“Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.” Karl MARKS
KARL MARX’IN “LOUİS BONAPARTE’IN ON SEKİZİNCİ BRUMAİRE”İNİ OKUMANIN TAM DA ZAMANI!
Yaşadığımız günlerin bana hatırlattığı elbette pek çok şey var. Mesela tarihte yaşanmış sosyal, siyasal olaylar, mesela bu olayların doğurduğu sosyal, siyasal, ekonomik ve hukuki sonuçlar, mesela bu olayların kimi gerçek, kimi naylondan kahramanları, mesela bunlarla ilgili olarak okuduğum, sonra yeniden okuduğum kitaplar. Mesela bu yazının konusu olan, dahası beni bu yazıyı yazmaya motive eden Karl Marx’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” isimli kitabı.
Hepimizin bildiği üzere, Fransız siyasi tarihinde iki Napolyon vardır. Birincisi 1804-1814 yılları arasında ve 1815’de tekrar imparator olan, gerçekleştirdiği fetihlerle Avrupa’nın siyasi haritasını tamamen değiştiren, hukuk ve yönetim alanlarında yaptığı düzenlemelerle devrim sonrası Fransa’sının devlet yapısını yeniden şekillendiren, asker olarak, siyasetçi olarak gerçekten büyük olan, kahraman olan hepimizin çok yakından tanıdığı Napolyon Bonapart’tır. Asker olarak, siyasetçi olarak, devlet adamı olarak Atatürk kadar büyük olmasa da, kendi çapında büyük olan Napolyon Bonapart.
Bir diğeri ise Napolyon Bonapart’ın yeğeni olduğu için adını ondan alan, ancak onun kötü bir karikatürü olan Louis Napolyon Bonapart. Karl Marx’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” isimli kitabı bu Napolyon Bonapart üzerinedir.
Marks bu kitabında Üçüncü Napolyon olarak da anılan Louis Napolyon Bonapart`ın gerçekleştirdiği darbeyi, amcası Napolyon Bonapart`ın daha önceden gerçekleştirdiği darbeyle karşılaştırır ve yanı sıra on dokuzuncu yüzyıl ortasındaki Fransa’da yaşanmış sınıf mücadelelerini, bu mücadelelerin bir hükümet darbesiyle sonuçlanmasını ve başarısızlığa uğramasını, bunun doğurduğu ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçları analiz eder. Bu bağlamda, o tarihte Fransa’da mevcut sınıfların siyasal hedeflerini, bu sınıfları temsil edenlerin örgütlenme biçimlerini, siyasal iktidarın oluşum sürecini 1852 gibi çok erken bir zamanda çok büyük bir açıklık ve öngörüyle ortaya koyar.
Marks bunu yaparken, Hegel’e de atıfta bulunur ve şöyle yazar: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.”
Marks’ın trajedi olarak nitelendirdiği birinci olay, Napolyon Bonapart’ın Fransa’da Direktuvar yönetimine son vererek Konsüllük dönemini başlatan ve böylece Napolyon Bonaparte’ın diktatörlük rejimini kurmasına uygun ortamı hazırlayan ve 18 Brumaire Darbesi olarak isimlendirilen 9-10 Kasım 1799 tarihli darbedir. Darbenin bu adı almasının nedeni Fransız Devrim takviminin Brumaire Ayının on sekizinci günü olmasındandır. Esasen Fransız Devrimi fiilen bu darbeyle sona ermiştir. Öyle ki, bu tarihte Paris ordusunun başına geçen Napolyon Bonapart’ın ilk işi darbe yapmak, bu amaçla Fransız Parlamentosu’nu basmak ve dağıtmak olmuştur.
Napolyon’un hikayesinin Marks tarafından trajedi olarak nitelendirilmesinin nedeni ise, elde ettiği büyük askeri, idari, siyasi başarılarının ardından 18 Haziran 1815 tarihinde İngiliz ve Prusya kuvvetlerine karşı Waterloo’da uğradığı büyük yenilgi sonrasında tahtan ikinci kez indirilmiş, İngilizler tarafından St. Helena (Atlantik) adasına sürgüne gönderilmiş ve orada ölmüş ya da bazı iddialara göre zehirlenerek öldürülmüş olması nedeniyledir.
Mütevazı bir Fransız karı kocanın, Carlo Bonapart ve Marie Letizia Ramolino’nun çocuğu olarak dünyaya gelen, askeri akademiyi bitiren, sonrasında topçu birlikleri komutanı, başarılı ama sıradan bir asker olan Napolyon’un hikayesinin trajikliği, onun en aşağıdan en yükseğe çıkmış olmasına rağmen, başarılarını hazmedememesi, siyasi hırslarını dizginleyememesi nedeniyle tepe taklak düşmüş olmasından gelir.
Uzmanlar siyasi tarihteki böylesine yükselmeleri, sonrasında öylesine düşmeleri, ben neymişim demeleri güç zehirlenmesine bağlıyorlar. Kadim tarihte Neron, daha yakın tarihte Hitler, Mussolini, Stalin, en yakın tarihte Nasır, Saddam, Kaddafi ve bunların benzerleri bu hastalıktan mustarip oldukları için kaderleri de, akıbetleri de aynı olmuştur.
Bunları burada bırakalım ve yazımızın konusunu oluşturan Marks’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” isimli kitabına dönelim. Marks’ın bu eserinde birincisiyle kıyaslayarak anlattığı ve komedi olarak nitelendirdiği ikinci darbe, Napolyon Bonapart’ın yeğeni Louis Napolyon Bonapart tarafından yapılan darbedir. Bu darbenin özelliği birincisinden farklı olarak ortalama bir adamın iktidara gelmesi, imparator unvanını elde etmesi ve giderek toplumu esir almasıdır. 1791 ve 1793 tarihli Fransız Anayasalarının, bu anayasaların getirdiği temel hak ve özgürlüklerin çöpe atıldığı, bu bağlamda protesto hakkı, toplanma ve örgütleme, ifade ve basın özgürlüğü gibi hak ve özgürlüklerin önemli ölçüde kısıtlandığı, vatan, millet, bayrak, din gibi değerlerin alabildiğine istismar edildiği bu dönem Fransız siyasi tarihinin en baskıcı dönemlerinden birisidir. O tarihlerde Fransa’da yaşayan Karl Marks’da eşi ve iki küçük çocuğuyla birlikte Fransa’dan dışarıya çıkarılmıştır.
Marks’ın bu çalışmasında bireyin tarihteki yerini “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan önlerinde buldukları, geçmişten devir aldıkları verili koşullar içinde yaparlar. Göçüp gitmiş tüm kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine kabus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişteki ruhları yardıma çağırırlar, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılırlar, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünürler ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar….” diyerek açıklaması ondandır.
Napolyon Bonapart’ın yegeni Louis Napolyon’da, tıpkı amcasının 1799’da yaptığı gibi 1851’de darbe yapmış, bu darbe sonrasında Fransız Parlamentosu’nu kapatmış ve kendi imparatorluğunu ilan etmiştir. Karl Marks o nedenle ironi yapmış ve eserine “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” adını vermiştir.
Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’i, 1848 ile 1852 yılları arasında Louis Napoyon Bonaparte’ın iktidarının gücünün yükselmesinin ve ilk başta, hem sivil toplum, hem de kapitalist sınıfın siyasal temsilcileri olan burjuvazinin pahasına tek bir elde toplanmasının yolunu açmasının günümüze de ışık tutan anlamlı bir analizidir. Esasen bu çalışmanın önemi, devletin bir ‘evrensel anlayış enstrümanı’ veya ‘etik bir topluluk’ olarak herhangi bir bakış açısından olan farkına Marks’ın son derece özel bir yaklaşımda bulunmasından dolayıdır. Onun için Marks eserinde, devlet cihazına yönelik olarak, sivil toplumun ve siyasal eylemin özerk kaynağı üzerine olan eşzamanlı ‘parazitli bir vücut’ olduğu vurgusunu yapmıştır. Bu amaçla Marks, Bonapart rejimini tanımlamak için Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’inde şunları yazar:
“Bu yürütme gücü, muazzam bürokratik ve askeri organizasyonuyla, kendi mahir devlet makinesiyle, beslediği yarım milyon sayıdaki memurlarıyla ve ayrıca bir diğer yarım milyonluk ordusuyla bu korkunç parasitik vücut…Fransız toplumunun bütün gözeneklerini bir ağ ve bir jigle gibi boğmuştur.”
On Sekizinci Brumaire’de yaptığı analizlerinde Marks, tıpkı Hegel’e yönelik eleştirilerini içeren Hegel’in Hak Felsefesi’nin Eleştirisi isimli eserinde olduğu gibi, devletin organlarının, sadece sivil toplumun egemen sınıfı içindeki siyasi hayatı koordine etmediğine işaret eder. Ona göre yürütme organı, belirli şartlar altında – mesela sosyal güçler arasında nispi bir denge olduğunda – onu koordine ettiği kadar, değişimi de destekleyen bir kapasiteye sahiptir. Ne var ki, Marks, bu fikri incelerken dahi, muhafazakar bir güç olarak tamamen devlet üzerine odaklanır. Bu amaçla gözetim için bir mekanizma olarak devletin enformasyon ağının önemini ve devletin kendi kapasitesiyle sosyal olayların statükoyu tehdit etmesini baltalayan siyasal özerkliğin kilitlenmesinin yoluna da vurgu yapar. Dahası, devletin bastırıcı boyutuna, onun mevcut düzenlemelerinin bozulmazlığına, onun kapasitesi tarafından muhafaza edilmesi inancının tamamlanmasına işaret eder. O zamana kadar genel iradenin ifadesi için esas olan devlet, Marks’a göre ‘evrensel amaçları özel çıkarın bir başka şekline’ devir etmiştir.
Louis Bonapart’ın aldığı inisiyatiflerin kesin sınırlamaları vardır, mamafih, toplumu büyük krizlere fırlatmadan devletin herhangi bir yasama ve yürütme branşı üzerinde yapılacak işleri de vardır. Bonapartist rejim üzerindeki bu çalışmasında Marks’ın çıkardığı en önemli sonuç, kapitalist bir toplumda devletin toplum üzerindeki bağımlılıktan ve bunların hepsinin üzerinde bulunan üretim sürecinin esas sahibinden ve kendisini kontrol edenden kaçamamasıdır. Marks’a göre devlete olan bağımlılık, özellikle sermaye sınıfının ekonomik krizin kuşatması altında olduğunda ortaya çıkar; o nedenle de her tür ekonomik organizasyon devlet aparatının hayatta kalan maddi kaynaklarını yaratır. Devletin tüm siyasaları uzun vadede tüccarın sattıkları, sermaye sahiplerinin ürettikleriyle birlikte hareket eder, aksi takdirde sivil toplum ve devletin istikrarı tehlikeye düşer. Louis Bonapart’ın burjuva temsilcilerinin siyasal güçlerini gasp etmiş olması ve böylece hayati kaynağı kendi geliri ve banka kredileri olan burjuvazinin kendi ‘maddi gücünü’ koruması ondandır. Bunu yapmak suretiyle Bonapart burjuvaziye sadece yardım etmemiş, aynı zamanda burjuvazinin uzun vadedeki ekonomik çıkarlarını ayakta tutmuştur. Bunu yapmakla sadece görevinde daha sonra yapacağı tercih her ne ise, o görevin gerektirdiği gelecekteki siyasal gücü doğrudan yenilemenin temelini atmıştır.
Victor Hugo’nun ‘Küçük Napolyon” adını takarak dalgasını geçtiği Louis Napolyon, her ne kadar her alanda ve her konuda amcasını taklit etmiş ise de, onun kötü bir karikatürü olmaktan öteye gidememiştir. Küçük mülkiyet sahibi köylüleri arkasına alarak yaptığı darbe sonrasındaki yönetim tarzıyla totaliter bir rejimin, siyasi oportünizmin ve popülizmin somut bir örneği olmuştur. Neden mi? Louis Bonaparte’ın bu iktidarının ardındaki gerçek güç Fransız sermayedarları ve aristokrasisi olmuştur da ondan. Nitekim kısa bir zaman içinde Louis Bonaparte’ın imparatorluğuna destek olan küçük mülk sahiplerinin, köylülerin ve işçilerin yaşam standardı düşmüş, sermaye sahiplerinin ve aristokrasinin ki ise olağanüstü şekilde yükselmiştir.
Kıssadan hisse: Geçmişte yaşanan bazı şeyler, daha sonra ve hatta günümüzde yaşanan bazı şeylere ne kadar da çok benziyor! Yoksa tarih gerçekten tekerrür mü ediyor?
