İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım…’ Cemil MERİÇ

EDEBİYATTA SİYASET ÜZERİNE –

Eski Yunanda sözlük anlamı ‘şehir devleti’ olan ‘polis’ sözcüğünden gelen ve kadim bir insani faaliyet olan siyaset, Liberte Yayınları tarafından ‘Siyaset’ adıyla Türkçeye çevrilen Andrew Heywood’un ‘Politics’ isimli kitabında; ‘hükümet etme sanatı’, ‘kamusal işler’, ‘uzlaşma ve mutabakat’, ‘iktidar ve kaynakların dağıtımı’ gibi farklı yönleri ve boyutlarıyla ele alınıp incelenen bir kavram ve kurumdur.

Alman Başbakanlarından Bismark’ın özlü tanımı ile siyaset ‘bilim değil…sanattır.’ Günümüzde bilim olarak kabul edilen ve üniversitelerde ‘siyaset bilimi’ adıyla okutulan siyaset kavramının Bismark tarafından sanat olarak nitelenmesinin Heywood’a göre nedeni: eski Yunan’daki özgün anlamından türetilen klasik tanımına uygun olarak ‘kolektif kararların alınması ve uygulanması yoluyla toplum içinde denetim sağlamayı’ amaçlaması ve bunun da bir ‘hükümet etme/yönetme sanatı’ olmasıdır.

Üzerine çok sayıda inceleme yapılan, kitaplar, makaleler, tezler yazılan, sadece siyasetle eylemli olarak uğraşan kişilerin, yani profesyonel siyasetçilerin ilgi ve bilgi alanı içinde değil, bizim gibi siyaset dışı insanların da öyle ya da böyle ilgi duydukları, ilgi duymasalar dahi salt yönetilen konumunda olmakla etkisi altında bulundukları siyaset; edebiyat gibi, hukuk gibi, ekonomi gibi, sosyoloji, felsefe, tarih gibi başkaca alanların ve disiplinlerin de ilgisiz ve kayıtsız olmadıkları, yani uzak kalamadıkları bir kurumdur. Dahası edebiyatta, başta roman ve hikaye olmak üzere edebi eserler, sinema, tiyatro gibi sanatsal etkinlikler içerisinde, hukuk, ekonomi, sosyoloji, felsefe, tarih gibi temel nitelikteki disiplinlerin eğitiminde ve öğreniminde kullanılabilecek çok sayıda malzeme vardır. Zira edebiyat kimsenin bakmadığı yönden dünya açılan bir penceredir. Edebiyat umuttur, kötü insanların olduğu yerde sığınılacak  en güvenilir yerdir. Albert Camus’nun ‘Nerede edebiyat varsa, orada umut da vardır’, Cemil Meriç’in ‘İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım‘ demesi ondandır.

Ben bu yazıda, yukarıda sözünü ettiğim disiplinlerden sadece edebiyatın siyasete olan ilgisi, bu bağlamda edebiyatta siyaset olgusu üzerinde duracağım. Daha doğrusu çok daha önceleri okuduğum, bu yazıyı ve başkaca yazıları yazmak için yeniden okumakta olduğum Alfred Üniversitesi akademisyenlerinden Henry M.Holland Jr. tarafından edit edilen, Prentice-Hall, Inc. tarafından basılan ve Türkçe çevirisi olmayan ‘Politics Through Literature’, yani ‘Edebiyatta Siyaset’ isimli kitap içinde yer alan ‘An Aristocrat and A Democrat/Bir Aristokrat ve Bir Demokrat-James Fenimore Cooper’, ‘Elitism and Popular Government-Seçkincilik ve Popüler Yönetim-H.G.Wells’, ‘The Fascistic Tendencies of Democracy/Demokrasinin Faşizan Eğilimleri-Sinclair Lewis’, ‘Men Cannot Govern Themselves/İnsanlar Kendilerini Yönetemezler-Feodor Dostoyevsky’, ‘Democracy and Liberty/Demokrasi ve Özgürlük-Ralph Waldo Emerson’, ‘The Value of Middle-Class Politics/Orta Sınıf Siyasetinin Değeri-Aristotle’ isimli seçkilerden, kendime göre ilginç bulduğum James Fenimore Cooper’a ait olan ‘An Aristocrat and A Democrat/Bir Aristokrat ve Bir Demokrat’ isimli yazıyı paylaşmak istiyorum.

1789-1851 yılları arasında yaşayan James Fenimore Cooper, 19. Yüzyılın erken dönemlerinin  önde gelen Amerikalı romancılarındadır. Çok popüler olduğu bir dönemde Amerika’dan ayrılıp Avrupa’ya giden ve yedi yıl orada yaşayan Cooper, o nedenle Amerika’dan daha çok Avrupa’da tanınmış, saygı ve itibar görmüş, bu bağlamda Honore de Balzac, Leo Tolstoy gibi Avrupalı romancılar üzerinde etkili olmuştur.

Reaksiyoner, romantik ve pedogojik bir yazış tarzına sahip olan, yaşadığı dönemin sosyal, siyasal ve dini sorunları üzerine eleştirilerde bulunan, 1834’de yazdığı ‘A Letter to His Countrymen/Kendi Taşralısına Bir Mektup’ isimli eserinden dolayı Amerikan taşralılığına (provincialism) saldırıda bulunduğu iddiasıyla basın tarafından suçlanan, bu suçlamalarla ilgili olarak tazminat davaları açan Cooper, Amerikan roman ve hikaye edebiyatına önemli katkılarda bulunmuştur. Arkasında çok sayıda eser bırakan, ancak Türkiye’de çok fazla tanınmayan, takip edebildiğim ve bilebildiğim kadarıyla başyapıtı olan ‘The Last of the Mohicans/Mohikanların Sonu’ dışında hiçbir eseri Türkçe’ye çevrilmemiş bulunan Cooper’un, diğer önemli romanlarına örnek olarak ‘The Pathfinder/Yol Gösterici’, ‘The Pilot/Pilot’, ‘The Leatherstocking Tales/Deri Çorap Hikayeleri’, ‘The Pioneers/Öncüler’, ‘The Spy/Casus’ verilebilir.

Aşağıda önce editörün ‘Democrats and Antidemocrats-Can Men Govern Themselves?/Demokratlar ve Anti-Demokratlar-İnsanlar Kendilerini Yönetebilirler mi?’ başlığı altında yazdığı sunuş yazısını, daha sonra James Fenimore Cooper’un ‘The American Democrat/Amerikalı Demokrat’ isimli eserindeki ‘An Aristocrat and A Democrat/Bir Aristokrat ve Bir Demokrat’ isimli bölümün Türkçe tercümelerini sizinle paylaşıyorum.

Ama daha önce aristokrasi kavramı üzerine kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Hepimizin bildiği üzere, Türkçeye Fransızca ‘aristocratie’ sözcüğünden geçen aristokrasi kavramının etimolojik kökeni Yunancadır. Sözcük Yunancada ‘en iyi’ anlamına gelen ‘aristos’ ile ‘güç’ anlamına gelen ‘kratia’ sözcüklerinden türetilmiştir. Bu bağlamda, aristokrasi, üstün özelliklere, niteliklere sahip olduğu düşünülen seçkin bir zümrenin, devlet idaresini elinde bulundurduğu bir yönetim biçimidir. Platon ve Aristoteles tarafından savunulan ve onların sayesinde siyaset bilimine ve düşüncesine dahil olan bu yönetim anlayışının esası; herkesin çıkarlarının adil biçimde korunabilmesi için, halkın, ahlaklı ve aydın sınıfı temsil eden ve üstün özelliklere sahip bulunan bir zümre tarafından yönetilmesi düşüncesine dayanır.

Okuduğunuzda da göreceğiniz üzere, kaleme aldığı yazısında James Fenimore Cooper, demokrasiden daha ziyade aristokrasiye taraf olan bir görüş ve düşünceye sahiptir. Kanımca bunda etkili olan en önemli husus, Copper’un kendi memleketi olan Amerika’nın aristokrasiyi reddetmesi, bu yönetim şeklinin karşısına demokrasiyle çıkması, Copper’un uzunca bir süre Avrupa aristokrasisinin merkezi konumunda olan Fransa’da yaşamış ve inceleme yapmış olmasının etkisiyle, Amerikan demokrasisine karşı duyduğu ve geliştirdiği tepkidir.

Bu konuda ilginç olan bir diğer husus, 1789 Fransız İhtilali sırasında Fransa’da yargıçlık yapan, aristokrasiyi savunan ve esasen kendisi de aristokrat olan, ihtilale karşı çıkan ve salt bu nedenle inceleme ve araştırma yapmak üzere Fransa’yı terk edip Amerika’ya giden, oradaki inceleme ve tespitleri sonrasında, hem kendi alanında, hem de demokrasi konusunda bir başyapıt ve referans kitabı olarak kabul edilen ‘Amerikan Demokrasisi’ isimli kitabı yazan Alexis de Tocqueville’in,  James Fenimore Copper’ın aksine, aristokrasi yerine Amerika temelinde ve özelinde demokrasiyi övmesi ve hatta kutsamasıdır.

Bir girişten sonra şimdi Henry M.Holland, Jr’ın ilginç sunuş yazısını ve James Fenimore Cooper’ın aristokrasi ile demokrasiyi karşılaştıran çarpıcı yazısını okuyalım.

DEMOKRATLAR VE ANTİ-DEMOKRATLAR – İNSANLAR KENDİLERİNİ YÖNETEBİLİRLER Mİ?

Dünya’ diyordu Başkan Kennedy ve şöyle devam ediyordu: ‘yarısının köle ve yarısının özgür kalmasına tahammül edemez.’  Başkan Kennedy bunu söylemekle, insan mutluluğu ve ilerlemesi ile ilgili temelde farklı olan görüşlerin varlığına dikkat çekmek istiyordu. Bireysel bütünlük içindeki herhangi bir görüş nihai olarak sosyal iyiliğe dayanır. Diğer bir görüş, insanın kolektivist bir devlette, toplam insani istekler ve arzular için sorumluluk üstlenmeyi gerektiren bir siyaset içinde daha tam olarak gelişebileceğini ileri sürer. İnsan doğası ve siyaseti hakkındaki bu iki görüşe genellikle adını veren yaklaşım demokrasi ve otoriter rejimdir. Demokrasi savunucuları, demokratik yönetimde insanlar hakkındaki belirli temel kabulleri haklılaştıran bir inancın/bağlılığın varsayıldığına inanırlar. Bu husustaki birinci varsayım, bireylerin statülerine ve yeteneklerine bakılmaksızın, siyasal denetim sorumluluklarını paylaşma hakkına sahip olmalarıdır. Onlar, özgür konuşmanın özgür insanları ifade ettiğini ileri sürerler. Özgür tartışma, insani faaliyetlerin düzenlenmesinde yüksek derecede esnekliğe ve denetime izin verir. İnsanlar kendi farklılıklarını tartışmaya istekli olduklarında ve her biri kendisi ve kendisinin çıkarları hakkında karşılıklı bir görüşe sahip bulunduğunda, çok büyük bir olasılıkla bir anlaşmaya ulaşırlar. Siyasal olarak doğru ya da yanlış olan mutlak standartlar, insanların bu şekilde hareket etmemelerinden bu yana mevcuttur, insanlar hangi politikaların kendi desteklerini hak ettiğini, sadece tartışma ve uzlaşma ile keşfettikleri için popüler, yani herkes tarafından sevilen bir yönetime ihtiyaç duyarlar. Ve son olarak, demokrasiye inananlar siyasetin sınırsız amaçlı bir araç olduğu konusunda ısrar ederler – ki bu, insanların devletin dışında pek çok grup içinde tatmin edici birliktelikler ve bağlılıklar bulması demektir.

Demokrasiyi inkar edenler, onun ihtiyaçlara ve insanların eğilimlerine uygun olmadığını söylerler. Demokrasinin günlük davranışları anti-demokratlara, demokratik idealin anlamsızlığını diğer başka bir şeyin olduğundan daha çok ortaya koyması olarak görünür.  Onların görüşüne göre, demokratik devletlerin politikaları hatasız şekilde insanların ebediyen özgürlükten kaçmaya çalıştıkları ve o nedenle kararlar için sorumluluğu liderlerine aktardıkları yönündedir, bu aynı zamanda hükümet için gerekli olan popüler rıza mitine de uygun düşen bir bağımlılıktır. İnsanlar bu şekilde hareket ederler, çünkü bu, onların kendilerini daha uzun süre biraz daha büyük, biraz daha anlaşılır ve organize amaçlı tanımlamalarını tatmin eder. Esasen çoğu insan içgüdüsel olarak hiyerarşi ve disiplin ilkelerini kendi refahlarını ve siyasal güçlerini azamileştirmenin en etkili yolu olarak kabul eder. İnsanların özgürlükten ve otoriteyi istemekten korkmalarından bu yana, demokrasi eleştirileri insan doğasının pek çok kişinin menfaatlerine olan birkaç kişi tarafından yönetilen bir devletin kurulmasına ihtiyaç duyulduğu düşüncesine dayanır.

Aşağıdaki seçkiler, demokrasinin beklentileri ve sorunları üzerine olan birkaç görüşü örneklendirmektedir. Yerlilerin ve hudutlarda yaşayan insanların hikayeleriyle tanınan James Fenimore Cooper, ‘The American Democrat/Amerikalı Demokrat’ isimli eserinde yer alan yazısında, merkezi bir demokrasi anlayışına sahip aristokratlar ve demokratlar arasındaki mizaç farkına işaret etmektedir. Bu eserin argümanı olan doğal aristokrasinin demokrasi geleneğiyle uygunluk içinde olması, H.G.Well’in Dünya Savaşları arasındaki zaman diliminde Britanya politikasının hüsranını anlatan ‘The New Machiavelli/Yeni Makyevelli’ isimli romanında ileri sürülmüştür. Sinclair Lewis’in ‘It Can’t Happen Here/O Burada Olamaz isimli romanındaki sahnede tasvir edildiği gibi, depresyon sırasında Amerika’daki demokrasinin sadece refahta işlevsel olduğuna inanan bazı insanlar vardır. Bu onlara demokrasinin ekonomik kıtlık ve çöküş zamanlarında, kişisel açlık ve kendini koruma yönünden insani dürtü ihtiva etmek hususunda aciz olduğu ve dolayısıyla demokrasinin faşizm yönünde dejenere olacağı veya demagogların avına düşeceği şeklinde görünür.

Dostoyevski’nin ‘The Brothers Karamazov/Karamazov Kardeşler’ isimli romanından seçilen bölüm, edebiyatın herhangi bir başka yerinde bulunan demokratik idealin en güçlü eleştirilerini içerir. Bu güçlü kıssa, yani ifade edilmek istenileni benzetme veya kıyas yoluyla anlatan sözler, İsa’nın dünyaya dönüşünü ve insanlara katlanamayacakları bir özgürlük verdiği için onu suçlayan Büyük Engizisyoncuyla karşılaşmasını resmeder. Engizatör, insanların düzen ve otorite ilkelerinin kendilerine dayatılmasına ihtiyaç duyduklarını ileri sürer. İnsanlar, Hıristiyan Kilisesi gibi bir güç kurumunun kendilerine yol göstermesini kabul ettiklerinde, aradıkları emniyete sahip olurlar. Büyük Engizasyoncu’nun argümanları, demokratik inancın insanların kendilerini yönetebilmelerinin kesin olarak inkar edilmesini temsil eder.

Çok sayıda insan, en iyi yönetimin insanların ihtiyaçlarına ve beklentilerine en yakın şekilde uyan yönetim olduğuna inanır. Ralph Waldo Emerson, demokrasinin en iyi yönetim şekli olduğunu düşünür, çünkü hatalarına ve eksiklerine rağmen demokrasi, insanların kendi özgürlüklerini elde etmelerine yeteri kadar fırsat ve imkan verir. Yunan düşünürü Aristotle, siyasal düzen için toplumdaki grupların hangi dayanıklı temel birleşimi sağlamaları gerektiğini tespit etmek amacıyla çok sayıda şehir devletinin anayasaları üzerinde çalışma yapmıştır. O kendi klasik çalışması olan ‘Politics/Siyaset’ isimli eserinde, azami özgürlüğün ve şehir devletlerinin dayandığı düzenin, ancak büyük bir orta sınıfın varlığıyla sağlanabileceği sonucuna ulaşmıştır, çünkü bu sınıf ılımlı/mutedil politikalara ve programlara destek vermeye eğilimlidir.

BİR ARİSTOKRAT VE BİR DEMOKRAT

Biz gerçek anlamları çok fazla dikkate alınmayan aristokrat ve demokrat sözcüklerinin çok fazla kullanıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bir aristokrat, bir ülkenin siyasal gücüne sahip bulunan birkaç kişiden birisidir; bir demokrat, çok sayıdaki insanlardan sadece biridir. Bununla birlikte bu sözcükler, yönetimin aristokratik veya demokratik biçimleriyle meşgul olanların uygun şekilde uyguladıkları olumlu nosyonlardır. Bu tür insanlar, gerçekte ve mutlaka, ne aristokrat, ne de demokrat değildirler, ama işte öylesine bir görüş içindedirler. Oysa demokratik bir yönetimin üyesi olan kişi aristokrat bir önyargıya veya tersine sahip olmalıdır.

Alışkanlıkları ve görüşleri itibariyle centilmen/beyefendi olan bir insana aristokrat olarak çağrıda bulunulması için, bu kişinin şartların kötüye kullanılmasından ve dünyanın olduğu kadar yönetimin gerçek ilkelerine ihanet etme cehaletinden uzak olması gerekir. Her bir kişinin kendi masum eylemlerinin ve birlikteliklerinin efendisi altında olmadığı belirli bir özgürlük bulunmalı, kişi içten içe demokrat olmalı, gerçekten bir denetim hakkını üstlenmek için ne hukuka, ne de ahlaka dair alışkanlıklar üzerinden emretmeye başvurmamalıdır.

Bazı insanlar bir demokratın sadece çoğunluğun sosyal, zihinsel ve ahlaki düzeye sahip olmasını arayan birisi olduğunu, bir defa da olsa bütün insanların arıtılmaktan, eğitilmekten ve bir sınıftan tat almaktan dışlanmış bulunduğunu hayal ederler. Bu insanlar demokrasinin düşmanıdırlar, demokrasiyi hep beraber onlar uygulanamaz kılarlar. Onlar genellikle, kendi birlikleri ve alışkanlıkları yönünden büyük tutuculardır, onlar aynı zamanda herhangi bir şekilde üstün bir doğaya sahip olduklarını idrak etmekten de yoksundurlar. Onlar, gerçekte ve ilke olarak aristokrattırlar, onun için tam olarak bunun tersi olan bir gösteriş üstlenirler; onların bütün duygularının ve argümanlarının çalışmasının zemini kendileri olmak üzerinedir. Bu amaç, her bir insanı kendi eylemleri üzerinde efendi olarak bırakmak olan bir özgürlük niyeti, kalıtsal şan ve şerefin inkarı olmamakla birlikte, bunun gereksiz ve gayri adil olduğu hususu gerçektir, ancak bu uygarlığın kaçınılmaz sonuçlarının inkar edilmesi de değildir.

Diğer meselelerde olduğu gibi, bunda da davranışın yegane kuralı Tanrı’nın kanunudur. Her insan kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır. Ayrımsız birliğin büyük savunucuları bir sorunu ortaya koyduğunda, onun kendi refakatçilerinin ve alışkanlıklarının ona emretmesine başvuruda bulunmadan tiranlığa ilk önce onun direnmesi gerekir; esasen bu gibi meselelerde, genellikle kendilerinden daha iyi durumda olanları en gürültülü şekilde yeren ve kendi iddialarını sürdürmekte en katı olanlar hayal içindedirler. Esasen, sosyal ilişkilerde kural olarak kim başkalarının gösteriş sorunlarına eğilimli ise, o kendisinin işgal ettiği pozisyondan bilinçli şekilde en fazla kuşku içindedir; o nedenle, o çok iddialı şekilde inkarı etkilemeyi inşa etmek suretiyle kendi kıskançlığının görülmesine izin verecektir. Hareket tarzları, eğitim ve arınma pozitif şeylerdir ve bunlar beraberinde yüksek keyifler yaratan masum tatları getirirler; ve bu, maliklerin kendi tutkularını inkar etmeleri kadar gayri adildir. Bu aynı zamanda, daha az şanslı olanın zamanı geçirirken adanmak yerine atletik gülünçlüklerde ısrarlı olması, anlamadığı bir dilde söylenen zevk almadığı bir operayı dinlemesi gibi bir şey olur.

Buna rağmen demokrasi, mümkün olduğu kadar haklarda eşitlik demektir; ve sosyal eşitliğin popüler kurumların şartı olmasını iddia etmektir, sonrakinin uygarlığı örseleyeceğini varsaymak, alternatifi bütün topluluğun en alt düzeye doğru azalması olan hiçbir şeyin bütün insanlığın keyiflerin ve arınmanın en yüksek standardına yükselmesinin imkansız olmasından daha fazla aşikar değildir, Bu noktadaki tüm sıkıntı, insanları anlayamadıkları niteliklerin sahibi yapmaktaki güçlüğün mevcudiyetidir. Biz hepimiz, kendimizle, kendi altımızdakiler arasındaki farkı algılayabilecek durumdayız, ancak bizimle, bizim altımızdakiler arasındaki fark sorun haline geldiğinde, biz sahip olduğumuz münasip hiçbir kavramın değerini takdir edemeyiz.  Bu aşikar zorlukla yüz yüze gelmek, esasen ifade edilmiş olan emniyetli ve adil yönetim kuralının var olmasındandır ya da bunlar masum oldukları ve başkalarının haklarını kendilerinin eşit şekilde yargılamasına zarar vermediği sürece, herkesin kendi birlikteliklerinin ve alışkanlıklarının rahatsız edilmemiş olan yargılamasına izin vermesindendir. Bunu kurumların bağımsız olarak ve sonrakinin istisnasıyla sosyal ilişkinin kendisini düzenlemesi takip eder, bunlar, bunların ötesindeki hiçbir doğal, hiçbir yapay avantajı elinde tutmadıkları sürece mülkiyet hakkından ve genel uygarlıktan ayrılmazlar.

Bir demokraside, insanlar en yüksek şansları elde etmek için toplumdaki ulaşılabilir en yüksek yerleri hedeflemekte tam olarak özgürdürler; ve bir bütün olarak soylu duygunun söylediği gibi, bu açıkça değersiz olurdu, ırkın bütün liberal kazanımları ve yüce duyguları kaydedilmiş iken, para için olan aşağılık rekabetin tek başına özgür olması, bir demokrat inkarıdır. Bu tür bir itiraf bir defa olduğunda, sistemin aşağılık bildirgesi hiçbir şey değil iken, onun meyveleri sadece cehalet ve basitliktir.

Her ne kadar sıradan alışkanlıkları ve zevkleri fiilen özdeş ise de, demokrat bir centilmen/beyefendi pek çok önemli incelikleriyle aristokrat bir centilmenden/beyefendiden farklı olmalıdır. Onların ilkeleri farklılık gösterir; ve bu nedenle onların konumları az bir derecede de olsa ayrıdır.  Demokrat herkesin hakkının iktidara dahil olmasını, genel duygularında daha fazla liberal olmayı, kendi içinde üstün bir niteliğin bulunmasını kabul eder; ancak bunu daha çok kendi adamları/yandaşları için uygun bulur, o kendi vazgeçilmez kişisel alışkanlıkları gibi, kendi bayağı bağımsızlığını gururla sürdürür. Onu hanedana ait despotluğu tahtından indirmeye teşvik eden aynı ilkeler ve yiğitlikler, onu aynı zamanda bayağı bir tiranlığa direnme hususunda da teşvik eder.

Bununla birlikte, onu alışkanlıklarının bağımsızlığını sürdüren bir aristokrat olarak varsaymaktan daha fazla ortak hata ve daha çok sermaye yoktur; demokrasi için çoğunluğu kontrol etmeyi ileri sürmek, sadece hukuk meselelerinde anlamlı ve önemlidir, örf, adet ve geleneğe ilişkin meseleler yönünden ise bu önemli ve anlamlı değildir. Demokrasi kurumunun en fazla amacı olan husus, kişisel özgürlüğün uygulanabilirliğindeki son noktadır ve aksinin onaylanması amacın araçlara kurban edilmesidir.

O nedenle, bir aristokrat sadece pozitif kurumlar tarafından kendi özel imtiyazlarını kuvvetlendirmeyi, bir demokrat ise her şeyde serbest rekabeti isteyecektir. Bununla birlikte, demek gerekir ki, sonuncusu bu rekabetin hiçbir şeye öncülük etmesini varsaymaz, bu araçların herhangi bir amacın referansı olmaksızın işe alınmasını öngören bir varsayımdır. O kendi haklarını en iyi şekilde koruyan ve sürdüren safkan demokrattır ve hiçbir hak, kendi zamanının istisnalarından olan mantıksız ve cahil insanların istilasına oranla  yetiştirilen/münevverleştirilen bir insandan daha değerli olamaz.