış; yerlerine kayyım tayin edilmiş; halkın %10’nundan fazlasının oyunu almış bir siyasi partinin genel başkanı ve milletvekilleri tutuklanmış; binlerce akademisyen görev yaptıkları üniversitelerden sorgusuz sualsiz atılmış durumdadır.

Bütün bunlardan dolayı mağdur olmuş olan insanlar, Anayasa’mızın 36.maddesiyle teminat altında bulunan “hak arama özgürlüğü” ve yine iç hukukumuzun ayrılmaz bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.maddesiyle tanınan “adil yargılanma hakkı” kapsamında etkili bir yargı yoluna başvurmak hakkından ne yazık ki yoksun durumdadır.

İnsanların, yurttaşların kendilerini koruma hakkı olduğu gibi, devletin de, demokratik rejimin de kendisini koruma hakkı vardır. Elbette devlet, varlığına, ülke bütünlüğüne, demokrasiye kastedenlere, teröre destek olanlara, terör örgütleriyle bağı ve ilişkisi bulunanlara karşı bu değerleri, insanları ve toplumu korumakla yetkili ve görevlidir. Ve buna ülkesini seven, milletini seven, demokrasiyi seven hiçbir yurttaş karşı da değildir. Ama herhalde devletin bunlara karşı olan mücadelesini hukukun çizdiği sınırlar içinde yapması, bu bağlamda her biri evrensel bir hukuk ilkesi olan ve o nedenle de anayasal teminat altında bulunan “hukuk önünde eşitlik”, “masumiyet karinesi”, “cezaların şahsiliği”, “savunma hakkı”, “hak arama özgürlüğü”, “adil yargılanma hakkı”, “mülkiyet hakkı”, “din ve vicdan özgürlüğü”, “basın özgürlüğü”, “ifade özgürlüğü”, “düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü”, “bilim ve sanat özgürlüğü”, “örgütlenme özgürlüğü” gibi temel hak ve özgürlüklere; “seçme ve seçilme hakkı”, “siyasi partilere girme hakkı” gibi siyasi hak ve özgürlüklere uygun davranması, bu hak ve özgürlüklere karşı saygılı olması, sadece bu hak ve özgürlüklerin sınırlarını aşanlara, bunları kötüye kullananlara karşı yaptırım uygulaması gerekir. Esasen bütün bunlar, hukukun, hukuk devleti olmanın asgari gerekleri ve koşullarıdır.

Şahsen benim ve benim gibi düşünen pek çok insanın, yurttaşın itirazı bunların yapılmamasına, bunlara uyulmamasına yöneliktir.

Olup bitenler sadece bunlardan ibaret değildir, dahası da vardır.

Mesela Parlamento by-pass edilmiş ve ülke Kanun Hükmündeki kararnamelerle idare edilir hale gelmiş durumdadır.

Ülke sadece olağanüstü halde değil, aynı zamanda savaş halindedir. Ve biz yurttaş olarak askerlerimizin neden El Bab’da olduğunu, neden Rakka’ya, Mınbiç’e savaşmaya gideceklerini bilmiyoruz. El Bab’ı ve Rakka’yı İŞİD’ten temizledikten sonra kime bırakacağımızı da, yani PYD’ye mi, YPG’ye mi, PKK’ya mı, Rusya’ya mı, ABD’ye mi, Suriye’ye mi bırakacağımızı da bilmiyoruz. Bu konuda hükümet tarafından yapılan açıklamalar tatmin edici olmadığı gibi tutarlı da değildir. Öyle ki siyasiler başka şeyler söylerken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst düzey yetkilileri başka şeyler söylemektedir. Suriye’deki süreci kiminle yürüteceğiz? ABD ile mi, Rusya ile mi? Bilmiyoruz. Orta Doğu ve Suriye konularında uzman olan Hüsnü Mahalli’nin 24 Şubat 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan röportajında ifade ettiği gibi, “Türkiye’nin Suriye sürecini Suudi Arabistan, Katar ve ABD ile yürütmesi durumunda karşısında İran, Rusya ve Suriye Ordusunu” bulması olasıdır ve bu Türkiye yönünden son derece tehlikeli bir durumdur. Bu durumda doğru olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bu yana dış politikasına egemen olan “Yurtta sulh, dünyada sulh” ilkesi gereğince, Orta Doğu bataklığına hiç bulaşmadan sadece kendi sınır güvenliğini sağlamak değil midir? Ülkenin bu zor ve hayati koşullar altında referanduma götürülmesi, buna bağlı olarak daha da gerilmesi ve kutuplaştırılması ne kadar doğrudur?

Terör almış başını gidiyor. Binlerce vatan evladı ülkesi için şehit olmuş, gazi olmuş durumda, hemen her gün vatan için şehit veya gazi olmaya da devam ediyor. Yüzlerce masum insan terör nedeniyle hayatını kaybetmiş veya yaralanmış durumda.

Ekonomi allak bullak olmuş, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bugüne kadar görmediği sayıda iş yeri kapanmış, Dolar ve Euro başta olmak üzere, Türk Lirası tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar değer kaybetmiş durumda.

Ekonomik büyüme durmuş, enflasyon artmaya başlamış, işsizlik oranı çift sayılı rakamlara ulaşmış durumda.

Ege Cansen’in ifadesiyle ‘Ham madde sağlanmasından nihai kullanıcının eline geçinceye kadar daha çok sayıda ve daha yüksek ücretli insana iş imkanı sağlamadığı için katma değeri çok fazla olmayan’ yol yapımı, konut yapımı, köprü yapımı gibi hizmetler dışında, çok fazla mal ve hizmet üretimi olmadığı gibi, istihdam yaratan yatırımlar da yok denecek kadar az durumda.

Kamu harcamaları üçe beşe katlanmış, bütçe dengeleri alt üst olmuş, bütçe açığı artmış, Sayıştay ve TBMM bütçe denetimi yapamadığı için vatandaşın “bütçe hakkı” ihlal edilmiş durumda.

Toplum ürettiğinden daha fazla tüketici konumunda, insanlar ödeyemedikleri kredi kartı harcamalarıyla, tüketici kredileriyle ayakta durmaya çalışıyorlar.

Büyüme oranı AK Parti’nin iktidarda olduğu 2002 ile 2016 arasında %4.58 ile Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesinde, işsizlik ise %10.1 ile en yüksek düzeyde.

Toplumun büyük bir kısmı, hemen her gün kendi kendine anlatıp durduğu hikayelerden oluşan geçmişine övgüler yağdırmaktan, yaşadığı zamanı ve koşulları  sorgulayamadığı gibi bugününü de yaşayamaz durumdadır.

Bunların her biri ayrı bir felakettir!

Peki, ne demek gerekir? Ne diyelim?

Albert Camus’nun Veba’da söylediklerini söyleyelim önce: “Yurttaşlarımız da kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak… Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe… Gündüz ya da gece olsun, öyle bir saat vardır ki, insan korkaklaşır… Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyiniyet de kötülük kadar zarar verebilir…

Sonra Saramago’nun ismini bilmediğimiz göz doktorunun, yine ismini bilmediğimiz karısının söylediklerini hatırlayalım ve soralım. Kime mi? Sana, bana, ona, yani kendimize; “Sahi Türkiye olarak biz sonradan mı kör olduk, yoksa zaten kör müydük? Günümüz Türkiye’sinde gören körler mi, yoksa gördüğü halde görmeyen körler mi daha fazla?

Hayatta Öğrendiğim Her Şeyi Üç Kelime İle Özetleyebilirim: ‘Hayat Devam Ediyor.’ Robert FROST

MANCHESTER BY THE SEA / YAŞAMIN KIYISINDA!

Hepimizin hayatında mecburen yaptığımız, görevimiz olduğu için yaptığımız şeyler vardır. Bunların dışında bir de seçerek ve severek yaptığımız şeyler vardır. Hemen herkes gibi şahsen ben de yapmak zorunda olduğum şeyleri olanaklarım ölçüsünde yaptım, yapıyorum. Ve elbette mesleğimi de severek icra ediyorum.

Ama son zamanlarda sevdiğim şeyleri, seçtiğim şeyleri, beni mutlu eden, bana keyif veren şeyleri daha çok yapıyorum. Mesela daha çok okuyorum, daha çok müzik dinliyorum, daha çok yazıyorum, tiyatroya, sinemaya, konsere, operaya daha çok gidiyorum. Beni kentin gürültüsünden, gündelik yaşamın monotonluğundan ve rutininden kurtaran kentin dışına yaptığım günlük gezileri daha çok yapıyor, yani kendimi daha çok gezdiriyor, daha çok seyahat ediyorum. Eşimle, kızımla, köpeğim Tarçın’la daha çok birlikte oluyorum. Daha çok yürüyorum. Daha sağlıklı besleniyor, daha çok dinleniyor, daha düzenli uyuyorum. Daha az konuşuyor, daha çok düşünüyor, daha çok dinliyorum. İnsanlarla birlikte olmaya ayırdığım zamandan çok daha fazlasını, onlardan biraz uzak durmaya ayırıyorum. Bunu yapamadığımda, hayata insanların bulunduğu yerde dahil olmak gerektiğinde ya da bunu istediğimde veya buna ihtiyaç duyduğumda, bana sıkıntı vermeyen, aksine pozitif enerji veren, sohbetinden keyif aldığım, bilgisinden, görgüsünden, deneyimlerinden yararlandığım, bilmediğim şeyleri, yeni şeyleri öğrendiğim, benimle olmaktan mutlu olduğunu bildiğim, benim de birlikte olmaktan keyif aldığım insanlarla beraber olmayı tercih ediyorum. Özetle kendime daha çok zaman ayırıyorum.

Birkaç gün önce sinemaya gittim mesela. Başrolünü Casey Affleck’in, diğer rollerini Michelle Williams, Kyle Chandler, Gretchen Mol ve Lucas Hedges’in oynadığı, yönetmenliğini ve senaristliğini Kenneth Lonergan’ın yaptığı, 13 dalda Oscar’a aday gösterilen, 3 dalda Oscar ödülü alan Manchester By The Sea/Yaşamın Kıyısında isimli filmi seyrettim.

Bu yazıyı yazmaktan amacım, size filmin hikayesini, özetini anlatmak değil elbette. Kaldı ki anlatılası bir film de değil, aksine izlenilmesi gereken bir film. Hayatın, insan hayatının, hepimizin hayatının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu, iyi giden bir şeylerin bir anda nasıl ters yüz olabileceğini anlatan duygu yüklü bir film.

Hemen hepimizin hayatında birçok şeyin yolunda gitmediği, bazı şeylerin eğilip büküldüğü, ters gittiği, inişlerin, çıkışların olduğu anlar, zamanlar vardır. Böyle anlarda ve zamanlarda hayatın ve kaderin bize bağışladığı pek çok şey kaybedilebilir, bizden geri alınabilir. Hayat, hayatımız elimizden kayıp gidebilir. Hangi alanda ve konumda olursa olsun insan için bir hareket alanı kapanabilir. Bir iş adamının işleri bozulabilir ve hatta o iş adamı iflas aşamasına gelebilir. İnsan işinden atılabilir. Kamuda çalışan bir kişi için var olan bir terfi standardı ortadan kaldırılabilir veya amirlerin tercihleri değişebilir. Evli olan bir kişinin aile düzeni bozulabilir ve hatta o kişi eşinden boşanabilir. İnsan annesini, babasını, eşini, çocuğunu veya çok sevdiği birisini kaybedebilir. Arkadaşlığa, dostluğa, sevgiye, sevdaya, aşka dair olan pek çok şey ve kişi sizin için artık bir anlam ifade etmeyebilir.

Bu gibi durumlarda insan, her zamankinden daha çok belirsizlik, endişe, korku, tatminsizlik, hayal kırıklığı duyabilir ve bunları yaşayabilir. Bütün bunlar, kuşkusuz, bunları yaşayan insan için yaşanması, baş edilmesi, dayanılması, taşınması gerçekten zor olan şeylerdir.  İnsanı “yaprakları büsbütün dökülmüş zamanla” yüz yüze getiren ve hayata küstüren şeylerdir. İnsan bunları yaşayabilir ama yine de Nazım’ın dediği gibi “…Biz bıraktığın gibiyiz. / Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, / Dostu düşmandan ayırmakta…” diyerek yoluna devam edebilir. Zira bunların hiçbirisi insanı “yaşamın kıyısına” getiren, köşeye sıkıştıran, hayatla ölüm arasındaki bir yere getirip bırakan şeyler değildir. İnsan bütün bu yaşadıklarına rağmen, yine de hayatın ince biçimde örülmüş ağı içinde “hayat problem çözmektir” diyerek ve kendisine bir yol açarak veya bir yol yaparak hayatına devam edebilir.

Ama insan bazen öyle şeyler yaşar ki, yaşadıkları onu ölüm ile hayat arasındaki o ince ve her an kırılabilir çizgi üzerinde bir yerde sıkıştırabilir. İnsan ölmek ister ama ölemez. Yaşamak ister ama yaşadığı, geride bıraktığı şeyler onu rahat bırakmaz. Zira öyle anlarda ve zamanlarda hayat, her zamankinden daha çok insanın ru­hundan içeri süzülerek giren anılarla doludur. İnsanın yaşama sevincini ve hevesini alıp götüren ve yakasından bir türlü düşmeyen bu anıların ağırlığı ve yüküyle birlikte insanın hayatına devam etmesi zor, hatta imkansız hale gelir.

İşte “Yaşamın Kıyısında” isimli film, böyle bir hayatın, Casey Affleck’in baş rolünü başarıyla oynadığı böyle bir insanın, hiçbir özelliği olmayan sıradan bir insanın, eşi ve çocuklarıyla birlikte mutlu ve sade bir hayat süren kendi halinde bir insanın, Lee Chandler’in hikayesidir. Gerçek hayattan, yaşanmış bir hayattan alınmamış olmakla birlikte, gerçek hayatta örneği ve hatta örnekleri yaşanmış olması muhtemel olan Lee Chandler’in hayatını anlatan film, Oscar ödüllerinin yanı sıra, sinema eleştirmenlerinden de genellikle olumlu eleştiriler aldı. Filmin müzikleri kompozitör Lesley Barber tarafından yapılmış. Hepsi ama hepsi tek kelimeyle olağanüstü. Mesela benim çok sevdiğim, her zaman keyifle dinlediğim Albinoni’nin unutulmaz  eseri “Adagio” da filmin müzikleri arasında.

Eleştirmenlerin    ”acı ve mizahın başyapıtı” olarak nitelendirdikleri film, gerçekten “trajedi ile baş etme konusunda” önemli dersler veren ama hiç de komik olmayan, mizahla ilgisi bulunmayan, izleyenlerde daha çok “yara izi bırakan, güçlü ve duygusal bir drama.” Bütün bunları yaşamış olan bir insanın hayata, hayatına devam etmesi mümkün değildir yaklaşımını bertaraf eden ve Robert Frost’un o güzel ve anlamlı sözünü, yani “hayat devam ediyor” maksimini doğrulayan bir sinema yapıtı, bir sanat eseri.

Sinemadan çıktıktan sonra aklıma ilk gelen, delilik ile dahilik arasında gidip gelen, bir delilik anında eşi Héléne’i boğarak öldüren, ruhsal yönden hasta olduğu için ceza-i ehliyeti bulunmayan ve o nedenle de yargılanmayan, uzun yıllar psikiyatri hastanesinde yatarak tedavi gören bir adamın, Fransız Marksist Louis Althusser’in yaşanmış hayat hikayesi oldu.

Olay anıyla ilgili olarak hiçbir şey hatırlamayan ve hiçbir şey de anlatmayan ama ceza-i ehliyeti olmadığı için yargılanmamış olmaktan dolayı son derece rahatsız olan Althusser, “Gelecek Uzun Sürer” adıyla yazdığı otobiyografik eserinde, bir yandan hayatını, siyasal görüşlerini, bu bağlamda Fransız Komünist Partisi, genelde sol, özelde Fransız solu içindeki ideolojik görüş farklılıklarını anlatır, diğer yandan eşini öldürmesiyle ilgili olarak savunmasını yapar.

Kendine masal anlatmamak: bu formül benim için materyalizmin tuttuğum tek tanımıdır…” diyerek materyalizme eleştirel bir göndermede bulunan Althusser, “beni fark edin” modunda olduğu erken zaman solculuğuyla ilgili olarak, bizim sözde pek çok solcumuzda da örneğini gördüğümüz itiraflarda bulunur, bu bağlamda “bir dönem beğenilmek için yapmacık davrandığını, rol yaptığını, herkesin hoşuna gidecek şeyler söylediğini” itiraf eder.

Peki, bütün bunların “Yaşamın Kıyısında” filmiyle ilgisi ve bağlantısı nedir? Eşi Héléne’i öldürdüğünde 62 yaşında olan ve 72 yaşında vefat eden, yani o trajik olaydan sonra 10 yıl daha yaşayan Althusser gibi, dikkatsizliği ve tedbirsizliğiyle iki çocuğunun ölümüne neden olan ve Amerikan hukuk sisteminin özelliğinden dolayı yargılanıp mahkum olmayan Lee Chandler de, yaşadığı bu büyük travmaya rağmen hayata tutunur ve yaşamaya devam eder.

Nasıl ve neden mi? Althusser otobiyografisini anlattığı “Gelecek Uzun Sürer” isimli eserinin sonunda bunun nedenini ve nasılını yazıyor. Okuyalım: “…O günden beri dostluklarım ve sevgilerim de dahil bütün işlerimi kendi elime aldım. O günden beri sanırım sevginin ne olduğunu da öğrendim: atılganca kendi duyguları üstüne ‘abartmalı’ iddialara girmek değil, karşısındakine özenle davranmak, onun arzularına ve ritmine saygı göstermek; hiçbir şey istememek, verileni kabul etmeyi öğrenmek ve bununla yetinmek; her armağanı yaşamın bir sürprizi olarak kabul etmek; aynı armağanı ve aynı sürprizi iddiasızca, hiç zorlanmaya başvurmadan, karşıdakine de yapabilmek. Özetle, yalın özgürlük! Cezanne neden Sainte-Victoire Dağının her anının ayrı resmini yapmıştı? Her anın ışığı ayrı bir armağandır da ondan. Demek ki, yaşam, tüm dramlarına karşın, hala güzel olabilirmiş. Altmış yedi yaşındayım; kendim için sevilmediğimden gençlik tanımamış olan ben, şimdi kendimi hiç olmadığım kadar genç hissediyorum. Bu iş yakında bitecek olsa da. Evet, bazen gelecek uzun sürüyor.

Lee Chandler’da öyle yapar. Bir an gelir dostluklarını, sevgileri de dahil bütün işlerini kendi eline alır. Yaşının hakkını veren, bu amaçla sevdiği ve istediği şeyleri yapmak isteyen ölen abisinin oğlu Patrick üzerindeki baskılarına ve zorlamalarına son verir. Onun kendisini gerçekleştirmesine ve ifade etmesine imkan vermek için onu özgür bırakır. Kendisine de “hayat devam ediyor ve gelecek uzun sürer” diyerek yeni bir hayat kurma şansı, yani ikinci bir şans verir ve öylece yoluna devam eder.

Evet, değerini bilirsek eğer “her anın ışığı ayrı bir armağandır” insana.

 

 

 

Sahip olduğun tek şey bir çekiçse, etrafındaki her şeyi çivi olarak görürsün.” Abraham Maslow

İHTİYAÇLAR TEORİSİ!

Geçenlerde adliyede, avukat odasındaki bir sohbette, avukat bir meslektaşımın Maslow’un “İhtiyaçlar Teorisi”nden bahsetmesi üzerine, oturdum ve Maslow’un yıllar önce okuduğum “İnsan Olmanın Psikolojisi”, “A Theory of Human Motivation/İnsan Motivasyonunun Teorisi” isimli kitaplarını yeniden okudum.

İnsanın iyileşmek, yaşama şartlarını ve standartlarını iyileştirmek arzusu ve ihtiyacı içinde olduğu, bunu gerçekleştirmek için sürekli arayışlar ve mücadeleler yaptığı hususu hemen hepimizin bildiği ve kendi hayatımızda uyguladığımız bir şeydir. Bu aynı zamanda bilimsel de bir gerçektir. Esasen bugün adına “icat” dediğimiz, “buluş” dediğimiz şeyler de, bilge insanların, sıra dışı insanların, insanlığın yaşam şartlarını ve standartlarını iyileştirmek için duydukları arzunun, bu arzu yönünde yaptıkları çalışmaların birer ürünüdür.

Psikolog olan Abraham Maslow’da bu konular üzerinde, yani insanların iyileşmek, yaşama şartlarını ve standartlarını iyileştirmek arzusu ve ihtiyacı içinde olmaları, bu amaçla yaptıkları arayışlar ve mücadeleler üzerinde yoğunlaşmış, bunları incelemiş, bunlar üzerine yazmış bir bilim insanıdır.  Yukarıda adlarını verdiğim her iki eserinde de Maslow, bütün bu hususları ağırlıklı olarak psikolojik temelde inceler.

Okuyanların çok iyi bildiği üzere, Maslow’un bu teorisi, bir hiyerarşi, bir piramit üzerine kuruludur ve ona göre insanın ihtiyaçları ve kişisel gelişimi bir hiyerarşi temelinde yükselir. Maslow’un kuramında yer alan ihtiyaçların her biri, aslında insanın yaşamasını ve başarılı olmasını sağlayan, sadece rasyonel değil, aynı zamanda içgüdüsel de olan motivasyonlardır. Maslow’un bu kuramı, bize sadece insanın ya da bireyin kişisel gelişmesini, ilerlemesini anlatmaz, aynı zamanda insanlığın ve toplumun gelişmesini, ilerlemesini de, hem psikolojik, hem de sosyolojik evreleri, yönleri ve nedenleriyle hikaye eder.

Hiyerarşik şekilde kurgulanan bu piramidin en altında, Maslow’un “fizyolojik aşama” olarak isimlendirdiği, insanların beslenmek gibi, uyumak gibi, barınacak bir yer edinmek gibi, ısınmak, bu amaçla ısınacak bir yer bulmak gibi ihtiyaçları yer alır. O nedenle, insanlar ilk önce yaşamaları için gerekli olan, vazgeçilmez olan, asgari olan bu ihtiyaçlarını temin etmek için mücadele ederler. Fizyolojik bu isteklerin hemen hepsinin temelinde insanın hayatta kalma içgüdüsü vardır.

Bunları temin eden insanların daha sonraki hedefi güvenliktir. Yani hayatlarını, bedenlerini, mallarını, ırzlarını korumak, bunun gerektirdiği asgari koşulları sağlamaktır. Nitekim Maslow bu ikinci aşamayı “güvenlik aşaması” olarak nitelendirir. Güvenlik aşaması sadece bugüne ait, yani yaşanılan zamana ait olan bir ihtiyaç değil, hem bugüne, hem de geleceğe yönelik olan bir ihtiyaçtır. Sadece kişisel değil, gelecek kuşakları da kapsayan, dahası toplumsal boyutu da olan bir ihtiyaçtır. Esasen insanın kendisini ve yakınlarını koruma içgüdüsü olan güvenlik isteği hayatın yükselişinin de nedenidir. Onun için güvenliğin olmadığı, sağlanamadığı ve sürdürülemediği yerde ve zamanda çöküş başlar.

Fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarını sağlayan insan, piramidin, yani ihtiyaçlar hiyerarşisinin bir sonraki aşamasına geçer. Bu aşama sosyal bir varlık olan, öyle olduğu için de başkalarıyla birlikte ve toplum içinde yaşama ihtiyacı içinde bulunan insanın, bu aşamanın gerektirdiği arkadaşlık, dostluk gibi, sevmek, sevilmek gibi, dayanışma gibi, kişisel saygınlık gibi, başarılı olmak gibi ihtiyaçlarının bulunduğu aşamadır.

Maslow psikolojik ve sosyolojik ihtiyaçların yer aldığı bu aşamayı “sosyal aşama” olarak isimlendirir. Bu aynı zamanda kendisini sosyal bir varlık olarak gören ve tanımlayan, başkalarıyla bir arada olmak ve dilediği gibi yaşamak isteyen, sevmek, sevilmek isteyen insanın bir yerlere ve bir şeylere ait olma ihtiyacını da karşılayan aşamadır. Onun için bu aşamada insan sürekli olarak sevgi arayışı içindedir. Yine bütün bunların hepsini ortaya çıkaran şey “değer koyma/değer yükleme” olmakla, hayatı anlamlı kılan, insanın insan olarak var olma durumunu ortaya koyan değerlerin hemen hepsi bu aşamada şekillenir.

İlk üç aşamada, yani fizyolojik, güvenlik aşamaları ile sosyal aşamada ihtiyaç duyulan şeyler Maslow tarafından temel ihtiyaçlar olarak isimlendirilir.

Maslow’a göre dördüncü aşama “saygınlık aşaması”dır. Bu aşamada insan, kendisine değer verme, kendisini ifade etme, bu amaçla toplumda kişisel saygınlık sağlama, toplum tarafından kabul görme ihtiyacı, arayışı ve mücadelesi içindedir. Bu süreçte insan, sadece başkalarının maddi desteğine ihtiyaç duymaz, aynı zamanda kabul gördüğünü, yaptıklarından, başardıklarından dolayı diğer insanların kendisini takdir etmesini, kendisine saygı göstermesini, yani manevi desteğine de ihtiyaç duyar. Esasen bu aşamada kişiyi motive eden en önemli etkenlerden birisi de budur. Bu aynı zamanda insanın kendisine olan güvenini, öz saygısını da besler. O nedenle, kabul görme, takdir edilme, sevgi ve saygı bekleme ihtiyacı, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en önemli basamaklarından birisini oluşturur.

Maslow’a göre, piramidin, yani hiyerarşik ihtiyaçlar yapısının en üstünde “gelişme aşaması” vardır. Bilme, anlama, kavrama, sorgulama gibi kişisel gelişme üzerinde etkili olan becerileri edinme, duygu ve düşünceleri arıtarak kalbi ve vicdanı yumuşatan ve bu suretle bunları harekete geçiren, kişinin şiir gibi, müzik gibi, resim gibi sanatsal ve estetik değerlerle arkadaşlık etmesini sağlayan, insanın önüne pozitif hedefler koymasına hizmet eden gelişme aşaması, bütün bu nedenlerle ve aynı zamanda insanın kendisini gerçekleştirme aşamasıdır. İnsanın kendisini gerçekleştirmesinin ise sonu yoktur. O nedenle, pek çok şeyin farkına varılan, en önemlisi farkında olmanın farkına varılan bu aşama, insanın hayatı boyunca süren bir devamlılık sürecidir, yani uzun, çok uzun bir yolculuktur. Bu aşamanın varacağı nihai nokta özgür olmaktır, yani insanın kendisi olmasıdır. Onun için bu aşamanın varacağı yer, “Hamdım, piştim, yandım” diyen Yüce Mevlana’nın “yandım” dediği yerdir. Bu aşamaya gelen insan “sahip olduğu tek şey çekiç de olsa, etrafındaki her şeyi ve herkesi çivi olarak görmez.

Maslow’a göre birey, her bir aşamadaki ihtiyaçlar kategorisini tam olarak karşılamadan ve sağlamadan, bir üst aşamaya ya da bir sonraki aşamadaki ihtiyaç kategorisine ve gelişme düzeyine geçemez. Maslow’un bu kabulü, insanlığın ve toplumların geçirdiği evrime de uygun bulunmakla son derece rasyoneldir.

Her kuram gibi Maslow’un kuramı da mutlak olarak doğru ve elbette eleştiri dışı değildir. Esasen itirazsız bilim olmayacağı gibi, eleştirisiz ilerleme de olmaz. Kaldı ki, Karl Popper’in dediği gibi “Kesin bilgi diye bir şey yoktur. Kesin bilgi boş bir laftır. Bilim doğruluk arayışıdır. Kesinlik arayışı değildir. Ama doğruluk, kesin doğruluk değildir. Bütün organizmalar gibi, bilim adamı da deneme yanılma yöntemiyle çalışır. Deneme, bir problem çözmedir. Yanılma veya yanılgının düzeltilmesi ise, bitkiler ve hayvanlar aleminin evriminde genelde organizmanın yok olması demektir; bilimde ise hipotez veya kuramım yok olması. O nedenle, bu süreç Darwinci bir ayıklanma evresidir.” Popper’in bu tespiti geniş anlamda psikoloji bilimi, dar anlamda Maslow’un kuramı yönünden de doğru ve geçerlidir. O nedenle, Maslow’un geliştirdiği “ihtiyaçlar teorisi”ne de bu şekilde yaklaşmak gerekir.

Teoriye yönelik en önemli eleştiri, teorinin ortaya koyduğu temel paradigmanın genelleştirilmesinin yanlışlığı, bilimsel olarak doğrulanmasının mümkün olmaması ve bir hiyerarşi içinde sıralanan ihtiyaçların ölçülebilir nitelikte bulunmamasıdır. Kuşkusuz bu eleştirilerin her birisinde ayrı bir haklılık payı vardır. Vardır, zira hem ihtiyaçlar, hem de bunların sırası ve niteliği görecelidir, bunlar kişiden kişiye, kişinin daha doğarken sahip olduklarına veya olmadıklarına bağlı olarak değişkenlik gösterebileceği gibi, toplumdan topluma da değişiklik gösterir. Ama öylede olsa, bütün bu eleştiriler Maslow’un kuramının psikoloji alanında edindiği haklı ve itibarlı yeri ortadan kaldırmak için yeterli olmadığı gibi, içerdiği genel doğruların yanlışlığını tamamıyla ortaya koyan nitelikte de değildir. Esasen Maslow’un kendisi de, kendi teorisinin mutlak şekilde doğru ve her kişi için, her kültür, her toplum yönünden geçerli olduğu iddiasında değildir. O sadece genel bir şablon ortaya koymuştur, elbette kişisel, kültürel, tarihsel, ekonomik, sosyolojik neden ve etkenlere bağlı olarak bu şablonun dışında kalan istisnalar vardır ve bu da doğaldır.

Son bir söz: “Bilim sadece gerçeği aramaktır, onu bulmak değildir.” Bilim adamı olarak Maslow’un “İhtiyaçlar Teorisi”ni ortaya atmakla yaptığı da budur veya bundan ibarettir. Yani gerçeği aramaktır..!

(…) Ölen insanlar var / Eğer yeterince önemsersen / Yaşayanı / Daha iyi bir yer yap / Senin için ve benim için / Ve tüm insan ırkı için / Dünyayı iyileştir (…) Micheal JACKSON

HEAL THE WORLD / DÜNYAYI İYİLEŞTİR!

Bu yazının başlığı, Michael Jackson’ın hem ritim, hem de anlam olarak gerçekten güzel olan şarkılarından birisinin adıdır.  Şarkı “Bir yer var kalbinde / Ve o sevgidir biliyorum / Ve bu yer yarından daha aydınlık olabilir / Ve eğer gerçekten denersen / Ağlamaya ihtiyaç olmadığını göreceksin / Acı ya da üzüntü olmadığını / Bu yerde hissedeceksin / Oraya ulaşmanın yolları vardır / Eğer yeterince önemsersen / Yaşayanı / Biraz yer aç / Daha iyi bir yer yap…/ Dünyayı iyileştir / Daha iyi bir yer yap dünyayı / Senin için ve benim için / Ve tüm insan ırkı için / Ölen insanlar var / Eğer yeterince önemsersen / Yaşayanı / Daha iyi bir yer yap / Senin için ve benim için / İyileştir dünyayı …” diyerek başlıyor ve insanlar için, insanlık için, dünyadaki tüm insan ırkları için, senin için, benim için iyi şeyler yapılmasını, bunun için dünyanın iyileştirilmesini isteyerek ve dileyerek devam ediyor.

Daha önce pek çok kez dinlediğim bu şarkıyı, birkaç gün önce tesadüfen arabanın radyosunda dinledim yeniden. O an aklıma, ataları Almanya’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden, yani göçmen olan dünyanın yeni zorbası Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna oturur oturmaz yürürlüğe koyduğu göçmen kabul programını bir süre askıya alan, Suriyeli sığınmacıların ABD’ye girişlerini yasaklayan ve bazı Müslüman ülke yurttaşlarına üç ay süreyle ABD’ye giriş için vize verilmemesini öngören başkanlık kararnamesi geldi.

Sadece bu değil, Trump’ın Obama yönetiminin ABD’deki tüm şiddet yanlısı ideolojilerle mücadele için geliştirdiği sosyal programı, isim ve içerik değişikliğiyle “sadece radikal İslam odaklı” hale getireceği, “Aşırılıkçı Şiddetle Mücadele (CVE)” programının adını “Aşırılıkçı İslamla Mücadele” programı olarak değiştirmeye ve bu suretle bombalı ve silahlı saldırıda bulunan ırkçı ve diğer grupları programdan çıkarmaya hazırlandığı, Obama döneminde İran’la ve Küba’yla yumuşayan ilişkileri germeye başladığı yönündeki haberler geldi aklıma.

Bir ülke yönetiminin ülkesinin ve halkının güvenliğini sağlama ve bunun için tedbirler alma hakkının ve yetkisinin bulunduğunu kabul etmekle birlikte, Trump’ın, dünyada milyarlarca inananı bulunan saygın ve semavi bir dini ve o dinin mensuplarını total bir anlayışla hedef almasını ve suçlamasını makul ve sağduyulu bir yaklaşım olarak görmediğim, aksine ırkçı, popülist, izolasyonist ve düşmanca, yanısıra ABD’nin kuruluş felsefesi olan liberal değerlere aykırı bulduğum için, “Nazizm’i ve Holocaust’u” düşündüm ve Trump’ın şahsında ABD yeniden delirdi dedim kendi kendime.

Zira Trump’ın yukarıda içeriğine yer verdiğim başkanlık kararnamesinin dayandığı anlayış ve yaklaşım, bilinmeyen bir yabancının varlığına, insan yaşamının her türden yabancı ve anlaşılmaz biçimine karşı spontan, doğal, korunmacı ve masum bir tepki değil, tıpkı Holocaust’ta olduğu gibi, hoşlanılmayan ötekine karşı ve ona zarar verilmesi üzerine oluşturulmuş bir teorinin uygulanmaya konulmasıdır. Bu açıkça bir “xenophobia”, yani “yabancı düşmanlığı” ve hatta bir “deliric parania”, yani “kafaya takmışlık”tır.

Psikologların “heterofobi”, yani “farklı olandan korkmak” olarak isimlendirdikleri bu durum ne yazık ki bir hastalıktır. Bu hastalık, bir başka hastalık olan ırkçılıkla birleştiği zaman, bu hastalığa yakalanmış olanlar, sadece korktuğu ötekinin ülkesine gelmemesini veya ülkesinden çıkarılmasını istemekle kalmaz, tıpkı Nazilerin Holocaust’ta yaptıkları gibi onların fiziksel olarak yok edilmesini de ister. Esasen kovma ve yok etme, yabancılaştırmanın, ötekileştirmenin, her an ve hatta çok kolay şekilde birbirine dönüşebilmesinin iki ayrı yolu ve yöntemidir. Dileriz Trump’ın şimdilik kovma ve gelmesini engelleme aşamasındaki tasarrufları onları yok etme aşamasına gelmez.

Ben bunları düşünürken New York, Boston, San Francisco başta olmak üzere, ABD’deki diğer başka kentlerde ve eyaletlerde Trump’ın ırkçı, popülist, izolasyonist ve düşmanca uygulamalarını protesto etmek için milyonlarca insan sokağa dökülmeye başladı. Sokağa dökülen bu insanların ellerinde; “Refuges Wellcome/Göçmenler Hoş Geldiniz”, “No Ban, No Wall/Yasağa Hayır, Duvara Hayır”, “My Family Arrived As Refuges in 1863/Benim Ailem 1863’de Göçmen Olarak Geldi”, “No Racism, No Trump, No Fascism/ Irkçılığa Hayır, Trump’a Hayır, Faşizme Hayır”, “We Are All Muslim/Hepimiz Müslümanız” , “Liberty & Justice For All/Herkes İçin Özgürlük ve Adalet”, “Justice For Muslims/Müslümanlar İçin Adalet”, “We Are All Immigrants/Biz Hepimiz Göçmeniz”, “Was Christian, Now Muslim/Hıristiyandı, Şimdi Müslüman”, “Was Jewish, Now Muslim/Yahudiydi, Şimdi Müslüman” yazılı pankartları görünce, üstüne üstlük bir de Trump’ın başkanlık kararnamesinin uygulanmasının mahkeme kararıyla durdurulduğunu öğrenince, Micheal Jackson’ın “Dünyayı İyileştir” diyen şarkısı kulaklarımda yeniden çınlamaya başladı.

İnsan olarak Trump’ın adına ne kadar utandı isem, bu tavrı koyan, bu tepkiyi gösteren insanlar adına da insanlığımla o kadar onur duydum. Sadece bununla değil, bir o kadar da Trump’ın başkanlık kararnamesinin ülke genelinde uygulanmasını verdiği kararlarla durduran federal yargıçlar James Robart ve Ann Donnelly’nin şahsında, hukukun ve hukukçuların yüzünün ağarmasından dolayı da bir o kadar gururlandım.

Bu karar sonrasında Washington Attorney General’ı/Baş Savcısı Bob Ferguson’un ders niteliğindeki, “Bugün hukuk üstün gelmiştir. Hiç kimse, Amerikan Başkanı dahil, hiç kimse hukukun üstünde değildir…” şeklindeki açıklamasını okudum internetten. İnşallah bizim yargıçlarımız, savcılarımız, siyasilerimiz de okumuş ve gerekli dersleri çıkarmışlardır dedim içimden.

Kötüler, kötülükler varsa dünyada, onlardan daha çok iyiler de, iyilikler de var, Micheal Jackson’un o güzel şarkısında çok yalın biçimde dediklerini, demek istediklerini, dilediklerini hayata, hayatlarına dahil eden, bunlar için mücadele eden insanlar da var dedim kendi kendime. Yani yaşamı ve yaşayanı önemseyen, dünyayı senin için, benim için, insanlık için, tüm insan ırkı için daha iyi bir yer yapmak, bunun için dünyayı iyileştirmek isteyen insanlar, sizin gibi, benim gibi, bizim gibi olan insanlar, hak duygusu olan, vicdan sahibi olan sade insanlar var. Yani biz hepimiz varız. Onun için birisinin Trump’a, yurttaşı olan yazar ve yönetim/liderlik uzmanı olan Ken Blanchared’in “Hiçbirimiz, hepimiz kadar akıllı değiliz” sözlerini hatırlatması gerekir.

Sade insanlar olarak elbette hiçbirimiz tek başımıza dünyayı iyileştirecek güce sahip değiliz. Ama herhalde çoğumuz kendimizi iyileştirecek, düzeltebilecek güce sahibiz. Dünyayı değiştirmekte, iyileştirmekte zaten bizim önce kendimizi değiştirmekle ve iyileştirmekle başlar. Nasıl mı? İtalyan Marksist, gazeteci, aktivist ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci söylüyor nasıl olacağını: “Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak -kendini bil-mesidir.”

Evet! İyileşmek, düzelmek, bu amaçla değişmek “kendini bilmekle”, insanın kendisini bilmesiyle, kendisini tanımasıyla başlar. İnsan kendisini bilirse, tanırsa eğer, birçok şeyin farkında olur, farkına varır. Nelerin mi farkına varır? Can Yücel söylüyor insanın nelerin farkında olması gerektiğini: “Farkında Olmalı İnsan…/ Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı. / Farkı Fark Etmeli, / Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen…/ Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını / Fark Etmeli. /Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını / Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını / Fark Etmeli. / Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, / Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu / Fark Etmeli. / Henüz Bebekken ‘Dünya Benim!’ Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı Olduğunu, / Ölürken De Aynı Avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!’ Dercesine Apaçık Kaldığını / Fark Etmeli. / Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli. / Baskın Yeteneğini / Fark Etmeli Sonra. / Azrailin Her An Sürpriz Yapabileceğini, / Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini / Fark Etmeli İnsan / Ve Ölmeden Evvel Ölebilmeli. / Hayvanların Yolda Kaldırımda Çöplükte / Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini / Fark Etmeli. / Eşref-i Mahlukat Olduğunu / Fark Etmeli. / Ve Ona Göre Yaşamalı. / Gülün Hemen Dibindeki Dikeni, / Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü / Fark Etmeli. / Evinde Dört Kedi İki Köpek Beslediği Halde / Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını / Fark Etmeli. / Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü / Fark Etmeli. / Dolabında Asılı Yirmi Beş Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini, / Ama Arka Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu / Fark Etmeli. / Zenginliğin Ve Bereketin, Sofradayken Önünde Biriken Ekmek Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini / Fark Etmeli. / Ömür Dediğin Üç Gündür, / Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür, / O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, / O Da Bugündür.

Evet! Bütün bunların, yani hemen her şeyin gelip geçici olduğunun, bir varmış, bir yokmuştan ibaret bulunduğunun, bugün olanın yarın olmayacağının eğer farkına varırsa, bu dünyayı bırakıp giderken, arkasında bıraktığı malıyla mülküyle değil, yaptığı iyi işlerle, iyiliklerle, bıraktığı iyi izlerle hatırlanacağının, yaptığı kötü şeylerle lanetleneceğinin farkında olursa insan, bu dünyada yalnız olmadığını, başkalarının da olduğunu bilir ve yeterince önemserse yaşayanı, başkalarına da yer açarsa, o zaman en başta kendisi olmak üzere birçok şeyi düzeltebilir, değiştirebilir, hem kendisi, hem başkaları, hem de tüm insan ırkı için dünyayı iyileştirebilir.

Farklı ırklardan, renklerden, dinlerden, ideolojilerden, cinsiyetlerden pek çok insanın Michael Jackson’un şarkısında ifade ettiği düşünceler ve amaçlarla bir araya gelmesi ve Nazi ve McCharthy karışımı Trump’ı protesto etmesi karşısında gelecekten umutlu olmak gerekir. Ve elbette gelecekte olacak olan şeylerden hep birlikte sorumlu olacağımızı, geleceği daha iyi yapabilecek şeyler için emek vermenin hepimizin, herkesin görevi olduğunu unutmamak koşuluyla…

Son bir söz: “İyiler bir gün mutlaka kazanır.