‘Nüfus miktarı da yalnız rakamla sayılmamalı; çünkü az kazanıp çok sarf eden az nüfus, azla geçinip çok biriktiren fazla nüfustan daha çabuk devleti yıpratır.’
Francis BACON
ORTA GELİR TUZAĞI!
Yaklaşık üç buçuk yıldır üç yüze yakın yazı yazdığım bu blogdaki yazıları, hemen her hafta, olmadı on günde bir değiştirmeyi, kendimce bir yayın ilkesi ve alışkanlık haline getirmiştim. Bu alışkanlığımı ve yayın ilkemi ilk kez ihlal ettim. Öyle ki, 18 Temmuz 2017 günü yayınladığım son yazımdan bu yana on beş günden fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen, yeni bir yazı yazma olanağını ve gücünü kendimde ilk kez bugün bulabildim.
Zira kendi ihmalime ve cahilliğime bağlı olarak, önemli ve ağır bir rahatsızlık geçirdim. Ayaklarımda, bacaklarımda, kollarımda morluklar oluştu ve yine ellerim, ayaklarım, bacaklarım şişti. Bunu ilk fark ettiğimde, galiba ‘yolun sonu göründü’ dedim kendi kendime. Sonra kalktım hastaneye gittim. Yapılan muayene ve tahlil sonunda, sorunun, yaklaşık beş yıldır kullandığım, her gün kullanmak zorunda olduğum kan sulandırıcı ilacının dozunu fazlaca aşmamdan kaynaklandığı anlaşıldı.
Geçirdiğim bu ağır ve can sıkıcı rahatsızlık, beni yaklaşık on beş gün süreyle evimde istirahat etmeye mecbur etti. Ama yine de bu rahatsızlığı ucuz atlattım diyebilirim, zira doktorların ifadesine göre sonuç ölümcül de olabilirmiş. Sonunda iyileştim ve yeni bir yazı yazabilecek güce ve motivasyona kavuştum.
Şimdi ‘nerde kalmıştık’ diyor ve kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum. Nerde kalmıştık? En son ‘Karl Marx’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire”ini Okumanın Tam Da Zamanı!’ demiş ve orada kalmıştık. Bu yazıyı takiben, şimdiki yazımın konusunu oluşturan ‘Orta Gelir Tuzağı’ üzerine bir yazı yazmayı tasarlamıştım ve şimdi bu tasarımı gerçekleştiriyorum.
‘Orta Gelir Tuzağı’ nedir? Bu konuya ben neden ilgi duydum? Bu konuyla ilgili yazı yazmak düşüncesi nasıl ve nereden aklıma geldi? Anlatayım.
Bir süre önce Özgürlük Araştırmaları Derneği tarafından düzenlenen ‘Ekonomik Özgürlük Konferansı’ konulu bir etkinliğe davet edildim. Bu konferansın açılışında, iktisatçı ve aynı zamanda akademisyen olan Kanadalı bir konuşmacı, ‘Orta Gelir Tuzağı’ konusunda son derece yararlı ve doyurucu bir sunum yaptı. Bu bağlamda, tamamen istatistiki bilgilere göre, Türkiye ekonomisinin dünden bugüne kadar olan gelişmesini anlattı, başka ülkelerin ekonomik gelişmeleri ile Türkiye ekonomisinin gelişme sürecini karşılaştırdı. Asya kaplanları olarak isimlendirilen Tayvan, Singapur, Hong Kong ve Güney Kore gibi ülkelerin, kişi başına düşen gelirinin, 1960 yılında Türkiye’nin bir buçuk katı gerisinde olduğunu ifade etti. Devamla bu ülkelerde kişi başına düşen milli gelirin 1970’li yıllarda yaklaşık olarak Türkiye ile aynı seviyede iken, bugün bu ülkelerin kişi başına düşen yıllık gelirinin Türkiye’nin yaklaşık üç katından fazlası olduğunu Dünya Bankası verilerini esas alarak anlattı. Dahası bugün bu ülkelerin, hem gelir düzeyi, hem de Ekonomik Özgürlük Endeksi’ndeki yerleri itibariyle Türkiye’yi geride bıraktıklarını, 1970 yılında bu ülkelerin ortalama Ekonomik Özgürlük Endeksi’nin 6.95’e yükseldiğini, 2013 yılında Türkiye’nin Ekonomik Özgürlük Endeksi ancak 6.9’a yükselebilmiş iken, bu ülkelerin aynı endeks ortalamasının 8.9 seviyesinde bulunduğunu açıkladı. Sonuç itibariyle, 2008 yılına kadar Ekonomik Özgürlük Endeksi temelinde sağlıklı bir reform süreci geçiren Türkiye’nin, bugün bu konuda tam bir durgunluk içinde olduğuna, uzunca bir süreden beri orta gelir tuzağına takılma ve potansiyelini gerçekleştirememe ihtimaliyle karşı karşıya bulunduğuna işaret etti.
İlgiyle dinlediğim ve de çok şey öğrendiğim bu sunum sonrasında, hakkında az da olsa bir şeyler bildiğim ama çok fazla bilgi sahibi olmadığım ‘Orta Gelir Tuzağı’ kavramı üzerine küçük çapta bir inceleme ve araştırma yaptım. Bu bağlamda, başta Mahfi Eğilmez’in ‘Kendime Yazılar’ isimli blogunda yazdığı ‘Orta Gelir Tuzağı ve Türkiye’ başlıklı yazısını, Dr.Süleyman Bolat’ın ‘Orta Gelir Tuzağı ve Çıkış Yolları: Türkiye’ konulu çalışmasını ve yine Dr.Taylan Altınpınar’ın Medeniyet ve Kültür Araştırmaları Merkezi isimli web sayfasında yazdığı ‘Yeni Türkiye’nin Yeni Gündemi: Orta Gelir Tuzağı’ başlıklı makalesini okudum, birkaç tane de kitap karıştırdım.
Hemen ifade edeyim ki, ben iktisatçı değilim. Ayrıca haddimi de bilirim. Onun için ve elbette ‘Orta Gelir Tuzağı’ üzerine ekonomik analizler yapacak durumda değilim. Sadece Kanadalı iktisatçının sunumundan ve bu sunum sonrası okuduklarımdan öğrendiklerimi eklektik bir tarzla sizinle paylaşacağım.
İktisatçılar, ‘Orta Gelir Tuzağı’ kavramını, ‘Bir ekonominin kişi başına düşen gelir düzeyine ulaştıktan sonra durgunluk içine girmesi, diğer bir deyişle gelir düzeyinin belirli bir aşamadan öteye gidememesi’ olarak tanımlıyorlar. Bu kavramla ilgili bir diğer tanımda, ‘Orta gelir tuzağının, 20.yy’da gelişmiş ülkelere kıyasla daha yavaş büyüyen ve ekonomik yakınsamalarını tamamlayamamış orta gelirli ülkelerin düşük ücretle rekabet eden fakir ülkeler ile sanayileri olgunlaşmış, teknolojik yeniliklerde baskın olan zengin ülkeler arasında sıkışmaları’ şeklindedir.
‘Orta Gelir Tuzağı’ kavramı konusunda, açıklık getirilmesi ve öncelikli olarak tespit edilmesi gereken ölçü, yıllık ne miktar gelirin orta gelir düzeyi olarak kabul edildiği veya edilmesi gerektiği hususudur. Bu konuda iktisatçıların esas aldıkları ölçü, ‘Orta Gelir Tuzağı’ kavramının ilk kez ortaya atıldığı tarihte ABD’de kişi başına düşen gelirin yüzde 20’sinin, ülke ekonomileri yönünden orta gelir düzeyi olarak kabul edilmesidir.
Günümüz değerlerine göre, ABD’de kişi başına düşen yıllık gelir yaklaşık olarak 50.000 Dolar olmakla, bunun yüzde 20’sine tekabül eden yıllık 10.000 Dolar tutarındaki gelir, orta gelir düzeyinin karşılığı olarak kabul edilmektedir.
Dünya Bankası’nın 2012 yılı Dünya Kalkınma Raporu’nda yer alan verilere ve bu konudaki uzman görüşlerine göre: ekonomileri kişi başına yıllık ortalama geliri 1,000 Doların altındaki ülkeler düşük gelirli ekonomilerdir. Kişi başına yıllık ortalama geliri 1.006 ile 3,975 Dolar arasında olan ülkeler alt orta gelirli ekonomilerdir. Yıllık ortalama kişi başına geliri 3,976 ile 12,275 Dolar arasında olan ülkeler üst orta gelirli ekonomilerdir. Kişi başına düşen yıllık gelirleri 12,276 Dolar ve üzerinde olan ülkeler ise, yüksek gelirli ekonomiye sahip ülkelerdir.
Peki! Türkiye’nin bu konudaki yeri nedir? Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 2015 yılı itibariyle açıklanan kişi başına düşen yıllık gelir 9,130 Dolardır. Ne var ki, TUİK daha sonra yaptığı açıklama ile ‘pardon’ diyerek bu rakamı revize etmiş ve yıllık gelir miktarını 11,014 Dolara çıkarmıştır. Türkiye’nin kişi başına milli geliri, bu konuda daha tarafsız, daha bağımsız ve objektif analizler yapan uzmanlara göre, 2015 yılında 9,290 Dolar, 2016 yılında ise 9.179 Dolardır. Gerek buna, gerekse az yukarıda değinilen Dünya Bankası’nın 2012 yılı Dünya Kalkınma Raporu’nda yer alan verilere göre, Türkiye üst orta gelirli ekonomiye sahip bir ülke durumundadır.
Bu verileri ve yanı sıra ‘Orta Gelir Tuzağı’ kavramının uzmanlar tarafından ‘bir ekonominin kişi başına düşen gelir düzeyine ulaştıktan sonra durgunluk içine girmesi, diğer bir deyişle gelir düzeyinin belirli bir aşamadan öteye gidememesi’ şeklinde tanımlanmasını esas alarak bir değerlendirme yaptığımızda, eğer kendimize yalan söylemek ve dolayısıyla kendimizi kandırmak istemiyorsak, söylenmesi gereken ilk şey, Türkiye’nin ‘Orta Gelir Tuzağı’ batağına düştüğü veya düşmek üzere olduğu hususudur.
Öyle ki, 2001 yılında yaşadığı ekonomik krizinden sonra uygulamaya koyduğu ekonomik programla ciddi bir ivme kazanan, siyasal ve ekonomik anlamda istikrar sağlayan Türkiye, ne yazık ki, son üç dört yıldır, başta ekonomi olmak üzere, siyasal, sosyal ve hukuksal yönden ciddi bir gerileme içindedir. Geride bıraktığımız üç dört yılda ve içinde bulunduğumuz 2017 yılında gerçekleşen ve gelecek yıllar için hedeflenen büyüme rakamlarının, kişi başına düşen milli gelirimizi bir üst seviyeye taşıyamayacağı, zira büyüme performansımızın düştüğü, yatırımların durduğu, işsizliğin ve enflasyonun giderek arttığı, ekonominin ve dolayısıyla ülke ekonomisinin motoru olan rekabetten giderek uzaklaşıldığı, bunun yerini birilerini zengin eden ama asla refah yaratmayan ‘yandaş kapitalizminin’ aldığı, siyasi istikrarın çok büyük ölçüde tahrip olduğu, ekonominin en önemli güvencesi ve koruyucusu olan hukuk güvenliğinin tamamen ortadan kalktığı açıkça ortadır.
Burada ‘hukuk devleti’ ilkesiyle ilgili özel bir paragraf açmak ve ekonominin gerek bireysel, gerekse ekonomik etkinliğe uygun sonuçlar üretmesinin, sadece ve sadece devletin ve ekonomisinin hukuk devleti ilkesine dayanmasıyla mümkün olduğuna vurgu yapmak gerekir. Bütün bu nedenlerle, yakalandığımız veya yakalanmak üzere olduğumuz orta gelir tuzağından kısa vadede kurtulmamız mümkün görülmemekte ve hatta uzunca bir süre orta gelir seviyesinde kalma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuz aşikar görünmektedir.
Peki, bu tuzağa düşmemek, düştüysek bundan kurtulmak için yapmamız gereken şey ya da şeyler nelerdir?
Öncelikle rekabete dayalı sağlıklı bir ekonomik ve sosyal yapı, istikrarlı bir siyasi ortam inşa etmek ve bunun için de önce bozulan toplumsal barışı yeniden sağlamak, farklı siyasi görüş ve tercihlere bağlı olan yurttaşlar arasındaki güven bunalımını ortadan kaldırmak gerekir. Bunlar kadar önemli olan bir diğer husus, bozulan adalet sistemini, yerle bir olan hukuk güvenliğini ve hukuk devleti ilkesini yeniden tesis etmek, adından başka hiç bir şeyi kalmayan yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını ivedi olarak ayağa kaldırmak gerekmektedir.
Orta gelir tuzağına düşmemek, düştü isek bu tuzaktan çıkmak için, tasarruf oranını artırmak, bunun için tasarrufu özendirmek, toplumu ve insanları ‘ürettiğinden daha fazla tüketmeme’ ilkesi yönünde bilinçlendirmek, neredeyse duran yatırımları finanse etmek suretiyle canlandırmak, emek piyasasındaki istihdam koşullarını, işçiler ve memurlar lehine iyileştirmek gerekir. Zira tasarrufu özendirmek, tasarruf oranlarını artırmak ve bu yolla yatırımlara iç finansman sağlamak, orta gelir tuzağına düşmemenin ya da düşülmesi durumunda, bu tuzaktan kurtulmanın en önemli gereklerinden birisidir.
Yine iktisatçılar tarafından orta gelir tuzağına düşmemek, düşüldü ise bu tuzaktan kurtulmak için önerilen diğer çareler: ‘verimliliği artırmak, teknolojik gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlamak ve iyi eğitilmiş işgücüne sahip olmak’ şeklinde açıklanmaktadır.
‘Eğer girişim ilerliyorsa, bolluk ekonomi ile birlikte artar; ama girişim yoksa, bolluk ekonomi ile birlikte çürür.’ Bu maksim büyük iktisatçı John Maynard Keynes’e ait. Ülkemizin, ülkemiz ekonomisinin çürümesini istemiyorsak eğer, öncelikle girişimi, yani yatırımları artırmamız gerekir. Esasen verimliliğin artması ve bolluk yeni girişimlerle, yeni yatırımlarla mümkün olur. Oysaki, günümüz Türkiye’sinin ekonomisi, özellikle kamu maliyesi, çok büyük ölçüde ‘girişimleri çoğaltmak, verimliliği artırmak’ üzerine değil, ‘verimsizliğin finansmanı’ üzerine kuruludur. O nedenle, bu yapıyı ve anlayışı terk etmek, kamu harcamalarını kısmak, Ege Cansen’in ifadesiyle, ‘ham madde sağlanmasından nihai kullanıcının eline geçinceye kadar daha çok sayıda ve daha yüksek ücretli insana iş imkanı sağlamadığı için katma değeri çok fazla olmayan’ yol yapımı, konut yapımı, köprü yapımı gibi hizmetleri bir an önce bırakmak, tarımı ve hayvancılığı teşvik etmek, yeni girişimcilerin ve yatırımcıların önünü açmak, sanayiye ve teknolojiye yatırım yapmak gerekir.
İyi eğitilmiş işgücüne sahip olmak için, her şeyden önce iyi bir eğitim sistemine sahip olmak gerekir. Ne yazık ki, Türkiye eğitim konusunda geriye gitmiştir. 4+4+4 garabetiyle başlayan bu gerileme, eğitim müfredatında bilime, teknolojiye yer vermek, en önemli hammadde olan, toplumdan gelen ve yine topluma giden insana yatırım yapmak yerine, cihada, insanla Tanrı arasında özel bir bağ oluşturan inanca (elbette bu ifade insanların dinini, dininin gereklerini öğrenmelerine karşı olmak anlamında değildir, dahası buna ihtiyaçta vardır, bütün mesele bu konuda ölçüyü kaçırmamaktır) ağırlıklı bir şekilde yer verilmekle, daha da geriye ve kötüye gitmiş ve gitmeye devam etmektedir. O nedenle, yaz boz tahtası haline gelen eğitim ve öğretimi, düşünen, sorgulayan, soru soran analitik bir anlayışa ve Sokratik bir yapıya göre yeniden yapılandırmak gerekir.
Değil ise ne mi olur? Bizi bu dünyadan indirler. Eğer bu dünyadan inmek istemiyor ve dünyalı kalmak istiyorsak, ülkemizi, ülkemiz insanlarını seviyor ve onların daha mutlu, daha huzurlu, daha güvenli, daha refah içinde yaşamalarını gerçekten istiyorsak, bütün bunları yapabilmek ve ülkemizin gelişmiş ülkelerle arasında olan farkı kapatabilmek için, birbirimizle kavga etmeyi, didişmeyi, birbirimizi aşağıya çekmeyi bırakmamız, ‘yeni bir devlet kurmak’ yerine, sahibi olduğumuz Devletimizin ve Cumhuriyetimizin değerini bilmemiz ve hep birlikte daha ileriye, daha ileriye doğru koşmamız gerekir.
