Hiçbir süreç, insanı tek bir çizgi üzerinde yürütmez, çünkü hayat inişli çıkışlı bir yol gibidir. Hayat, iyi kartlara sahip olmak değil, bazen kötü bir eli iyi oynama meselesidir.” Martin EDEN

AMERİKAN CEZA HUKUKU’NUN KÖKENLERİ, DÜNÜ VE BUGÜNÜ ÜZERİNE – I

Bugüne kadar blogumda yazdıklarıma baktım ve uzun zamandır hukuk üzerine yazı yazmadığımı fark ettim. Bunun üzerine hukukla ilgili olarak ne yazabilirim diye düşündüm, elimdeki İngilizce kaynakları, bildiklerimi ve biriktirdiklerimi gözden geçirdim. Gerek kaynaklarımın, gerekse bildiklerimin ve biriktirdiklerimin, Amerikan Ceza Hukuku’nun kökenleri, dünü ve bugünü üzerine yazmak konusunda yeterli olduğu sonucuna vardım ve yazmaya başladım.

Monografik tarzda ve bir dizi olarak planladığım bu yazı birkaç bölümden oluşuyor. Birinci bölümü, İngiltere’den başlayan, Amerika ile devam eden tarihsel süreç, yani Amerikan Ceza Hukuku’nun kökleri ve dünü, daha sonraki bölümü, Amerikan Anayasası’nın kişi güvenliği ve teminatları, hukuk ve yargılama güvenliği ile ilgili düzenlemeleri ve son bölümü de doğrudan günümüzdeki Amerikan Ceza Hukuku üzerine olacak.

Peki, neden Türk Ceza Hukuku değil de, Amerikan Ceza Hukuku üzerine yazıyorsun diye düşünenler ve soranlar mutlaka olacaktır. Bunun birinci nedeni, Türk Ceza Hukuku üzerinde yazanların sayıca çok, Amerikan Ceza Hukuk konusunda yazanların daha az sayıda olmaları; ikinci nedeni Amerikan Ceza Hukuku’nun bizim ülkemizde çok fazla bilinmemesi; üçüncü nedeni bizim ülkemizdeki yargıç ve savcıların ne yazık ki çoğu tarafından içselleştirilmeyen, içselleştirilmediği için de, özellikle günümüzde çok fazla itibar edilmeyen, ceza hukukunun temel ilkelerinden olan ispat yükü, masumiyet karinesi, cezaların şahsiliği, makul şüphe, sanık/mahkum hakları, cezaların ve infazın insanileşmesi, habeas corpus gibi kurum ve kavramların önemine, değerine, bunların elde edilmesi için verilen olağanüstü ve gerçekten  trajik mücadeleye dikkat çekmek; dördüncü nedeni başka bir ülkede de olsa, ceza hukukunun ve bu hukukun yargılama sürecinin zaman içinde nasıl evrildiğini ve insanileştiğini görmenin, hukuk tarihi, günümüzdeki Amerikan Ceza Hukuku’nu bilmenin ise karşılaştırmalı hukuk yönünden önemli olması; beşinci nedeni bu ve daha önceki yazılarımla bilgimi ve biriktirdiklerimi paylaşmak suretiyle ilgi duyanlara yararlı ve yardımcı olmak; altıncı nedeni benden sonrasına, mütevazi de olsa benden bir hatıra, bir iz bırakmak ve sonuncusu da hukuki bir zevk olarak benim bu konuda yazı yazmak istemem, yani benim kişisel tatmin arzumdur.

Okuduğunuzda göreceğiniz üzere, bu yazıda yer alan bilgiler, İngiliz ve Amerikan hukukları temelinde, genelde hukukun, özelde ceza hukukunun nereden nereye geldiğinin, insan hak ve özgürlükleri ile insan onurunun korunmasında çok önemli bir yeri, işlevi ve değeri olan ceza hukukunun temel ilkelerinin zaman içinde nasıl gelişip insanileştiğinin, bunun için verilen dramatik mücadelenin, Martin Eden’in dediği gibi, hayatın tek bir çizgi üzerinde yüremediğinin, bazen inişli, bazen çıkışlı bir yol olduğunun, o nedenle, hayata dair olan hemen her şeyin iyi kartlara sahip olmak değil, kötü bir eli iyi oynama meselesi olduğunun kısa ve çarpıcı bir hikayesidir.

A- İNGİLİZ HUKUKU’NUN GEÇİRDİĞİ TARİHSEL SÜREÇ –

Konuya Britanya İmparatorluğu’nun egemen olduğu tüm ülkelerde uygulandığı için ‘Common Law/Ortak Hukuk’ adı verilen İngiliz Hukuk sisteminin tarihsel yönden gelişmesi ve şekillenmesiyle başlamak gerekir. Zira genelde Amerikan Hukuku, özelde Amerikan Ceza Hukuku üzerinde etkili olan, sadece etkili değil, aynı zamanda Amerikan Hukuk sisteminin atası konumunda bulunan ülke İngiltere, hukuk sistemi ise İngiliz Hukuku’dur.

Öncelikle ve özellikle belirtmek gerekir ki, Milattan sonra Birinci Yüzyıl İngiltere’si vahşi bir ülkeydi. Öyle ki, dönemin İngiltere topraklarında yerleşik olan ve birbirleriyle kıyasıya savaşan vahşi kabileler vardı. Savaşmayı bilen ama barışmayı bilmeyen bu kabileler, bir savaşı bitirdikten sonra yeni bir savaşa başlıyorlardı. İngiltere toprakları bir sonraki milenyumda son derece ciddi istilalara uğradı. Her bir istila, istilacıların kendi hukukunu da beraberinde getirdi. Ama yerli halkı da önemli ölçüde değiştirdi ve kendisine benzetti. Bu değişime ve benzetmeye bağlı olarak, İngiliz hukuku zaman içinde kendisini arıttı ve giderek İngiltere vahşi bir toplum olmaktan çıktı.

Amerikan Hukuk Sistemi, İngiliz sisteminden daha sonra tesis edilmiş olmakla, tam olarak olmasa da, başlangıçta ve hatta on dokuzuncu yüzyıl boyunca İngiliz Hukuk Sistemi’ni örnek aldı. Bu süreçte yargıçlar, avukatlar ve akademisyenler İngiliz hukuk sisteminin etkisinde kaldı. Ama zamanla bu etki kayboldu ve Amerikan hukuk sistemi, hem case law/olay hukuku olarak isimlendirilen İngiliz sisteminden, hem de Almanya ve Fransa’da uygulanmakta olan civil law/medeni hukuk sisteminden farklı bir yapıya kavuştu. Bu bağlamda zaman içinde oldukça değişen ve yasama organı tarafından yürürlüğe konulduğu için ‘statutory law‘ olarak isimlendirilen ‘yazılı hukuk‘a geçen Amerikan Hukuku’nun, İngiliz’lerden tevarüs ettiği ve günümüzde hala yaşattığı en önemli kurum ve kavramlar; ‘precedent‘ denilen ‘emsal karar‘, juri sistemi , ‘supremacy of law‘, yani ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesi, ‘trial as a contest/tartışma, rekabet üzerine kurulu yargılama usulü’dür. Bu çerçevede gerek common law/ortak hukuk, gerekse emsal kararlar Amerikan Hukuk Sistemi’nin kaynakları arasındadır. Emsal karar, ister atanmış, isterse seçilmiş olsun her düzeydeki yargıcın benzer olaylarda, benzer şekilde verdiği kararlardır. Temeli bir case law/olay hukuku olan common law/ortak hukuk sistemine dayanan emsal karar kavramı/kurumu, özellikle yazılı hukuka geçildikten sonra işlevini yitirmiştir. Günümüzde sadece yazılı hukukta boşluk olması durumunda uygulanabilir niteliktedir. Yine İngiliz Hukuku bir ‘judge-made law‘, yani ‘yargıç yapımı hukuk‘ olmasına karşın, Amerikan Hukuku yargılama faaliyetindeki aktif rolü nedeniyle bir ‘attorney-influenced law‘, yani ‘avukat etkisinde kalmış hukuk‘dur.

Bununla birlikte, Amerikan Ceza Hukuku’nu tam olarak kavrayabilmek için İngiliz Ceza Hukuku Sistemi’ni, bu sistemin tarihsel sürecini, bunun evrelerini ve gelişimini bilmek gerekir. Zira ister özel hukuk, isterse ceza hukuku temelinde olsun, Amerikan Hukuk Sistemi’nin kökenleri İngiltere’dedir ve İngiliz Hukuku’dur

İngiltere’yi işgal ve istila eden Romalılar, düşüşe geçtikleri tarihte İngiltere’yi geldiklerinde buldukları gibi bırakıp gittiler. Romalıların adayı terk etmelerinden sonra, İngiltere, o zamanın en güçlü kabileleri olan Anglo’ların ve Sakson’ların egemenliğine geçti. Milattan sonra 400 yıllarında meydana gelen bu egemenlikle birlikte, Anglo-Sakson’ların ceza hukuku anlayışı adaya egemen olmaya başladı. Bu anlayışa göre, devlete yönelik eylemler değil, ailelere yönelik eylemler suç olarak kabul ediliyordu. Bu elbette Anglo-Sakson’ların ceza soruşturmasını/ceza yargılamasını kendi aralarında uygulamadıkları anlamına gelmiyordu. Esasen onlar suçların intikamını almak hususunda sofistike bir yapıya ve anlayışa sahiptiler.

O dönemin İngiltere’si, şimdi town/ilçe olarak isimlendirilen sancaklara/livalara ve bunlarda ayrıca ‘hundreds/yüzler’ adı verilen idari birimlere bölünmüştü. Bu idari birimler yüz özgür insanın bir araya gelmesinden oluşan gruplardı. Yine bu birimler de kendi içinde ‘tithings/onlar’ adı verilen ve on kişiden oluşan gruplara bölünmüşlerdi. Bu birimlerin her birinin başında ‘hundredman’ ve ‘tithingman’ adı verilen görevli kişiler vardı. Görevli bu kişilerin başında, daha sonra ‘şerif’ adı verilen ‘shire-reeve’, yani sancak/liva görevlileri bulunuyordu. Bunlar kralın temsilcileriydi. Hunderdman ve tithingman isimli görevliler, kendi sancaklarında olup biten her şeyi kendi üstlerindeki shire-reeve’lere, yani şeriflere rapor ediyorlardı. Bu görevliler günümüzde olduğu gibi kanunu/hukuku uygulamakla görevli ve sorumlu değildiler. Bunlar sadece şartlar zorunlu kıldığında, gerekli çalışmaları organize eden kişilerdi. Genel olarak hundred başındaki görevliler, suçları takip etme yetkisine sahiptiler. Bu yapı gerek yerel denetimi ve emniyeti, gerekse tüm topraklardaki güvenliği sağlamada son derece etkili ve yararlı bir düzenlemeydi.

Suç işleyen bir kişinin mahkemenin önüne götürülmesi, mağdurun veya ailesinin şikayeti üzerine oluyordu. Şimdi bize garip görünse de, gerek hundred’lar, gerekse tithing‘ler sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal yönden birbirlerine son derece bağlı olan kabile toplumuna özgü birimlerdi. Bir hundred’dan veya tithing‘den kurtulmak isteyen kişinin gidebileceği hiçbir yer yoktu. Zira kaçan kişinin, son derece büyük de olsa şehir alanı veya kırsal alan içinde kendisini anonimleştirmesi, diğer bir deyişle saklaması olanaksızdı. Her bir kişinin bir hayat kurma yeteneği ve olanağı mevcuttu ve bu kişilerin bütün hayatı hundred  ya da tithing içinde kuruluydu.

Davalar hundred mahkemelerinde görülüyordu ve bu mahkemeler her dört haftada bir toplanıyordu.  Bu mahkemelere genellikle kralın vekilharçları başkanlık ediyorlardı. Günümüzün aksine, o zamanlarda hukuk ve ceza davaları şeklinde bir ayrım mevcut değildi. Bütün davalar aynı günde hundred mahkemesinin önüne götürülüyordu. Mahkemede ilk önce davacı kendi iddiasını ve talebini sunuyordu. Bu aşamadan sonra, mahkeme davayı görmeye veya görmemeye karar veriyordu. Eğer mahkeme davayı dinlemeye karar verirse, duruşma için bir başka gün tayin ediliyordu.

Mahkeme genellikle davayı görmenin hundred mahkemesinin görevi içinde olmadığına karar veriyordu. Bu durumda, dava, yılda iki defa toplanan sancak/liva mahkemesine gönderiliyordu. Sancak/liva mahkemeleri, önceleri ealdorman/ayan üyesi/belediye meclisi üyesi, daha sonraları earl, yani kont olarak isimlendirilen yüksek mevkili/rütbeli kraliyet memurunun başkanı olduğu, üye olarak bir piskoposun, kralın sancak/liva bölgesindeki kıdemli bir memurunun ve şerifin bulunduğu bir heyetten oluşuyordu.

Daha henüz hapishaneler mevcut olmadığından, mahkum olanlar hapsedilemiyorlardı. Özellikle gayri ahlaki ve sapkın bir suçtan dolayı mahkum olan kişiler, infaz olarak işkenceye tabi tutuluyorlar ya da ağırlıklı olarak mağdurun zararını tazmin etmekle yükümlü tutuluyorlardı. Tazminatlar, wergild, bot ve wite olmak üzere üçe ayrılıyordu. Bir aile üyesinin öldürülmesi veya ağır şekilde yaralanması durumunda ödenen tazminata wergild adı veriliyordu. Adam öldürme suçlarında bu tazminat, öldürülen kişinin sosyal statüsüne göre belirleniyordu. Tazminat miktarının tespitinde, suçun işlenme nedeni ve koşulları dikkate alınmıyordu. Bot daha küçük suçlar ve hafif yaralamalar için ödenen tazminattı. Wite ise, lorda ya da kabile reisine ödenen bir çeşit kamu para cezasıydı. Bu para cezası daha sonra kabile geliri oldu. Eğer suçlu kişi tazminatı ödeyemeyecek kadar fakir ise, para cezasının karşılığı olarak hayvan çiftliklerinde istihdam ediliyordu.

Bu periyotta Milattan Sonra 899’da ölen Kral Alfred, çok sayıda kabileyi birleştirdi ve mevcut kanunları kitaplaştırdı. İngiliz ortak hukukunun temelini kitaplaştırılan bu kanunlar oluşturdu. Daha sonraki 170 yıl içinde ve 1066 yılındaki Norman istilasına kadar İngiltere, Sakson’ların ve Danimarka’lıların varisi oldukları krallar tarafından yönetildi. Norman istilası İngiliz devletinin modern bir devlete dönüşmesinin ve ‘Britanya İmparatorluğu’nda güneş asla batmaz’ öz deyişinin başlangıç noktasıdır.

Ango-Sakson kabile toplumunda en önemli iki şey, kişinin, kişi olarak kabul edilmesinin ve itibarının Tanrı’nın isteğine ve iradesine bağlı olmasıdır. Bir kişinin itibarı, o kişinin herhangi bir suç işlediği iddiasında bulunulduğunda, mahkemede onun lehine konuşacak, onun doğruyu söylediğine kefil olacak olan oath-helper/yemin yardımcıları olarak isimlendirilen kişilerin sayısı ile ölçülüyordu.

Buna göre, eğer bir kişi suç işlemekle suçlanıyor ve masum olduğunu iddia ediyor ise, yemin yardımcılarını mahkemenin huzuruna getirebiliyordu. Mahkeme bu yardımcılara, sanığın doğruyu söylediği hususunda yemin ettiriyordu. Bu yemin ‘Yüce Tanrı Adına, ben burada gerçeği ifade etmek için bulunuyorum, davetsiz ve satın alınmaz bir insanım, gözlerimle gördüğüm, kulaklarımla duyduğum üzere onun söylediklerini teyit ediyorum’ şeklindeydi. Yemin yardımcıları sorguya çekilmedikleri gibi delil göstermek zorunda da değillerdi; onlar sadece suçlanan kişiye inandıklarını ifade etmekle yükümlüydüler. Pek çok davada suçlamanın düşmesi için bu yemin beyanı yeterliydi.

Bununla birlikte, eğer mahkeme sanığın masumiyeti hakkında şüphe duyarsa, yargılamanın işkence ile yapılmasına karar verebiliyordu. Bu yargılama Kilise tarafından yapılmaktaydı. Bunun nedeni, bu yolun Tanrı’nın iradesinin belirlenmesi için gerekli görülmesiydi. Kilisedeki yargılama üç günlük bir oruçla ve yargılamayı izlemek isteyen halkın huzuruyla yapılıyordu. Sanığın suçunu itiraf etmek hakkı vardı. Eğer sanık itirafta bulunmaz ve suçsuz olduğu hususunda ısrar ederse, ona su veya demir işkencesi arasında bir tercihte bulunması teklif ediliyordu. Su işkencesi soğuk ve sıcak olmak üzere iki çeşitti. Soğuk su işkencesi, sanığın kutsal suyu içmesi ve daha sonra bir nehre atılması şeklinde uygulanıyordu. Suya atılan sanık, su üzerinde durursa suçlu, suya batarsa masum kabul ediliyordu. Biraz şansı olan sanıklar, boğulmadan bulunup sudan çıkartılıyordu.

Sıcak su işkencesinde sanık, daha sonra geri alınmak üzere bir taşla sıcak suya bırakılıyordu. Demir işkencesinde sanık, dokuz feet/iki metre, yetmiş dört santim uzunluğundaki sıcak bir demiri elleriyle taşıyordu. Her iki durumda da, yani hem sıcak su, hem de demir işkencesinde sanığın elleri bandajlanıyordu. Eğer üç gün içinde sanığın yaraları iltihaplanmazsa, sanık masum ilan ediliyordu. Bu konudaki ortak ve yaygın inancın aksine, işkence yargılaması itirafı zorlamak için değil, sadece ilahi gerçeği anlamak amacıyla ve iyiniyetle yapılıyordu. Sonuç itibariyle, bu, belki de ilk planda suç işlemekten kaçınma, yani suçun caydırıcılığı hususunda işe yarayan ve etkili olan bir cezalandırma şekliydi.

İşkence mahkemesi, zaman içinde ortadan kalktı ve yerini ceza mahkemelerine bıraktı. Yemin yardımcıları kurumu ise zamanla tanıklığa dönüştü.

Katolik Kilisesi, İngiliz hukuk hayatında çok önemli bir rol oynamıştır. Bu bağlamda, Katolik Kilisesi zaman içinde devlete paralel bir sistem olarak gelişmiş ve bu kiliseye bağlı pek çok kilisenin her birisi kendi hukuku ve yaptırımları olan dini mahkemeler haline gelmiştir.

Bu mahkemeler, hem özel hukuka, hem de ceza hukukuna ait olan davaları görmek konusunda görevli ve yetkiliydiler. Kilise Mahkemeleri’nin, özel hukuka ilişkin davalar bağlamında yargılama yetkisi, kilisenin payına düşen vergileri ödemeyen kişilerden bu alacakların tahsili, kilise görevlilerinin evlenme, boşanma ve vasiyetname gibi ihtilaflarını kapsıyordu.

Ceza mahkemeleri zina, evlilik dışı cinsel beraberlik, dinsel sapkınlık ve başkaca ahlaki suçları yargılama yetkisine sahipti. Kilisenin bir kişiyi aforoz etme hakkı ve yetkisi vardı. Bu hak ve yetki kapsamında kilise aforoz fermanı çıkartabiliyordu. Bu fermanın işlevi ve etkisi, hapiste olan kişinin itaat ve tövbe etmesine kadar sürüyordu.

Kilise mahkemeleri davaları karara bağlamada ‘stare decisis/precedent/emsal karar’, yani benzer olaylarda daha önce verilen emsal kararları esas alıyordu. Ancak bu mahkemeler yaptıkları yargılama ve verdikleri kararlarda öncelikle kilise hukukunu uygulamak zorundaydılar. Kilise hukuku, Papa’nın emir ve fermanları ile diğer kilise görevlilerinin verdikleri hükümlerden oluşuyordu. Zaman içerisinde kilise hukuku ile yazılı veya ortak hukuk hükümleri birbirleriyle çeliştiğinde, emsal kararlar esas alınmaya başladı. Bununla birlikte, kilise hukukunun kilise mahkemeleri üzerindeki etkisi devam etti.

Kral William, siyasi gücünü konsolide etmek için iktidarı merkezileştirdi. Bu amaçla 1086’da arazileri/mülkleri kayıt altına alan ‘Mahşer Günü Kitabı’ anlamına gelen ‘Domesday Book’ adlı kararnameyi yayınladı. İngiliz tarihinin ilk nüfus ve mal sayımı bu şekilde yapıldı ve kayıt altına alındı. Bunun yapılmasından amaç, vergi salınabilmesi için nüfusun ve mal varlığının tespit edilmesinin gerekli olmasıydı.

On ikinci ve on üçüncü yüzyıllar, İngiliz Hukuk Sistemi’ndeki hızlı değişikliklere tanıklık etti. Bu bağlamda, hukuk sistemi elden geçirildi, yargılamalarda jüri uygulamasına geçildi, sanıkların hakları güvence altına alındı, hangi davalara kral mahkemesinin ya da il/ilçe mahkemesinin bakacağına ilişkin kurallar belirlendi.

Kral ilk kez kendisini hukukla/kanunla bağlı kabul etti. Bu hususun kabulü ile hiç kimsenin hukukun üstünde olmadığı, diğer bir deyişle kanun/hukuk önünde eşitlik ilkesi uygulamaya konulmuş oldu. Bu elbette kralın ve tebasının arasındaki ilişkilerin düzgün ve düzeltilmiş olması anlamına gelmiyordu. Öyle ki, bütün bu değişiklikler, kral ile parlamento arasındaki ardı arkası kesilmez mücadelenin başlıca nedeni ve temeli oldu, dahası bunlar Amerikan Devrimi’ne giden yolun taşlarını döşedi. Bu alanda geliştirilen sanık hakları, hem İngiliz, hem de Amerikan Haklar Bildirgelerinin temelini oluşturdu. Son olarak mahkemelere getirilen çoklu seviye farklılıkları/hiyerarşi Amerikan federalizmine örnek oldu. Bütün bu değişiklikler, kronik dokümanlar dizisi olarak sisteme eklemlendi, yanı sıra kralın, soyluların ve diğer yurttaşların hakları hem tanımlandı, hem de düzenlendi.

Milattan Sonra 110 yılında Kral Birinci Henry tarafından ‘Charter of Liberties/Özgürlükler Fermanı’ kabul edilerek yayınlandı. Bu ferman kralı hukukla/kanunla bağlayan ilk siyasi ve hukuki dokümandı ve şunları içeriyordu;

  • Kral Kilisenin ve soyluların mallarına el koyma hakkından vazgeçiyordu.
  • Soylular mallarını kendi mirasçılarına vasiyet etme hakkını elde ediyorlardı.
  • Soylular sosyal statü olarak kendi altlarında bulunanlara da aynı kanunların uygulanmasını kabul ediyorlardı.

Bu doküman 1215 tarihinde Kral John tarafından imza ve kabul edilen ‘Magna Carta’nın temelini oluşturdu.

1164 yılında Kral İkinci Henry tarafından çıkarılan ‘The Constitutions of Clarendon/Clarendon Anayasaları’ ile İngiltere’deki dini mahkemelerin içi boşaltıldı. Bundan sonra hukuki ve cezai ihtilafların çözümlenmesi kraliyet mahkemelerinin yetki ve görevi alanı içine girdi. Bu düzenlemeyle getirilen ve kraliyet ile dini mahkemelerden seçilen 12 yargıçtan oluşan ve uyuşmazlıkların çözümünde hakikati tespit etmekle görevli kılınan kurul, jüri yargılamalarının ve kurumunun da başlangıcı oldu.

Clarendon Anayasaları, kilise ile devlet arasındaki ihtilafları çözüme bağlayacak şekilde düzenlenmişti. Ne var ki, bu düzenlemeye Canterbury Başpiskopos’u Thomas Becket ve yüksek düzeydeki kilise görevlileri, papalık otoritesinin daha da artırılarak sürdürülmesi gerektiği gerekçesi ile karşı çıktı. Becket’in öldürülmesiyle sonuçlanan bu mücadele, devletle kilisenin ayrılmasının başlangıcı oldu.

Kral İkinci Henry tarafından Northampton’da toplanan bir kurul tarafından alındığı için ‘The Assize of Northampton/Northampton Kurul Kararları’ adı verilen ve özünde Clarendon Anayasaları’na dayanan bir dizi nizamnameyle stare decisis/precedents, yani emsal kararlar yaygın bir uygulama alanı buldu.  Öyle ki, yargılama sürecinde ve karar verilmesinde belirli kanunların takip edilmesi ilkesini beraberinde getiren bu kararlar, kral mahkemelerinin yargılama alanını genişletti.

Bu kurul kararları, İngiliz Hukuk Sistemi’ni bir başka yolla da değiştirdi, bu bağlamda 1176 yılından önce kralın mahkemeleri çok az sayıda ihtilafı ve genel olarak iki asil arasındaki ihtilafı karara bağlıyorlardı. Diğer davalar ise il/ilçe veya hundred seviyesindeki mahkemelerde görülüyordu. Northampton Kararları sonrasında, ceza yargılamasında sanığın, hukuk davalarında davacının veya davalının krala başvurmak suretiyle ve kralın da kabul etmesi koşuluyla, davanın kralın mahkemesinde görülmesinin yolu açıldı.

Northampton Kararları, hukuk uygulamasında başkaca önemli değişiklikler de getirdi. Öyle ki, İngiliz Ortak Hukuku önceki davalar hakkında verilen kararlar hakkında bilgi sahibi oldu. Mahkemeler yargılama sürecinde ve karar vermede yazılı dokümanları ve hukuki emirleri kullanmaya başladı. Uzman/bilirkişi kurumu doğdu. Mahkemelerin esas defteri tutmaları ve davaların bu defterlere kayıt edilmesi uygulaması başladı. Kralın mahkemeleri kralın gücünü artırdı. Ne var ki, bu değişikliklere bağlı olarak kral ve memurları artan yükü taşımakta yetersiz kaldılar. Bu da kralın iktidarının uygulanmasında ve tamamlanmasında Parlamento kurumuna giden yolu hazırladı.

Bütün bu gelişmeleri İkinci Henri’nin oğlu olan ve 1199’da kardeşinin ölümü sonrasında tahta geçen John’un, ‘Büyük Ferman’ olarak isimlendirilen ‘Magna Carta’yı kabul ve ilan etmesi takip etti. Kralın iktidarının, yani siyasi iktidarın sınırlandırılmasının ve buna bağlı olarak kuvvetler ayrılığı ilkesinin, temel amacı ve özü itibariyle birey hak ve özgürlüklerinin korunması için siyasi iktidarın sınırlandırılması demek olan anayasacılığa, hukuk devletine, demokrasiye giden yolu açan Magna Carta, pek çok önemli ve değerli hükmün yanı sıra yaşamsal nitelikteki şu önemli hükümleri getirdi:

  • Hiçbir özgür insan, yasalara aykırı olarak ve herhangi bir yolla yakalanamaz, tevkif edilemez, sürülemez, hiçbir kimsenin malları elinden alınamaz.
  • Kabul edilmiş olanların dışında, yüksek rütbeli kilise adamlarından, baronlardan meydana gelen bir kurulun rızası olmadan, haciz konularak ya da zor kullanılarak hiçbir vergi toplanamaz.
  • Hiç kimse adalet hakkını satamaz, devredemez, geciktiremez ve inkar edemez.

Magna Carta’da yer alan bu hükümlerden ilki, Amerikan Hukuk Sistemi’ni de etkiledi, bu bağlamda bu hüküm Amerikan Anayasa’sının Değişik/Ek Beşinci Maddesi’ne ‘Hiç kimse, ….hukuka uygun bir usul olmaksızın hayatından, özgürlüğünden ve mülkiyetinden yoksun bırakılamayacağı gibi, kimsenin özel mülkiyeti bedeli ödenmeden kamu hizmetine tahsis edilemez…’ şeklinde ve benzer bir ifadeyle intikal etti.

Bu tarihten yaklaşık 115 yıl içinde, İngilizler kabile toplumundan, düzensiz bir hukuk sisteminden, hukukun etkili şekilde uygulandığı yeknesak bir sisteme geçtiler.

Bir sonraki periyotta, diğer bir deyişle on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, İngiliz Hukuk Sistemi’nde, özellikle dini ve siyasal alanlarda çok daha dramatik ve hızlı değişiklikler oldu. Bu değişikliklere bağlı olarak İngiliz Hukuk Sistemi, dini ve siyasi alanın birbirlerinden çok daha fazla ayrıldığı bir yapıya doğru evrildi. Bu çerçevede, tüm yurttaşları birbirleriyle uyumlu ve uzlaşır hale getirmek için sivil özgürlüklere daha fazla yer verildi. Toplum olarak işlevsel olmak için gerekli olan bütün bu özgürlükler, bu özgürlüklere olan inanmışlık ve bağlılık, İngiliz göçmenler tarafından Amerika’ya taşındı.

Bütün bu değişiklikler bir gecede olmadı ve elbette gürültüsüz patırtısız bir şekilde ve kan dökülmeden gerçekleşmedi. Esasen on yedinci yüzyıl İngiltere’si barbarlığı ile Avrupa’daki tüm komşularına dehşet saçıyordu.

On yedinci yüzyıla kadar, İngiltere common law/ortak hukuk kurumunu yaklaşık 400 yıl süreyle kullana gelmişti. Ancak kralların ilahi hakka sahip olduklarına inanan Kral Birinci James’in on yedinci yüzyılda tahta çıkmasıyla birlikte, İngiltere hukukun egemenliği ilkesinden saptı, buna bağlı olarak Tanrı’nın yeryüzündeki elçisi olduklarını ileri süren kralların koydukları ve ilahi olduğunu iddia ettikleri keyfi kurallara göre yönetilmeye başladı.

Ne var ki, İngiliz common law/ortak hukuk geleneği, kralların Tanrı’nın yeryüzündeki elçileri olduğu ve onların emirlerinin Tanrısal nitelikte bulunduğu iddiasına kesin olarak karşıydı. Zira ortak hukuk geleneğini savunanlar, önceki kralların imzaladıkları ve kabul ettikleri Özgürlükler Fermanı, Clarendon Anayasası ve Magna Carta temelinde, yani kralın hukukun egemenliği ilkesiyle bağlı olduğunu düşünüyorlardı. O nedenle ve onlara göre, mahkeme kararlarının dayanağı ilahi ve dini hukuk değil, referansı din olmayan emsal kararlar olmalıydı. Kralların ilahi iktidarı anlayışı, açıkça hukukun egemenliği anlayışıyla çatışma halindeydi.

Babası Birinci James ile aynı fikirlere sahip olan ve kralların ilahi hakka sahip bulunduğuna inanan Kral Charles, göreve geldikten sonra parlamento ile çatışmaya başladı. Zira parlamento zaman içinde güçlenmiş, kralın iktidarına ortak olmuş, kraliyet bütçesini denetleyerek bu bütçeyi kısmaya başlamıştı. O nedenle, Kral Birinci James ve ondan sonra kral olan Charles, iktidarlarını parlamento ile paylaşmaktan dolayı son derece rahatsızdılar.

Ne var ki, 1620’lerin sonlarına doğru Kral Charles’a muhalif üç grup oluştu. Bu gruplar, ortak hukuku kavramış ve benimsemiş avukatlardan, ana yapıdan farklı düşünen ve  dini bir cemaat olan Püriten’lerden ve parlamentonun alt düzeyini oluşturan Avam Kamarası’nın üyelerinden oluşuyordu.

Bu muhalif grupların zorlamasıyla Kral Charles, 1628’de ‘Petition of Rights/Haklar Bildirgesi’ olarak isimlendirilen belgeyi imzalamak zorunda kaldı. Zira Kral Charles, bütçenin çok kötü durumda olması nedeniyle zengin mülk sahiplerinden borç para talep etmek durumundaydı. Kralın talebini kabul etmeyen mülk sahipleri, yargılanmadan tutuklanma ve öldürülme tehdidi altındaydı. Bu gruplar ve parlamento kralın bu durumundan yararlanarak mülk sahipleri ile anlaştı. Haklar Bildirgesi bu şekilde yürürlüğe konuldu. Bu bildirge, kralı hukuka, daha önce kabul edilen Charter of Liberties/Özgürlükler Fermanı’na ve Magna Carta’ya uyacak şekilde düzenlenmişti. Bu bildirgenin getirdiği en önemli kurum, Habeas Corpus Hakkı’dır.

Büyük ferman olarak da bilinen habeas corpus ilkesi, Latince ‘vücudu göster’, İngilizce ‘you have the body’, yani ‘sen bir vücuda sahipsin’ anlamına geliyor ve ‘eğer bir insanı yakalamışsanız, onu yargılamadan infaz edemezsiniz, yargılama süresince o insanı gözaltında tutabilir ve hatta hapsedebilirsiniz, ama birisi kalkıp da “bu insan nerede?” diye sorduğunda, o insanı sapasağlam göstermeli ve mahkemenin huzuruna getirmelisiniz’ anlayışı çerçevesinde işliyordu. Kişinin can güvenliği, yani hayat hakkı ve özgürlüğü bağlamında çok önemli bir güvence getiren bu ilke, zaman içinde başta Amerikan Anayasası olmak üzere, Amerikan Hukuku’nun da ana ilkelerinden birisi haline geldi, dahası günümüzdeki İnsan Hakları’nın da temel referansı oldu.

Kral Charles bu bildirgeyi her ne kadar kabul ve ilan etmiş ise de uygulamaya yanaşmadı. Bu bağlamda, Parlamentonun 1629 ile 1640 yılları arasında toplanmasına izin vermedi. Parlamento daha sonra yeniden toplandığında, kralın iktidarını sınırlandırmasını kabul etmesine kadar vergi toplamasına izin vermedi. Kralın otoritesinden hiçbir ödün vermeye yanaşmaması üzerine 1642’de sivil/iç savaş başladı.

1649’da Parlamento ordusu kralı yakaladı ve öldürdü. İngiltere Oliver Cromwell’in parlamentoyu feshederek kendi ‘protectorate’ rejimini başlatmasına, yani ‘Lord Protector/Koruyucu Lord’, diğer bir deyişle ‘kral vekili’ sıfatıyla hamilik görevini üstlenmesine ve ülkeyi bu şekilde kendi vesayeti altında yönetmesine kadar, Parlamento’nun denetiminde bir ‘commonwealth’, yani bir uluslar topluluğu, yani egemenliğin millette olduğu bir devlet olarak yönetildi. Cromwell’in 1658’de ölmesinden sonra bu görevi üstlenen oğlu, yeteneksizliği ve becerisizliği nedeniyle bu görevi yürütemedi. 1660’da parlamento seçimleri yapıldı ve parlamento Charles’ın oğlu İkinci Charles’ı sınırlı yetkilerle kral tayin ederek monarşiyi restore etti.

Kral İkinci Charles’ın 1685’de ölmesi üzerine kardeşi İkinci James tahta geçti. Roma Kilisesi’ne bağlı katı bir Katolik olan Kral İkinci James’de, kralların iktidarının ilahi olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla geçmişte yaşananlar onun döneminde tekrar yaşanmaya başladı. Bir başka sivil/iç savaş istemeyen İngilizler, Kral İkinci James’e hoşgörü ve tahammül gösterdiler. Çoğunluğu Protestan olan İngiltere, umutlarını barışçıl bir geçiş için çocuğu olmayan James’in yerine kral adayı konumunda ve Protestan olan kız kardeşi Mary’nin tahta geçmesini beklemeye aktardı. Ancak Kral İkinci James daha sonra bir erkek çocuk sahibi oldu. İlk doğanın tahta geçmesi kuralına göre Mary’nin tahta geçmesi böylece imkansız hale geldi.

Bu gelişmeler üzerine, İngiliz Parlamentosu Mary’yi ve Hollanda hükümdarı eşi William of Orange’i İngiltere’yi işgal ve istila etmeye davet etti. Bu davet sonrasında Kral İkinci James tek bir kan dökülmeden İngiltere’yi terk etti. Böylece monarşide şiddetsiz ve kansız bir değişiklik oldu ve bundan dolayı İngiliz siyasi tarihinde bu değişiklik, Glorious Devrimi/Şanlı Devrim olarak isimlendirildi.

Ne var ki, parlamento mutlak bir yönetimin kurulmasını istemiyordu. Buna bağlı olarak William ve Mary, ‘Bill of Rights’ olarak isimlendirilen ‘Haklar Bildirgesi’ni kabul ve ilan ettiler. Bu bildirge Amerikan Hukuk Sistemi’nin inşası ve evrimi üzerinde son derece etkili oldu.

İngiliz Haklar Bildirgesi, kralın hukuka itaatinin ve parlamentonun rolünün sınırlandırılmasını sağladı. Çünkü monarşi siyasal hasmını susturmak için iktidarını ve hukuk sistemini kötüye kullanıyordu. Bu haklar bildirgesi sanıkları korumak,onların haklarını teminat altına almak amacıyla aşağıdaki hükümleri getirdi;

  • Ağır kefaletler ve para cezalarına hükmedilemeyeceği gibi olağan dışı ve insafsız cezalar verilemez.
  • Jüri üyeleri, jüri listesinde kayıtlı olanlardan ve dönüşümlü olarak, vatana ihanet suçundan dolayı yapılan yargılamalarda ise mülk sahipleri arasından seçilecektir.
  • Mahkemelerce verilmiş bir mahkumiyet kararı olmadan verilen para cezası taahhütleri, yardım ve bağışlar kanunsuz olmakla geçersizdir.

Bu bildirgeyle yasaklanan ağır kefalet yükümlülüğü, daha sonra Amerikan Hukuk Sistemi’ne eklemlendi, bu bağlamda Amerikan Anayasası’nın Ek/Değişik 8.maddesiyle anayasa hükmü haline getirildi. Yine jüri üyeleriyle ilgili hükümlerde Amerikan Hukuku’na dahil oldu. Sanığın hakkında mahkumiyet kararı verilinceye kadar, para cezalarının ve başkaca hak kayıplarının infaz edilemeyeceği hükmü de, önce İngiliz Hukuku’nda, daha sonra da Amerikan Hukuku’nda temel bir ilke haline geldi.

B- KOLONİ SÜRECİNİN AMERİKAN CEZA HUKUKU ÜZERİNDEKİ ETKİSİ –

Yeni Dünya’daki İngiliz kolonileri Britanya adalarının hemen her yerinden göçen son derece geniş bir nüfustan oluşuyordu. Bu periyotta Amerika’da dört ayrı İngiliz kolonisi oluştu. Massachusetts ve New England/Yeni İngiltere Kolonileri, William Penn Orta Atlantik Kolonileri, Chesapeake Körfezi Kolonileri, Georgia ve Carolinas Güney Kolonileri. Bu kolonilerin her biri kendi ceza hukuku sistemlerini kurdu ve bunlar zaman içinde Amerikan Ceza Hukuku’nun temelini oluşturdu.

Kral Birinci Charles’ın İngiltere’yi parlamentosuz yönettiği 1629 ile 1640 yılları arasındaki süreç ‘on bir yıllık tiranlık’ dönemi olarak bilinir. Bu dönemde siyasi ve dini yönden baskı ve ekonomik yönden son derece büyük fakirlik vardı. Buna bağlı olarak bu süreçte 80.000 insan İngiltere’yi terk etti. Bunların bir kısmı İrlanda’ya, bir kısmı Karayip’lere, bir kısmı Hollanda ve Almanya’ya, 21.000 insan ise Massachusetts’e gitti.

Massachusetts kolonisi, kendi dini inançlarına göre yaşamak isteyen ve böyle bir toplum düzeni oluşturan Püritenler tarafından kuruldu. Günümüz standartlarına göre, Püritenler tarafından oluşturulan bu toplum düzeni son derece kısıtlayıcı ve yasakçıydı. Bazı suçlar için öngörülen cezalar insanlık dışıydı. Püritenlerin kanunlarında temel bazı suçlar düzenlenmişti. Çoğu Tevrat hükümlerine dayanan bu suçlar şunlardı: Büyücülük/cadılık, putperestlik, hırsızlık, sahtekarlık/kalpazanlık, kutsal değerlere küfretme ve başkaca şekillerde saygısızlık etme, adam öldürme, ırza geçme, zina, hayvanlarla cinsel ilişkiye girme, oğlancılık, çocukların isyana sevk etme, çocukları inatçı şekilde yetiştirme, vatana ihanet, bir başkasına atfı cürümde bulunmak suretiyle mahkemede yalancı tanıklıkta bulunma, on altı yaşından büyük birisinin ebeveynlerini dövmesi veya onları lanetlemesi. Bu suçların çoğunun cezası idamdı.

İdam cezası insanları yakarak veya asarak infaz ediliyordu. New England kolonisinde hapishane olmadığından, suçlular yerin altına ya da çalıştırılmak üzere ücra bölgelerdeki çiftliklere gönderiliyorlardı. Sadece bununla yetinilmiyor, yanı sıra kamusal utanca, yani genel/umumi teşhire de başvuruluyordu. Buna göre suçlular, üstlerinde suçlarına işaret eden harfler bulunan elbiseler giymeye zorlanıyorlardı. Mesela Z harfi zinayı, H harfi hırsızlığı, S harfi sahtekarlığı ifade ediyordu. Massachusetts hukuku hızlı bir yargılama süreci öngörüyordu, buna göre mahkumiyetle infaz arasındaki süre dört gün ile sınırlıydı.

New England kolonileri oluşturdukları küçük ilçelerde/kasabalarda güvenlikle görevli ve bundan sorumlu bir emniyet müdürü (daha sonra şerif) seçiyordu. Emniyet müdürü/şerif kriz zamanlarında ilçe/kasaba sakinlerini topluyor ve onların desteğini/yardımını alıyordu.

Amerika’da dini inançlar üzerine koloni kuran bir diğer mezhep Quakers/Quaker’lardı. Anglikan Kilisesi mensubu olmadıkları için İngiltere’de çok zulüm gören, bu bağlamda kilise vergisini ödemeyi reddettikleri için hapsedilen, işkence gören, mallarına el konulan bu mezhep mensupları, İngiltere’yi bu nedenle terk ettiler ve yeni kıtaya göçtüler. Yaşadıkları deneyimler, onlara, kilise ile devletin ayrılması gerektiğini, dini özgürlük hakkının önemini, sanıkların haklarının değerini öğretmişti. O nedenle, bütün bu hakları derin bir inançla savunan ve daha çok New Jersey, Pennsylvania ve Delaware’de yerleşik olan Quakerler, kendi kolonilerinde din temelli bir toplum ve eyalet/devlet yapısı kurmadılar. Dahası bir başka mezhebe ve dine bağlı olan insanların kendi kolonilerinde özgür şekilde yaşamalarına hem izin verdiler, hem de bu konuda onları cesaretlendirdiler. Esasen New Jersey, Pennsylvania ve Delaware’de yerleşik başka dini inanç sahibi insanlar da vardı. Quakerlar çok erken zamanda mülkiyet hakkı ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki yakın bağı idrak etmiş olan insanlardı. Zira onların İngiltere deneyimleri, inançlarından dolayı ve kilise vergisini ödememeleri nedeniyle mülklerine sorgusuz sualsiz el konulabileceğini göstermişti. Özet olarak bu koloniler Kıta Avrupa’sından Amerika’ya göçen ilk dini göçmenlerdi. Günümüzün standartları temelinde değerlendirildiğinde, onlar, gerek suçlar, gerekse suçlular konusunda son derece aydın ve aydınlanmış insanlardı. Onların amacı insanları cezalandırmaktan daha çok, rehabilite etmek yönündeydi. Bu anlayış, Quakerların sadece hukuk sistemlerine ve yasalarına değil, aynı zamanda uygulamalarına da yansımıştır. Onların kanunlarında yer alan iki temel/ana suç vardı. Bunlar vatana ihanet ve taammüden adam öldürmek suçlarıydı.  Bütün sanıklar hızlı yargılanma hakkına/güvencesine sahiptiler. Hapis cezaları kısa süreli ve son derece insaniydi. Öyle ki, hapishanedeki mahkumlara sıcak günlerde hücrelerinden çıkma imkanı verilmekteydi.

Maryland ve Virginia’ya yerleşik olan Cheasepeake Körfezi Kolonilerindeki İngiliz göçmenler kral yanlısıydılar. Bunlar ağırlıklı olarak kendileri için yeni bir fırsat yakalamayı amaçlayan İngiliz soylu ailelerinin çocukları ve onların çocuklarıydı. Bu özellikleri nedeniyle beraberlerinde son derece kuvvetli bir hiyerarşik düzen getirdiler ve bu düzeni gerektiğinde acımasız bir şekilde uyguladılar.

Cheasepeake Körfezi Kolonilerinin ekonomilerinde tütün en ağırlıklı üründü. Buradaki arazi sahibi çiftçiler tütün yetiştirmek ve ihraç etmek suretiyle büyük fırsatlar yakaladılar ve çok zengin oldular. Az sayıdaki arazi sahibi seçkin, kolonilere ceza kanunlarının yazımı konusunda öncülük etti ve bu kolonideki ceza kanunları bu şekilde tesis edildi. Bu kolonilerde kurulan düzene karşı çıkanlar ve bu düzeni bozanlar çok şiddetli tepkilerle karşılaştılar. Bu kolonilerdeki sınıf farklılıkları Amerika’daki diğer kolonilerden açıkça çok farklıydı. Örneğin, ağır suç işleyen birisi İncil’in bir ayetini okumak ve bunu boynuna asmak zorundaydı. Esasen kolonideki pek çok kişinin boynunda İncil’den alınmış bir ayet asılıydı ve bu ‘boyun ayeti’ olarak biliniyor ve isimlendiriliyordu. Ağır suçlardan dolayı idama mahkum olanlar dar ağacına at arabasıyla götürülüyordu. Bir defasında boynunda kementle darağacına götürülen birisinin, ayağa kalkıp son sözlerini söylemesi sonrasında at arabasıyla infaza götürülme uygulamasına son verildi. Darağacı genellikle suçun işlendiği yerde kuruluyor ve infaz halka açık olarak yapılıyordu.

Kanunları uygulamakla yükümlü ve emniyeti sağlamakla görevli olan şerifler, kasabanın/ilçenin mülk sahibi soyluları tarafından atanıyorlardı. Bu şeriflerin kendilerine bağlı olarak görev yapan vekilleri, yardımcıları, memurları, gardiyanları, katipleri, kırbaççıları ve başkaca personeli vardı. Yine Cheasepeake kolonistleri idam ve ağır hapis cezası alanları teşhir ve rezil etmek üzere teşhirci istihdam ediyorlardı. Bu teşhir uygulamalarının bir kısmında, bir mahkum diğer bir mahkumun kulağını kesmeye veya idama mahkum kişiyi darağacına götüren arabayı çekmeye mecbur tutuluyordu.

Cheasepeake kolonilerinde idam cezası insanları suçtan caydırmak için uygulanıyordu. İdam edilenlerin cesetleri, başkalarına ibret olsun diye nehir kenarlarında birkaç gün asılı tutuluyor, bazı cesetler fiziki ve tıbbi tetkiklerde kadavra olarak kullanılıyordu. Yine hükümlünün sahibi olduğu malvarlığına, kan bozukluğu gerekçesiyle el konuluyor ve bu malvarlıklarının mülkiyeti koloniye intikal ediyordu.

Kuzey ve Güney Carolina ve Georgia’dan oluşan Güney Kolonileri’nin birbirlerine benzer bir hukuki tarihi vardır. Çünkü bu koloniler nispeten seyrek bir nüfusa ve oldukça dağınık bir araziye sahipti. O nedenle, bu kolonilerde sadece birkaç resmi ve şekli hukuk sistemi mevcuttu. Hal böyle iken, birkaç çevresel faktör Güneydeki erken dönem yaşamını çok kuvvetli şekilde etkilemiştir.

Caroline’da oldukça büyük tütün arazileri mevcuttu. Çivit (boya yapmakta kullanılıyordu) ve keten pazarı daha karlı olunca, tütün yerine bu ürünler yetiştirilmeye başlandı. Ancak üretim sadece köleler istihdam edildiği takdirde kar getiriyordu. Hukuk sistemi bir süre sonra beyazların siyahları istihdam ve kontrol etmeleri üzerine inşa edildi. Zira siyahlar kendi kanunlarına tabi idiler ve suç işleyen siyahları yargılamak üzere onlara ait olan mahkemeler vardı. Siyahlar, sahipleri olan beyazlarla aynı yasal ve hukuki güvencelere ve hukukun korumasına sahip değildiler, fakat köle sahiplerinin takip etmek zorunda oldukları kurallar da mevcuttu.

Merkezileşmiş nüfus bölgeleri, yerelleştirilmiş hukuk ve kanun sistemine öncülük ediyordu. Kuzeydeki şerifler ve mahkeme görevlileri, Güneydekilerden daha çok yetkiye ve nüfuza sahiptiler. Bu bölgede başkalarına muhtaç olmadan kişinin kendi işini görmesi şeklinde bir gelenek gelişmişti ve buna göre bireyler aralarındaki ihtilafları kendileri çözüyorlardı. Ne var ki, hukuk başka yönlere de bakıyor ve o nedenle bunlardan etkileniyordu.

Georgia, Kuzey Amerika’da en son kurulan İngiliz Kolonisi’dir. Bu koloni hayırsever bir insan olan James Oglethorpe tarafından kurulmuştur. Oglethorpe, yaptıklarıyla İngiliz hapishanelerindeki borçluları hayrete düşüren varlıklı bir insandı. Şöyle ki, İngiltere’de borcunu ödeyemeyen insanlar borçlu hapishanesine hapsediliyorlar ve aileleri fakirhanelere sığınmak zorunda kalıyorlardı. Oglethorpe, bu durumdaki insanlara yeni kıtada iş vermek suretiyle çalışarak borçlarını ödemeleri ve hayata yeni bir başlangıç yapmaları için fırsat verilmesini bir dilekçe ile Kral Birinci George’dan talep etti. Kralın bu talebi göç edecek olanların Carolina ile İspanyolların ellerinde tuttukları Florida arasındaki arazide yerleşmeleri koşuluyla kabul etmesi üzerine, bu durumdaki insanlar Oglethorpe tarafından Amerika’ya götürüldü ve kralın emrettiği bölgeye iskan edildi. Kralın iskanın bu bölgede yapılmasını istemesinin nedeni, bu bölgedeki arazilerin İspanyollarla ihtilaflı olması ve orada devamlı olarak kalacak İngiliz göçmenlerinin, İngiltere’nin bu yerlerdeki iddia ve taleplerini güçlendirmekti. Kral bu amaçla Savannah ve Altama Nehirleri arasındaki arazileri Oglethorpe’ye bağışlamak suretiyle tahsis etti. Oglethorpe, daha sonra krala ithafen bu bölgeye Georgia adını verdi.

Oglethorpe’nin altruistik/özverili vizyonu bununla kalmadı. Oglethorpe’un maiyeti bölgeyi İspanyol’lardan ve düşman yerlilerden kurtardı ve böylece İngiliz göçmenler Carolina’dan buraya gelerek yerleştiler ve bu yerlerin sahibi oldular. Oglethorpe Georgia’daki köleliği yasakladı, Carolina’da köleliğin yasaklanması mülk sahiplerinin köleleriyle birlikte gelip direnmeleri nedeniyle zamana bırakıldı ve bir süre sonra kanunun değişmesiyle kölelik burada da kaldırıldı.

Yeni kıtada her koloni bölgesindeki insanlar son derece idealist bir nosyonla ve devletle/hükümetle halk arasında iyi ilişkiler kurmak niyetiyle başladı ve öylece devam etti. Ceza hukukunun temeli bu şekilde oluştu. Her bir koloni, ilk gelenlerden farklı olan daha sonraki göçmenlerin getirdiği yeni görüşlerden etkilendi ve bunlara adapte oldu. Bütün bu adaptasyonlara rağmen başlangıçtaki kurucu idealler, bir şekilde yaşadı ve giderek Amerikan Hukuk Sistemi içinde yolunu ve mecrasını buldu. Koloniler bir ulus olarak bir araya gelme ve birbirlerine bağlanma ihtiyacını duyduklarında – ki zaman içinde bu ihtiyacı duydukları için bir ulus haline geldiler – ondan sonraki süreç, değişik değerlerin yerleştirilerek birbirleriyle uyum sağlaması, yani bütünleşmenin ve kapsayıcı bir iskeletin inşasının gerçekleştirilmesiyle geçti ve nihayetinde bu da gerçekleşti.

Amerikan Devrimi, hiç niyetleri olmamasına ve hatta çok da istememelerine rağmen, 13 Amerikan kolonisini bağımsızlık için bir araya topladı. Bununla birlikte, bu bir araya geliş, onların kendi farklı kültürlerini korumalarıyla ve fakat Thomas Jefferson’un ‘devir edilemez haklar’ fikri etrafında bir araya gelmeleriyle mümkün oldu. Bu bir araya geliş, İngilizlerin yüzyıllardır gördükleriyle ve hakların doğum günü olarak düşündükleriyle aynı hakları kapsaması sayesinde gerçekleşti. Ortak ihtiyaç olarak bir araya gelmek ve kendi kaderini tayin etmek için 13 koloni 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzaladı.

Jefferson yaşama hakkını, istilaya, sivil kargaşaya ve gayri adil iktidara karşı meşru müdafaa hakkı olarak tanımlıyordu. Ona göre din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, oy kullanma hakkı özgürlüğün temel referanslarıydı. Mülkiyet hakkının referansı özgürlüğü aramaktı. Bu ifadelerin referansı ve kaynağı büyük ölçüde, yaşamı, özgürlüğü ve mülkiyeti Tanrı bağışı ve devir edilemez haklar olarak nitelendiren İngiliz düşünürü John Locke’un yazılarıydı. Tanrı bağışı olan ve o nedenle dokunulamaz ve devir edilemez nitelikte kabul edilen bu haklar, insanlara dünyevi iktidarlar tarafından verilmiş olmamakla ve insanlar bu hakları doğarken beraberlerinde getirmiş bulunmakla, hiçbir dünyevi iktidar bu hakları çiğneyemez ve insanların elinden alamazdı. Yazılarında bunları ifade eden Locke’a ve Jefferson’a göre, aksi durumda insanlar için direnme hakkı doğmaktaydı. Bütün bu nedenlerle, Amerikan Hukuk Sistemi’nin temelini yaşama hakkı, özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı ve mutluluğu aramak hakkı oluşturur.

O zamanlarda, bu hakların sadece seçkin erkeklere ait olduğuna inanılıyordu. Zamanla bu hakların, sadece seçkin erkeklere ait değil, renklerine ve cinsiyetlerine bakılmaksızın tüm insanlara, yani siyahlara ve kadınlara da ait olduğu kabul edildi.

Merkezi hükümet/devlet, kolonilerin İngiltere’ye karşı bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra kuruldu. Bu aşamadan sonraki ilk çaba, bir Konfederasyon Sözleşmesi hazırlamak oldu, ancak bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı. Zira  Konfederasyon Sözleşmesi son derece zayıf bir merkezi hükümet/devlet yapısı ortaya çıkardı. Bu hükümet/devlet yapısı yeteri kadar gelir kaynaklarına sahip olmadığı için konfederasyonu yönetmekte başarılı olamadı. Bu sonuç daha güçlü bir merkezi hükümete/devlete acil ihtiyaç olduğu gerçeğini ortaya koydu. Ancak İngiliz Monarşisi altında tiranlığı yaşayan ilk gelen göçmenler, bunun etkisiyle daha hala geniş yetkilere sahip güçlü bir hükümetten/devletten korktukları için, böyle bir yapının oluşmasına karşı çıktılar.

Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk federal anayasası 1778 tarihli ‘The Articles of Confederation/Konfederasyon Maddeleri‘dir.  Bunu 1781’de onaylanan anayasa metni takip eder. Amerikan Anayasası’nın bu ilk metninde federal mahkemeler olmadığı gibi başkanlık sistemi ve Kongre, yani meclis de yoktur. Bütün bu gelişmeler sonrasında ve mevcut eksiklikleri gidermek için 1787’de Philadelphia’da Anayasa Konvansiyonu toplandı. Her eyalet bu konvansiyona bir delege gönderdi. Bu konvansiyonda, daha sonra içeriğini inceleyeceğimiz, eyaletlerin ve bireylerin haklarını güvence altına alacak güçlü bir merkezi hükümet/devlet kurma ve buna uygun bir anayasanın kabul edilmesi düşüncesi hakim oldu.

Amerikan Anayasası ile kurulan hukuk ve devlet yapısını, bu anayasayla tanınan ve güvence altına alınan hakları incelemezden önce, gerek Amerikan Hukuk Sistemi ile bir karşılaştırma yapabilmek, gerekse bu sistemle arasında bulunan ilişkisi temelinde Napoleonic Code olarak isimlendirilen Fransız orijinli Napolyon Kanunu’nun da genel hatlarıyla incelenmesinde yarar vardır. Şöyle ki;

Günümüzde dünya genelinde uygulanan hukuksal sistemlerin çoğunun temeli Roma Hukuku’na dayanır. Bu oluşumda özellikle Milattan Sonra Altıncı Yüzyılda Doğu Roma İmparatoru olan Justinianus tarafından derlenerek bir araya getirilen ve hukuk literatüründe ‘Corpus Juris Civilis’ adı verilen külliyat, mevcut hukuk sistemleri üzerinde son derece etkili olmuştur. Bu külliyattaki pek çok ilke, dünya genelinde zaman içinde uygulama alanı bulunan ve hatta bir kısmı günümüzde de hala uygulanan hukuk sistemleri olan ve Napolyonik Kod, Germanik Kod ve Nordik Kod olarak isimlendirilen sistemlerin hepsinde yer aldı.

Bu kodlardan, yani kanunlardan birisi olan Kod Napolyon, 1804 yılında Napolyon Bonapart tarafından hazırlatıldı ve Fransa’da yürürlüğe konuldu. Bu kodun hazırlanmasında büyük ölçüde Roma Hukuku ve özellikle Medeni Hukukun Gövdesi anlamına gelen Corpos Juris Civilis esas alındı. Bunun yanı sıra Napolyon’un ve maiyetindekilerin Mısır seferinde etkilenmeleri nedeniyle İslam’ın Maliki ve Şafi mezheplerinin kaynaklarından, az miktarda da olsa yararlanıldı.

Kıta Avrupası hukuk sistemine dahil olan Türkiye, Kod Napolyon’dan daha çok Germanik Kod’u kendisine esas almıştır.

Roma Hukuku’nun, bu bağlamda Corpus Juris Civilis’in ceza hukukundan ziyade  borçlar, ticaret, aile, eşya, miras gibi özel hukuka ilişkin düzenlemeleri içermesi nedeniyle, bunu esas alan Kod Napolyon’da, hukukun bu disiplinlerini düzenleyen hükümlere sahiptir. Bununla birlikte Kod Napolyon’da ceza ile ilgili olarak yer alan düzenlemeler, bu bağlamda suçlar ve cezalar son derece tutarlıdır ve hatta Fransız Devleti’nin, tıpkı İngiltere’de Özgürlükler Bildirgesi’nin, Magna Carta’nın ve diğer hatırı sayılır İngiliz dokümanlarının İngiliz Hükümetlerini halka karşı sorumlu kıldığı gibi hukukun egemenliği çizgisine gelmesine katkı yapmıştır.

Napolyon iktidarı Fransız İhtilali sonrasında ele geçirmişti. O iktidara geldiğinde Fransa on yıl süren korkunç bir ihtilal kargaşasından çıkmıştı. Öyle ki, Monarşi döneminde, etkili kişiler sorgusuz sualsiz ve yargılama yapılmadan hapsediliyorlardı.   İhtilal Fransız monarşisinin aşırılığına hemen hemen aynı şekilde cevap vermiş, özellikle ihtilalden sonraki terör döneminde çok sayıda Fransız asiline ve orta sınıf mensubuna karşı çok ağır ihlallerde bulunmuştu. Yani Fransa’da ihtilalden önce Monarşi diktası, ihtilalden sonra ihtilalcilerin diktası yaşanmıştı. O nedenle, Fransa’nın adil bir hukuk koduna açıkça ihtiyacı vardı. Yukarıda da işaret edildiği üzere Kod Napolyon büyük ölçüde bu ihtiyaca cevap vermiştir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, sadece Louisiana, ağırlıklı olarak Kod Napolyon geleneğine dayanan bir hukuk sistemine sahiptir. Louisiana, ABD tarafından 1803 yılında satın alınmıştır. Birazcık da bundan dolayı Louisiana’nın hukuku, İngilizlerden daha çok Kod Napolyon’un ve İspanya’nın hukukundan ve örflerinden etkilenmiştir.

Amerikan Hukuk sistemi ile Kod Napolyon arasındaki farklılıklara gelince, bunlardan birincisi her iki sistemde mahkeme salonlarının birbirilerinden farklı şekilde düzenlenmiş olmasıdır. Örneğin Kod Napolyon’da savcılar, yargıçlar gibi kürsüde oturmalarına karşın, Amerikan Hukuk Sistemi’nde savcılar, taraf avukatları ve sanıklarla aynı/eşit seviyedeki bir platformda otururlar. Kod Napolyon veya medeni kanun/hukuk ve ceza yargılamaları,  vakaların ve bunları ispat eden delillerin soruşturma kurulları yerine taraflarca getirilmesi ilkesi her iki hukuk sisteminde de vardır ve birbirine benzemektedir. Kod Napolyon sisteminde yargıç, hem hukuk, hem de ceza davalarında tanıkları olgularla birlikte çapraz sorguya tabi tutmaktadır. Amerikan Hukuk Sistemi ceza davaları bağlamında bunun tersinedir, cross examination/çapraz sorgu doğrudan avukatlar ve savcılar tarafından yapılır.

Çapraz sorgudan amaç, olayla, vakıalarla ilgili belirsizlikleri aydınlatmak, kuşkuları gidermek, var ise yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırmak, tanığın kişi olarak ne ölçüde güvenilir olduğunu, anlattıklarının doğru olup olmadığını anlamak, araştırmak, sınamak ve tespit etmektir. Avukatın bu tarz bir işlevi yerine getirebilmek için dosyaya son derece hakim olması, kıvrak ve pratik bir zekaya sahip bulunması gerekir.

Esası Kod Napolyon olan civil/law/medeni hukuk sisteminde, hukukun değişik alanlarında görevli olan ve uzmanlaşmış bulunan mahkemeler vardır. Amerikan hukuk sisteminde böyle bir mahkeme yapısı mevcut değildir. Bu bağlamda Amerikan sistemi, “hukuk ve denk severlik, insaf, adalet, hakkaniyet”, “maddi hukuk ve usul hukuku“, “kamu ve özel hukuk” şeklinde sınıflandırılabilecek üç temel yapı üzerine kuruludur.

Denk severlik, insaf, adalet İngilizce’de hakkaniyet anlamına gelmekle birlikte hukuk İngilizcesinde daha farklı bir anlama gelmekte, bu bağlamda mahkemelerin karar verirken hukuki kodların, yani şeklin daha ötesine gidebilecekleri anlamını içermektedir.

Hukuk esas itibariyle bir öz, bir temel, bir esas olmakla birlikte bir şekildir de. Buna göre usul hukuku, bu esasın uygulanabilmesi konusunda bir disiplin getirir, yargılama faaliyetine sonuca gitmesi, karar vermesi husunda bir şekil ve yön verir. Onun için Türk hukukunda “usul vusule götürür”, yani usul sonuca götürür denilmiştir.

Amerikan hukukunda kamu hukuku, özel hukuk ayrımı civil law sisteminde olduğu kadar keskin değildir. Bununla birlikte ve genel anlamda böyle bir ayrım vardır . Buna göre kamu hukuku, anayasa hukukunu, idari hukuku, iş hukukunu, ticaretle ilgili düzenlemeleri, ceza hukukunu, vergi hukukunu kapsar. Özel hukuk, ticaret hukukunu, bu hukuk kapsamında olan kıymetli evrak hukukunu, alım satımı şirketler hukukunu, medeni hukuk, bu hukuka dahil olan sözleşmeler hukukunu, aile hukukunu, mülkiyet hukukunu içine alır.

Kod Napolyon yargılama sistemi oldukça statik olmasına karşın, Amerikan yargılama sistemi son derece canlı ve dinamiktir. Deyim yerinde ise Amerikan yargılama sisteminde mahkeme ve duruşma salonu tam bir savaş alanıdır. Özellikle ceza davalarında savcılarla sanık avukatları, gerek yargıcı, gerekse jüriyi etkilemek için özel çaba sarf ederler. Her ikisinin de görevini iyi yapabilmeleri için güzel konuşma becerisinin bulunması, vücut dilini iyi kullanma yeteneğinin son  derece gelişmiş olması gerekir. Bu bağlamda, Amerikan sisteminde Kod Napolyon sisteminin aksine avukat yargılamanın aktif öznesidir. Esasen Amerikan Hukuk Sistemi’nin ‘attorney-influenced law‘, yani ‘avukatın etkilediği/şekillendirdiği hukuk‘ nitelemesinin yapılmış olmasının nedeni de budur.  Yargıç duruşmayı idare eder, Kod Napolyon sisteminde olduğu gibi patronaj işlevi görmez, sadece duruşma disiplinini sağlar, avukatlara ve savcılara çok fazla müdahale etmez, sadece sınırın aşılması durumunda uyarılarda bulunur.

Amerikan sisteminde mahkeme öncesinde avukat ile savcı arasında uzlaşmaya varmak amacıyla ‘plea bargaining‘ denilen bir pazarlık yapılır. Yargıç, savcı ile savunma avukatları arasında yapılan anlaşmaları onaylama yetkisine sahip değildir. Bunun yerine yargıcın görevi soruşturmayı suçun ve olayların oluşu ve şartları çerçevesinde değerlendirmek ve adil bir karar vermektir. Kod Napolyon’da böyle bir pazarlık sistemi yoktur. Amerikan ceza yargılamalarında çok sayıda hukuki manevra, devletin ve sanığın haklarının korunması esası üzerine dizayn edilmiştir. Amerikan sistemi çekişmeli bir yargılama düzenlemesi içinde, bireylerin ve devletin haklarını dengeleme esası üzerine kuruludur. Sistem bir suç hakkında bütün tarafların katılımıyla gerçeği bulmaya çalışır.

Kod Napolyon sisteminde yerel düzeyde yargılama yetkisi ve görevi olan alt mahkemeler, bunların üzerinde olan ve temyiz mahkemesi görevi yapan bir tek üst/yüksek mahkeme, bazı ülkelerde istinaf görevi yapan ve alt mahkemeler ile üst mahkeme arasında bulunan istinaf mahkemeleri vardır. Yine bazı ülkelerde idari uyuşmazlıklarla görevli olan idare mahkemeleri mevcuttur. Yerel mahkemeler, uyuşmazlıkların türüne göre iş mahkemesi, aile mahkemesi, tüketici mahkemesi,  asliye hukuk mahkemesi, sulh hukuk mahkemesi, ağır ceza mahkemesi, asliye ceza mahkemesi, sulh ceza mahkemesi gibi mahkemelere ayrılırlar. Bazı ülkelerde yasaların anayasaya uygunluğunun denetimini yapan anayasa mahkemeleri vardır.

Amerikan sisteminde eyalet düzeyinde görev yapan ve gerek özel hukuk, gerekse ceza davalarına ve idari uyuşmazlıklara bakmakla görevli mahkemeler, bunların üzerinde olan eyalet yüksek mahkemeleri mevcuttur. Yerel mahkeme kararları bu mahkemeler nezdinde temyiz edilir. Amerikan Hukuk Sisteminde federal düzeyde görevli bulunan ve Supreme Court/Yüksek Mahkeme olarak isimlendirilen tek bir Yüksek Mahkeme vardır. Sistem “Supremacy of Federal Law/Federal Hukukun üstünlüğü üzerine kuruldur.

Kod Napolyon sistemine yönelik eleştiriler, İngiliz sisteminde olduğu gibi bireysel hakların yeteri kadar güvence altına alınmaması yönündedir. Bu, Lousiana’daki ceza davalarının çoğunun yüksek mahkemeye gitmesinin en önemli nedenidir. Kod Napolyon, İngiliz geleneği olan jüri sistemi ve kendi aleyhine beyanda bulunmama hakkı gibi kavram ve kurumlara yabancıdır.

(DEVAMI BİR SONRAKİ YAZIDA)

 

İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım…’ Cemil MERİÇ

EDEBİYATTA SİYASET ÜZERİNE –

Eski Yunanda sözlük anlamı ‘şehir devleti’ olan ‘polis’ sözcüğünden gelen ve kadim bir insani faaliyet olan siyaset, Liberte Yayınları tarafından ‘Siyaset’ adıyla Türkçeye çevrilen Andrew Heywood’un ‘Politics’ isimli kitabında; ‘hükümet etme sanatı’, ‘kamusal işler’, ‘uzlaşma ve mutabakat’, ‘iktidar ve kaynakların dağıtımı’ gibi farklı yönleri ve boyutlarıyla ele alınıp incelenen bir kavram ve kurumdur.

Alman Başbakanlarından Bismark’ın özlü tanımı ile siyaset ‘bilim değil…sanattır.’ Günümüzde bilim olarak kabul edilen ve üniversitelerde ‘siyaset bilimi’ adıyla okutulan siyaset kavramının Bismark tarafından sanat olarak nitelenmesinin Heywood’a göre nedeni: eski Yunan’daki özgün anlamından türetilen klasik tanımına uygun olarak ‘kolektif kararların alınması ve uygulanması yoluyla toplum içinde denetim sağlamayı’ amaçlaması ve bunun da bir ‘hükümet etme/yönetme sanatı’ olmasıdır.

Üzerine çok sayıda inceleme yapılan, kitaplar, makaleler, tezler yazılan, sadece siyasetle eylemli olarak uğraşan kişilerin, yani profesyonel siyasetçilerin ilgi ve bilgi alanı içinde değil, bizim gibi siyaset dışı insanların da öyle ya da böyle ilgi duydukları, ilgi duymasalar dahi salt yönetilen konumunda olmakla etkisi altında bulundukları siyaset; edebiyat gibi, hukuk gibi, ekonomi gibi, sosyoloji, felsefe, tarih gibi başkaca alanların ve disiplinlerin de ilgisiz ve kayıtsız olmadıkları, yani uzak kalamadıkları bir kurumdur. Dahası edebiyatta, başta roman ve hikaye olmak üzere edebi eserler, sinema, tiyatro gibi sanatsal etkinlikler içerisinde, hukuk, ekonomi, sosyoloji, felsefe, tarih gibi temel nitelikteki disiplinlerin eğitiminde ve öğreniminde kullanılabilecek çok sayıda malzeme vardır. Zira edebiyat kimsenin bakmadığı yönden dünya açılan bir penceredir. Edebiyat umuttur, kötü insanların olduğu yerde sığınılacak  en güvenilir yerdir. Albert Camus’nun ‘Nerede edebiyat varsa, orada umut da vardır’, Cemil Meriç’in ‘İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım‘ demesi ondandır.

Ben bu yazıda, yukarıda sözünü ettiğim disiplinlerden sadece edebiyatın siyasete olan ilgisi, bu bağlamda edebiyatta siyaset olgusu üzerinde duracağım. Daha doğrusu çok daha önceleri okuduğum, bu yazıyı ve başkaca yazıları yazmak için yeniden okumakta olduğum Alfred Üniversitesi akademisyenlerinden Henry M.Holland Jr. tarafından edit edilen, Prentice-Hall, Inc. tarafından basılan ve Türkçe çevirisi olmayan ‘Politics Through Literature’, yani ‘Edebiyatta Siyaset’ isimli kitap içinde yer alan ‘An Aristocrat and A Democrat/Bir Aristokrat ve Bir Demokrat-James Fenimore Cooper’, ‘Elitism and Popular Government-Seçkincilik ve Popüler Yönetim-H.G.Wells’, ‘The Fascistic Tendencies of Democracy/Demokrasinin Faşizan Eğilimleri-Sinclair Lewis’, ‘Men Cannot Govern Themselves/İnsanlar Kendilerini Yönetemezler-Feodor Dostoyevsky’, ‘Democracy and Liberty/Demokrasi ve Özgürlük-Ralph Waldo Emerson’, ‘The Value of Middle-Class Politics/Orta Sınıf Siyasetinin Değeri-Aristotle’ isimli seçkilerden, kendime göre ilginç bulduğum James Fenimore Cooper’a ait olan ‘An Aristocrat and A Democrat/Bir Aristokrat ve Bir Demokrat’ isimli yazıyı paylaşmak istiyorum.

1789-1851 yılları arasında yaşayan James Fenimore Cooper, 19. Yüzyılın erken dönemlerinin  önde gelen Amerikalı romancılarındadır. Çok popüler olduğu bir dönemde Amerika’dan ayrılıp Avrupa’ya giden ve yedi yıl orada yaşayan Cooper, o nedenle Amerika’dan daha çok Avrupa’da tanınmış, saygı ve itibar görmüş, bu bağlamda Honore de Balzac, Leo Tolstoy gibi Avrupalı romancılar üzerinde etkili olmuştur.

Reaksiyoner, romantik ve pedogojik bir yazış tarzına sahip olan, yaşadığı dönemin sosyal, siyasal ve dini sorunları üzerine eleştirilerde bulunan, 1834’de yazdığı ‘A Letter to His Countrymen/Kendi Taşralısına Bir Mektup’ isimli eserinden dolayı Amerikan taşralılığına (provincialism) saldırıda bulunduğu iddiasıyla basın tarafından suçlanan, bu suçlamalarla ilgili olarak tazminat davaları açan Cooper, Amerikan roman ve hikaye edebiyatına önemli katkılarda bulunmuştur. Arkasında çok sayıda eser bırakan, ancak Türkiye’de çok fazla tanınmayan, takip edebildiğim ve bilebildiğim kadarıyla başyapıtı olan ‘The Last of the Mohicans/Mohikanların Sonu’ dışında hiçbir eseri Türkçe’ye çevrilmemiş bulunan Cooper’un, diğer önemli romanlarına örnek olarak ‘The Pathfinder/Yol Gösterici’, ‘The Pilot/Pilot’, ‘The Leatherstocking Tales/Deri Çorap Hikayeleri’, ‘The Pioneers/Öncüler’, ‘The Spy/Casus’ verilebilir.

Aşağıda önce editörün ‘Democrats and Antidemocrats-Can Men Govern Themselves?/Demokratlar ve Anti-Demokratlar-İnsanlar Kendilerini Yönetebilirler mi?’ başlığı altında yazdığı sunuş yazısını, daha sonra James Fenimore Cooper’un ‘The American Democrat/Amerikalı Demokrat’ isimli eserindeki ‘An Aristocrat and A Democrat/Bir Aristokrat ve Bir Demokrat’ isimli bölümün Türkçe tercümelerini sizinle paylaşıyorum.

Ama daha önce aristokrasi kavramı üzerine kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Hepimizin bildiği üzere, Türkçeye Fransızca ‘aristocratie’ sözcüğünden geçen aristokrasi kavramının etimolojik kökeni Yunancadır. Sözcük Yunancada ‘en iyi’ anlamına gelen ‘aristos’ ile ‘güç’ anlamına gelen ‘kratia’ sözcüklerinden türetilmiştir. Bu bağlamda, aristokrasi, üstün özelliklere, niteliklere sahip olduğu düşünülen seçkin bir zümrenin, devlet idaresini elinde bulundurduğu bir yönetim biçimidir. Platon ve Aristoteles tarafından savunulan ve onların sayesinde siyaset bilimine ve düşüncesine dahil olan bu yönetim anlayışının esası; herkesin çıkarlarının adil biçimde korunabilmesi için, halkın, ahlaklı ve aydın sınıfı temsil eden ve üstün özelliklere sahip bulunan bir zümre tarafından yönetilmesi düşüncesine dayanır.

Okuduğunuzda da göreceğiniz üzere, kaleme aldığı yazısında James Fenimore Cooper, demokrasiden daha ziyade aristokrasiye taraf olan bir görüş ve düşünceye sahiptir. Kanımca bunda etkili olan en önemli husus, Copper’un kendi memleketi olan Amerika’nın aristokrasiyi reddetmesi, bu yönetim şeklinin karşısına demokrasiyle çıkması, Copper’un uzunca bir süre Avrupa aristokrasisinin merkezi konumunda olan Fransa’da yaşamış ve inceleme yapmış olmasının etkisiyle, Amerikan demokrasisine karşı duyduğu ve geliştirdiği tepkidir.

Bu konuda ilginç olan bir diğer husus, 1789 Fransız İhtilali sırasında Fransa’da yargıçlık yapan, aristokrasiyi savunan ve esasen kendisi de aristokrat olan, ihtilale karşı çıkan ve salt bu nedenle inceleme ve araştırma yapmak üzere Fransa’yı terk edip Amerika’ya giden, oradaki inceleme ve tespitleri sonrasında, hem kendi alanında, hem de demokrasi konusunda bir başyapıt ve referans kitabı olarak kabul edilen ‘Amerikan Demokrasisi’ isimli kitabı yazan Alexis de Tocqueville’in,  James Fenimore Copper’ın aksine, aristokrasi yerine Amerika temelinde ve özelinde demokrasiyi övmesi ve hatta kutsamasıdır.

Bir girişten sonra şimdi Henry M.Holland, Jr’ın ilginç sunuş yazısını ve James Fenimore Cooper’ın aristokrasi ile demokrasiyi karşılaştıran çarpıcı yazısını okuyalım.

DEMOKRATLAR VE ANTİ-DEMOKRATLAR – İNSANLAR KENDİLERİNİ YÖNETEBİLİRLER Mİ?

Dünya’ diyordu Başkan Kennedy ve şöyle devam ediyordu: ‘yarısının köle ve yarısının özgür kalmasına tahammül edemez.’  Başkan Kennedy bunu söylemekle, insan mutluluğu ve ilerlemesi ile ilgili temelde farklı olan görüşlerin varlığına dikkat çekmek istiyordu. Bireysel bütünlük içindeki herhangi bir görüş nihai olarak sosyal iyiliğe dayanır. Diğer bir görüş, insanın kolektivist bir devlette, toplam insani istekler ve arzular için sorumluluk üstlenmeyi gerektiren bir siyaset içinde daha tam olarak gelişebileceğini ileri sürer. İnsan doğası ve siyaseti hakkındaki bu iki görüşe genellikle adını veren yaklaşım demokrasi ve otoriter rejimdir. Demokrasi savunucuları, demokratik yönetimde insanlar hakkındaki belirli temel kabulleri haklılaştıran bir inancın/bağlılığın varsayıldığına inanırlar. Bu husustaki birinci varsayım, bireylerin statülerine ve yeteneklerine bakılmaksızın, siyasal denetim sorumluluklarını paylaşma hakkına sahip olmalarıdır. Onlar, özgür konuşmanın özgür insanları ifade ettiğini ileri sürerler. Özgür tartışma, insani faaliyetlerin düzenlenmesinde yüksek derecede esnekliğe ve denetime izin verir. İnsanlar kendi farklılıklarını tartışmaya istekli olduklarında ve her biri kendisi ve kendisinin çıkarları hakkında karşılıklı bir görüşe sahip bulunduğunda, çok büyük bir olasılıkla bir anlaşmaya ulaşırlar. Siyasal olarak doğru ya da yanlış olan mutlak standartlar, insanların bu şekilde hareket etmemelerinden bu yana mevcuttur, insanlar hangi politikaların kendi desteklerini hak ettiğini, sadece tartışma ve uzlaşma ile keşfettikleri için popüler, yani herkes tarafından sevilen bir yönetime ihtiyaç duyarlar. Ve son olarak, demokrasiye inananlar siyasetin sınırsız amaçlı bir araç olduğu konusunda ısrar ederler – ki bu, insanların devletin dışında pek çok grup içinde tatmin edici birliktelikler ve bağlılıklar bulması demektir.

Demokrasiyi inkar edenler, onun ihtiyaçlara ve insanların eğilimlerine uygun olmadığını söylerler. Demokrasinin günlük davranışları anti-demokratlara, demokratik idealin anlamsızlığını diğer başka bir şeyin olduğundan daha çok ortaya koyması olarak görünür.  Onların görüşüne göre, demokratik devletlerin politikaları hatasız şekilde insanların ebediyen özgürlükten kaçmaya çalıştıkları ve o nedenle kararlar için sorumluluğu liderlerine aktardıkları yönündedir, bu aynı zamanda hükümet için gerekli olan popüler rıza mitine de uygun düşen bir bağımlılıktır. İnsanlar bu şekilde hareket ederler, çünkü bu, onların kendilerini daha uzun süre biraz daha büyük, biraz daha anlaşılır ve organize amaçlı tanımlamalarını tatmin eder. Esasen çoğu insan içgüdüsel olarak hiyerarşi ve disiplin ilkelerini kendi refahlarını ve siyasal güçlerini azamileştirmenin en etkili yolu olarak kabul eder. İnsanların özgürlükten ve otoriteyi istemekten korkmalarından bu yana, demokrasi eleştirileri insan doğasının pek çok kişinin menfaatlerine olan birkaç kişi tarafından yönetilen bir devletin kurulmasına ihtiyaç duyulduğu düşüncesine dayanır.

Aşağıdaki seçkiler, demokrasinin beklentileri ve sorunları üzerine olan birkaç görüşü örneklendirmektedir. Yerlilerin ve hudutlarda yaşayan insanların hikayeleriyle tanınan James Fenimore Cooper, ‘The American Democrat/Amerikalı Demokrat’ isimli eserinde yer alan yazısında, merkezi bir demokrasi anlayışına sahip aristokratlar ve demokratlar arasındaki mizaç farkına işaret etmektedir. Bu eserin argümanı olan doğal aristokrasinin demokrasi geleneğiyle uygunluk içinde olması, H.G.Well’in Dünya Savaşları arasındaki zaman diliminde Britanya politikasının hüsranını anlatan ‘The New Machiavelli/Yeni Makyevelli’ isimli romanında ileri sürülmüştür. Sinclair Lewis’in ‘It Can’t Happen Here/O Burada Olamaz isimli romanındaki sahnede tasvir edildiği gibi, depresyon sırasında Amerika’daki demokrasinin sadece refahta işlevsel olduğuna inanan bazı insanlar vardır. Bu onlara demokrasinin ekonomik kıtlık ve çöküş zamanlarında, kişisel açlık ve kendini koruma yönünden insani dürtü ihtiva etmek hususunda aciz olduğu ve dolayısıyla demokrasinin faşizm yönünde dejenere olacağı veya demagogların avına düşeceği şeklinde görünür.

Dostoyevski’nin ‘The Brothers Karamazov/Karamazov Kardeşler’ isimli romanından seçilen bölüm, edebiyatın herhangi bir başka yerinde bulunan demokratik idealin en güçlü eleştirilerini içerir. Bu güçlü kıssa, yani ifade edilmek istenileni benzetme veya kıyas yoluyla anlatan sözler, İsa’nın dünyaya dönüşünü ve insanlara katlanamayacakları bir özgürlük verdiği için onu suçlayan Büyük Engizisyoncuyla karşılaşmasını resmeder. Engizatör, insanların düzen ve otorite ilkelerinin kendilerine dayatılmasına ihtiyaç duyduklarını ileri sürer. İnsanlar, Hıristiyan Kilisesi gibi bir güç kurumunun kendilerine yol göstermesini kabul ettiklerinde, aradıkları emniyete sahip olurlar. Büyük Engizasyoncu’nun argümanları, demokratik inancın insanların kendilerini yönetebilmelerinin kesin olarak inkar edilmesini temsil eder.

Çok sayıda insan, en iyi yönetimin insanların ihtiyaçlarına ve beklentilerine en yakın şekilde uyan yönetim olduğuna inanır. Ralph Waldo Emerson, demokrasinin en iyi yönetim şekli olduğunu düşünür, çünkü hatalarına ve eksiklerine rağmen demokrasi, insanların kendi özgürlüklerini elde etmelerine yeteri kadar fırsat ve imkan verir. Yunan düşünürü Aristotle, siyasal düzen için toplumdaki grupların hangi dayanıklı temel birleşimi sağlamaları gerektiğini tespit etmek amacıyla çok sayıda şehir devletinin anayasaları üzerinde çalışma yapmıştır. O kendi klasik çalışması olan ‘Politics/Siyaset’ isimli eserinde, azami özgürlüğün ve şehir devletlerinin dayandığı düzenin, ancak büyük bir orta sınıfın varlığıyla sağlanabileceği sonucuna ulaşmıştır, çünkü bu sınıf ılımlı/mutedil politikalara ve programlara destek vermeye eğilimlidir.

BİR ARİSTOKRAT VE BİR DEMOKRAT

Biz gerçek anlamları çok fazla dikkate alınmayan aristokrat ve demokrat sözcüklerinin çok fazla kullanıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bir aristokrat, bir ülkenin siyasal gücüne sahip bulunan birkaç kişiden birisidir; bir demokrat, çok sayıdaki insanlardan sadece biridir. Bununla birlikte bu sözcükler, yönetimin aristokratik veya demokratik biçimleriyle meşgul olanların uygun şekilde uyguladıkları olumlu nosyonlardır. Bu tür insanlar, gerçekte ve mutlaka, ne aristokrat, ne de demokrat değildirler, ama işte öylesine bir görüş içindedirler. Oysa demokratik bir yönetimin üyesi olan kişi aristokrat bir önyargıya veya tersine sahip olmalıdır.

Alışkanlıkları ve görüşleri itibariyle centilmen/beyefendi olan bir insana aristokrat olarak çağrıda bulunulması için, bu kişinin şartların kötüye kullanılmasından ve dünyanın olduğu kadar yönetimin gerçek ilkelerine ihanet etme cehaletinden uzak olması gerekir. Her bir kişinin kendi masum eylemlerinin ve birlikteliklerinin efendisi altında olmadığı belirli bir özgürlük bulunmalı, kişi içten içe demokrat olmalı, gerçekten bir denetim hakkını üstlenmek için ne hukuka, ne de ahlaka dair alışkanlıklar üzerinden emretmeye başvurmamalıdır.

Bazı insanlar bir demokratın sadece çoğunluğun sosyal, zihinsel ve ahlaki düzeye sahip olmasını arayan birisi olduğunu, bir defa da olsa bütün insanların arıtılmaktan, eğitilmekten ve bir sınıftan tat almaktan dışlanmış bulunduğunu hayal ederler. Bu insanlar demokrasinin düşmanıdırlar, demokrasiyi hep beraber onlar uygulanamaz kılarlar. Onlar genellikle, kendi birlikleri ve alışkanlıkları yönünden büyük tutuculardır, onlar aynı zamanda herhangi bir şekilde üstün bir doğaya sahip olduklarını idrak etmekten de yoksundurlar. Onlar, gerçekte ve ilke olarak aristokrattırlar, onun için tam olarak bunun tersi olan bir gösteriş üstlenirler; onların bütün duygularının ve argümanlarının çalışmasının zemini kendileri olmak üzerinedir. Bu amaç, her bir insanı kendi eylemleri üzerinde efendi olarak bırakmak olan bir özgürlük niyeti, kalıtsal şan ve şerefin inkarı olmamakla birlikte, bunun gereksiz ve gayri adil olduğu hususu gerçektir, ancak bu uygarlığın kaçınılmaz sonuçlarının inkar edilmesi de değildir.

Diğer meselelerde olduğu gibi, bunda da davranışın yegane kuralı Tanrı’nın kanunudur. Her insan kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır. Ayrımsız birliğin büyük savunucuları bir sorunu ortaya koyduğunda, onun kendi refakatçilerinin ve alışkanlıklarının ona emretmesine başvuruda bulunmadan tiranlığa ilk önce onun direnmesi gerekir; esasen bu gibi meselelerde, genellikle kendilerinden daha iyi durumda olanları en gürültülü şekilde yeren ve kendi iddialarını sürdürmekte en katı olanlar hayal içindedirler. Esasen, sosyal ilişkilerde kural olarak kim başkalarının gösteriş sorunlarına eğilimli ise, o kendisinin işgal ettiği pozisyondan bilinçli şekilde en fazla kuşku içindedir; o nedenle, o çok iddialı şekilde inkarı etkilemeyi inşa etmek suretiyle kendi kıskançlığının görülmesine izin verecektir. Hareket tarzları, eğitim ve arınma pozitif şeylerdir ve bunlar beraberinde yüksek keyifler yaratan masum tatları getirirler; ve bu, maliklerin kendi tutkularını inkar etmeleri kadar gayri adildir. Bu aynı zamanda, daha az şanslı olanın zamanı geçirirken adanmak yerine atletik gülünçlüklerde ısrarlı olması, anlamadığı bir dilde söylenen zevk almadığı bir operayı dinlemesi gibi bir şey olur.

Buna rağmen demokrasi, mümkün olduğu kadar haklarda eşitlik demektir; ve sosyal eşitliğin popüler kurumların şartı olmasını iddia etmektir, sonrakinin uygarlığı örseleyeceğini varsaymak, alternatifi bütün topluluğun en alt düzeye doğru azalması olan hiçbir şeyin bütün insanlığın keyiflerin ve arınmanın en yüksek standardına yükselmesinin imkansız olmasından daha fazla aşikar değildir, Bu noktadaki tüm sıkıntı, insanları anlayamadıkları niteliklerin sahibi yapmaktaki güçlüğün mevcudiyetidir. Biz hepimiz, kendimizle, kendi altımızdakiler arasındaki farkı algılayabilecek durumdayız, ancak bizimle, bizim altımızdakiler arasındaki fark sorun haline geldiğinde, biz sahip olduğumuz münasip hiçbir kavramın değerini takdir edemeyiz.  Bu aşikar zorlukla yüz yüze gelmek, esasen ifade edilmiş olan emniyetli ve adil yönetim kuralının var olmasındandır ya da bunlar masum oldukları ve başkalarının haklarını kendilerinin eşit şekilde yargılamasına zarar vermediği sürece, herkesin kendi birlikteliklerinin ve alışkanlıklarının rahatsız edilmemiş olan yargılamasına izin vermesindendir. Bunu kurumların bağımsız olarak ve sonrakinin istisnasıyla sosyal ilişkinin kendisini düzenlemesi takip eder, bunlar, bunların ötesindeki hiçbir doğal, hiçbir yapay avantajı elinde tutmadıkları sürece mülkiyet hakkından ve genel uygarlıktan ayrılmazlar.

Bir demokraside, insanlar en yüksek şansları elde etmek için toplumdaki ulaşılabilir en yüksek yerleri hedeflemekte tam olarak özgürdürler; ve bir bütün olarak soylu duygunun söylediği gibi, bu açıkça değersiz olurdu, ırkın bütün liberal kazanımları ve yüce duyguları kaydedilmiş iken, para için olan aşağılık rekabetin tek başına özgür olması, bir demokrat inkarıdır. Bu tür bir itiraf bir defa olduğunda, sistemin aşağılık bildirgesi hiçbir şey değil iken, onun meyveleri sadece cehalet ve basitliktir.

Her ne kadar sıradan alışkanlıkları ve zevkleri fiilen özdeş ise de, demokrat bir centilmen/beyefendi pek çok önemli incelikleriyle aristokrat bir centilmenden/beyefendiden farklı olmalıdır. Onların ilkeleri farklılık gösterir; ve bu nedenle onların konumları az bir derecede de olsa ayrıdır.  Demokrat herkesin hakkının iktidara dahil olmasını, genel duygularında daha fazla liberal olmayı, kendi içinde üstün bir niteliğin bulunmasını kabul eder; ancak bunu daha çok kendi adamları/yandaşları için uygun bulur, o kendi vazgeçilmez kişisel alışkanlıkları gibi, kendi bayağı bağımsızlığını gururla sürdürür. Onu hanedana ait despotluğu tahtından indirmeye teşvik eden aynı ilkeler ve yiğitlikler, onu aynı zamanda bayağı bir tiranlığa direnme hususunda da teşvik eder.

Bununla birlikte, onu alışkanlıklarının bağımsızlığını sürdüren bir aristokrat olarak varsaymaktan daha fazla ortak hata ve daha çok sermaye yoktur; demokrasi için çoğunluğu kontrol etmeyi ileri sürmek, sadece hukuk meselelerinde anlamlı ve önemlidir, örf, adet ve geleneğe ilişkin meseleler yönünden ise bu önemli ve anlamlı değildir. Demokrasi kurumunun en fazla amacı olan husus, kişisel özgürlüğün uygulanabilirliğindeki son noktadır ve aksinin onaylanması amacın araçlara kurban edilmesidir.

O nedenle, bir aristokrat sadece pozitif kurumlar tarafından kendi özel imtiyazlarını kuvvetlendirmeyi, bir demokrat ise her şeyde serbest rekabeti isteyecektir. Bununla birlikte, demek gerekir ki, sonuncusu bu rekabetin hiçbir şeye öncülük etmesini varsaymaz, bu araçların herhangi bir amacın referansı olmaksızın işe alınmasını öngören bir varsayımdır. O kendi haklarını en iyi şekilde koruyan ve sürdüren safkan demokrattır ve hiçbir hak, kendi zamanının istisnalarından olan mantıksız ve cahil insanların istilasına oranla  yetiştirilen/münevverleştirilen bir insandan daha değerli olamaz.

ALANYA GÜNCELERİ

Ne zaman bunalsam, sıkılsam Ankara’dan, fiziksel ve ruhsal yönden detoksa ihtiyaç duysam, koşar Alanya’ya gelirim. Alanya’nın doğasını, sessizliğini, sakin, telaşsız, kendi halinde, mütevazı insanlarını seviyorum. Yoğun, yorucu ama keyifli geçen günlerden sonra Alanya’ya onun için geldim. Her mevsimi, her anı güzeldir Alanya’nın, ama en çok Nisan’ı, Mayıs’ı, Eylül’ü, Ekim’i ve hatta kışı çok güzeldir.

Salı günü sabah erkenden yola çıktım. Altmış yıl önce vefat eden anneannemden miras kalan ve bizim Karayolları Genel Müdürlüğü’nün kamulaştırması üzerine varlığını öğrendiğimiz taşınmazların ferağ işlemleri için Karayolları Konya Bölge Müdürlüğü’ne gittim. Hak işte. Helal mal. Ondan olsa gerek hiç kaybolmuyor. Senin haberin olmasa da, ilgin, bilgin olmasa da hakkın olan şey bir gün gelip seni buluyor.

Karayolları Konya Bölge Müdürlüğü’ndeki işimi bitirdikten sonra, iki değerli meslektaşımla, Turgay Bilge ve Hasan Özen ile buluştum. Adliye Sarayı’nın bahçesinde çay içtik birlikte. Güne dair şeyler üzerine, siyaset üzerine konuştuk. Sonra yeniden çıktım yola. Çocukluğumun geçtiği Seydişehir’de mola verdim. İlçenin ortasındaki meydanı, meydandaki çarşıyı dolaştım, oradaki bir kahvede oturdum çay içtim. Keyifli bir yolculuktan sonra gün inerken geldim Alanya’ya.

Burada hem çalışıyor, hem dinleniyor, hem de kendimi dinliyorum. Bazen Alanya’daki, bazen Mahmutlar’daki kafelerde oturup çay, kahve içiyor, bazen kır kahvelerine gidip doğayla, toprakla, ağaçlarla, çiçeklerle, çayırla, çimenle arkadaşlık ediyorum. Evin önündeki bahçeyi suluyor, ayaklarımı toprağa basıyor, bedenimde birikmiş elektriği boşaltıyorum.

Mesela geldiğim günün ertesi günü, yani Çarşamba günü her zaman olduğu gibi sabah yine erkenden kalktım, kahvemi içtikten sonra beş kilometre yürüdüm. Sonra eve geldim, bahçeyi suladım. Duş aldım. Kaledeki Yamaç Kafe’ye gittim, kahvaltı yaptım. Günlük gazeteleri alıp eve döndüm.

Gazeteleri, özellikle Hürriyet Gazetesi’nin eki Kelebek’teki Gülben Erben’in edebiyatımızın seçkin temsilcilerinden yazar Gülten Dayıoğlu ile yaptığı röportajı okudum. Hukuk öğrenimini yarıda bırakan, sonrasında öğretmen olan ve daha çok çocuk edebiyatı üzerine yazan Gülten Dayıoğlu, kimileri için dayanılmaz bir ağırlık, kimileri için dayanılmaz bir hafiflik olan yazar olmak üzerine şunları söylüyor: “…Öğle yazarlar var ki üç kitapla kartvizit bastırdılar. Hemen olsun istiyorlar ama hemen olmuyor. En beğendiğim yazar da bile itici bir kibirle karşılaştım. Çok kötü oldum. Hepimizin kusuru var. Yontula yontula yaşamayı öğreniyoruz.

Ne yazık ki öyleleri var. Hemen her konuda, hem haddini, hem de kendini bilmeyen o kadar çok insan var ki! En yazar, en avukat, en savcı, en hakim, en asker, en gazeteci, en siyasetçi, en müdür, en genel müdür, en başkan. Say say bitmez. Peki neden? Gülten Dayıoğlu söylüyor nedenini: “ülkemizde öğretim var, eğitim yok.”  Kent kültürüyle değil, kasaba kültürüyle çağdaşlaşmanın, yani hazin çağdaşlaşma hikayemizin bizi getirdiği yer ne yazık ki burası. Çok şey olduk, Levent Gültekin’in dediği gibi “Atatürkçü olduk, Alevi olduk, solcu olduk, – sağcı olduk, dindar olduk – ama insan olamadık.” Adam olamadık yani. Zira adam olmak öğrenmekle değil, eğitilmekle ilgili bir şey, üslupla ilgili bir şey. İyi eğitilmediğimiz için çoğumuzun üslubu yok ya da bozuk. Bir insanın iyi eğitilmiş olup olmadığını anlamak mı istiyorsun, üslubuna bak. Neden mi? İnsanı insan yapan, adam yapan üsluptur da ondan. Marka giymeyi, giyinmeyi, iyi lokantalarda yemek yemeyi, lüks kafelerde oturmayı, beş yıldızlı otellerde ya da yurt dışında tatil yapmayı, en iyi arabalara sahip olmayı öğrendik, ama üslup sahibi olmayı ne yazık ki öğrenemedik bir türlü. Doğru dürüst eğitilmedik çünkü. Kasaba kültürüyle de bu kadar oluyor. Mevzu derin! Onun için bu mevzuyu burada bırakalım ve Alanya Güncesi’ne devam edelim.

Aynı gün, yani Çarşamba günü ikindine doğru Mahmutlar’daki kafeye, Hancı’ya gittim. Gün batıncaya kadar oturdum orada, Avukatlık Hukuku ile ilgili kitabım üzerinde çalıştım. Ve gün bitti.

Bir sonraki gün, yani Perşembe günü, yani Mayıs’ın on birinci günü,  sabah yine erkenden kalktım, yürüdüm, yürüdüm, çok uzun yürüdüm. Eve geldim, sabah kahvemi içtim. Sonra çay yaptım kendime. Evin üst balkonunda oturdum, bir yandan çayımı yudumladım, diğer yandan denizi, Akdeniz’i seyrettim. Sonra Gazipaşa yolu üzerindeki bir kır kahvesine gittim. Günlük gazeteleri okudum orada. Kır kahvesinin sahibiyle sohbet ettim. Eve döndüm, çalıştım biraz. Akşamüzeri Alanya’ya indim. Sahilde, limanın yanındaki kafelerden birisinde oturdum. Sağı solu seyrettim, kafamı boşalttım. Zaman hızla akıp gitti. Akşam ilerledi, gece oldu. Eve döndüm. Ve gün bitti.

Bugün günlerden Cuma. Sabah kahvemi, sonrasında demlediğim çayı içtim afiyetle. Günlük haberleri okudum internetten. Hepsi can sıkıcı şeyler. Psikologlar, ruh sağlığınızı korumak için iyi haber kaynaklarını arayın, iyi haberleri okuyun, iyi haberleri dinleyin diyorlar. Doğruda diyorlar. Ama iyi haber yok ki, iyi haber kaynağı olsun. Onun için çoğumuzun ruh sağlığı ne yazık ki iyi değil. Çok yorucu bir ülke oldu Türkiye. Hepimiz yorgunuz. Gündem yorgunuyuz. Her şey yoruyor bu ülkede insanı. En çok da insanlar ve ilişkiler yoruyor. Enis Batur’un “Yordu bütün yıl bizi işler ve ilişkiler: Buraya ondan geldik. Korkmuştuk korkularımızdan, coşkularımızdan bıkmıştık, ne yavaşlıyor ne de hızlanıyordu çarklar, kimseye rastlamıyorduk, kendimize bile: Buraya ondan gelmiştik.” demesi ondandır. Benim zaman zaman Ankara’dan kaçıp Alanya’ya gelmem de ondandır, yani kendime rastlamak içindir.

Zira hayat, yaşadığımız hayatlar, bize hem başkalarının, hem de kendimizin ne olduğunu, dahası başkalarından daha çok kendimize rastlamayı öğretir. Bunu bizzat yaşayıp öğrendiğimizde, kendimize rastladığımızda, başkalarını ve kendimizi tanıdığımızda, bin farklı yerden bir farklı yöne doğru düşünsel ve duygusal olarak zorlanmaya başlarız. Çünkü sorgulama denilen şey, bir bakıma insanın kendisine rastlaması olan şey, insanın hayatı, hayatını sorgulaması her zaman zorlar ve yorar insanı. Ama hayat, hayatımız bize gerçekleri öğreten, düşünmeyi öğreten, sorgulamayı öğreten, kendimize rastlamayı öğreten, düşündüğümüz şeyleri sonra bir daha düşünmeyi öğreten en bilge öğretmendir. Hayatımızı yönlendiren hikaye her ne ise, o hikaye üzerinde fikri olmayanlar, söz hakkı bulunmayanlar, onu yeniden anlatma, yeniden düşünme, hayatı ve kendisini sorgulama, sonra bir daha sorgulama yetisine, zaman ve koşullar değiştikçe onu değiştirme gücüne sahip olamazlar. Mevzu derin! Onun için Ahmet Muhip Dranas’ın “Olvido”da dediğini, yani “Ey unutuş! Kapat artık pencereni..” diyelim, penceremizi kapatalım, unutalım bunları bir süre ve yeniden yaşadığımız güne dönelim.

Gün ilerledi. Sabahın tatlı serinliğinin yerini öğlenin güneşi aldı. Ben de güneşin sıcaklığını hissetme hakkımı, çiçekleri koklama hakkımı, çimlere, toprağa basma hakkımı kullanmak için evin bahçesine indim. Bu hakkımı kullandım bolca. Bahçeyi suladım. Ağacından yenidünya kopardım ve yedim afiyetle. Verdiği nimetler için, beni bugüne de sağ ve sağlam çıkardığı için Tanrı’ya şükrettim. Kitap okudum. Çalıştım biraz. Sonra ılık bir duş aldım ve Alanya’ya indim. Çarşıda dolaştım. Oradaki bir kahvede oturdum. Kahvedeki Alanyalılarla sohbet ettim. Alanyalı şikayetçi, esnaf dertli. Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinden birisi olan Alanya’ya yabancı turist gelmez olmuş. Gelenlerin çoğu Ruslar, onlar da eskisi kadar çok değil. Otellerin, motellerin, lokantaların, kafelerin çoğu boş. Ekonomideki bu sıkıntı 16 Nisan’da yapılan referanduma da yansımış. Alanya’da çoğunluğun referandumda hayır demiş olması da bundan dolayı.

Cuma günü akşam yemeğinde oturduğumuz sitenin yöneticisi Ersan Akan’ın misafiri oldum. Ersan Bey’in daveti üzerine Alanya’da mali müşavirlik yapan, Alanya’nın yerlisi, haza beyefendi Süleyman Tok Bey’de masamıza dahil oldu. Alanya’nın sırtını dayadığı dağın eteğinde güzel bir lokantada ağırladı Ersan Bey bizi. O yüksek tepelerden seyrettik ilçeyi, denizi, ilçenin gece ışıklarını. Sonra ay doğdu, dolunay oldu. Ersan Bey’in rahmetli babası Yargıtay 14.Hukuk Dairesi Başkanlığından emekli olmuş değerli bir hukukçu, bilge bir yargıçtı. Rahmetli babamın da arkadaşıydı. Bir kaç kez duruşmada huzurunda oldum. Savunma yaptım. Gecenin geç vaktine kadar oturduk. Babalarımızı yad ettik, babalarımıza dair anıları paylaştık. Hayatımıza girmiş, şurasından burasından hayatımıza karışmış ortak tanıdığımız insanlardan, iz bırakmış insanlardan söz ettik. İçki masası siyasetsiz, siyaset konuşmasız olmaz dedik ve siyasete dair şeyler konuştuk. Keyifli başlayan gün, keyifli şekilde sona erdi.

Bugün Cumartesi. 13 Mayıs 2017. Akşam geç yatınca sabaha uyanmak da geç oldu. Ama öğle de olsa, sabahı, sabahın ortalarında bir saatte yakaladım. Tembellik yaptım biraz. Üst balkonda oturdum kahve içtim. Karşımda deniz yaza hazırlanan güneşin ışıkları içinde. Deniz açıklı koyulu mavilikleri ile sakin bir şekilde, usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi duruyor karşımda. Dalgası yok, öfkeli değil yani. Denizin kokusunu getiren güzel bir esinti var. Öylece oturdum ve uzunca bir zaman denizi seyrettim. Hem deniz, hem de mavi dinlendiriyor insanı. Tatlı bir huzur veriyor.

Sonra kalktım, kendime iş çıkarmak için dolapları karıştırdım. Eskiye, çok eskiye ait birkaç fotoğraf buldum. Bir tanesinin arkasındaki tarih 25 Temmuz 1984. Rahmetli annem, babam ve ben. O an aklıma bir hikaye cümlesi geldi. Selim İleri’ye ait. “Fotoğrafı Sana Gönderiyorum” isimli hikaye kitabında yazmış. “Fotoğrafları sevmem. Hayalinizi çalar; zamanı, insanı ve mekanı dondurur. Size yalan söyler. Duruk görüntü size geçmiş zamanı, sönmüş bir anı geri getirmişçesine yalan söyler. O an geri gelmez asla. Fotoğraflar merhametsizdir.

Fotoğraflar, eskinin bir anını, özel bir anını resmeden, bir daha hiç geri gelmeyecek bir anı, zihninizden silinmiş bir anı tespit eden fotoğraflar, beni hüzünlendirir her zaman. Ama hiç Selim İleri gibi düşünmemiştim. Aklıma gelip yazınca düşündüm üzerinde. Fotoğrafları sevmem, fotoğraflar yalan söyler demem, diyemem, aksine severim diyebilirim ama fotoğraflar acımasızdır derim. Fotoğraflar gerçekten acımasızdır. Acımasızdır, zira bize bir daha asla yaşayamayacağınız bir anı hatırlatır. Bakarsınız, bakarsınız, içiniz hüzün dolar, gözleriniz nemlenir, “bir zamanlar maziye bak ne kadar şendik” dersiniz. İçinizden, yüreğinizden sıcacık bir şeyler akar gider. İşte öyle, işte böyle bir şey!

Öğleden sonra numaralı gözlük almak için Alanya’ya indim. Gözlüğümü kaybettim çünkü. Aradım, aradım, hemen her yerde, ihtimal dahilinde olan her yerde aradım ama bulamadım. Unutma ihtimalim olan yerlere sordum yok dediler. Devamlı takmadığım, sadece uzun yolda araba kullanırken yardımına başvurduğum gözlüğümü nerede unutmuş isem unutmuşum. Ne yapalım arkadaşlığımız buraya kadarmış. Bana bunca yıl verdiği hizmet için gözlüğüme teşekkür etmeyi de ihmal etmedim, teşekkür ettim. Gözlüğümü bulamayınca gittim yenisini, daha iyisini aldım. Çok da yakıştı. Sadece araba kullanırken değil, her daim takarım artık.

Yeni gözlüklerimle her Cumartesi günü Mahmutlar’da kurulan pazara gittim sonra. Ankara’da da hemen her hafta giderim pazara. Eskiden rahmetli annemle beraber giderdik ve her gittiğimizde kavga ederdik. Neden mi? Annem önce pazarın her yerini dolaşır, fiyatları kontrol eder, sonra alışveriş yapardı. Ben de “sen zabıta memuru musun” diye itiraz ederdim ve bundan dolayı kavga çıkardı aramızda. Şimdi pazara gittiğimde ben de aynısını yapıyorum. Alış veriş yapmadan önce tüm pazarı dolaşıyorum. Fiyatları kontrol etmek için değil ama, pazarın havasını, ambiyansını teneffüs etmek için yapıyorum bunu. Pazar esnafı ile muhabbet ediyorum, alışveriş eden insanları izliyorum. Pazara gitmek, pazar yerinde dolaşmak, beni hem dinlendiriyor, hem de eğlendiriyor. Neler mi aldım pazardan. Domates, salatalık, elma, muz, limon, nane, maydanoz, yaramazlık yaptığımda ağzıma sürmek için acı biber aldım. Domatesin, salatalığın, biberin kilosu iki lira, elmanın, muzun, limonun kilosu dört lira, maydanozun, nanenin demeti bir lira. Yani Alanya çok ucuz. Türkiye’nin bir çok tatil beldesinden çok, çok daha ucuz.

Pazar alışverişinden sonra Mahmutlar’a, Hancı’ya gittim, çay içtim, günlük gazeteleri okudum. Sonra eve geldim ve çalıştım biraz. Bilgisayarımda güncemi yazdım. Bu yazdıklarımı, bundan önce yazdıklarımı, dün değil, bugün değil, yıllar yıllar sonra okuyacak olanlar olursa eğer ve hatta benim hayatta olmadığım bir zamanda okuyacak olanlar olursa eğer, bunları yazarken neler hissettiğimi, neler düşündüğümü, hangi sevinçlerden, hangi acılardan, hangi zorlu sınavlardan geçtiğimi düşünecekler,  beni belki anlayacaklar, belki de anlamayacaklar, belki de neler saçmalamış diyecekler. Ama olsun ben sadece başkaları okusun diye değil, kendim için yazıyorum, kendimi ifade etmek için yazıyorum, kendimi yazıyorum. Okunsam da olur, okunmasam da. Hatırlansam da, anılsam da olur, hatırlanmasam da, anılmasam da olur. Ne diyeyim? Lermantov söylüyor diyeceklerimi. Ataol Bahramoğlu’nun o güzel çevirisinden okuyalım: ‘Hayır, ilgi beklemiyorum ben / Hüzünlü sayıklamalarına ruhumun. / Alışkınım el çekmeye isteklerimden / Eski günlerinden beri çocukluğumun. /  Yazdıklarımdan da bir şey beklemem / Fakat isterim ki yıllar sonra / Kısa, fakat isyancı bir ömürden / Bir iz kalsın onlarda. / Kim bilir, belki günün birinde / Tüm sayfaları hızla geçerken / Takılıp kalacaksınız bu dizelere / Mırıldanarak: ‘Haklıymış gerçekten’ / Belki o sevinçsiz şiir uzun süre / Durduracak üstünde bakışlarınızı; / Bir mezar taşının yol üstünde, / Durdurması gibi yabancıyı

Ve akşam oldu. Akşamlar hüzünlüdür. Çünkü akşamlar güne veda etme zamanıdır. Akşam her zaman olduğu gibi yine hüzünlü, yine hüznüyle geldi bu akşam.  “Sanıyorum bu gelen hüzünlü bir yaz olacak. Öyle ki bütün akşamlar hüzünlü….” diye boşuna demiyor Turgut Uyar. Kim bilir, belki bu yaz da geçen yaz gibi hüzünlü olur. Belki de olmaz. Dilerim olmaz.

Bugün Pazar. 14 Mayıs 2017. Anneler Günü. Önemli bir gün, anlamlı bir gün. Uyanır uyanmaz rahmetli annem geldi aklıma. Hayalimde yüzünü şekillendirdim. Şekillendirdiğim o yüzü özlemle, şükranla öptüm. Siz siz olun annenizi üzmeyin. Onların hakkı ödenmez çünkü.

Burada, Alanya’da günler hep birbirini tekrar ediyor. Öyle ki, her yeni gelen gün bir önceki günün aynısı. Tıpkı Ravel’in o hep kendisini tekrar eden güzel bestesi “Bolero” gibi.  Kendisini tekrar eden şeyleri sevmem ben. Ama Bolero’yu sevdiğim gibi, Alanya’yı sevdiğimden olsa gerek, burada, Alanya’da kendisini tekrar eden her yeni günü seviyorum. Çünkü kendisini tekrar da etse, burada da günler, Ankara’da olduğu gibi gülümseyerek geliyor, her yeni başlayan şeyin tazeliğiyle geliyor, lirik bir yüzle geliyor. Öyle geldiği için de, şüphe olmadan, üzüntü olmadan, korku olmadan yaşanıyor. Bu da beni mutlu etmeye yetiyor.

Ama bugün hep kendisini tekrar eden geçmiş günlere nazire olsun diye farklı bir şey yaptım. Denize götürdüm kendimi. Henüz tam olarak ısınmamış olan denizin serin ve tuzlu sularına bıraktım kendimi ve yüzdüm biraz. Uzmanların güneşin yararlı ışığından yararlanmak için en uygun saat dedikleri ve tavsiye ettikleri saat olan on ikide, sahilde, kumların üzerinde oturdum ve güneşlendim. Sonra eve gittim. Duş yaptım. Tıraş oldum. Mahmutlar’a, Mahmutlar’daki Hancı Kafeye geldim. Gazeteleri okudum.

İşte böyle! “Ne hoş bir güzelliği vardır; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin.”  diyor Virginia Woolf. Hafif adımlarla, ama gülümseyerek, ama bir zamanlar birilerinin kalbine ve ruhuna dokunarak, geçtiğim her yerde, yaptığım her işte, bulunduğum her görevde, temas ettiğim her insanda iz ve izler bırakarak ve dahi mütevazi bir şekilde bu dünyadan geçip giderken, Alanya’da geçirdiğim beş güne dair epeyce şey anlattım. Ve hatta bazı ayrıntıları dahi anlattım. “Ayrıntılar yan yana gelince hayat çıkar” diyor çünkü Ahmet Hamdi Tanpınar. Hayat çıksın, hayatım çıksın diye anlattım o ayrıntıları. Ama bazı şeyleri anlatmadım. Neden mi? Selim İleri söylüyor nedenini: “Bir gizem kalmalı. Her şeyle her şeyin arasında bir gizem kalmalı…

NERDE KALMIŞTIK?

İlk eserim olan ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme’ isimli kitabımın yayınlanmasından bu yana iki yıl geçti. Bu kitabımda yer alan ‘Hayat Bir Sahnedir!’ isimli en son yazının tarihi 29 Mart 2015. O yazıdan sonra yeni yazılar yazmaya devam ettim ve yazdığım bu yazıları ‘ahsencosar.wordpress.com’ adresli bloğumda yayınladım.

Sadece bloğumdaki bu yazıları yazmakla kalmadım. ‘Fîhi Mâ-Fîh / İçindekiler İçindedir’ adını koyduğum anılarımı yazdım. Üç ciltten oluşan anılarımın birinci cildini yayınladım. Yine Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’a ait olan ve siyaset teorisinde çığır açan bir başyapıt olarak değerlendirilen ‘A Theory of Justice / Bir Adalet Teorisi’ isimli kitabı İngilizceden Türkçeye çevirdim. Her iki kitapta Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basıldı ve yayınlandı.

Şimdi dördüncü kitabım olan ve yukarıda adresini verdiğim bloğumda yer alan yazılardan derlediğim ve adını  ‘Au Reveoir / Yine Görüşürüz’ olarak koyduğum dördüncü kitabımı yayınlamanın hazırlığı içindeyim.

Aşağıda bu kitap için hazırladığım ÖNSÖZ’ü sizinle paylaşıyorum. Ama ondan önce ‘ne oldu da ben yazar oldum’ sorusunun cevabını vermek istiyorum.

13 Mayıs 2013 tarihinde yapılan Türkiye Barolar Birliği seçimlerinde beni desteklemeyen bir değerli Baro Başkanımız, geçenlerde mobil telefonuma gönderdiği mesajla yayınladığım kitapları istedi benden. Ben de her üç kitabımı imzalayarak kargoyla gönderdim kendisine. Teşekkür etti. Gönderdiğim cevab-i mesajda iyi okumalar diledim ve şunları yazdım: “Bir öğrencisi Sokrates’e, evlenip evlenmemesi konusunda fikrini sormuş. Sokrates, ‘evlen’ demiş ve eklemiş ‘ya mutlu olursun, eğer mutlu olmaz isen filozof olursun’. Beni başkan seçse idiniz bir daha başkan olacaktım. Başkan seçmediniz ben de yazar oldum.

Evet! Bir daha başkan olamayınca yazar oldum. İyi ki de öyle olmuş. Değil ise yazar olamaz, yukarıda sözünü ettiğim kitapları vakit bulup yazamazdım. Seçimi kaybettiğimde ‘el hayru fî mâ vaka’a’, yani ‘vâki olanda hayır vardır’ demiş ve Tanrı’ya şükretmiştim. Ne diyeyim, ‘kaderde yazar olmakta varmış ve böylesi daha hayırlıymış’ demekten başka.

ÖNSÖZ

Siz değerli okuyucularımın karşısına ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme’ adıyla yayınlanan ilk kitabımla çıktığımda ‘Au Reveoir’, yani ‘Yine Görüşürüz’ demiştim. Bir bakıma onun devamı olan bu kitap, yeniden buluşmamıza ve görüşmemize vesile oldu.

O günden bugüne iki seneyi aşkın bir zaman geçti. Ayrılık uzun sürdü yani. Ama bu süre içinde ben ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme’ isimli kitabımın içinde yer alan tarzdaki yazılarımı ‘ahsencosar.wordpress.com’ adresindeki bloğumda yazmaya devam ettim. Ve bu yazılar yeni bir kitap oluşturacak kadar birikti.

Peki, geçen onca zaman içinde ne değişti? Çok şey değişti. Gülten Akın söylüyor nelerin değiştiğini: ‘İnsanlar bir gülü bir senetle / Değiştirmeye alıştılar / İnsanlar başka insanların hayatını / Bir hezaren sandalye midir hayat / Dizip kaldırmaya alıştılar /…/ Yürek arsız otlar gibi ayak altında / Tanımıyor kimse kimseyi / Ve kendini tanımak istemiyor / İnsan tanımazsa kendini / Nasıl var olabilir…’ Var olmaz aslında. Ama onlar var olmayı, insan olmayı bunları yapmak sanıyorlar ve öylece var oluyorlar. Var olsunlar, iyi saatte olsunlar!

Peki, geçen bu kadar zaman içinde biz neredeydik, ne yaptık, ne yapıyoruz? Biz şairin dediği gibiyiz: Yani ‘Biz bıraktığın gibiyiz. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta…’ Evet, tam da öyle bir yerdeyiz. Yani bıraktığınız gibiyiz. Duygularımızla, düşüncelerimizle, fikirlerimizle, şarkılarımızla, türkülerimizle, şiirlerimizle, yaptıklarımızla, yapmadıklarımızla, yapamadıklarımızla aynı yerdeyiz. O günden bugüne kadar geçen zaman içinde, sadece dostu düşmandan, adam olanı adam olmayandan ayırmakta biraz daha ustalaştık.

Elbette olup bitenin, yani yaptıklarımızın hepsi bu kadar ve sadece bunlardan ibaret değil. Başka şeyler de var. Mesela çok sayıda insana bulaşmış olan, iktidar gibi, statü gibi, para gibi, başarı gibi bazı beşeri hırslardan, arzulardan, virüslerden tamamen kurtulduk. Zaten sade olan hayatımızı daha da sadeleştirdik. Onun için hayattaki ve hayatımızdaki az sayıdaki niceliğin, çok sayıdaki niteliği peşinden sürüklemesine izin verdik. Yani ‘sadeliğin asaleti’ denilen şeye ve şeylere, hem önem verdik, veriyoruz, hem de değer yükledik, yüklemeye devam ediyoruz.

Hiçbir şeyi çok fazla isteme’ diyor ya Yunanistanlı bilgelerden biri. Biz de artık pek çok şeyi çok fazla istemez ve yapmaz olduk. Mesela geçen zaman içinde öpücükleri, sözcükleri, kucaklamaları, şiirleri, şarkıları çok sayıda insana israf etmedik. Neden mi? Bütün bunlar, bunları hak eden ve edecek olan insanlara kalsın istedik de ondan.

Sağa sola bulaşmadık. Onunla, bununla, şununla uğraşmadık. Ona, buna, şuna karışmadık. Lüzumsuz insanlara zaman ayırmadık. Oturduk işimizi yaptık. Laf üretmedik, iş ürettik. Ayaküstü adam harcanan, adam paralanan, adam yenen ‘beslenme dükkanlarına’ gitmedik. ‘O gider, bu gider, şu gider, dostluk, sen yanı başımızda kalırsın’ dedik ve yanı başımızda kalan dostlarla, yeni edindiğimiz arkadaşlarla birlikte, şarkılar, türküler söylediğimiz, şiirler okuduğumuz yere, yerlere gittik.

Bütün bunları yaparak kendimize daha çok sahip çıktık ve dolayısıyla hem daha çok kendimiz olduk, kendimizle birlikte olduk, hem de kendimizden daha fazla hoşnut kaldık. Bu tam da Michel Foucault’nun dediği gibi bir şey oldu, yani ‘…Ve bu kendi kendine sahip olma eyleminde ortaya çıkan, kendimiz hakkında oluşan anlayışımız da, sadece egemen bir iktidar anlayışı değildir. İnsanın kendisinden dolayı duyduğu bir sevinç, bir mutluluk, bir hoşnutluk deneyimidir. Nihayet kendisine ulaşmayı başarmış olan biri, kendisi için bir mutluluk kaynağı konumundadır’ gibi bir şey.

Böyle yaparak, yani kendimize ulaşmayı başararak, kendimizle yetinerek, kendi işimizi yaparak, kendimizin şarkısını, türküsünü söyleyerek, şiirini okuyarak, kendimizi bizzat kendimiz yöneterek, hemen her konudaki yönümüzü belirledik, kendimizi biraz daha şekillendirdik, biraz daha oldurduk, kendimizi kendi denetimimiz altında tutarak, huzur içinde, sükunet içinde, tam bir iyilik hali içinde yaşadık. Yaşamaya da devam ediyoruz.

Her ne kadar şair, ‘Son kadeh içilmiş, / Son söz edilmişti’ dese de, bize göre daha son kadeh içilmedi, son söz de edilmedi.  Zira bizim ‘Daha gidilecek yerlerimiz var / Şu sohbetini dinler gideriz. / Coştukça şarkılar, türküler, sazlar / Rakı mı, şarap mı, içer gideriz. / Geçse de umudun baharı yazı / Gözlerde kalıyor yaşanmış izi / Kimseler kınamaz burada bizi / Ne varsa hesabı öder gideriz. / Söyleyecek sözü olan anlatsın / İsterse içine yalan da katsın / Yeter ki kendinden, bizden söz etsin / Yalanı doğruyu sezer gideriz. / Neler gördük neler bu güne kadar / Daha gidilecek yerlerimiz var / Bizi buralarda unutamazlar / Kalacak bir türkü söyler gideriz. / Sevgiyle var olduk, sevdik, sevildik / Kavgalara girdik öldük, dirildik / Bir anlam fırını içinde piştik / Anlamlı güzeli sever gideriz.

İşte! Böyle bir şey! Yani bizim daha gidilecek yerlerimiz, yapacak işlerimiz, söyleyecek türkülerimiz var. Ve dahi bizi buralarda unutmazlar, unutamazlar. Çünkü hem gitmezden önce, hem hadi bana eyvallah deyip giderken bizden geriye kalacak pek çok türkü söyledik de gittik. Ama bir daha dönüp arkamıza bakmadık.

Gelelim size. Yani bu kitapta yazdıklarımızı okuyacak olanlara. Hani şair, ‘Hoş geldin! Yerin hazır. Dinleyip diyecek çok. Fakat uzun söze vaktimiz yok. Yürüyelim…’ diyor ya. Tam da şairin dediği gibi, sizin yeriniz, yani beni okuyacak olanın, dost olanın, dostum olanın yeri hazır. Hoş geldiniz! Mademki dinleyecek, söyleyecek daha çok şey var ve uzun söze vaktimiz yok. O halde yürüyelim, nerede kalmıştık diyelim ve kaldığımız yerden okumaya devam edelim.

V.Ahsen Coşar