Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.” Karl MARKS

KARL MARX’IN “LOUİS BONAPARTE’IN ON SEKİZİNCİ BRUMAİRE”İNİ OKUMANIN TAM DA ZAMANI!

Yaşadığımız günlerin bana hatırlattığı elbette pek çok şey var. Mesela tarihte yaşanmış sosyal, siyasal olaylar, mesela bu olayların doğurduğu sosyal, siyasal, ekonomik ve hukuki sonuçlar, mesela bu olayların kimi gerçek, kimi naylondan kahramanları, mesela bunlarla ilgili olarak okuduğum, sonra yeniden okuduğum kitaplar. Mesela bu yazının konusu olan, dahası beni bu yazıyı yazmaya motive eden Karl Marx’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” isimli kitabı.

Hepimizin bildiği üzere, Fransız siyasi tarihinde iki Napolyon vardır. Birincisi 1804-1814 yılları arasında ve 1815’de tekrar imparator olan,  gerçekleştirdiği fetihlerle Avrupa’nın siyasi haritasını tamamen değiştiren, hukuk ve yönetim alanlarında yaptığı düzenlemelerle devrim sonrası Fransa’sının devlet yapısını yeniden şekillendiren, asker olarak, siyasetçi olarak gerçekten büyük olan, kahraman olan hepimizin çok yakından tanıdığı Napolyon Bonapart’tır. Asker olarak, siyasetçi olarak, devlet adamı olarak Atatürk kadar büyük olmasa da, kendi çapında büyük olan Napolyon Bonapart.

Bir diğeri ise Napolyon Bonapart’ın yeğeni olduğu için adını ondan alan, ancak onun kötü bir karikatürü olan Louis Napolyon Bonapart. Karl Marx’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” isimli kitabı bu Napolyon Bonapart üzerinedir.

Marks bu kitabında Üçüncü Napolyon olarak da anılan Louis Napolyon Bonapart`ın gerçekleştirdiği darbeyi, amcası Napolyon Bonapart`ın daha önceden gerçekleştirdiği darbeyle karşılaştırır ve yanı sıra on dokuzuncu yüzyıl ortasındaki Fransa’da yaşanmış sınıf mücadelelerini, bu mücadelelerin bir hükümet darbesiyle sonuçlanmasını ve başarısızlığa uğramasını, bunun doğurduğu ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçları analiz eder. Bu bağlamda, o tarihte Fransa’da mevcut sınıfların siyasal hedeflerini, bu sınıfları temsil edenlerin örgütlenme biçimlerini, siyasal iktidarın oluşum sürecini 1852 gibi çok erken bir zamanda çok büyük bir açıklık ve öngörüyle ortaya koyar.

Marks bunu yaparken, Hegel’e de atıfta bulunur ve şöyle yazar: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.

Marks’ın trajedi olarak nitelendirdiği birinci olay, Napolyon Bonapart’ın Fransa’da Direktuvar yönetimine son vererek Konsüllük dönemini başlatan ve böylece Napolyon Bonaparte’ın diktatörlük rejimini kurmasına uygun ortamı hazırlayan ve 18 Brumaire Darbesi olarak isimlendirilen 9-10 Kasım 1799 tarihli darbedir. Darbenin bu adı almasının nedeni Fransız Devrim takviminin Brumaire Ayının on sekizinci günü olmasındandır. Esasen Fransız Devrimi fiilen bu darbeyle sona ermiştir. Öyle ki, bu tarihte Paris ordusunun başına geçen Napolyon Bonapart’ın ilk işi darbe yapmak, bu amaçla Fransız Parlamentosu’nu basmak ve dağıtmak olmuştur.

Napolyon’un hikayesinin Marks tarafından trajedi olarak nitelendirilmesinin nedeni ise, elde ettiği büyük askeri, idari, siyasi başarılarının ardından 18 Haziran 1815 tarihinde İngiliz ve Prusya kuvvetlerine karşı Waterloo’da uğradığı büyük yenilgi sonrasında tahtan ikinci kez indirilmiş, İngilizler tarafından St. Helena (Atlantik) adasına sürgüne gönderilmiş ve orada ölmüş ya da bazı iddialara göre zehirlenerek öldürülmüş olması nedeniyledir.

Mütevazı bir Fransız karı kocanın, Carlo Bonapart ve Marie Letizia Ramolino’nun çocuğu olarak dünyaya gelen, askeri akademiyi bitiren, sonrasında topçu birlikleri komutanı, başarılı ama sıradan bir asker olan Napolyon’un hikayesinin trajikliği, onun en aşağıdan en yükseğe çıkmış olmasına rağmen, başarılarını hazmedememesi, siyasi hırslarını dizginleyememesi nedeniyle tepe taklak düşmüş olmasından gelir.

Uzmanlar siyasi tarihteki böylesine yükselmeleri, sonrasında öylesine düşmeleri, ben neymişim demeleri güç zehirlenmesine bağlıyorlar.  Kadim tarihte Neron, daha yakın tarihte Hitler, Mussolini, Stalin, en yakın tarihte Nasır, Saddam, Kaddafi ve bunların benzerleri bu hastalıktan mustarip oldukları için kaderleri de, akıbetleri de aynı olmuştur.

Bunları burada bırakalım ve yazımızın konusunu oluşturan Marks’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” isimli kitabına dönelim. Marks’ın bu eserinde birincisiyle kıyaslayarak anlattığı ve komedi olarak nitelendirdiği ikinci darbe, Napolyon Bonapart’ın yeğeni Louis Napolyon Bonapart tarafından yapılan darbedir. Bu darbenin özelliği birincisinden farklı olarak ortalama bir adamın iktidara gelmesi, imparator unvanını elde etmesi ve giderek toplumu esir almasıdır. 1791 ve 1793 tarihli Fransız Anayasalarının, bu anayasaların getirdiği temel hak ve özgürlüklerin çöpe atıldığı, bu bağlamda protesto hakkı, toplanma ve örgütleme, ifade ve basın özgürlüğü gibi hak ve özgürlüklerin önemli ölçüde kısıtlandığı, vatan, millet, bayrak, din gibi değerlerin alabildiğine istismar edildiği bu dönem Fransız siyasi tarihinin en baskıcı dönemlerinden birisidir. O tarihlerde Fransa’da yaşayan Karl Marks’da eşi ve iki küçük çocuğuyla birlikte Fransa’dan dışarıya  çıkarılmıştır.

Marks’ın bu çalışmasında bireyin tarihteki yerini “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan önlerinde buldukları, geçmişten devir aldıkları verili koşullar içinde yaparlar. Göçüp gitmiş tüm kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine kabus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişteki ruhları yardıma çağırırlar, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılırlar, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünürler ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar….” diyerek açıklaması ondandır.

Napolyon Bonapart’ın yegeni Louis Napolyon’da, tıpkı amcasının 1799’da yaptığı gibi 1851’de darbe yapmış, bu darbe sonrasında Fransız Parlamentosu’nu kapatmış ve kendi imparatorluğunu ilan etmiştir. Karl Marks o nedenle ironi yapmış ve eserine “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” adını vermiştir.

Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’i, 1848 ile 1852 yılları arasında Louis Napoyon Bonaparte’ın iktidarının gücünün yükselmesinin ve ilk başta, hem sivil toplum, hem de kapitalist sınıfın siyasal temsilcileri olan burjuvazinin pahasına tek bir elde toplanmasının yolunu açmasının günümüze de ışık tutan anlamlı bir analizidir. Esasen bu çalışmanın önemi, devletin bir ‘evrensel anlayış enstrümanı’ veya ‘etik bir topluluk’ olarak herhangi bir bakış açısından olan farkına Marks’ın son derece özel bir yaklaşımda bulunmasından dolayıdır. Onun için Marks eserinde, devlet cihazına yönelik olarak, sivil toplumun ve siyasal eylemin özerk kaynağı üzerine olan eşzamanlı ‘parazitli bir vücut’ olduğu vurgusunu yapmıştır. Bu amaçla Marks, Bonapart rejimini tanımlamak için Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’inde şunları yazar:

Bu yürütme gücü, muazzam bürokratik ve askeri organizasyonuyla, kendi mahir  devlet makinesiyle, beslediği yarım milyon sayıdaki memurlarıyla ve ayrıca bir diğer yarım milyonluk ordusuyla bu korkunç parasitik vücut…Fransız toplumunun bütün gözeneklerini bir ağ ve bir jigle gibi boğmuştur.

On Sekizinci Brumaire’de yaptığı analizlerinde Marks, tıpkı Hegel’e yönelik eleştirilerini içeren Hegel’in Hak Felsefesi’nin Eleştirisi isimli eserinde olduğu gibi, devletin organlarının, sadece sivil toplumun egemen sınıfı içindeki siyasi hayatı koordine etmediğine işaret eder. Ona göre yürütme organı, belirli şartlar altında – mesela sosyal güçler arasında nispi bir denge olduğunda – onu koordine ettiği kadar, değişimi de destekleyen bir kapasiteye sahiptir. Ne var ki, Marks, bu fikri incelerken dahi, muhafazakar bir güç olarak tamamen devlet üzerine odaklanır. Bu amaçla gözetim için bir mekanizma olarak devletin enformasyon ağının önemini ve devletin kendi kapasitesiyle sosyal olayların statükoyu tehdit etmesini baltalayan siyasal özerkliğin kilitlenmesinin yoluna da vurgu yapar. Dahası, devletin bastırıcı boyutuna, onun mevcut düzenlemelerinin bozulmazlığına, onun kapasitesi tarafından muhafaza edilmesi inancının tamamlanmasına işaret eder. O zamana kadar genel iradenin ifadesi için esas olan devlet, Marks’a göre ‘evrensel amaçları özel çıkarın bir başka şekline’ devir etmiştir.

Louis Bonapart’ın aldığı inisiyatiflerin kesin sınırlamaları vardır, mamafih, toplumu büyük krizlere fırlatmadan devletin herhangi bir yasama ve yürütme branşı üzerinde yapılacak işleri de vardır. Bonapartist rejim üzerindeki bu çalışmasında Marks’ın çıkardığı en önemli sonuç, kapitalist bir toplumda devletin toplum üzerindeki bağımlılıktan ve bunların hepsinin üzerinde bulunan üretim sürecinin esas sahibinden ve kendisini kontrol edenden kaçamamasıdır. Marks’a göre devlete olan bağımlılık, özellikle sermaye sınıfının ekonomik krizin kuşatması altında olduğunda ortaya çıkar; o nedenle de her tür ekonomik organizasyon devlet aparatının hayatta kalan maddi kaynaklarını yaratır. Devletin tüm siyasaları uzun vadede tüccarın sattıkları, sermaye  sahiplerinin ürettikleriyle birlikte hareket eder, aksi takdirde sivil toplum ve devletin istikrarı tehlikeye düşer. Louis Bonapart’ın burjuva temsilcilerinin siyasal güçlerini gasp etmiş olması ve böylece hayati kaynağı kendi geliri ve banka kredileri olan burjuvazinin kendi ‘maddi gücünü’ koruması ondandır. Bunu yapmak suretiyle Bonapart burjuvaziye sadece yardım etmemiş, aynı zamanda burjuvazinin uzun vadedeki ekonomik çıkarlarını ayakta tutmuştur. Bunu yapmakla sadece görevinde daha sonra yapacağı tercih her ne ise, o görevin gerektirdiği gelecekteki siyasal gücü doğrudan yenilemenin temelini atmıştır.

Victor Hugo’nun ‘Küçük Napolyon” adını takarak dalgasını geçtiği Louis Napolyon, her ne kadar her alanda ve her konuda amcasını taklit etmiş ise de, onun kötü bir karikatürü olmaktan öteye gidememiştir. Küçük mülkiyet sahibi köylüleri arkasına alarak yaptığı darbe sonrasındaki yönetim tarzıyla totaliter bir rejimin, siyasi oportünizmin ve popülizmin somut bir örneği olmuştur. Neden mi? Louis Bonaparte’ın bu iktidarının ardındaki gerçek güç Fransız sermayedarları ve aristokrasisi olmuştur da ondan. Nitekim kısa bir zaman içinde Louis Bonaparte’ın imparatorluğuna destek olan küçük mülk sahiplerinin, köylülerin ve işçilerin yaşam standardı düşmüş, sermaye sahiplerinin ve aristokrasinin ki ise olağanüstü şekilde yükselmiştir.

Kıssadan hisse: Geçmişte yaşanan bazı şeyler, daha sonra ve hatta günümüzde yaşanan bazı şeylere ne kadar da çok benziyor! Yoksa tarih gerçekten tekerrür mü ediyor?

 

 

Hepimiz yeniden doğmalıyız, sonra bir daha ve bir daha…” George Bernard SHAW

BİR DAHA, SONRA BİR DAHA, BİR DAHA NASIL DOĞAR İNSAN?

Dünya çapında ünlü bir filozof olan John Bordley Rawls’ın temel eseri ‘A Theory of Justice’ nihayet Phoenix Yayınları tarafından ‘Bir Adalet Teorisi’ ismiyle yayınlandı. Birçok kez Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği başkanlığı yapan Vedat Ahsen Coşar tarafından Türkçeye kazandırılan bu kitap, 20.yüzyılın siyaset felsefesi alanında hazırlanmış en önemli kitap olarak görülmekte. Rawls, 1971 yılında yazdığı bu kitaptan sonra 1993’te ‘Siyasal Liberalizm’i kaleme aldı. Bu eser de, bir anlamda onun adalet kuramı çalışmasının bir devamı niteliğindedir.

Rawls, 1950’lerde ceza üzerine yazdığı ilk yazılarından, doğruluğun (ve dolayısıyla etiğin) temellerine yönelik yazılarına kadar, bütün yazılarında toplumsal adalet ya da adaletin eşit dağılımı sorunlarıyla uğraştı. Söz konusu ‘Bir Adalet Teorisi’ kitabında Rawls, ‘hakkaniyet olarak adalet’ fikrini şekillendirmeye çalıştı. O, faydacı ahlak felsefesi karşısında toplumsal bir adalet düşüncesi oluşturma arayışındadır. Bu bağlamda şekillenen liberal adalet anlayışını sözleşmecilik ilkesiyle birlikte temellendirir.

Bu durum, bir anlamda ‘toplumsal sözleşme’ geleneğinin devam ettirilmesi olarak görülmektedir. Rawls’ın adalet kuramı iki ilkeyle belirtilebilir: 1. Özgürlükler konusunda eşitlik. 2. Toplumsal eşitsizliklerin toplumda dezavantajlı durumdakilerin yararı gözetilerek çözümlenmesi. Rawls’ın teorisi ve formülasyonları döneminde çok yoğun tartışmalara yol açtı. Özellikle teorinin içerdiği rasyonel çekirdek, yani neden ve nasıl diğerlerine nazaran Rawls’ın belirttiği adalet anlayışını tercih edeceğimiz konusundaki rasyonellik, teorinin tartışmaya açık yanını oluşturduğu iddia edilmekte. Rawls, çoğulcu ve eşitlikçi bir siyasal liberalizm anlayışı içinde ‘hakkaniyet olarak adalet’ fikrine imkan olacağını düşünmektedir.  

…… 

Türkiye’nin en ünlü ve en saygın hukukçularından biri olan Vedat Ahsen Coşar, ‘Bir Adalet Teorisi’ eserine yazdığı önsözde kitabın çağdaş bir sosyal sözleşme olduğunu belirttikten sonra, ‘Nitekim ‘Nitekim John Rawls’ın bu hususu benim amacım, örnekleri Locke, Rousseau ve Kant’ta bulunan sosyal sözleşme teorisini geliştirmek, benzer nitelikteki bu teorilerin yüksek düzeydeki soyutlamasına ulaşan bir adalet kavramı sunmaktır’ demek suretiyle ifade ettiğini söylüyor.

Yukarıda ki bölümü değerli akademisyen Hüseyin Aykol’un 28 Nisan 2017 tarihli Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’nde yazdığı ‘John Rawls ve Bir Adalet Teorisi’ isimli makalesinden alıntıladım.

Kendisine teşekkür etmekle birlikte, Sayın Aykol’un “Türkiye’nin en ünlü ve en saygın hukukçularından biri olan Vedat Ahsen Coşar” nitelemesini ve övgüsünü ne ölçüde hak ettiğimi bilmiyorum. Aksine hiç de ünlü olmadığımı, olmayı da hiç istemediğimi, üç dönem Ankara Barosu Başkanlığı, bir dönem Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yapmış olmakla, bir zamanlar ‘önemli adam’ olduğumu, ancak kişisel ilkelerim ve değerlerim itibariyle ve her koşulda ‘önemli değil, değerli olmayı”, kendimi oldurmayı hedeflediğimi, belki de bundan dolayı mesleğim de dahil olmak üzere, hangi işi ve görevi üstlendi isem, o işin ve görevin hakkını verdiğimi, hayatım boyunca hep inandığım şeyleri yaptığımı, o nedenle “İnandığı şeyi yapan insanın enerjisi asla tükenmez.” diyen Goethe’yi doğrularcasına enerjimin hiç tükenmediğini, mesleğimi, işimi, üstlenlendiğim görevleri iyi yaptığımdan olsa gerek, her zaman için vicdanımın rahat olduğunu, hep huzur içinde ve kendimle barışık olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

… Dünya değil elbette, ama baroculuk hayatım, Türkiye Barolar Birliği, benim için o gün orada bitiyor. Bitiyor, zira bu işlere, bu yerlere ait hayallerimin mağlup olduğunu, tahayyüllerimi gerçekleştirmek için baroculuk ömrümü uzatmanın bir anlamı kalmadığını düşünüyorum. Artık Kafka’nın küçük fablındaki adamın, atını eyerlemesini istediği hizmetçinin nereye gideceğini sorduğunda verdiği cevaptaki gibi bir yere gitmeliyim. ‘Buradan uzağa, işte hedefim.’ Zen adamları gibi bugünün, şimdinin ötesine geçmeliyim. Kendime yeni hedefler bulmalı, hayatıma yeni anlamlar katmalı, yeni heyecanlar yaşamalıyım….

26 Mayıs 2013 tarihinde yapılan Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı seçimini kaybettiğim andaki ve sonrasındaki duygu ve düşüncelerimi içeren yukarıdaki bölümü “FÎHİ MÂFÎH – İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR” adıyla yayınladığım anılarımdan alıp buraya aktardım.

O gün her ne kadar bunları düşünmüş, hissetmiş, hedeflemiş ve anılarımda bunu böyle ifade etmiş isem de, açık olmak gerekir ise, o aşamada nereye gideceğimi, ne yapacağımı, önüme hangi hedefleri koyacağımı, hayatıma hangi anlamları katacağımı, hangi yeni heyecanları yaşayacağımı tam olarak bilmiyordum. Ama kendimi iyi tanıdığım, kendime ve yeteneklerime inandığım, güvendiğim için bunun böyle olacağını biliyor, öngörüyor ve hissediyordum.

Ve hayat ve zaman hızla akıp gitti. Öyle ki, o günden bugüne dört yıla yakın bir zaman geçti. Bu sürede ve süreçte, hayatımda inişler, çıkışlar oldu. Yalpaladığım, bocaladığım zamanlar, yaşadığım sıkıntılı olaylar oldu. Hayatıma girenler, hayatımdan çıkanlar, benim hayatımdan çıkardıklarım oldu. Ama ben zaman içinde o gün dediğim yere salimen ulaştım. Bugün tam da öyle bir yerdeyim. Hani Ahmet Hamdi Tanpınar o güzel şiirinde: “Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında. / Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil, / Rüzgarda uçan tüy bile / Benim kadar hafif değil. / Başım sükutu öğüten / Uçsuz bucaksız değirmen; / İçim muradına ermiş / Abasız, postsuz bir derviş. / Kökü bende bir sarmaşık / Olmuş dünya sezmekteyim, / Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim.” diye yazar ya, ben  de bugün huzurun rengi olan, sakinliğin, dinginliğin, düşünmenin, düşünürken dinlenmenin, dinlenirken düşünmenin, kalıcı ve derin duyguların rengi olan “mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzmekteyim.”

Ne oldu, neler oldu ya da ben ne veya neler yaptım da böyle oldu? Çok iyi bildiğim, hemen her zaman uyguladığım ama o aralar  – biraz da yaşadığım zor günlerden olsa gerek – unuttuğum bir şey geldi aklıma daha sonra. Amerikalı stres yönetimi uzmanı Arthur Gordon’un “The Turn of the Tide/Gelgit Dönemeci” isimli kitabında yazdığı şey, yani “washing away your worries/üzüntülerinizi uzakta yıkayın” öğüdü. Üzüntümü uzakta yıkamam için ne yapmam gerekiyordu? Arthur Gordon yukarıda sözünü ettiğim kitabında “Kişinin motivasyonlarının yanlış olması durumunda, hiçbir şeyin doğru olmayacağını anladım bir anda. İster postacı, berber, sigortacı veya ev kadını olun, isterse başka bir iş yapın sonuç değişmez. İşinizi sadece başkalarına hizmet ettiğinizi hissettiğiniz sürece iyi yapabilirsiniz. Başkalarına bir yararınız olmuyor ise eğer, işinizi iyi yapamazsınız.” diyerek ne yapılması gerektiğini söylüyordu. Ben de bu öğüde sarıldım.

Bir hizmet alanı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak, mesleğime, meslektaşlarıma, ülkeme, ülkem insanlarına, hukuka hizmet etme alanım kapanmıştı. Ama hizmet etmenin alanı, sadece bunlar ve bunlarla sınırlı değildi. Başkaca işler, yapılacak başkaca hizmetler, başkaca hizmet alanları mevcuttu. Önemli olan insanın kendisini doğru motivasyonlarla ve doğru motivasyonlara yönlendirmesiydi. O andan itibaren bu düşünceyle, bu motivasyonla yeniden işe koyuldum. Zihnimdeki çöpleri boşalttım önce. Daha sonra çevre temizliği yaptım. Bu amaçla psikolojide “deşarj” denilen şeyi, yani “yük boşaltma” işini uyguladım. Aşama aşama sırtımdaki bütün yükleri, safraları attım ve hayata, hayatıma yeni bir başlangıç yaptım.

Bu bağlamda Ocak 2014 ayı başında ahsencosar.wordpress.com adlı blogu kurdum. Bu blogda hukuk üzerine, siyaset, felsefe, genel felsefe üzerine, edebiyat, sanat üzerine, okuduğum kitaplar üzerine entelektüel bir zevkle yazılar yazmaya, ilgi duyanlara, okuyanlara bu alanda hizmet vermeye başladım.

Burada yazdığım yazıları, Mayıs 2014 ayında Phoenix Yayınevi tarafından basılan “BİR GÖZYAŞI, BİR GÜLÜMSEME” adıyla kitaplaştırdım. Birinci cildi yine aynı yayınevi tarafından Nisan 2017 ayında “FÎHİ MÂFÎH – İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR” adıyla yayınlanan, ikinci ve üçüncü cildi de yakında yayınlanacak olan anılarımı yazdım.

Hayat ve işler bu şekilde yürürken, yani ben hizmetlerimi bir başka alanda, yayın alanında sürdürürken “Hizmet Tanrısı” kapımı bir kez daha çaldı. Siyasal&Phoenix Yayınevi’nin sahibi, dost insan, özel insan, güzel insan Ünal Sevindik, bu yazının en başına koyduğum Sayın Hüseyin Aykol’un 28 Nisan 2017 tarihli Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’ndeki makalesinde sözünü ettiği Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawsl’un BİR ADALET TEORİSİ isimli kitabını İngilizceden Türkçeye tercüme etmemi teklif etti.

1971 yılında yazılan, Almanca, Fransızca gibi dünyanın önde gelen dillerine çevrilmesine, eleştirmenlere göre yirminci yüzyılda ahlak ve siyaset felsefesi üzerine yapılmış en önemli çalışma olmasına, bu alanlarda paradigma değişikliklerine yol açmasına, yazıldığı tarihten itibaren kırk altı yıl geçmiş bulunmasına rağmen, Türkçeye tercüme edilmemiş olan bu önemli ve değerli eseri, sekiz dokuz aylık yoğun bir mesai sonrasında Türkçeye tercüme ettim.

Üstlendiğim ve üstesinden geldiğim bu işle birlikte adeta yeniden doğdum. Gözlerimi yeni, yepyeni bir dünyaya açtım. Bu tam da Stefan Zweig’in dediği gibi bir şey oldu, yani “Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir” gibi bir şey. Dünyayı değiştirmek gibi bir iddiam, bir gücüm, bir işim, bir görevim yok elbette. Ama “Derisini değiştirmeyen yılan ölür‘ diyerek değişimin önemine, değerine, yaşamsallığına işaret eden Nietzsche’den öğrendiğim bir şey, bu bağlamda dünyamı, hayatımı, ihtiyarlamış, kirlenmiş düşüncelerimi değiştirmek gibi bir iddiam, bir çabam, bir talebim, bir amacım her zaman vardı. Halen de var. Ben de bunu yaptım. Dünyamı değiştirmek için, önce kirlenen çevremi, kirlenen ilişkilerimi değiştirdim. Ben kendi dünyam içinde mekan ve pozisyon değiştirip bulunduğum yerden daha ileriye, daha öteye gittikçe, geçmişteki pek çok şey, pek çok hedef ve dahi kimi hırslar, kimi sevdalar, kimi dostlar, kimi arkadaşlar, kimi ilişkiler birer birer anlamını, işlevini ve güncelliğini yitirdi, hepsi ama hepsi çok gerilerde, çok uzaklarda, çok eskilerde kaldı.

Kişisel tarihim içinde dünyaya ilk merhaba dememi saymazsak eğer, bu benim üçüncü kez doğmamdı aslında. İlki Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak ders verdiğim 1998 yılı ve sonrasındaki on dört yıl içinde ve aşama aşama olmuştu. Bu süreçte de kirlenmiş ilişkilerimi, çevremi, kirlenmiş, kocamış fikirlerimi değiştirmiş, kendimi hemen her alanda yenilemiş, oldurmuş ve adeta yeniden doğmuştum.

Sonraki yeniden doğuşum, Ankara Barosu’nda başkan, sonra bir daha, sonra bir daha başkan olmamla ve bunu takiben Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçilmemle oldu. Arkadaşlarımla birlikte gerek Ankara Barosu’nda, gerekse Türkiye Barolar Birliği’nde çok şeyler yaptığımız o görevler, o zamanlar, artık çok ama çok gerilerde kaldı. Bizim emek emek yaptığımız o mekanlarda, geride, çok gerilerde bıraktığımız o pozisyonlarda, o statülerde, şimdi yeni çocuklar çelik çomak oynuyorlar.

Hizmet etme alanındaki bu son makas değiştirmem ve gözlerimi başka bir dünyaya açmam sonrasında, önümde yürüyeceğim yeni, yepyeni bir yol açıldı. Bu yolda yürürken Obama’nın Harvard Legal Review/Harvard Hukuk Dergisi’nde yayınlanan “Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkan’ın Rolü”, Alfred Üniversitesi akademisyenlerinden Henry M.Holland Jr. tarafından edit edilen “Politics Through Literature”, yani “Edebiyatta Siyaset” isimli kitap içinde yer alan on dokuzuncu yüzyılın önde gelen Amerikalı romancılarından James Fenimore Cooper’un ‘An Aristocrat and A Democrat / Bir Aristokrat ve Bir Demokrat” gibi çerez niteliğinde başkaca tercümeler ve yine tercüme ağırlıklı monografik bir çalışma olan “Amerikan Ceza Hukuku’nun Kökenleri, Dünü, Bugünü” başlıklı yazıyı yazdım. Ve bütün bunları blogumda yayınladım.

Ve şimdi bir başka kitabın, İngiliz siyaset ve sosyoloji profesörü David Held’in “Political Theory and The Modern State /Siyasal Teori ve Modern Devlet”  isimli kitabının İngilizceden Türkçeye tercümesi üzerinde çalışıyorum.

Eylül-Ekim 2017 tarihi itibariyle tamamlanacak ve Siyasal&Phoenix Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan kitap, devlet, iktidar, meşruiyet ve demokrasi üzerine olan, hepsi bir diğerinden önemli ve değerli dokuz makaleyi içeriyor. Modern Devlet Üzerine Merkezi Perspektifler / Sınıf, İktidar ve Devlet / Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri / İktidar ve Meşruiyet / Liberalizm, Marksizm ve Kamu Politikasının Gelecekteki Yönü / Demokrasi Teorisinin Çağdaş Kutuplaşması: Üçüncü Yol Meselesi / Yurttaşlık ve Özerklik / Egemenlik, Ulusal Politikalar ve Küresel Sistem / Bir Siyaset Disiplini? başlıklarını taşıyan bu makaleler, siyasi tarihin ve siyaset biliminin geçmişteki önemli isimleri olan Hobbes’tan, Locke’a, Bentham’dan, James Mill’e ve John Stuart Mill’e, günümüzün bu konulardaki önemli düşünürlerinden Giddens’tan, Habermas’a kadar uzanan tarihsel, siyasal ve düşünsel bir süreci izliyor.

Kitap, içeriği itibariyle sadece siyasete ilgi duyanlar, avukat, yargıç, savcı olanlar, hukuk, siyaset bilimi, kamu alanlarında öğrenim gören öğrenciler için değil, aynı zamanda hak, hukuk, adalet, demokrasi, meşruiyet gibi son derece ciddi konular ve sorunlarla boğuşan ülkemize, ülkemiz aydınlarına, siyasetçilerine referans olacak, yol gösterecek nitelikte ve içeriktedir.

Hayat böyle bir şey işte! Bir kapı kapanırsa hayatta, bir hizmet, bir eylem, bir faaliyet alanı sona ererse, bir başka kapı, bir başka hizmet, bir başka eylem ve faaliyet alanı mutlaka açılır. Ve dahi hayat boşluk tanımaz, onun için de bir gidenin yerini bir başkası alır, bir bitenin yerini bir diğeri doldurur. Yani tam da Çinlilerin dediği gibi “Yeşil bir dal saklarsan yüreğinde eğer, şarkı söylemeye bir kuş mutlaka gelecektir.” Yeter ki, sen inan, sen sabret, sen iste ve hak et! Yeter ki, sen değiş, sen üret, sen yarat; değişmek, üretmek ve yaratmak için yeniden doğ, sonra bir daha, sonra bir daha doğ!

 

 

 

 

 

 

 

,

 

 

.