“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/Her şey naylondandı o kadar…” Turgut UYAR
SIRADAN BİR GÜNE UYANMAK!
Her zaman olduğu gibi dün sabahta erkenden kalktım. Kendime ve doğan güne merhaba dedim. Sonra salondaki pencerenin önüne oturdum ve kentin ışıklarını seyrettim biraz. Yağan yağmurun sesini dinledim. Daha sonra pencereyi açtım, yağmurla hemhal olmuş toprağın kokusunu çektim içime. Pencerenin önünde öylece oturdum bir süre. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte etraf aydınlanmaya, kentin ışıkları bir bir sönmeye başladı. Yağan yağmur beni dışarıya çıkmaya davet ediyor ve hadi gel seni biraz ıslatayım diyordu adeta. Biraz ıslanmak gerek dedim kendime. Eşofmanlarımı ve spor ayakkabılarımı giydim. Elime şemsiye, üstüme yağmurluk almadan dışarıya çıktım. Yağmurun altında uzunca bir süre yürüdüm. Yolda “Bir çiçek/Rıhtım taşının aralığından/Uzatmış başını/Bir çiçek yolumu kesti.” Bir çiçeğin yolumu kesmesi gönül kapısından başını uzatıp günaydın nasılsın diyen bir dost gibi geldi bana. Bende dostça günaydın dedim ona. Koparmaya kıyamadım ve bakışlarımla sevdim onu sadece. Eve döndüğümde epeyce ıslanmıştım. Kurulandım, sonra ılık bir duş aldım. Kahve yaptım kendime ve günün ilk sigarasıyla birlikte içtim afiyetle.
Ben kahvemi ve sigaramı içerken güvercinler geldi penceremin önüne. Oturduğum yerden kalktım mutfağa gittim bir avuç bulgur aldım geldim, sonra bir avuç daha. Pencereyi açtım, pencerenin önündeki denizliğe/küpeşteye koydum bulgur tanelerini. Pencereyi açınca korkup kaçan güvercinler az sonra geri döndüler. Onlar sabah kahvaltılarını yaparlarken bende onları seyrettim. O anda İlhan Berk’in o sevimli dizeleri geldi aklıma. “Sana içimi döksem beraber toplar mıyız?” diyen dizeleri…
Nazım’ın “Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Toprak, güneş ve ben… Bahtiyarım…” dediği gibi bende kendime “bu anda dalgalara düşmek yok, özgürlük var ama kavga yok, yağmur, kahve, sigara var ve ben bahtiyarım.” dedim.
Hayatımızdaki küçük mutluluklardan bazıları bunlardır aslında. Yani başlayan her güne, kendi içinde bir hayat olan her yeni güne merhaba diyerek uyanmaktır. Bu tamda Roma’nın bilge hükümdarı Marcus Aurelius’un dediği gibi bir şeydir, yani “O halde sana ait olan bu ufak zaman diliminden doğayla uyum içinde geç ve memnuniyetle tamamla yolculuğunu. Tıpkı olgunlaşan bir zeytinin, düşerken kendisini yaratan doğaya/Tanrıya ve üstünde büyüdüğü ağaca şükran duyması gibi” bir şeydir.
Zira hayat, senin hayatın, benim hayatım, onun hayatı aslında bir yolculuktur. O/bu hayatı yaşayan bende bir yolcuyum, sende bir yolcusun, oda bir yolcudur. Chris De Burgh’un “The Traveller/Seyyah” isimli o güzel şarkısında söylediği gibi “…And the traveller goes, nobody knows…/Ve seyyahın gittiği yeri kimse bilmez…” O halde bütün mesele insanın kendisini yetiştiren, olgunlaştıran üzerinde büyüdüğü o zeytin ağacına, yani hayata, hayatına şükran duymasıdır.
Ben hayata, hayatıma, iyisiyle kötüsüyle hayatın bana yaşattıklarına, bazen kızsam, bazen kırılsam, bazen gücensem de hep şükran duydum. Ve hiç, ama hiç küsmedim hayata ve hayatıma. Zaten hayat dediğin nedir ki? Usta hikayeci Mustafa Kutlu sinemaya da uyarlanan “Uzun Hikaye” isimli hikayesinde söylüyor hayatın ne olduğunu: “…Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep böyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey darmadağın olur.” Yani hayata dair hemen her şey Yahya Kemal’in şu muhteşem dizelerinde dediği gibi bir şeydir: “Her rind bu bezmin nedir encamı bilir/ Dünyamızı nagah zalam örtebilir/Bir bitmeyecek şevk verirken beste/Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.”
Onun için hiçbir şeye, hele insana dair olan hiçbir şeye şaşırmamak gerekir hayatta. Demem şu ki; insanın bir zamanlar kendisini övenlere de, sevenlere de, işi bitene kadar etrafında pervane olup dönenlere de, gün gelip, devran dönüp kendisine küfredenlere de hiç şaşırmaması, hiç kızmaması, hiç kanmaması, hiç metelik vermemesi, “önyargılarından öpüyorum canısı, bakış açına selam söyle” deyip gülüp geçmesi gerekir. Zira bunların hepsi hayata dahildir ve esasen insan da, hayat da böyle bir şeydir.
Madem öyle ve nasıl olsa bazı insanlarda dahil pek çok şey naylondan ve korkulacak hiçbir şey yok ortalıkta, o halde Carpe Diem!
