ANILARIMDAN BİR SAYFA –  2011-2012 ADLİ YIL AÇILIŞ TÖRENİNDE YAPTIĞIM KONUŞMA

Başta Kanun Hükmünde Kararnameler olmak üzere, günümüzde yaşananlara kısmen de olsa işaret eden 06 Eylül 2011 tarihinde yapılan 2011-2012 Adli Yıl Açılış Töreninde, dönemin Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yaptığım konuşmanın tam metnini aşağıda sunuyorum.

…/..

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sizi Türkiye Barolar Birliği adına, Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarım adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyor; 2011-2012 Adli Yılı’nın avukat, hakim, savcı, noter, meslektaşlarımız ile yargı çalışanlarımıza, milletimize, ülkemize, ülkemiz hukukuna yararlı olmasını diliyorum.

Hepimiz için ama özellikle biz hukukçular için anlamlı olan bugünde Yargıtay’ımızın emekli olan Başkan ve üyelerini, Türkiye Barolar Birliği Başkanlarını, avukat, hakim, savcı, noter meslektaşlarımız ile adliye çalışanlarımızı şükran ve minnetle anıyor, ebediyete intikal etmiş olanların aziz hatıraları önünde saygı ile eğiliyor, kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum.

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik, ya da tam öteki yana – sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki – kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederlerdi.

Okuduğum bu cümleler Charles Dickens’ın, arka planı dünya tarihinin en hareketli ve dramatik anlarından birinin, 1789 Fransız İhtilali’nin üzerine kurulu olan, “karanlığın içinde umudu, aydınlığın içinde hüznü yaşayan” iki şehirde, Paris ile Londra’da geçen olayların işlendiği, yanı sıra dönemin son derece trajik toplumsal koşullarının değerlendirildiği “İki Şehrin Hikayesi” isimli romanının başlangıç cümleleridir.

Konuşmama Dickens’dan ödünç aldığım bu cümlelerle başlamamın nedeni, kısmen de olsa bu cümlelerin, hem günümüz dünyasını, hem de ülkemizi anlatıyor olmasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bilgi, bilişim, iletişim, ulaşım teknolojilerindeki olağanüstü buluşlar, multi-medya ve mikro elektronik alanlarındaki ilerlemeler, ölümcül kimi hastalıkların tedavisinde elde edilen başarılar ile gen teknolojisindeki gelişmeler başta olmak üzere tıp alanındaki yenilikler, buna bağlı olarak ölüm oranlarının gerilemesi, insan ömrünün uzaması, uzay ve uydu teknolojilerinden yararlanma, uluslararası işbirliği organizasyonlarındaki etkili ve olumlu ilerlemeler, insan hakları kavramının küresel düzeyde kabul görmesi, kendi halklarına zulüm eden totaliter rejimlerin birer birer yıkılması gibi hususlar dikkate alındığında, sanırım, zamanların en iyisi yaşadığımız şimdiki zamandır. Bu bağlamda yaşadığımız şimdiki zaman; hem akıl çağıdır, hem aydınlık mevsimidir, hem de umut baharıdır.

Adeta “Dünün Dünyası”nı geri getiren etnik ve mikro milliyetçiliğin tüm dünyada tırmanması, çevre kirliliğinin küresel düzeyde artması, biyolojik çeşitliliğin azalması, çöl alanlarının genişlemesi, uyuşturucu madde kullanımının artması, kimi kriminal ve organize suçların hem ulusal, hem de uluslararası alanda işlenmesi, şiddet ve terörün uluslararası boyut kazanması, kitle imha silahlarının yaygınlaşması, bölgesel krizlerin uluslararası soruna dönüşmesi, İsrail’in yıllardır Filistin halkına yönelik olarak uyguladığı devlet terörü, Somali’de yaşanan, Afrika’nın diğer ülkelerinde de görülen yokluk, yoksulluk, açlık, Ruanda’daki organize katliamlar, Mısır, Suriye, Libya hükümetlerinin kendi halkına yönelik olarak uyguladığı zulüm.

İnsanlık adına utanç verici, gelecek adına umut kırıcı olan bu ve benzeri diğer olayları düşündüğümüzde, herhalde demek gerekir ki, geçen yüzyılda yaşanan iki dünya savaşını, insanlık tarihinin en büyük utançlarından birisi olan Yahudi soykırımını saymazsak, zamanların en kötüsü yaşadığımız şimdiki zamandır. Yaşadığımız şimdiki zaman; hem aptallık çağıdır, hem kuşku çağıdır, hem karanlık mevsimidir, hem de umutsuzluk kışıdır.

Kadim tarih boyunca yaşananların günümüzdeki çeşitlemeleri olan bütün bunlara bakıp da yaşlı dünyamız için Rudolf Kjellen’in deyişiyle “Fransız hanedanları gibi hiçbir şey öğrenmedi, hiçbir şeyi de unutmadı” dememek herhalde mümkün değildir.

Dileğimiz; gerek insanlığın, gerekse her kademede yönetme mevkiinde olanların, yaşanan bütün bu kötü şeylerden ve olumsuzluklardan gerekli dersleri çıkarmaları, her zaman, her yerde ve her koşulda, her şeyin en iyisine, en güzeline layık olan insanlara ve insanlığa bundan böyle güzel şeyler yaşatmalarıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye’de de “zamanların en iyisiydi, hem akıl çağıydı, hem aydınlık mevsimiydi, hem de umut baharıydı” diyebileceğimiz şeyler, iyi şeyler oldu, oluyor. Bu bağlamda benim ve benim yaşımdakilerin ilk kez tanık olduğu enflasyonun ve faiz oranlarının tek haneli rakamlarla ifade edilmesi, ekonomik büyümenin iki haneli rakamlara yaklaşması, bütçe açıklarının Gayri Safi Milli Hasılaya olan oranının düşmesi, dünyanın gelişmiş ekonomilerini olumsuz yönde etkileyen 2008 krizinin Türkiye’yi fazlaca etkilememesi, son zamanlarda yavaşlamış olmakla birlikte Avrupa Birliği standartlarına uyum sağlanmasında mesafe alınması, işkencenin nerede ise sıfırlanması, genel sağlık sigortasının uygulamaya konulması, aile hekimliği sisteminin kurulması, koruyucu sağlık, tedavi ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması, sosyal güvenlik kurumlarının birleştirilerek sigortalılar arasında norm ve standart birliğinin sağlanması, yeni Ticaret Kanunu’nun, Borçlar Kanunu’nun, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun kabul edilmesi, cemaat vakıflarına ait mülklerin sahiplerine iade olunması, yargı alanında kısmen de olsa iyileştirmeler yapılması, siyaset kurumuna demokrasi dışı müdahale girişimlerinin bertaraf edilmesi gibi iyi şeyler, yapılmış önemli hizmetler var.

Bütün bunlardan dolayı yasama ve yürütme organları başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye’de iyi şeyler oldu, oluyor, ama iyi olmayan şeyler, dünden bugüne çok değişmeyen şeyler de oluyor. İyi olmayan, hatta kötü olan, vahim olan, insan olarak, yurttaş olarak, toplum olarak canımızı yakan şeyler de oluyor.

Bunların en başında terör geliyor. Terörü, insanlara duyulan sevgi üzerine temellendiren Lenin ve onun çok sayıdaki ardılından epey önce, yeryüzünde adaletin derhal egemen olmasının gerekli olduğuna inanan ve kendilerini bu idealden sadece birkaç hainin ayırdığını düşünen Saint-Just ve Robespierre olmuştur.

Dünyanın hemen her yerinde terörün başvurduğu yöntem, izlediği yol, ulaşmak istediği hedef aynıdır; terör örgütünü ve bu örgütün eylemlerini devletin, devletin meşru güçleri ile halkın karşısına koymak suretiyle hukuksuz bir toplum kurmaktır. Güvenlik hakkını, yaşama hakkını, iç barışın sürdürülmesini, sivil ve siyasal özgürlükleri, yani hukukun bireylere, yurttaşlara, meşru iktidara verdiği görev, yetki, hak ve yükümlülüklerin hepsini ortadan kaldırmak için teröristler, insanların öfkesine, sevgisizliğine, kitlenin yarattığı deşarja ve ilkel şiddete başvururlar.

Bu yola başvuranlarla mücadele etmek devletin asli görevi, devlet olmanın, devlet olarak egemenlik hakkına sahip bulunmanın gereğidir. Gerek bu mücadele, gerekse güvenlikle ilgili olarak alınacak önlemler konusunda yurttaş olarak, kurum olarak duyarlı ve hukukun çizdiği sınırlar içerisinde kalmak koşuluyla üzerimize düşen her türlü görevi yapmaya hazır olduğumuzu özellikle belirtmek isteriz.

Yine belirtmek isteriz ki, meşru dil ve yöntemleri kullanmak yerine şiddete başvuranlara, başta yaşama hakkı olmak üzere diğer bütün hak ve özgürlükleri yok sayanlara karşı mücadele etmek, sadece devletin, devletin güvenlik güçlerinin görevi ve yükümlülüğü olmayıp, hepimizin ortak görevi ve yükümlülüğüdür.

Bütün bu nedenlerle ve Türkiye Barolar Birliği olarak, Türk olsun, Kürt olsun, aynı ulusun özgür ve eşit yurttaşları olan, birbirlerinin kimliklerine, kişiliklerine, kültürlerine, başkaca değerlerine saygısı bulunan, kardeşçe, barış içerisinde ve birlikte yaşamak isteyen herkesi, tahriklere kapılmadan, kırmadan, dökmeden, sağduyu ve kararlılıkla teröre karşı yüksek sesle tavır almaya davet ediyoruz.

Bununla ve güvenlik hakkı, en az diğer hak ve özgürlükler kadar önemli ve değerli olmakla birlikte, gerek alınacak önlemlerin belirlenmesinde, gerekse uygulamaya konulmasında, özgürlük ve güvenlik arasındaki hassas ve gerilimli alanda makul bir dengenin kurulması ve korunması gerektiğine de işaret etmek isteriz.

Zira ve hepimizin bildiği üzere hukuk devletini; totaliter, otoriter ya da yarı-otoriter rejimlerden ayıran husus, hukuk devletinin hak ve özgürlüklere sıkı şekilde bağlı bulunması, bu bağlılığın iktidarın meşruiyetinin kaynağı ile ölçütü olmasıdır. O nedenle hem bunu ve hem de Benjamin Franklin’in şu öğüdünü aklımızdan çıkarmamamız gerekir: “güvenlik için özgürlüklerimizden vazgeçmeye başlarsak, sonunda hem güvenlikten ve hem de özgürlükten yoksun kalırız.

Bütün bunlar dikkate alındığında, başvurulacak her türlü önlemin, devletin ve güvenlik güçlerinin yürüteceği her türden eylemin hukukun sınırları içerisinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmaması, Kürt sorununun çözümü konusunda bizi çok daha emin ve güvenilir biçimde sonuca götürecek olan meşruiyet zemininin zarar görmemesi, demokratik kanalların kapanmaması, hem beklentimiz hem de dileğimizdir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Nerede bir toplum varsa, orada bir hukuk vardır” sözü eski Roma’ya aittir. Son derece yerinde bir tespiti içeren bu maksimden hareketle, hukukun yeryüzünde var oluşunun tarihi, insanın var oluşunun tarihi kadar eskidir demek belki iddialı, ama doğru bir sav olacaktır. Ortaya çıkışı insanın var olması kadar eskiye kadar giden ve öyle olduğu için de kadim olan hukuk, sanırım kendi tarihinin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar önemli, günümüzde olduğu kadar gerekli, günümüzde olduğu kadar yaşamsal olmamıştır.

Bu tespitten hareketle, günümüzde insanlığın hukuku yeniden keşfettiğini ileri sürmek sanırım yanlış olmayacaktır. Son zamanlarda hukukun üstünlüğüne, hukuk devletine yapılan yollamalar, bu ilke, kavram ve kurumların referans olarak alınması, çağcıl bütün devletlerin örgütlenmelerinin merkezine hukuku almaları, başta Avrupa Birliği olmak üzere benzeri diğer örgütlenmelerin projelerini hukuk yoluyla toplumu dönüştürme anlayışı üzerine kurmaları bu savımızı desteklemekte ve doğrulamaktadır.

Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramların hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan kendilerini açıklayamaması, hukukun toplum yaşamında olsun, ulusal veya uluslararası düzeyde olsun ne ölçüde yaşamsal ve işlevsel olduğunun kanıtı ve göstergesidir.

İnsanların davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın yegane yolu olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, hukukun üstün ve evrensel ilkelerine bağlılıktır, yani hukuk devleti olmaktır. O nedenle devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlardan olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik, diğer bir deyişle hukuk yaratma, kural koyma gücüne günümüzde hukuk devleti olma niteliği de eklenmiştir.

Devletin niteliğinde ve evriminde zaman içerisinde oluşan bu dönüşüme ve değişime bağlı olarak, devleti kimin yönetmesi gerektiği hususu da geçen zamanla birlikte değişmiştir. Bu bağlamda Platonik Cumhuriyette siteyi yönetenin “filozof”, Aziz Thomas’a göre devleti yönetecek olan kralın “erdemli” olması gerekirken, Marx’a, Engels’e, Lenin’e göre devleti “işçi sınıfı/proleterler” yönetmelidir. Karl Popper’e göre sorun, yöneticinin “kim olacağı” değil, “nasıl yöneteceği”dir. Ve hatta çok daha tercihe değer olanı, daha az yöneten bir devletin, bir iktidarın olmasıdır.

Almanca karşılığı “halk hakimiyeti” olan demokrasinin, asla halk hakimiyeti olmadığını ve esasen olmaması gerektiğini, demokrasinin her şeyden önce gücün tek elde toplanmasına izin vermeyen, devlet gücünün sınırlanmasını talep eden ve diktatörlüğe karşı silahlanmış bir kurum olduğunu ileri süren Karl Popper’e göre, kim halktan sayılırsa sayılsın, ister askerler, ister memurlar, işçiler, din adamları, aydınlar, bunların hiçbirisinin devleti yönetmemesi, bu güç odaklarının hiç birisinin çok fazla güce/iktidara sahip olmaması gerekir.

Plato’dan bu yana sorulan ve farklı yanıtları olan “devleti kim yönetmelidir” sorusunun yanıtını eğer bugün vermek gerekir ise, bu yanıtın, elbette seçimle gelen ve o nedenle meşruiyetini halkın oyundan alan sivil yönetim, yani siyasetçi olması gerekir. “Seçimle göreve gelmiş siyasetçi veya siyasetçiler devleti nasıl yönetmelidir” sorusunun yanıtı ise,hiç kuşkusuz “devleti kurallarla, yani hukukla, yani adaletle yönetmelidirler” şeklinde olmalıdır.

Bu itibarla; devletin gerçekleşmesi yönünde çaba sarf etmesi gereken şeylerin en başında “adalet” gelir. Esasen hukuk devletinin temelini de adalet ilkesi oluşturur. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi ise, sadece ve sadece etkili, üretken, işlevsel ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin kurulması ile mümkündür. Bu nitelikte bir adalet sisteminin kurulması ve işleyebilmesi ise, her şeyden önce yargının “bağımsız” ve “tarafsız” olmasını gerektirir. Hak arayan, adalet talep eden insanların haklarının korunmasında ve halkın yargı sistemine olan güveninin sürmesinde asıl olan yargının tarafsızlığının sağlanmasıdır. Bu bağlamda bağımsızlık yargıya sunulmuş bir ayrıcalık değil, yargıç tarafsızlığını sağlamanın yegane ve en etkili aracıdır.

Gerek yargısal anlamda, gerekse etimolojik olarak tarafsızlık kavramı ile kast edilen, yargılama aşamasında hakimin davanın taraflarından birisi lehine veya aleyhine bir eğilim içerisinde olmaması, hukuk normunu taraflara eşit biçimde uygulaması ve bunun bir sistem olarak güvence altında olmasıdır. Bunun, özel hukuk uyuşmazlıkları bağlamında devletin ya da hazinenin taraf olduğu davalarda da, devletin güvenliğine yönelik suçların yargılamasında da böyle olması gerekir. Zira devletin menfaatini veya güvenliğini korumak yargının ya da hakimin görevi değildir. Hakimin görevi vatandaşa tarafsız olarak, adil ve hızlı şekilde adalet hizmeti vermektir. Adalet tanrıçası Themis’in gözleri bundan dolayı bağlıdır.

Bu bağlamda işaret etmek istediğimiz bir diğer husus, yargıcın üstlendiği görev ve sorumluluk ile diğer kamu görevlilerinin yüklendikleri görev ve sorumluluk arasındaki önemli farktır. Demokratik rejimlerde kolektif siyasal kararlar çoğunluğun oylarıyla belirlenir, diğer bir deyişle bütün bunlar halkın oyuyla şekillenen yasama ve yürütme organlarının işidir. Yargılama faaliyeti kapsamında olan hukuki konuların çözümü ise, halkın oyuyla değil, yargı organlarının kararlarıyla gerçekleşir. Onun için hakimlerin karar verirken: “Halkın alkışlamasının veya nefret etmesinin benim adalet dağıtma görevini hakkıyla yerine getirmemde hiçbir etkisi yoktur. Kendimi adaletin ilkelerine tam olarak uydurduğum sürece, insanların ne söyleyecekleri ya da ne düşünecekleri beni ilgilendirmez” demeleri ve bunu içselleştirmeleri gerekir.

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili olarak önemli olmakla değinmek istediğimiz bir diğer husus, kamuoyunda Deniz Feneri olarak bilinen ceza soruşturmasını yürüten savcıların Sayın Adalet Bakanı’nın izni ile görevlerinden alınmalarıdır. Görevden alınma nedeni olarak yapılan açıklamada belirtilen ve evrakta tahrifat olarak nitelenen husus, eğer gönderilen kimi belgelerde yer alan gereksiz bilgilerin kapatılmasından ibaret ise, bu uygulama, kamuoyu tarafından Ergenekon ve Balyoz olarak isimlendirilen davalar ile diğer davalarda da sıkça yapılan ve yapıldığı bizzat bu soruşturmaları yürüten savcılar tarafından ifade edilen rutin bir uygulamadır. O nedenle bu tasarrufun, kamuoyuna yapılan açıklamanın dışında kabul edilebilir, makul ve haklı bir nedeni yok ise, yapılan tasarruf yargıya yönelik siyasi bir müdahale niteliğindedir ve bu şekliyle yargı bağımsızlığı ile hukukun üstünlüğü ilkelerine aykırıdır.

Bütün bunları hem hukukun ve adaletin hepimiz için yaşamsal değerde olduğuna vurgu yapmak, hem de ülkemizde iyi gitmeyen işlerin başında adalet hizmetlerinin geldiğini ifade etmek için anlattım.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hangi toplumda yaşarsak yaşayalım, birey olarak, yurttaş olarak üzerinde en duyarlı olduğumuz hususların başında özgürlüğümüz gelir. Siyasi bir kavram olan, çoğu zaman ve pek çoğumuz tarafından duygusal cazibesiyle karıştırılarak kullanılan özgürlük, açıklanması gerçekten güç bir kavramdır.

Eşitlikçi liberal felsefeciler, bireysel özgürlükleri çok fazla önemli ve değerli bulurken, iktisadi özgürlükler söz konusu olduğunda o kadar cömert davranmazlar.

Özgürlük kavramına daha bağımsız yaklaşan kimi çağdaş siyaset felsefecileri, benlik, rasyonalite anlayışları, ahlak sistemleri, siyasal tercihler, farklı hayat tarzları arasında ayrım yapmaksızın, özgürlüğü sadece kavram olarak ele alarak açıklarlar.

Sade insanlar olarak, felsefi tartışma ve tanımlamaların dışında kalan bizler, özgürlüğü, toplumsal ilişkilerimizde ortaya çıkan kimi sınırlamalar bağlamında düşünür ve o nedenle gündelik konuşmalarımızda, özgürlüğü, sınırlamaların ya da engellerin olmaması olarak anlar, tanımlar ve açıklarız.

Ama gerçek öyle değildir. Jean – Jacques Rousseau’nun, “İnsan özgür doğdu, ama etrafında zincirler vardı” derken kast ettiği gibi, özgürlüklerimizle ilgili sınırlamalar vardır ve bu sınırlamalar çok çeşitlidir. Siyaset felsefecisi Norman P. Barry’nin isabetli yaklaşımı ile ifade etmek gerekir ise; “özgürlükle ilgili her türlü önerme belirli yasakları ve sınırlamaları göstermedikçe ciddi olarak eksiktir.” O nedenle siyasi düşünce bağlamında olsun, genel anlamda olsun, sadece özgürlüğü, özgür bir toplumu talep edenler, hangi sınırlamaların kaldırılmasının gerekli olduğunu ortaya koymadıkça tutarlı davranıyor sayılamazlar. Zira özgürlük, sınır ve kural tanımamayı değil, aksine sınırları ve kuralları hukukla belirlemeyi gerektirir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hepimizin bildiği üzere, hukuk yoluyla veya yargı eliyle insan özgürlüğünü kısıtlamanın en etkili, en caydırıcı ve evrensel aracı hapis cezası kararıdır. Hapis cezası kararı dışında kişi hak ve özgürlüklerine yönelik en ağır yargı kararı, niteliği itibariyle geçici olan tutuklamadır. Tutuklama kararı, temel bir hakka, yani özgürlük hakkına hukuk yoluyla da olsa müdahale niteliği taşıdığı, adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili bulunduğu ve yine ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olduğu için son derece dikkatli biçimde verilmesi gereken yargı kararlarındandır.

Tokyo Kuralları olarak bilinen “1990 tarihli Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları” ile yine “1990 tarihli Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri” de işaret edildiği üzere; yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır. Yine yargılama öncesi tutukluluğa alternatif adli tedbirler, yani kefalet, ev hapsi, polis denetimi, pasaporta el koyma ve yurt dışına çıkma yasağı ise mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır.

Hal böyle iken, yargılamanın gerektiğinde alternatif koruma tedbirleri uygulanmak suretiyle tutuksuz olarak yapılması, ülkemizde uygulaması çok nadir görülen bir durumdur.

O nedenle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz ve dileğimiz; hakimlerimizin tutuklama konusunda son derece duyarlı davranmaları, bu konudaki ulusal ve uluslararası mevzuata uymaları, ülkemizde iyi gitmeyen işlerden olan, Türkiye olarak hiç de hak etmediğimiz “tutuklama ayıbından” ülkemizi bir an önce kurtarmalarıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Geciken adalet adaletsizliktir” tümcesi veciz ve adalet talep etme konumunda olmayanlar için söylenmesi hem kolay, hem de hoş bir maksimdir. Hakkına, yani adalete geç kavuşanlar için ise acı veren bir durumdur. Ülkemizde iyi olmayan, iyi gitmeyen işlerden birisi de adaletin geç tecelli etmesi, daha doğrusu adaletin adaletsizlik olarak tecelli etmesidir. Oysaki hem Anayasamızda, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen adil yargılanma hakkı bağlamında davaların makul süre içinde görülüp karara bağlanmaları gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Eckle-Almanya davası kararında (15 Temmuz 1982, Seri A No.51, s33, paragraf 73) ve yine Metzger-Almanya kararında (31 Mayıs 2001 tarihli Başvuru No: 37591/97, paragraf 31) işaret edildiği üzere, ceza davalarında makul süre kişiye suç isnat edilir edilmez başlar. Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin bir bütün olduğu dikkate alındığında, bu süre halen derdest olan, sanıkların sorgulanmaları henüz tamamlanmayan, ne zaman sonuçlanacağı belli olmayan kamuoyunda Ergenekon adıyla anılan davada olsun, KCK davasında olsun, derdest olan diğer pek çok davada olsun daha şimdiden aşılmıştır. Bu durum sadece ceza davaları yönünden böyle olmayıp hukuk davaları yönünden de böyledir. Yeni bir şey değildir, kader hiç değildir. Sorumluluk ise hepimizindir. Hakimindir, savcınındır, avukatındır, hemen her şeyi ihtilaf konusu yapan veya yapılmasına neden olan idari makamlarındır. Çözecek olan da bizleriz. O halde hep beraber, yasama, yürütme ve özellikle de yargı olarak, elimizi taşın altına koyalım, halkımızı geciken adaletin haksızlığından, ülkemizi bu ayıptan kurtaralım.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bir zamanlar Devlet Güvenlik Mahkemeleri vardı. Bu mahkemeler rahmetli hocamız Nurullah Kunter’in özlü ifadesiyle “demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri değildiler.” Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kaldırılmasından sonra bu mahkemelerin yerine ikame edilen “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” her ne kadar olağanüstü mahkemeler değil ise de, tıpkı Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri de değildirler. Bu mahkemeler sadece demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri olmadıkları gibi, demokratik hukuk devletinin mahkemeleri de değildirler.

Hepimizin bildiği üzere 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile ceza yargılaması sistemimize dahil edilen bu mahkemeler için düzenlenmiş olan ve genel muhakeme kurallarından ayrı, özel ve istisnai bir yargılama usulünün olmasının yanı sıra bu mahkemelerin bakmakla görevli kılındıkları “katalog suçlar” olarak isimlendirilen ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250.maddesinde sayılan suçlar vardır. Aslı Yunancadan gelen, hukuk diline yabancı olan ve daha çok kütüphane ve yayın işlerinde kullanılan katalog sözcüğü “belli bir sıraya göre hazırlanmış liste” anlamına gelir. Hemen işaret etmek gerekir ki, değişik birçok suçun bir arada aynı hukuki yaptırıma bağlanması amacıyla katalog suç adı altında listeler oluşturulmasının ve suçların bu şekilde kategorize edilmesinin “ağır hapis/hafif hapis”, “ağır tahrik/hafif tahrik” ayrımlarını kaldıran yeni ceza kanunun mantığına uygun olmadığını ve kaldırılması gerektiğini özellikle belirtmek isteriz.

İhtisas mahkemesi niteliği taşımayan, örneğine demokratik hukuk devletlerinde rastlanılmayan bu mahkemelerin işleyişindeki en büyük yanlış, yargılama pratiğindeki en önemli hak olan adil yargılanma hakkına, silahların eşitliği ilkesine aykırı biçimde, bu mahkemelerin görev alanına giren ve katalog suç olarak isimlendirilen suçlarla ilgili olarak getirilen özel nitelikteki soruşturma ve kovuşturma usulüdür. Örneğin, bu mahkemelerde sanığın yokluğunda duruşma yapılmasına mahkemece resen karar verilme olanağının bulunması, savunma hakkına, adaletsizliği ortadan kaldırmak için normlaştırılan adil yargılanma hakkına aykırıdır. Zira sanık için duruşmada hazır bulunmak sadece bir ödev değil, aynı zamanda bir haktır. Yine gözaltında olan şüphelinin müdafi ile görüşme yapma hakkının Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine, hakim kararıyla yirmi dört saat kısıtlanmasına ilişkin düzenleme çok açık biçimde savunma hakkının ihlali niteliğindedir. Mevcut düzenlemeler içerisinde en vahim olanı, silahların eşitliği ilkesine en aykırı olanı, müdafiin dosya içeriğini incelemesinin veya dosya içerisindeki herhangi bir belge örneğini alabilmesinin – soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmek gibi son derece soyut ve afaki nedenlere bağlı olarak – Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine hakim kararıyla kısıtlanabilmesidir.

Bütün bu nedenlerle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri olmayan özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bu çerçevede değinmek istediğimiz bir diğer önemli husus, gerek özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin, gerekse diğer ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçların soruşturulmasında, asıl inisiyatif alması, soruşturmayı bizzat yürütmesi gereken makam, Cumhuriyet Savcılığı makamıdır. Oysaki uygulamada bu böyle olmamakta, soruşturmalar kolluk güçleri tarafından yürütülmekte ve kolluk tarafından telefon dinleme dışında delil toplama zahmetine pek girilmemektedir. Bu durum, hukukun koruması ve teminatı altında olan kişi hak ve özgürlüklerini tehlikeye atmakta, her koşulda korunması gereken özel alanın mahremiyetini ortadan kaldırmakta ve ülkemize sanki bir polis devleti varmış görüntüsü vermektedir.

O nedenle Cumhuriyet savcılarının; ceza soruşturmalarını kolluk güçlerine bırakmadan bizzat yürütmeleri, kolluk güçlerini telefon dinleme dışında delil toplamaya zorlamaları, soruşturmanın gizliliği ilkesine uyulmasının sağlanması için gerekli her türlü önlemi almaları, iddianameleri mümkün olduğu kadar çabuk ve kısa yazmaları, soruşturmaların uzamasına ve davaların geç açılmasına neden olan olgunlaşmadan operasyon yapma ve yine hak kayıplarına, mağduriyetlere ve kuşkuya neden olan kişiden delile ulaşma alışkanlıklarından vazgeçmeleri gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yüksek malumları olduğu üzere, demokratik rejimlerde kanunlar kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince yasama organları tarafından yapılır. Gerek parlamenter, gerekse başkanlık ve yarı-başkanlık sistemlerinde hem kural, hem de uygulama bu yöndedir. Buna göre kanun yapmak, yürütme organının görevi değildir. Kanun yapma konusunda yasama organını devreden çıkararak yürütme organını görevli ve yetkili kılmanın yolu, Türkiye’de olduğu gibi Anayasa ile yürütme organına Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisinin verilmesidir.

Hükümete Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi verilmesi ülkemize ilk kez 12 Mart 1971 ara rejimi döneminde, o tarihte yürürlükte olan 1961 Anayasasında yapılan değişiklikle girmiş, bu düzenleme 1982 Anayasasında da hemen hemen aynen korunmuştur. Doğal afet, ağır ekonomik bunalım, şiddet olaylarının yaygınlaşması, kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması gibi olağanüstü durumlar ile seferberlik ve savaş hali gibi koşullar dışında, yürütme erkinin bu yetkiyle donatılmış olması, kanımızca demokratik olmadığı gibi kuvvetler ayrılığı ilkesine de uygun değildir. O nedenle yeni yapılacak anayasada bu kuruma hiç yer verilmemesi, aksi düşünüldüğü takdirde son derece istisnai durumlarla sınırlı olarak yer verilmesi gerekir.

Bu bağlamda yanlışlığına işaret etmek istediğimiz husus, bugüne kadar Kanun Hükmünde Kararname kurumuna pek fazla itibar etmeyen Hükümetimizin, Ağustos ayı içerisinde çıkardığı Kanun Hükmünde Kararnameler ile Adalet Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun başta olmak üzere, Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Uyuşmazlık Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar, Türkiye Adalet Akademileri kanunlarında ve başkaca kanunlarda değişiklik yapmasıdır. Bu değişiklikler her ne kadar siyasi iradenin tercihi ise de, değişiklikler arasında yer alan hakimlik stajının iki yıldan bir yıla, yüksek mahkeme başkanlıklarına aday olma süresinin ise yarı oranda indirilmesini kurumsal yönden yararlı görmediğimizi ve hatta bu değişikliklerin kurumların zararına olduğunu düşündüğümüzü özellikle belirtmek isteriz.

Yine Danıştay’ın ve Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı verdiği Tam Gün Yasası ile ilgili olarak düzenleme yapılmış olması, hukuk devleti ilkesine uygun olmadığı gibi, Anayasa hükmü gereğince kanunla yapılması gereken düzenlemelerden olan yüksek mahkemeler ile ilgili düzenlemelerin, Kanun Hükmünde Kararnameler ile yapılmış olması da Anayasaya aykırıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Adliyeler, sadece hakimlerin ve savcıların mesleklerini icra ettikleri yerler değil, avukat olarak bizlerin de mesleklerimizi icra ettiğimiz yerlerdir. Bu mekanlarda biz avukatlar müvekkillerimizin hukukunu korumak, hakimler haklı olanı haksız olandan ayırarak adaleti dağıtmak, savcılar kamunun haklarını savunmak, icra daireleri ve kalemlerde çalışan personel de adli hizmetleri görmek suretiyle ve hep birlikte adalet hizmeti yapıyoruz. Dolayısıyla adliyeler, adalet hizmetinin yürütülmesinde avukatların, savcıların, hakimlerin, kalem ve icra çalışanlarının ortak mekanlarıdır. Bu mekanlarda adalet hizmetini yürüten avukat, savcı ve hakimler arasında hiçbir hiyerarşik ilişki yoktur. Herkesin kendi görevi, kendi partisyonu vardır ve herkes kendi işini yapmaktadır.

Hal böyle iken, Adliye Yönetimi adıyla ve şimdilerde seçilen kimi pilot adliyelerde yürütülmekte olan proje kapsamında ve adliye sarayları içerisinde, avukatların kartla giriş yaptıkları, halkın ise hiç giremediği veya merasimle girdiği alanlar yaratılmaktadır. Yargılama yetkisini halktan alan yargı gücünün; kendisini, halktan, halkın vekili olan avukatlardan, bu şekilde izole etmesi doğru olmadığı gibi, bu durum avukat için, yurttaş için son derece incitici ve hatta onur kırıcı bir uygulamadır. Dahası yaygınlaştırılması planlanan bu projenin, Adliye Yönetimi olarak bilinen ve dünyada örnekleri de olan modellerle hiçbir ilgisi yoktur.

Adliye Yönetimi kurumu, adliyeleri adalet hizmeti üreten bir işletme olarak gören ve ilk kez 60’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde geliştirilen anlayışın ürünüdür. Bu anlayışa göre adalet işletmesinin, klasik işletmelerden farkı amacının ekonomik değil, toplumsal olmasıdır. Bu işletme modelinde asıl hedef; hızlı, verimli, ekonomik ve isabetli biçimde adalet üretmektir. Her işletmenin olduğu gibi adalet işletmesinin de insan kaynakları, muhasebe, Ar-Ge, halkla ilişkiler, tedarik, finansman gibi fonksiyonları vardır. Her işletmede olduğu gibi adliye işletmesinde de toplumsal değerlerin ve iş ahlakının korunması, ayrımcılık ve mobbing yapılmaması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, hizmet kalitesinin artırılması, adalet hizmeti alan vatandaşların adliye içerisinde işlerini rahatlıkla yapabileceği fiziki koşulların yaratılması temel hedeftir. Diğer yönetim biçimlerinde olduğu gibi Adliye Yönetiminde de yönetim, işletmenin genel fonksiyonudur. O nedenle organizasyon kaynaklarının etkin, yeterli ve verimli biçimde planlanması, örgütlenmesi, yönetilmesi, koordine edilmesi, denetlenmesi, işbirliği ve iş bölümü yapılması gibi yönetimi başarıya götürecek ve organizasyonun amaçlarına erişmesini sağlayacak olan yönetim ilkeleri Adliye Yönetiminde de uyulması gereken temel ilkelerdir.

Tıpkı hastanelerin başhekimler tarafından değil, hastane müdürleri tarafından yönetilmesi örneğinde olduğu gibi, bütün bu işlerin Cumhuriyet Savcıları tarafından değil, yönetim ve/veya işletme uzmanı olan profesyonel kişiler tarafından yürütülmesi Adliye Yönetimi’nin özüdür. Yürütülen projede ön büro oluşturulması dışında kalan uygulamaların tamamı Adliye Yönetimi kurumunun ruhuna, amacına, felsefesine, işlevine aykırıdır.

Bütün bu nedenlerle, Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz ve beklentimiz, Adliye Yönetimi projesinin az yukarıda ifade ettiğimiz çerçevede yürütülmesidir. Projenin yürütülme sürecinde Baroların ve Barolar Birliğinin sürece katılımını sağladıkları, bizlerle işbirliği yaptıkları için Adalet Bakanlığı yetkililerine, hakim, savcı meslektaşlarımıza huzurunuzda teşekkür etmeyi bir borç ama bunları söylemeyi de görev saydığımızı özellikle belirtmek isterim.

Değinmek istediğimiz bir diğer husus, UYAP tarafından şimdiye kadar avukatlara ücretsiz olarak verilen hizmetlerin ücretli yapılmak istenmesidir. Dünyanın en büyük servis sağlayıcılarından birisi olan Google’ın ücretsiz hizmet verdiği, avukatların, hakim ve savcılarla birlikte yargı sisteminin üç ayağından birisini oluşturduğu, avukatlık hizmetinin serbest meslek olmakla birlikte bir kamu hizmeti olduğu dikkate alındığında, UYAP hizmetlerinin avukatlara ücretli olarak verilmesini kabul etmek ve bunu doğru bulmak mümkün değildir. Nimet/külfet ilkesi gereğince verilecek hizmetler arasında yer alan tapu, sosyal güvenlik, taşıt, nüfus bilgileri gibi hizmetlerin ücretli olarak verilmesi her ne kadar kabul edilebilir ise de herhalde bu hizmetlerin verilmesi için belirlenecek ücretlerin de makul ve kabul edilebilir oranlarda olması gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Adalet hizmetlerinin kalitesinin artırılması, avukat, savcı ve hakimlerin kalitelerinin artırılması ile mümkündür. Avukat, savcı ve hakim kalitesini yükseltmek ise, nitelikli bir hukuk öğretimini, kalitesi yüksek bir staj eğitimini gerektirir. Ülkemizde öğretim kalitesi yüksek hukuk fakülteleri kadar, öğretim kalitesi son derece düşük hukuk fakülteleri de vardır. Yine avukatlık stajı bağlamında, imkanları geniş olduğu için iyi staj eğitimi veren baroların yanı sıra hiç eğitim veremeyen veya yetersiz düzeyde eğitim veren barolar vardır. Hakimlik stajının kalitesinde epeyce iyileştirmeler yapılmış bulunmasına ve bu iyileştirmelerin devam ediyor olmasına rağmen, hakimlik stajının da eksiklikleri olduğu bilinen bir husustur. O nedenle hem hukuk öğretiminin, hem de avukatlık ve hakimlik stajlarının yeniden yapılandırılmaya ihtiyacı vardır.

Bize göre bu konuda asgari olarak yapılması gerekenler; ABD’de olduğu gibi hukuk öğretimini ikinci fakülte haline getirmek, bu suretle meslek yaşını daha yukarılara çekmek, ayrı ayrı yapılmakta olan avukatlık ve hakimlik stajlarının bir bölümünü ortak düzenlemek, stajın başlangıcında ve sonunda olmak üzere iki kez sınav yapmak, bu sınavlarda başarılı olanları staja ve mesleğe kabul etmek, geçici bir statü olarak avukat, savcı, hakim yardımcılığı kurumu ihdas etmektir.

Yine yürürlükteki Avukatlık Kanunu oldukça eski olup günümüzün ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. O nedenle değişen ülke ve dünya koşullarına uyumlu yeni bir Avukatlık Kanunu’na ihtiyacımız vardır. Yasama ve yürütme organlarımızdan talebimiz, bu konuda bizlere yardımcı ve destek olmalarıdır.

Malumları olduğu üzere, avukatlık serbest bir meslek olmakla birlikte bir kamu hizmetidir. Bu bağlamda avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eder, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesinde ve hukuk kurallarının uygulanmasında yargının diğer kurucu unsurları ile birlikte adalet hizmeti görür. Buna göre avukatlık hizmeti, en az sağlık ve eğitim hizmetleri kadar önemli ve yaşamsaldır. Hal böyle iken, sağlık ve eğitim hizmetlerinde katma değer vergisi oranı %8 iken, avukatlık hizmetinde bu oran %18’dir ve takdir edileceği üzere son derece yüksektir. O nedenle bu oranın, sağlık ve eğitim hizmetlerinde olduğu gibi %8’e indirilmesi, adli yardım hizmetleri ile CMK gereğince yapılan zorunlu müdafilik/vekillik hizmetlerinden ise – bu hizmetlerin niteliği ile ücretlerinin devlet tarafından ödendiği göz önüne alındığında – katma değer vergisi alınmaması gerekir.

Diğer taraftan, vergi kamu hizmetlerinin yürütülmesinde ve maliyetlerinin karşılanmasında kullanılan en sağlıklı kaynaktır. Elbette her yurttaş elde ettiği gelirle orantılı olarak vergi ödemek zorundadır ve bu bir yurttaşlık ödevidir. Bununla birlikte “devletin sahip olduğu vergilendirme gücünün, yok etme gücü olmaması” gerekir. Bu husus dikkate alınmak suretiyle yurttaş olarak talebimiz; vergilendirme politikalarının yeniden gözden geçirilmesi, mükellefler olarak altında gerçekten ezildiğimiz vergi oranlarının makul ve ödenebilir oranlara indirilmesi, vergi sisteminin basitleştirilmesidir.

Yine yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla yürürlüğe konulan 6217 sayılı Kanunla mahkeme harçları yeniden düzenlenmiş, bu bağlamda Yargıtay Ceza Dairelerine yapılacak temyiz, Bölge Adliye Ceza Dairelerine yapılacak istinaf, idari yaptırımlar konusunda sulh ceza mahkemelerince verilen son karara karşı itirazen yapılacak başvurulardan harç alınması zorunluluğu getirilmiştir. Bizce bu düzenleme, hak arama özgürlüğüne ve adil yargılanma hakkına aykırıdır. Diğer taraftan bu düzenleme, CMK gereğince adli yardım alan sanıkların zorunlu müdafiliğini yüklenmiş olan avukat meslektaşlarımıza mali yönden yeni bir yük getirmiştir. Her ne kadar 10.06.2011 gün ve 27960 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri ile Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik’de yapılan değişiklik ile sorun bir ölçüde aşılmış ise de, yine de devam etmektedir. O nedenle ceza uygulamaları yönünden getirilen bu nitelikteki harç ödeme yükümlülüğünün kaldırılması gerekir.

CMK kapsamında zorunlu müdafilik yapan avukatların aldıkları ücretler, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin çok altındadır. Dahası bu hizmetlerin ücretleri çok gecikmeli olarak ödenmektedir. Yol gideri olarak ödenen miktar, mutat vasıta olarak kabul edilen otobüs, dolmuş ücreti düzeyindedir. Yol gideri tutarı, avukatlık ücreti karşılığında düzenlenen serbest meslek makbuzuna dahil edilmektedir. Yani yapılan gider gelir kabul edilmekte ve avukat tarafından bunun gelir vergisi ile katma değer vergisi ödenmektedir. Bu son derece haksız ve yasal olmayan bir uygulamadır. O nedenle bu konumdaki avukatların mağduriyetlerinin ivedi olarak giderilmesi gerekir.

Yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla çıkarılan 6217 sayılı Kanun’la Cumhuriyet Savcılarının Asliye Ceza Mahkemelerinin görev alanı içersinde olan ceza davalarının duruşmalarına 01.01.2014 tarihine kadar katılmamaları hususunda yasal düzenleme yapılmıştır. Bu düzenleme, yargılama diyalektiğine, yargılamanın demokratik işleyişine, silahların eşitliği ilkesine, iddia, savunma, hüküm birlikteliğine aykırıdır. Getirilen bu düzenleme, yargının işleyişine herhangi bir hız getirmeyeceği gibi adaletin daha sağlıklı biçimde tecellisini de engelleyecektir. O nedenle bu yasal düzenlemeden vazgeçmek, eski düzenlemeye geri dönmek gerekir.

5904 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 35. maddesiyle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Avukatlık Ücret Tarifesinin Hazırlanması” başlıklı 168/2. maddesine, birinci cümlesinden sonra gelmek üzere, “Şu kadar ki hazırlanan tarifede; genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davalar ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan her türlü davalar için avukatlık ücreti tutarı maktu olarak belirlenir” cümlesi eklenmiştir. Vergi davalarında avukatlık ücretinin maktu olması sonucunu doğuran bu düzenleme, avukatın emeğine, çabasına, uzmanlığına yönelik bir haksızlıktır. Dahası devletin özel veya tüzel diğer hak sahiplerine göre bir ayrıcalığı olmamakla, bu düzenleme – her ne kadar bu konuyla ilgili olarak açılan dava Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiş ise de – bize göre Anayasa’nın 10.maddesinde öngörülen eşitlik ilkesine aykırıdır. O nedenle haksız ve Anayasaya aykırı olan bu düzenlemenin düzeltilmesi gerekir.

Kamu avukatları ile aynı veya benzer işleri yapan diğer kamu görevlileri arasında, gerek özlük hakları ve statüleri, gerekse mali haklar yönünden çok büyük farklar bulunmaktadır. Dileğimiz bu mağduriyetin bir an önce giderilmesidir. Kamu avukatlığı kurumu ile ilgili olarak önemsediğimiz bir diğer husus, avukatlık mesleğinin en önemli özelliğinin bağımsızlık olduğu göz önüne alınarak, kamu avukatlığı kurumunun, mesleğin bu özelliğine uygun olarak bağımsız ve özerk bir yapıya kavuşturulması için gerekli yasal düzenlemenin yapılmasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yüksek malumları olduğu üzere anayasa, özü ve işlevi itibariyle hukuki olmaktan daha çok siyasi alana ilişkin bir üst norm olup, bir yönüyle devlet örgütlenmesinin dayandığı temel ilkeleri gösterir. O nedenle, bir devletin veya bir toplumun ya da bir kuruluşun kendini kurma biçimine temel teşkil eden gerçeklik vizyonunu oluşturan değerlerin, ilkelerin, algıların, düşüncelerin toplamı olan paradigma her ne ise, o devletin anayasasının da o paradigma üzerine inşa edilmesi gerekir.

Buna göre ülkemizin gündeminde olan yeni anayasanın yapımında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna esas olan ve yürürlükteki anayasanın ilk üç maddesinde anlamını bulan paradigmanın göz önüne alınması, dahası bu paradigmanın korunması gerekir.

Çağımızın en önemli anayasacılarından Giovanni Sartori, ‘Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği/Yapıları Özendiriciler ve Sonuçlar Üzerine Bir İnceleme’ isimli özgün eserinde; dünyanın ilk yazılı anayasalarından olan 1787-1791 tarihli Amerikan Anayasası’nın 21 bölüme bölünmüş 7 madde ile ilk on ek maddeden oluştuğunu, buna karşın günümüz dünyasında anayasa adı verilen 170 civarında belgenin yarısından fazlasının 1974 yılından sonra yazıldığını, örneklerini verdiği bu anayasaların büyük bir kısmının oldukça uzun olduğunu, pek çok ayrıntıyı düzenlediğini, bir anayasanın ne kadar uzun olursa anayasal erdeminin o kadar az olacağını ifade edecek derecede ileri gitmek istememekle birlikte, yine de anayasaların diğer kanunların düzenlemesi gereken hususları düzenlemesine kesinlikle karşı olduğunu, her şeyi düzenleyen ve her şeyi vaat eden anayasalar yapmakta ne kadar ileri gidilirse, bunların ihlaline ve ülkenin felaketine o kadar çok yol açılacağına inandığını, o nedenle kendisinin, anayasacılığın özü ve özellikle siyasal sistemin etkin şekilde ‘çerçevelendirilmesi’ üzerine odaklandığını belirtmektedir.

Anayasalar, devletin karar alma sürecine yapı ve disiplin sağlayan biçimler, öncelikli olarak iktidarın kontrollü biçimde kullanılmasını amaçlayan usuller olmakla; normlarla neyin emredileceğini değil, normların nasıl yapılması gerektiğini göstermek ve onun için de tarafsız/nötr olmak durumundadırlar. Bu ise ancak Sartori’nin de savunduğu “faydacı anayasa/çerçeve anayasa” ile mümkündür.

O nedenle yeni Anayasa’nın “faydacı anayasa/çerçeve anayasa” olması, yani siyasal/ideolojik yönden nötr/tarafsız olması, toplumun bütün sosyo-politik güçlerinin iktidar sürecinin tanımlanan mekanizmalarına uyduğu, var olan kurumlarından yararlandığı, bu kurumların birbirleriyle yarışabilecekleri demokratik zeminin bulunduğu, siyasal sürecin sadece genel kurallarının düzenlendiği bir anayasa olması gerekir.

Yeni anayasanın, “faydacı/çerçeve anayasa” anlayışına uygun olarak, maddi anlamda hukuk kurallarından, diğer bir deyişle hukuki ilişkileri belirleyen ve değiştiren kurallardan oluşan bir anayasa olmaması; aksine maddi hukuk kurallarına yer vermeyen, sadece iktidar sürecinin işleyişiyle ilgili usuli kuralları düzenleyen ve dolayısıyla değişen ülke ve dünya koşullarına kolaylıkla uyarlanabilen “şekli/usuli” ve kısa bir anayasa olması gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yeni yapılacak anayasada, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını tam olarak tesis edebilmek amacıyla yargının devletten bağımsız kılınması için gerekli düzenlemelerin yapılması, diğer yasalarda yer alan buna engel hükümlerin ayıklanması, en son yapılan değişiklikle kooptasyon, yani kapalı bir kast sistemi üzerine kurulu olan yapıdan kurtulan ve çoğulcu bir yapıya kavuşan Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’ndan, Adalet Bakanı ile Müsteşarının çıkarılması ve bu suretle yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının iyiden tahkim edilmesi gerekir.

Yargılama faaliyetinde sav, savunma ve yargı bir bütündür ve hep birlikte yargının kurucu unsurudur. Dünyanın demokratik her ülkesinde kabul gören ve genel geçer evrensel bir kural olan bu durum göz önüne alınarak, barolara ve savunma makamına yeni anayasanın yargı ile ilgili bölümünde yer verilmesi gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sözlerime son verirken, gelecekteki bütün zamanların hem dünya, hem de Türkiye için; zamanların en iyisi olmasını, hem akıl çağı, hem aydınlık mevsimi, hem de umut baharı olmasını diliyor, beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/Her şey naylondandı o kadar…” Turgut UYAR

SIRADAN BİR GÜNE UYANMAK!

Her zaman olduğu gibi dün sabahta erkenden kalktım. Kendime ve doğan güne merhaba dedim. Sonra salondaki pencerenin önüne oturdum ve kentin ışıklarını seyrettim biraz. Yağan yağmurun sesini dinledim. Daha sonra pencereyi açtım, yağmurla hemhal olmuş toprağın kokusunu çektim içime. Pencerenin önünde öylece oturdum bir süre. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte etraf aydınlanmaya, kentin ışıkları bir bir sönmeye başladı. Yağan yağmur beni dışarıya çıkmaya davet ediyor ve hadi gel seni biraz ıslatayım diyordu adeta. Biraz ıslanmak gerek dedim kendime. Eşofmanlarımı ve spor ayakkabılarımı giydim. Elime şemsiye, üstüme yağmurluk almadan dışarıya çıktım. Yağmurun altında uzunca bir süre yürüdüm. Yolda “Bir çiçek/Rıhtım taşının aralığından/Uzatmış başını/Bir çiçek yolumu kesti.” Bir çiçeğin yolumu kesmesi gönül kapısından başını uzatıp günaydın nasılsın diyen bir dost gibi geldi bana. Bende dostça günaydın dedim ona. Koparmaya kıyamadım ve bakışlarımla sevdim onu sadece. Eve döndüğümde epeyce ıslanmıştım. Kurulandım, sonra ılık bir duş aldım. Kahve yaptım kendime ve günün ilk sigarasıyla birlikte içtim afiyetle.

Ben kahvemi ve sigaramı içerken güvercinler geldi penceremin önüne. Oturduğum yerden kalktım mutfağa gittim bir avuç bulgur aldım geldim, sonra bir avuç daha. Pencereyi açtım, pencerenin önündeki denizliğe/küpeşteye koydum bulgur tanelerini. Pencereyi açınca korkup kaçan güvercinler az sonra geri döndüler. Onlar sabah kahvaltılarını yaparlarken bende onları seyrettim. O anda İlhan Berk’in o sevimli dizeleri geldi aklıma. “Sana içimi döksem beraber toplar mıyız?” diyen dizeleri…

Nazım’ın “Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Toprak, güneş ve ben… Bahtiyarım…” dediği gibi bende kendime “bu anda dalgalara düşmek yok, özgürlük var ama kavga yok, yağmur, kahve, sigara var ve ben bahtiyarım.” dedim.

Hayatımızdaki küçük mutluluklardan bazıları bunlardır aslında. Yani başlayan her güne, kendi içinde bir hayat olan her yeni güne merhaba diyerek uyanmaktır. Bu tamda Roma’nın bilge hükümdarı Marcus Aurelius’un dediği gibi bir şeydir, yani “O halde sana ait olan bu ufak zaman diliminden doğayla uyum içinde geç ve memnuniyetle tamamla yolculuğunu. Tıpkı olgunlaşan bir zeytinin, düşerken kendisini yaratan doğaya/Tanrıya ve üstünde büyüdüğü ağaca şükran duyması gibi” bir şeydir.

Zira hayat, senin hayatın, benim hayatım, onun hayatı aslında bir yolculuktur. O/bu hayatı yaşayan bende bir yolcuyum, sende bir yolcusun, oda bir yolcudur. Chris De Burgh’un “The Traveller/Seyyah” isimli o güzel şarkısında söylediği gibi “…And the traveller goes, nobody knows…/Ve seyyahın gittiği yeri kimse bilmez…” O halde bütün mesele insanın kendisini yetiştiren, olgunlaştıran üzerinde büyüdüğü o zeytin ağacına, yani hayata, hayatına şükran duymasıdır.

Ben hayata, hayatıma, iyisiyle kötüsüyle hayatın bana yaşattıklarına, bazen kızsam, bazen kırılsam, bazen gücensem de hep şükran duydum. Ve hiç, ama hiç küsmedim hayata ve hayatıma. Zaten hayat dediğin nedir ki? Usta hikayeci Mustafa Kutlu sinemaya da uyarlanan “Uzun Hikaye” isimli hikayesinde söylüyor hayatın ne olduğunu: “…Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep böyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey darmadağın olur.”  Yani hayata dair hemen her şey Yahya Kemal’in şu muhteşem dizelerinde dediği gibi bir şeydir: “Her rind bu bezmin nedir encamı bilir/ Dünyamızı nagah zalam örtebilir/Bir bitmeyecek şevk verirken beste/Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.

Onun için hiçbir şeye, hele insana dair olan hiçbir şeye şaşırmamak gerekir hayatta. Demem şu ki; insanın bir zamanlar kendisini övenlere de, sevenlere de, işi bitene kadar etrafında pervane olup dönenlere de, gün gelip, devran dönüp kendisine küfredenlere de hiç şaşırmaması, hiç kızmaması, hiç kanmaması, hiç metelik vermemesi, “önyargılarından öpüyorum canısı, bakış açına selam söyle” deyip gülüp geçmesi gerekir. Zira bunların hepsi hayata dahildir ve esasen insan da, hayat da böyle bir şeydir.

Madem öyle ve nasıl olsa bazı insanlarda dahil pek çok şey naylondan ve korkulacak hiçbir şey yok ortalıkta, o halde Carpe Diem!

Her siyasi kuram kendisine ne ad takarsa taksın, hiyerarşiye ve baskıya dönüş yapmıştır.” George ORWELL

PARADOKSAL BAZI DURUMLAR ÜZERİNE!

Dilimize Fransızcadan türetilerek giren “paradoks” sözcüğünün/kavramının etimolojik anlamda kökeni, düşünce temelinde “karşıt-çelişen” anlamına gelen Yunanca “paradoksos” sözcüğüdür.

Türkçede kısaca “çelişki” anlamına gelen paradoks sözcüğü/kavramı Vikipedi’de, “görünüşte doğru olan bir ifade veya ifadeler topluluğunun bir çelişki veya sezgiye karşı bir sonuç oluşturması” şeklinde tanımlanmaktadır.

Ne var ki paradoks sözcüğü/kavramı çelişki anlamına gelmekle birlikte, bununla aynı şey demek değildir, aynı zamanda ve daha çok çözüm bekleyen veya çözümü gerektiren problem demektir.

Yine Vikipe’diye göre anılan kavram/sözcük, kendi içinde çelişen veya tam tersi şekilde sonuç olarak doğru olan fakat saçma veya çelişkili gözüken bir ifade ya da ifadeler toplamı veya kabul görmüş bir düşünceyle çelişen karşıt ifade anlamına da gelmektedir.

Sonuç itibariyle ve özetle paradoks sözcüğü/kavramı bir çelişkiyi ifade eder ve o nedenle bu sözcük/kavram yerleşik inanışlara aykırı olarak ileri sürülen düşünce veya görüş olarak da tanımlanabilir. Ama pratikte ve gündelik söylemde paradoks sözcüğü/kavramı, daha ziyade felsefi ve mantıksal anlamda çelişki ve kabulleri ifade etmek şeklinde kullanılmaktadır.

Paradoks sözcüğü ve kavramı üzerine yapılmış en ilgi çekici felsefi ve siyasi çalışma, epistemoloji, bilim felsefesi, sosyal ve politik felsefe, zihin felsefesi üzerinde çalışan Avusturya kökenli Britanyalı felsefeci Кarl Raimund Popper’e aittir.

Kendi bilgi/bilim kuramını “yanlışlanabilirlik ilkesi” ilkesi üzerine kuran Popper, totaliter filozoflara ve onların görüş ve düşüncelerine karşı yazdığı ve genel olarak liberal toplum anlayışını ve dolayısıyla açık toplum görüşünü savunduğu en önemli çalışması olan “Açık Toplum ve Düşmanları” isimli kitabında bir dizi paradoksa yer verir.

Fikir babası bilginin kaynağı konusunda temel referansı sezgi olan ve o nedenle sezgiye akıl, zihin ve soyut düşünce karşısında hem öncelik, hem de üstünlük tanıyan sezgiciliği savunan Fransız düşünür Henri Bergson olan, ancak Popper tarafından geliştirilen açık toplum anlayışı, kuramsal olarak kendi dışımızdaki hakikat algımızın mükemmel olmadığını ve dolayısıyla büyük ve değişmez doğrular konusunda ısrarlı olunmaması gerektiğini ve ayrıca hiç kimsenin hakikati kendi tekeline alamayacağını esas alan bir düşünceler silsilesine dayanır.

Bu görüşe göre, eğer büyük ve kesin doğrular yoksa ve hiç kimse hakikat tekeline sahip değilse – ki öyledir -,  farklı görüşlere saygılı olunması gerekir. Zira açık toplum, kimsenin mutlak bilgiyi elinde tutamayacağı, farklı insanların farklı fikirlere ve çıkarlara sahip olabileceği ve insanların beraber barış içinde yaşayabilmelerini sağlamak için, kişilerin haklarını koruyacak kurumlara ihtiyaç duyulacağını kabul eden bir toplum ve siyaset anlayışıdır.

Uygulamada böyle bir toplum, hukukun üstünlüğünü esas alan, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını savunan, demokratik yollar ile seçilmiş hükümetler tarafından yönetilen, farklılıkları içinde bulunduran ve yaşatan, bu farklılıklardan yeni sentezler üreten güçlü bir sivil topluma dayanan, bu toplumdaki azınlıklara, azınlık görüşlerine ve haklarına saygılı olan bir toplumdur.

Bu hususları referans alan Popper, özgürlüklerin korunması ve teminat altına alınması konusunda ve gerektiğinde, tarafsız bir hakem olan, olması gereken devletin müdahalesini gerekli ve zorunlu görür. Ve o nedenle özgürlüğün sınırsız olması gerektiğini savunan düşünce ve görüşlere, böyle bir özgürlük anlayışının sonuçta özgürlüğü yok edeceği gerekçesiyle karşı çıkar.

Hem özgürlüğü savunan ve hem de özgürlüğün sınırlandırılmasını kabul eden böyle bir yaklaşım aslında paradoksaldır. Nitekim Popper bu yaklaşımını “özgürlük paradoksu” olarak isimlendirir. Ona göre “sınırsız özgürlük güçlü olanın zayıf olanı ezmesi ve onun özgürlüğünün elinden alınması” sonucunu doğurur. Esasen Popper’in özgürlüğün bir ölçüye kadar sınırlandırılmasını savunmasının ve devletin müdahalesiyle herkesin özgürlüğünün yasalar tarafından korunmasını ve güvence altına alınmasını istemesinin nedeni de budur. Onun için özgürlüğün kendi kendisini kontrol etmesi gerekli ve hatta zorunludur.

Popper’in yer verdiği bir diğer paradoks, “demokrasi paradoksu”dur. Esas olan elbette demokrasidir, demokratik rejimdir. Demokratik siyasetin kendisi de, toplumun  değişik kesimlerini birbirinden ayıran değil, birlikte yaşamalarını gerektiren zeminde ve çerçevede yapıldığı zaman anlamlı ve yararlıdır.

O nedenle hem iktidarın, hem de muhalefetin bir arada yaşamanın nimetlerini ve erdemlerini ön planda tutan bir anlayışın sözcüsü ve savunucusu olmaları gerekir. Zira demokratik siyaset, günümüzün Türkiye’sinde olduğu gibi,  insanları kamplaştırmak için, siyasi rakiplerin birbirlerini gayrimeşru ilan etmeleri üzerine, kin ve nefret dili ve unsurları kullanılarak yapıldığı zaman, hem siyaset, hem de işler çığırından çıkar, toplumsal barış, huzur ve istikrar bozulur.

O nedenle, herhangi bir toplumda veya toplulukta, demokrasinin imkanlarını, araçlarını, nimetlerini kullanarak iktidara gelenin ve çoğunluğu oluşturanın, demokrasiyi yok etmesine, özgürlükleri ortadan kaldırmasına, kendi iktidar tekelini ve hükümranlığını oluşturmasına yol açacak bir anayasa değişikliğine günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi referandum yoluyla dahi olsa karar ya da imkan verilebilir mi? Diğer bir deyişle, arkasına çoğunluğun desteğini alan bir iktidar, demokratik yolla demokrasiyi ortadan kaldırabilir mi? Anayasacılığın özüne ve amacına aykırı bir anayasa değişikliğini topluma dayatabilir mi? Böyle bir durumda anayasal rejimin, demokrasinin, demokratik kurum ve kuruluşların kendisini koruma hakkı yok mudur?

Popper’in adını demokrasi paradoksu olarak koyduğu paradoks budur ve elbette böyle bir durumda anayasal demokrasinin, demokratik rejimin, sivil ve demokratik siyasetin kendisini koruma hakkı vardır.

Popper’in üzerinde durduğu bir diğer paradoks “hoşgörü paradoksu”dur. Buna göre yanıtlanması gereken en önemli soru: hoşgörünün bir sınırı yok mu dur, hoşgörü kendisinin ortadan kaldırılmasına imkan vermeli midir veya verebilir mi, hoşgörüsüz olanlara da hoşgörü gösterilmeli midir ve yine demokrasi, kendisini ortadan kaldıracağını açıkça ortaya koyan bir görüşe hoşgörü gösterebilir mi, göstermeli midir?

Demokrasinin kendisini bu tür tehlikelerden koruması gerektiğini savunan Popper, bu konuda şunları söyler:  “Eğer hoşgörüsüz olanlara da hoşgörü gösterirsek, hoşgörülü olan bir toplumu hoşgörülü olmayanların saldırısına karşı savunmazsak hoşgörülü olanların hoşgörüsü de ortadan kalkacaktır.

Bu konuda söylenmesi gereken şeyleri söyleyen bir diğer görüş sahibi de Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’dur.

Türkçeye benim çevirdiğim ve Phoenix Yayınevi tarafından yayınlanan “A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi”  isimli eserinde ve “Hoşgörüsüzlüğün Hoşgörüsü” başlığı altında Rawls bu konuda şunları yazıyor. Okuyalım.

“Şimdi, adaletin hoşgörüsüzlüğün hoşgörüsüne ihtiyacı olup olmadığını ve eğer ihtiyacı var ise, hangi şartlar altında buna ihtiyacı olduğunu inceleyelim. Bu sorunu ortaya çıkaran çeşitli durumlar vardır. Demokratik devletlerdeki bazı siyasal partiler, onlara iktidar olduklarında anayasal özgürlükleri bastırmayı öneren doktrinleri sahiplenirler. Yine entelektüel özgürlüğü reddeden ama üniversitedeki pozisyonlarında kalanlar vardır. Bu gibi durumlarda hoşgörü, adaletsizlik ilkeleriyle tutarsızlık içinde görünür ve bir oranda hoşgörü, o ilkeler için gereksizdir. Ben sorunun dinsel hoşgörüyle olan bağlantısını inceleyeceğim. Uygun değişikliklerle bu konudaki argüman, diğer durumlara da genişletilebilir.

Bu hususta, birkaç sorunu ayırt etmek gerekir. İlk önce, soru şudur: eğer hoşgörüsüzlük cemaati hoş görülmez ise, bundan şikayet etmeye hakkı var mıdır? İkinci soru, hoşgörü cemaati, hangi şartlar altında hoşgörüsüzlüğü hoş görme hakkına sahiptir ve sonuncusu, hoş görme hakkına sahip olmadıklarında, hangi amaçlarla bunu uygulamalıdırlar? İlk soruyla başlayalım: Hoşgörü cemaati, eşit özgürlüğü inkar ettiğinde, hiçbir şikayet hakkına sahip değildir. En azından bu durumda, bir kişinin başkalarına karşı davranışlarını haklı çıkarmak için benzer durumlarda başvurduğu ilkelerle uyumlu olarak diğerlerinin hareketlerine karşı çıkmaya hakkı olmadığı varsayılır. Bir kişinin şikayet hakkı, kendisi için olan ilkelerin ihlallerini tanımasıyla sınırlıdır. Şikayet bir başkasını muhatap alan iyi niyetli bir protestodur. Bu protesto, her iki tarafın kabul ettiği bir ihlal ilkesini talep eder. Emin olunuz, hoşgörüsüz bir insan iyi niyetle hareket ettiğini ve başkalarını inkar etmekle, kendisi için hiçbir şey talep etmediğini söyleyecektir. Onun bakışının, onun Tanrıya itaat ettiği ve hakikatin herkes tarafından benimsenen ilkesine göre hareket etmek şeklinde olduğunu varsayalım. Bu ilke tamamıyla geneldir ve bu ilkeye göre hareket etmekle, o kişi, kendi meselesinin bir istisnasını yapmamaktadır. O meseleyi, başkalarının ret ettiği doğru ilkeyi kendisinin takip etmesi olarak görmektedir.

Orijinal pozisyonun bakış açısından, bu savunmaya karşı verilecek cevap, dini hakikatin hiçbir özel yorumunun genel olarak yurttaşlar üzerinde bağlayıcı kabul edilmediği ve yine o ilkelerin teolojik doktrinin sorunlarının çözümlenmesinin tek bir otoritenin hakkı olduğu üzerinde anlaşılmadığı şeklinde olmalıdır. Her bir kişi, kendi dini yükümlülüklerinin ne olduğuna karar verilmesinin eşit bir hak olduğu üzerinde ısrar etmelidir. O kişi, bu hakkını bir başka kişiye veya kurumsal bir otoriteye devretmemelidir. Gerçekte, bir insan bir başkasını otorite olarak kabul ederken, o otoriteyi yanılmaz bile kabul etse, anayasal bir mesele olarak eşit vicdan özgürlüğünü terk etmesinin hiçbir yolu olmadığı sürece, kendi özgürlüğünü uygular. Adalet tarafından korunan bu özgürlük daimidir: kişi kaderini değiştirmekte her zaman özgürdür ve bu hak, onun düzenli ve akıllıca uyguladığı seçme özgürlüğünün iktidarına bağlı değildir. Biz, insanların eşit vicdan özgürlüğüne sahip olmalarının, bütün insanların Tanrıya itaat etmeleri ve hakikati kabul etmeleriyle tutarlı olduğunu gözleyebiliriz. İnsanların birbirlerine karşı kendi dinleri adına talepte bulunmalarını sağlayan ilkeyi seçmesi, bir özgürlük problemidir ve bu düzenlenmelidir. Tanrı iradesinin takip edilmesine ve hakikatin tanınmasına izin verilmesi, daha henüz bir hüküm ilkesi tanımı yapmamıştır. Tanrı’nın niyeti olgusuna uyulması, hiçbir kişi veya kurumun bir başkasının dini yükümlülüklerine müdahale etme otoritesini takip etmesini gerektirmez. Bu dini ilke, hukukta veya politikada, hiç kimsenin kendisi için daha büyük özgürlük talep etmemesini haklı çıkarır. Kurumlar üzerinden talep yetkisi veren ilkeler sadece orijinal pozisyonda seçilmiş olanlardır.

Bu durumda, hoşgörüsüz bir cemaatin hoşgörüsüzlükten şikayet etmeye hiçbir hakkının olmadığını kabul etmeliyiz. Hala hoşgörü cemaatinin onları bastırma hakkı olduğunu söyleyemeyiz. Şunun için söyleyemeyiz: başkalarının şikayet hakkı olduğu için söyleyemeyiz. Onlar bu hakka, hoşgörüsüzler namına şikayet etme hakları olmadığı için sahip değildirler. Sadece adaletin bir ilkesi ihlal edildiğinde itiraz etme hakları vardır. Yeterli bir neden olmadan eşit özgürlük inkar edildiğinde adalet ihlal edilmiştir. Onun için sorun, bir başka hoşgörüsüzlük içinde olunmasının, birisinin özgürlüğünü sınırlandırmak için yeterli bir zemin olup olmaması sorunudur. Konunun daha iyi anlaşılması için, hoşgörü cemaatinin hoşgörüsüzleri sadece bir koşulda hoş görmeme hakkı olduğunu varsayalım. Bu onların çok samimi olmaları ve kendi güvenlikleri için hoşgörüsüz olmaları gerektiğine inanmaları için haklı bir neden bulunması durumudur. Bu hak, orijinal pozisyonun tanımladığı gibi, her bir kişinin kişisel korunma hakkı üzerinde hemfikir olduğu noktaya kadar hazırdır ve bunu takip eder. Adalet, varlıklarının temeli yok edilirken insanların tembel tembel oturmalarını istemez. Genel bir bakış açısından bakıldığında, kişisel korunma hakkından vazgeçmek insanların asla lehine değildir. O nedenle buradaki tek sorun, hoşgörüsüz olanlar başkalarının eşit özgürlükleri yönünden acil bir tehlike içinde değil iken, hoşgörülülerin hoşgörüsüzleri zapt etme hakkının bulunup bulunmadığı sorunudur.

Bir yolla veya başka bir yolla, hoşgörüsüz bir cemaatin adaletin iki ilkesini kabul ederek iyi düzenlenmiş bir toplumda var olduğunu varsayalım. Bu toplumun yurttaşları, bu insanlara hangi nazarla bakmalıdırlar? Onlar kesin olarak bu insanların üzerinde baskı kurmamalıdırlar; çünkü hoşgörüsüz cemaatin üyeleri bu durumdan şikayetçi değillerdir. Bunu yerine, adil bir anayasa var olduğu sürece, adaleti üstün tutmak bütün yurttaşların doğal görevidir. Başkaları adil davranmadıklarında dahi, biz bu görevi yerine getirmek veya getirmemek konusunda serbest olamayız. Daha sıkı bir şarta gerek vardır;  o da bizim meşru çıkarlarımız yönünden önemli risklerin mevcut olmasıdır. Esasen adil yurttaşlar, özgürlük olduğu ve kendi özgürlükleri tehlikeye düşmediği sürece, anayasayı ve onun kabul ettiği bütün eşit özgürlükleri korumak için çabalarlar. Onlar, hoşgörüsüzleri başkalarının haklarına saygılı olmaları yönünde zorlarlar. Zira kişi orijinal pozisyonda tanıdığı ilkelerin tesis ettiği haklara saygılı olunması gerektiğini bilir. Ancak anayasanın kendisi güvence altında olduğu sürece, hoşgörüsüzlerin özgürlüğünü inkar etmek için bir neden yoktur.

Hoşgörüsüzlüğe hoşgörü sorunu, doğrudan doğruya iki ilkenin düzenlediği iyi düzenlenmiş bir toplumun istikrarıyla ilgilidir. Bunu aşağıda görebiliriz. Eşit yurttaşlık pozisyonundan baktığımızda, insanlar çeşitli dini kuruluşlara katılırlar ve bu pozisyon içinde birbirleriyle kendi tartışmalarını yaparlar. Özgür bir toplumdaki yurttaşlar, bir diğerinin adalet duygusundan yoksun olduğunu, bunun eşit özgürlüğün kendisini koruması için gerekli bulunmasına kadar düşünmezler. İyi düzenlenmiş bir toplumda, eğer hoşgörüsüz bir cemaat ortaya çıkarsa, diğerleri kendi kurumlarının doğal istikrarını dikkate almalıdırlar.  Hoşgörüsüzlerin özgürlükleri, onları bir özgürlük inancına ikna etmelidir. İkna çalışmaları,  psikolojik ilkeler üzerine çalışır. Özgürlüklerini koruyan adil bir anayasa anlayışından yararlananlar, özgürlükler temelinde eşittirler ve onlar bir zaman sonra anayasaya itaat ederler. (§72) Hoşgörüsüz bir cemaat ortaya çıksa dahi, bu cemaat başlangıçta çok güçlü olmayacak, iradesini doğru yola tahmil edecek veya çok hızlı büyüyemeyecektir. Zira psikolojik ilkeleri elde tutmaya zamanı olmayacak, hoşgörüsüzlüğünü kaybetme eğiliminde olacak ve nihayetinde vicdan özgürlüğünü kabul edecektir. Bu adil kurumların istikrarının bir sonucudur. İstikrar demek, eğilimler adaletsizliğe doğru yükseldiği zaman, diğer güçlerin bütün düzenlemelerin adaletini korumak için oyuna katılmaya çağrılmalarıdır. Elbette, hoşgörüsüz cemaat başlangıçta çok güçlü olabilir veya hızlı büyüyebilir ve o nedenle istikrarı yapacak güçler bunu özgürlüğe dönüştüremeyebilir. Bu durum, felsefenin tek başına çözemeyeceği bir pratik ikilem sunar. Bu ikilem, hoşgörüsüzlüğün özgürlüğünün, özgürlüğü sınırlandırmak için adil bir anayasa altında olmasına bağlı olup olmaması üzerinedir. Adalet teorisi sadece adil anayasayı karakterize eder. Siyasal eylemin amacı, pratik kararların hangi referansla verilmesi gerektiği üzerinde durur. Bu amacın takip edilmesinde, özgür kurumların doğal gücü unutulmamalı ya da bunlardan hareket eden eğilimlerin kontrolsüz bir şekilde gidecekleri ve kazanacakları varsayılmalıdır. Adil bir anayasanın doğal istikrarını bilerek, iyi düzenlenmiş bir toplumun üyeleri, hoşgörüsüzlerin özgürlüğünü sınırlandırma konusundaki güveni, sadece eşit özgürlüğün kendisini korumasının gerekli olduğu özel durumlarda düşünmelidir.

O halde, sonuç, hoşgörüsüz cemaatin hoşgörüsüzlükten şikayet etmeye hakkı yok iken, onun özgürlüğü sadece hoşgörünün samimiyetiyle ve onların güvenliği ile özgürlük kurumunun tehlikede olduğuna inanılan nedenlerle sınırlandırılabilir. Hoşgörü sadece bu durumda zapt edilmelidir. Adil bir anayasa inşa etmek için önder ilkeler yurttaşlığın eşit özgürlükleridir. Adaletsizlerin şikayet edemeyecekleri olgusundan değil, tam da adaletin ilkelerinin önderliğinde gitmek gerekir. Son olarak, adil bir anayasayı güvence altına almak için dahi, hoşgörüsüzlerin özgürlüğünün sınırlandırılmasının, özgürlüğün azamileştirilmesi adına yapılmaması gerektiği de dikkate alınmalıdır. Bazılarının özgürlükleri, sadece başkalarının daha büyük özgürlüklerini mümkün kılmak için bastırılmamalıdır. Adalet bu tür muhakemelerin özgürlükle bağlantı içinde olmasını, avantajlar toplamı ile ilgili olanları yapmak için yasaklar. Hoşgörüsüzlerin özgürlüğünün sınırlandırılması, sadece adil bir anayasa altında eşit özgürlüğü korumak için ve hoşgörüsüz olanların orijinal pozisyonda tanımaları gereken ilkelerle yapılabilir.

Bu ve bunu takip eden kısımlardaki argüman, eşit özgürlük ilkesinin benimsenmesinin sınırlı bir mesele olarak resmedilmesini önerir. Bunların farklılıkları bilinse ve hiç kimse bunları akılla uzlaştırmasa dahi, insanlar bunu orijinal pozisyondaki açılarından, hala üzerinde mutabık oldukları bu ilkeden hareketle ve yine herhangi bir ilke üzerinde ilelebet anlaşmaları durumunda yapabilirler. Tarihsel olarak dini hoşgörüden kaynaklanan bu fikir, diğer durumlara da genişletilebilir. O nedenle, biz orijinal pozisyondaki kişilerin ahlaki kanaatlere sahip olduklarını bildiklerini ve aynı zamanda cehalet perdesi altında onların bu kanaatlerinin ne olduğunu bilmediklerini varsayıyoruz. Onlar, çelişki olduğunda ve tanıdıkları ilkeler bu inançları geçersiz kıldığında bu ilkeleri anlarlar; aksi takdirde, görüşlerini düzeltmeye ihtiyaç duymadıkları gibi, bu ilkeler inançlarını üstün tutmadığı takdirde, inançlarından da vazgeçmezler. Bu yolla adalet ilkeleri karşı ahlaki davranışları tıpkı yarışan dinlerin taleplerini düzenledikleri gibi hükme bağlar. Adaletin kurduğu çerçeve içinde, farklı ilkelerdeki ahlaki kavramlar ve anlayışlar, aynı ilkelerin değişik biçimde dengelenmesini temsil ederler ve bunlar toplumun değişik kesimleri tarafından da kabul edilirler. Önemli olan şudur, farklı kanaatlerdeki değişik kişiler, siyasal bir ilke meselesi olarak temel yapı üzerine çatışan taleplerde bulunduklarında, onlar bu talepleri adalet ilkeleriyle yargılarlar. Orijinal pozisyonda seçilen ilkeler siyasi ahlakın özüdür. Bu ilkeler, sadece kişiler arasındaki işbirliği şartlarını belirlemezler; aynı zamanda farklı dinler ve ahlaki inançlar ile bu kişilerin ait oldukları toplumun kültür şekilleri arasındaki mutabakat anlaşmasını da tanımlarlar. Şimdi eğer bu adalet kavramı büyük oranda negatif görünüyor ise, biz onun daha iyi tarafını da göreceğiz.”

 

 

Kim olduğunu bilmiyorsan eğer, kendin olabilmen mümkün değil.” Jose SARAMAGO

ANILARIM İÇİN YAZDIĞIM ÖNSÖZ –

Anılarımı anlattığım “FÎHİ MÂ-FÎH” isimli kitabımın birinci cildi basıldı ve kitapevlerinin raflarındaki yerini dün aldı. Ve bu benim için güzel bir “Avukatlar Günü” hediyesi oldu.

Neden mi yazdım anılarımı? Yukarıda Saramago, aşağıdaki önsözde de ben söylüyorum nedenini; kim olduğumu bildiğimi, kendim olduğumu anlatmak ve kendimi ifade etmek için yazdım anılarımı.

Peki! Kimin için yazdım? Onu da Goethe söylüyor: “Anlamayacak olanlara anlatma sakın bildiğin en güzel şeyleri.” Yani masum okuyacak ve anlayacak, anlayabilecek olanlara anlatmak için yazdım. Masum okumayacak olanlar, anlamayacak, anlayamayacak olanlar ve bir de benimle ilgili yarası bulunanlar okumasalar da olur. Ve hatta onlar hiç okumasalar daha da iyi olur!

İyi okumalar.

“Herkesin hayatına dair anlatacak bir hikayesi vardır mutlaka. Benim de var. Anılarımı onun için yazdım.

Kolej tahsili yaptım. İngiliz ve Amerikalı hocaların eğitiminden geçtim. Buna dair anlatacak şeylerim var. Anlattım.

68 kuşağındanım. O döneme, o dönemin Türkiye’sine dair anlatacak şeylerim var. Anlattım.

27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı yaşadım. Türkiye’nin zor zamanları olan bu süreçlere dair anılarım, düşüncelerim, gözlemlerim, tespit ve eleştirilerim var. Anlattım.

Demokrasiye, Cumhuriyete, laikliğe, insan için ekmek kadar, su kadar aziz bir şey olan özgürlüğe dair değerlendirmelerim, görüşlerim var. Anlattım.

Avukatım. Kırk iki yıldır fiilen bu mesleği icra ediyorum. Altı yıla yakın Ankara Barosu Başkanlığı, üç yıl Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptım. Bu süreçte yargıyla, yargı bağımsızlığıyla, yargıç tarafsızlığıyla, avukatlık mesleğiyle, Türkiye’nin dünden bugüne en önemli sorunu olan hukukla, hukukun bazen dayanılmaz ağırlığıyla, bazen de dayanılmaz hafifliğiyle, Türkiye’nin daha hala hukuk devleti olamamasıyla ve bunun getirdiği sıkıntılarla, insanın ve insanlığın en yüce erdemlerinden birisi alan adaletle ilgili bildiklerim, biriktirdiklerim, gördüklerim, yaşadıklarım, bu konuda yaptığım mücadeleler var. Anlattım.

Üç cilt olarak düzenlenen anılarımın birinci cildi doğumumdan ikinci kez Ankara Barosu Başkanlığı’na seçilmeme kadar olan süreyi, ikinci cildi Ankara Barosu Başkanlığımın ikinci ve üçüncü dönemlerini, son cildi ise Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı dönemini kapsıyor.

Anılarıma isim olarak koyduğum “FÎHİ MÂ-FÎH” Mevlana’nın kitabının adı. Türkçe “İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR” anlamına geliyor. FÎHİ MÂ-FÎH, Mevlana’nın katıldığı meclislerde yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Oğlu Sultan Veled ve Mevlana’nın müritleri tarafından derlenerek kitap haline getirilmiş. FÎHİ MÂ-FÎH, Mevlana’yı tanımak, Mevlana’nın tasavvuf, din, felsefe, ahlak, dünya ve insanlık görüşü, şiir vb. konulardaki görüşlerini öğrenmek ve anlamak yönünden Mesnevi kadar önemli ve değerli bir eserdir.

Mevlana’nın “O’na dayanırım Ben-Rahman ve Rahim Allah Adıyla” diyerek başladığı bu büyük eserin ilk cümlesi: “Bilginlerin kötüsü, beyleri ziyaret eden bilgindir; beylerin hayırlısı da bilginleri ziyaret eden beydir. Ne güzel beydir yoksulun kapısındaki bey; ne kötü yoksuldur beyin kapısındaki yoksul” cümleleriyle başlar.

Mevlana’nın bu öğüdüyle kastettiği şey, kendisinin de açıkladığı üzere, cümlenin harici anlamı, yani “beyleri ziyaret eden bilgin kötüdür; bilginleri ziyaret eden bey hayırlıdır” demek değildir. Araplar “Biz vermeyi öğrendik, almayı öğrenmedik” derler. Mevlana’ya göre de “almaya değil, vermeye giden bilgin iyidir; almaya değil, vermeye giden bey hayırlıdır.”

Ben ve benim gibiler, “alma değil, verme terbiyesi” ile büyüdük. Anılarımı yazmaktan amacım, almak değil, vermektir. Nedir vermek istediğim? Gandi “benim hayatım, benim mesajımdır” diyor. Aslında sadece Gandi’nin değil, herkesin hayatı, kendi mesajıdır. Benim hayatım da öyle. Anılarımı yazmakla, yarın ileride avukat, yargıç, savcı, noter veya akademisyen olmak isteyenlere, hukuk fakültesi öğrencilerine, halen avukatlık, yargıçlık, savcılık, noterlik ve akademisyenlik yapanlara, mesleği her ne olursa olsun bu kitaba ilgi duyacak olanlara bir mesaj vermek istedim. İyiliğin mesajını/bilgisini, önemli olmanın değil, değerli olmanın mesajını, bir şeyler olmanın değil, bir şeyler yapmanın mesajını, umudun mesajını, doğru ve güzel olan şeyler için, pozitif hedefler için mücadele etmenin mesajını, iyi olmanın, ahlaklı olmanın, erdemli olmanın mesajını, sade olmanın, mütevazi olmanın, saydam olmanın, bağımsız, özgür, özerk birey olmanın, iyi olanların bir gün mutlaka kazanacaklarının mesajını vermeye çalıştım. Verebildiysem eğer, emin olun tek tesellim, yegane kazancım ve mutluluğum bu olacaktır.

Geçiciliklerin geçicilikleri, her şey geçici. Olmuş olan, olacaktır, yapılmış olan tekrar yapılacaktır ve güneşin altında yeni hiçbir şey yoktur” diyor İncil’in ahlaki özdeyişlerinden birinin yazarı olan Ecclesiaste. Benim yaşadıklarım da, yaşarken yazdıklarım da, söylediklerim de, hissettiklerim de geçici şeylerdi, güneşin altında daha önce yaşanmış olan, söylenmiş olan şeylerdi. Hepsi geldi ve geçti; yazıldı, söylendi, hissedildi, yaşandı ve bitti.  Ve elbette bunların hiçbirisi, yeni şeyler olmadığı gibi, çok önemli şeyler de değildi.

Peki, o halde neden yazdım anılarımı? Belki önemseyecek olanlar olur diye yazdım ama daha çok kendim için yazdım. Kendimi ifade etmek, bir anlamda hayata, hayatıma karşı olan kişisel sorumluluğumu yerine getirmek, kamusal alanda ve anlamda uğradığım kimi haksızlıklara karşı kendimi savunmak için yazdım.

Ve elbette tanıklık ettiğim süreçte yaşanan toplumsal ve siyasal olaylar aracılığıyla tarihe küçük de olsa bir not düşmek için yazdım. Ve bütün bunları yazarken Murathan Mungan’ın “Yaşam boyu ne çok şeyin yanından geçip gitmişiz. Ne çok fırsatın, hayalin, insanın, ihtimalin…” demekle ne demek istediğini çok daha iyi anladım.

Son bir söz. İki teşekkür daha doğrusu. Anılarımı kitap olarak basan yayınevinin sahibi değerli insan, güzel insan, dost insan Sayın Ünal Sevindik’e ve yine anılarımın düzeltmelerini yapan, yayına hazır hale getiren, son birkaç yıl içinde kazandığım değerli bir arkadaşım olan, sohbetinden keyif aldığım, entelektüel kişiliğinden beslendiğim nadir insanlardan olan sevgili Ali Cevat Palaoğlu’na kucak dolusu teşekkürler ediyorum

Saygılarımla.

V.Ahsen Coşar

 

Hakikate yalnızca dokunabilirsin.”

HAKİKAT, SİYASET, BİLGİ, BİLİM VE HAYAT ÜZERİNE BİR GEZİNTİ –

En yukarıdaki sözler, Cusa’lı teolog/ilahiyatçı, felsefeci ve matematikçi Nicolas’a ait. Bu sözleriyle Nicolas, sanırım hakikati bilemezsin ve bulamazsın, ona sadece dokunabilirsin demek istiyor. Alman olan ve 1401-1464 yılları arasında Cusa’da yaşayan Nicolas, “De Docta Ignorantia” isimli eserinde söylüyor bunları. Latince olan “De Docta Ignorantia”, Türkçede “Öğrenilen Cehalet” veya “Bilmeme Bilgisi” anlamına geliyor.

Tanrı’yı hem ruhunda, hem de bedeninde hisseden, kendisini bildiği andan itibaren “ilahi aydınlanma” adını verdiği bir ruh halinin içinde yaşayan ve insanın sonsuzluk düşüncesiyle ilahilik inancını akılla kavraması gerektiği düşüncesi üzerine kafa yoran Nicolas, cehaletin ve bilimin iç içe geçen sınırlarının ayrılmasını, bilimin sınırlarının yeniden çizilmesini, nedensellikle ilahi aklın birlikteliğini ve böylece bilim ve Tanrı arayışının birlikte yürütülmesi gerektiğini savunur. Zıtların birlikteliği ilkesinden hareket eden Nicolas, “Öğrenilen Cehalet/Bilmeme Bilgisi” isimli eserini de savunduğu bu felsefi sentez üzerine inşa eder.

Öğrenilen Cesaret nedir? Üzerine sayfalarca kitap yazılabilecek olan bu kavramın ne olduğunu Yunus Emre söylüyor: “İlim ilim bilmektir / İlim kendini bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Bu nice okumaktır.” Yani öğrenilen cesaret bilmemek değildir, cahil cesaretidir, felsefi anlamı derin iki sözcükle ifade etmek gerekirse; “kendini bil-memektir”, “haddini bil-memektir.” Daha arabesk bir ifadeyle “cahilce bilmek-tir.” Ya da Balzac’ın “Bilirbilmezler” romanındaki gibi “bilirbilmezliktir.” Bilge Mevlana’nın “Bir delil/bilgi ile kırk alimi yendim, kırk delil/bilgi ile bir cahili yenemedim” demesi ondandır.

…Hiçbir şey bilmiyoruz – bu birincisi. Bu yüzden çok alçak gönüllü olmalıyız – bu ikincisi. Bilmediğimiz halde bildiğimizi iddia etmemeliyiz – bu da üçüncüsü. Halka sevdirmek istediğim yaklaşım kabaca budur. Ama geleceği pek parlak görünmüyor…

Bu sözler “Tümevarım ilkesinin geçersizliği nedeniyle, teoriler hiçbir zaman deneysel olarak doğrulanamaz ama yanlışlanabilir. O halde, bir teorinin bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gereklidir” diyen ve o nedenle “yanlışlanabilirliğin” felsefesini yapan Avusturya asıllı İngiliz vatandaşı Karl Raimund Popper’e ait.

Popper bunları 1994 yılında, bilgi kuramı ve bilimin sınırlı yapısı, barış, özgürlük, entelektüellerin sorumluluğu üzerine olan görüş ve düşüncelerini içeren ve Ali Nalbant tarafından son derece başarılı bir şekilde Almancadan Türkçeye “Hayat Problem Çözmektir – Bilgi, Tarih ve Politika Üzerine” adıyla çevrilen kitabında yazıyor.

Ve Popper bilgi üzerine, doğru üzerine, hakikat üzerine şunları söylüyor: “…Bilim doğruluk/hakikat arayışıdır. Ama kesin doğruluk/hakikat yoktur. Bilmiyoruz sadece tahmin ediyoruz. Kesin bilgi yoktur…Var olan her şey tahmin bilgisidir ve hipotezlerden oluşur…En sağlam bilgimiz, diğerlerinden kat kat üstün olan bilgimiz, bilimin bilgisidir; yine de bilimsel bilgi bile sadece tahmin bilgisidir… Düşünen insanlar olarak hepimizin ödevi, doğruluğu/hakikati bulmaktır. Doğruluk/hakikat mutlak ve nesneldir ama hemen cebimizde değildir.  Sürekli aradığımız ama genelde çok zor bulduğumuz bir şeydir; doğruluğa/hakikate yaklaşmamızı sürekli iyileştirmeye çalışırız. Doğruluk/hakikat mutlak ve nesnel olmasaydı, yanılmazdık. Ya da yanılgılarımız da doğrularımız da bir olurdu…

Doğrulama” üzerine kurulu olan pozitivist düşünceye ve geleneksel bilim anlayışına karşı çıkan ve bu anlayışın ana fikrini oluşturan “doğrulamanın” asla yapılamayacağını savunan Popper, bilimin deneme (hipotez) ve yanılma (deneysel çürütme) ekseninde ilerlediğini, yeni bir şey arayan ve bulan her bilim adamının bunu hatalarından/yanlışlarından ders alarak ve öğrenerek yaptığını söyler.

Ona göre bilim problemlerle başlar. Bilim bu problemleri zekice ve yaratıcı teorilerle çözmeye çalışır. Ama çoğu teori zaten yanlıştır ve/veya denetlenemez. Dolayısıyla doğrulanamaz da. Değerli olan ve işe yarayan denetlenebilir teorilerde dahi hatalar, yanlışlar ve yanılgılar aranır. Bu yolla yanlışları ve yanılgıları bulmaya ve bunları gidermeye çalışırız.

Bu düşüncelerini “Hiçbir zaman kelimelerle düşünmem. Aklıma bir fikir gelir ve ben onu kelimelerle açıklamaya çalışırım” diyen Einstein ile amip arasındaki farka işaret ederek sürdüren Popper, bu konuda şunu söyler; “Amip bir hata yaptığı zaman yok edilir. Einstein ise hataları ve hatalarını arar ve ilerlemesini böyle sürdürür. Yani ilerlemesini ve gelişmesini deneme ve yanılma yoluyla sağlar.

Hem doğa bilimleri, hem de sosyal bilimler, hep problemlerden çıkar diyen ve kendi çözümünü deneme yanılma ilkesi üzerine kuran Popper, bu konuda üç aşamalı bir şema ekseni üzerinde hareket eder: 1- Problem; 2- Çözüm denemeleri; 3- Ortadan kaldırma. Bunlar özü itibariyle tekil olabileceği gibi çoğul da olabilir.

Ona göre problem, bir rahatsızlık durumudur. Bu rahatsızlık, yani problem ya doğuştan gelen ya da deneme ve yanılma ile keşfedilmiş veya öğrenilmiş olan beklentilerle ortaya çıkar.

İkinci aşama, yani çözüm denemeleri aşaması problemleri çözme girişimlerinin olduğu aşamadır. Problem tek de olsa çözüm denemeleri birden fazladır. Bunlar deneme eylemlerini/hareketlerini kapsar.

Üçüncü aşama olan ortadan kaldırma aşaması negatiftir. Bu aşama hataların, yanlışların, yanılgıların giderilmesi aşamasıdır. Bu aşamada başarısızlıkla karşılaşılınca, denenen ortadan kaldırma hareketi/eylemi terk edilir ve yeni çözüm yollarına başvurulur. Denenen çözüm yolu başarılı olduğunda problem çözülmüş olur ve çözüm denemesi bu yolla öğrenilir.

Benzer bir problemle karşılaşıldığında, başarısız olan eski deneme yolları da dahil, eski sıralama çerçevesinde çözüm denemeleri başarılı çözüm denemesi elde edilinceye kadar tekrarlanır. Öğrenme dediğimiz şey de esasen, başarısız olan ve terk edilen çözüm denemelerinin yavaş yavaş ve birer birer deneme düzeyine inmesi ve sonuçta problemi çözmekte başarıya ulaşan denemenin tek başına ortada kalmasıyla olur ve oluşur.

Popper’e göre bu süreç, sadece insanların kendi bireysel problemlerini çözmelerinde değil, aynı zamanda Darwinci gelişim teorisinin şeması içinde de mevcuttur. Ve dolayısıyla bu şema tek bir organizmanın gelişimine değil, türlerin oluşumuna da uygulanabilir. Esasen çevre koşullarının veya organizmaların iç yapılarının değişmesi de, Popper’e göre üç aşamalı şemaya uygun bir problem oluşturmaktadır. Bu, her bir tür için bir uyum sağlama problemidir ve tür ancak, eğer problemi genetik yapısındaki bir değişiklikle, yani mutasyonla çözebilirse hayatta kalabilir. Zira genetik yapımız, işleyişimiz ve düzeneğimiz, sürekli değişiklikler ya da mutasyonlar oluşacak şekilde kurulmuştur.

Popper’e göre Darwincilik, bu mutasyonların, üç aşamalı şemanın ikinci maddesi anlamında çözüm denemeleri işlevi gördüklerini peşinen kabul eder. Çözüm denemelerinde başarılı olamayan, yani problemi veya problemini çözemeyen, yani değişimi gerçekleştirerek kendisini yenileyemeyen organizma, şemanın üçüncü aşaması gereği ortadan kalkar.

Popper’e göre evrim teorisi açısından bakıldığında, tıpkı mikroskoplarımız ve dürbünlerimiz gibi, duyu organlarımızda problemlerin ve çözüm denemelerinin bir sonucudur. Bu sonuca göre problem, biyolojik açıdan bakıldığında, gözlemden ve duyu algılarından önce gelir. Onun için gözlemler veya algılar, çözüm denemelerinde gerekli olan ve ihtiyaç duyulan araçlardır ve bunlar başarısız oldukları takdirde, üçüncü aşama olan ortadan kaldırma aşamasında başat rolü bu araçlar oynarlar.

Üç aşamalı şemanın bilimsel mantığa ve metodolojiye de uygulanabilir olduğunu ileri süren Popper, bu konuda da çıkış noktasının problem olduğunu, bunu çözüm denemelerinin izlediğini, çözüm denemelerinin her birinin birer deneme ve çoğunlukla hatalı olduğunu, o nedenle bunların hipotez veya tahminden ibaret bulunduğunu ve öylece kaldıklarını, bilimdeki yanlışları ve yanılgıları da yanlış teorilerin ortadan kaldırılmasıyla öğrendiğimizi söyler.

Bu öğrenim sürecinde en önemli işlevi bilimde özgünlük olarak isimlendirdiği bilinçli eleştirel düşünceye veren Popper, “her bilim öncesi bilgi, ister hayvana, isterse insana özgü olsun dogmatiktir” der ve “bilim, dogmatik olmayan yöntemin, yani eleştirel yöntemin bulunmasıyla başlar” diye de ekler.

Bilim felsefesinin esasını oluşturan “yanlışlanabilirlik” ilkesinin, sadece pozitif bilimler yönünden değil, siyaset bilimi yönünden de uygulanabilirliğini ve uygulanması gerektiğini savunan Popper, hem muhafazakar tasavvurun, hem de başta komünizm olmak üzere ütopyacı her ideolojinin ve anlayışın, statükonun devamından yana olduğuna işaret eder. Ve “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı eserinde de, statükocu ve totaliter olan bu her iki anlayışında, sahip oldukları fiziksel, zihinsel, ideolojik, toplumsal ve kültürel yapıları ve miraslarıyla, toplumun akışkanlığını öldürdüklerini ve dünyanın yaşanabilir iklimini kirlettiklerini ileri sürer.

Ve sezgi. “Sezgi olmazsa olmaz – her ne kadar sezgilerimizin çoğu sonuçta yanlış çıksa da.” diyen Popper sonra şöyle devam eder: “Sezgilere, fikirlere, mümkünse çekişen fikirlere gereksinmemiz var; dahası, bu fikirleri nasıl eleştirip, iyileştirip, eleştirel olarak sınayabileceğimize dair fikirlere gereksinmemiz var. Kaldı ki bunlar çürütülene kadar (belki daha uzun bir süre) kuşkulu fikirleri bile hoş görmeliyiz. Çünkü en iyi fikirler bile kuşkuludur.

Bu yazıya “Hakikate yalnızca dokunabilirsin.” diyerek hiç kimsenin hakikat tekeline sahip olmadığına işaret eden Cusa’lı Nicolas’la başladık, “hayat problem çözmektir” diyen, hem insanın ve insani problemlerin, hem de bilimsel teorilerin, ancak ve ancak çözüm denemeleriyle, yani deneme yanılma yöntemiyle ortadan kaldırılabileceğini, bunun için de eleştirel yönteme ihtiyaç olduğunu söyleyen Popper ile devam ettik.

Ve sözü İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı, olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci’nin “Hapishane Defterleri” isimli kitabındaki eleştiri, özeleştiri üzerine olan şu güzel sözleri ve tespitiyle bitirelim. “Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıp listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak kendini bil-mesidir. ‘