‘…Sakın çıkma patika yollara/O dağlara, kırlara, o karlı ovaya/Yenik düşüyor herşey zamana/Biz büyüdük ve kirlendi dünya…’ Murathan MUNGAN

ANILARIMDAN BİR KAÇ SAYFA – ÇOCUK HAKLARI ÜZERİNE!

Her toplumun en önemli hammaddesi, toplumdan gelen, topluma giden insandır. İnsan için, insanlık için, özellikle anne ve babalar için en önemli varlık ise çocuktur. Zira çocuk gelecektir. Sadece anne babanın değil, insanlığın, toplumların, ülkelerin geleceğidir. Dahası insanın ve insanlığın soyunu devam ettirecek yegane varlıktır. Çocuklara yapılan yatırım, insanlığın geleceğine, toplumun geleceğine, ülkenin geleceğine yapılan en iyi yatırımdır. Her çocuk temizdir, masumdur, güzeldir. Büyüdükçe, çocukluğunu geride bıraktıkça kirlenir. Murathan Mungan’ın o güzel dizelerinde ‘Biz büyüdük ve kirlendi dünya’ demesi ondandır. Onun için biz büyüklerin her konuda çocuklara örnek olması gerekir. Zira çocuklar biz büyükleri yansıtırlar, bu bağlamda iyiliği de, güzelliği de, kötülüğü de, çirkinliği de biz büyüklerden öğrenirler.

Bütün bunları şunun için anlattım: sadece kendi çocuklarımı değil, bütün çocukları çok seven ben, onların hakları konusunda hem özel hayatımda, hem de yürüttüğüm kamusal görevlerde her zaman duyarlı oldum. Bu cümleden olmak üzere, gerek Ankara Barosu, gerekse Türkiye Barolar Birliği Başkanlıklarımda, bu duyarlılığı her zaman hissettim, hissettirdim. Bu bağlamda Ankara Barosu Başkanı iken, çocuk hakları konusunda son derece duyarlı olan ve çok iyi çalışmalar yapan Çocuk Hakları Kurulu’na her türlü yardımı ve desteği verdim. Çocuklara, çocuk haklarına olan bu ilgim ve desteğim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olduktan sonra da devam etti.

Neler mi yaptık? Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde, bu bağlamda 28-29 Nisan 2005 tarihleri arasında ‘İkinci Çocuk Hakları Günleri’ düzenledik mesela. Ankara’daki ilkokulların öğrencileri ile birlikte öğretmenlerinin de katıldığı bu etkinliğin açılışında yaptığım konuşmada şunları söyledim;

(…)

‘Her toplumun tarihinde önemli dönüm noktaları vardı. Önemli o dönüm noktalarında toplum kendini ya yok edebilir ya da var edebilir. Bizim tarihimizin önemli dönüm noktalarından birisi, belki de en önemlisi 23 Nisan 1920’dir. Çünkü bu tarihte Türkiye kendisini yoktan var etmiştir. Bu var etme, tıpkı bir çocuğun doğumu gibi Türkiye’nin de doğuşudur. Zira ‘egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur’ ilkesine bağlı olarak Türkiye Cumhuriyetinin temeli bu tarihte atılmıştır. Öyle olduğu için Büyük Atatürk, Türkiye’nin yeniden doğuşu olmakla, esasen anlamlı olan bugüne, daha da anlam katmak için 23 Nisan’ı, hem egemenlik ve hem de çocuk bayramı olarak düşünmüş ve çocuklara armağan etmiştir.

Doğumun rastlantısallığı içinde, kendilerine sormadan dünyaya getirdiğimiz, hiç hakkımız olma­dığı halde, kimi zaman dövdüğümüz, kimi zaman sövdüğümüz, hakları olduğunu ise hiç düşünmedi­ğimiz çocuklar, bizim çocuklarımız, bizlerden ne istiyor, ne bekliyor? Çocukların bizlerden istediklerini ve beklediklerini bir bilge, Halil Cibran şöyle ifade ediyor; “Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil, Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla gel­diler, ama sizden gelmediler. Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller. Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil. Çünkü ruhlar yarındadır. Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz. Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz, ama sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur. Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin. Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar, Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.”

Yine 18-19 Kasım 2005 tarihlerinde ‘Uluslararası Çocuk Merkezi’ ile birlikte ‘Avrupa Çocuk Hakları Savunuculuğu’ konulu bir sempozyum düzenledik. Bilkent Üniversitesi’nde düzenlenen etkinliğe yerli ve yabancı uzmanlar da konuşmacı olarak katıldılar. Etkinliğin açılış konuşmalarını ben ve rahmetli İhsan Doğramacı birlikte yaptık. Etkinliğin birinci günü akşamı rahmetli İhsan Doğramacı Bilkent Şafak Sitesi’ndeki evinde bir resepsiyon verdi. Bütün bilgeliği ve sevimliliğiyle anılarını anlattı. Bedeni değil ise de, zihni pırıl pırıldı. Etkinliğin benim için önemi, aynı zamanda Bilkent Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor olmamdı. Açış konuşmamda bu hususa da vurgu yaparak şunları söyledim;

Konuşmama başlamadan önce bir duygumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Sayın Doğramacı’nın eseri olan, insanlığa, gençlere hizmet etsin diye yapılan bu kutsal yerde, Bilkent Üniversitesi’nde altı yıldır ders veriyorum. O nedenle, Bilkent Üniversitesi’nin benim yaşamımda özel bir yeri ve anlamı var. Yaşamımın en güzel altı yılını geçirdiğim burada, yaşama dair, hukuka dair bildiklerimi, biriktirdik­lerimi gençlerle paylaştım, öğrencilerime emek verdim. Entelektüel bir işlevi yerine getirmek olarak gördüğüm için hocalık yaptığım bu yerde, bir yandan gençlere emek verirken, diğer yandan kendime de emek verdim. Altı yıl içinde kendimi yeniden yazdım, yeniden inşa ettim. Bunu burada, Sayın Doğramacı’nın huzurunda ifade etmeyi, insanı insan yapan en önemli, en de­ğerli duygu olan vefa duygusunun gereği olarak gördüğüm için sizinle paylaştım.

Hepimiz bir toplumda yaşıyoruz. Ayrı milletlere mensubuz. Doğumun rastlantısallığına bağlı olarak ayrı dinlerimiz, dillerimiz, gelenekle­rimiz, tarihimiz var. Bunlar bizi ayırmış olsa da, biz ayrılamayız. Zira biz insanız. Öyle olduğumuz için buradayız. Ortak paydamız olan insan olmanın dışında, bizi burada veya benzeri başka yerlerde bir araya ge­tiren bir diğer ortak değerimiz daha var. Evrensellik. Nedir evrensellik? Evrensellik, çoğunlukla başkalarının gerçekliğini görmemizi engelleyen birer per­de işlevi gören, yetiştiğimiz ortamın, sahip olduğumuz dilin ve milliyetin sağladığı kesinliklerin ötesine geçebilmek, bunu göze alabilmek demektir. Aynı zamanda dış ya da iç politikadan doğan sorunlar gündeme geldiğinde bunların çözümü hususunda tek bir standart arama, bulma ve buna uyma çabası demektir. Evrensellik; insan hakları savunuculuğudur, kadının haklarının savunuculuğudur, çocuk haklarını savunmaktır, insanlığa karşı işlenen en büyük cinayetlerden olan teröre, savaşa, işkenceye karşı çıkmaktır, her koşulda ve her yerde barışı istemektir.

Mussolini’nin 1926 ile 1937 yılları arasında hapiste tuttuğu İtalyan Marksist, eylemci, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci Hapishane Defterleri adlı kitabında, “bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda çok az insan entelektüel işlevini yerine getirir” diyor. Dünyanın neresinden olursanız olun, hangi ulusa, hangi dine mensup bulunursanız bulunun, hangi dili konuşursanız konuşun, çocuğa sahip çıkıyorsanız eğer, çocukların haklarını, kadının haklarını savunuyorsa­nız eğer, örneğin bugün ve yarın sunum yapacak değerli konuşmacılar gibi çocuk hakları için başka ülkelerden, başka kentlerden Türkiye’ye, Ankara’ya geliyorsanız eğer, entelektüel işlevinizi yerine getiriyorsunuz demektir. Sadece bu değil sizi buraya getiren, bizi bugün burada, yarın başka bir kentte veya ülkede bir ara­ya getiren başka bir şey daha var. Sevgi. İnsan sevgisi, çocuk sevgisi. Bakın bu sevgiyi Ömer Hayyam nasıl dile getiriyor: ‘Sevgiyle yoğrulmamışsa yüreğin,/Tekkede, manastırda eremezsin./Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada,/Cennetin, cehennemin üstündesin./Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka/Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka /Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye! / Bir şey daha var, bütün yapıtlardan başka’.

Evet! Böyle söylüyor Ömer Hayyam. Ama bence bu dizeler Ömer Hayyam’ın değil, sizin de, Uluslararası Çocuk Merkezi’nin, Ankara Barosu Çocuk Hakları Kurulu’nun, çocuklara gönül veren­lerin, emek verenlerin de dizeleri bunlar. Siz, bu dizelerde ifade edilenleri sadece söylemiyorsunuz, aynı zamanda yapıyorsunuz da. Yüreğiniz sevgiyle, insan sevgisiyle, çocuk sevgisiyle yoğrulduğu için yapıyorsunuz. İnsana dair olan her şeyle ilgili olduğunuz için yapıyorsunuz. İnsanlara, çocuklara yapılan haksızlıklara karşı olduğunuz için yapıyorsunuz.

Ankara Barosu olarak, avukatlar olarak, hukukçular olarak bizim önceliğimiz de insan. Biz de, in­sana dair olan her şeyle ilgiliyiz. İnsan hakları ihlali boyutunda olsun ya da olmasın, insana yapılan, çocuğa yapılan, kadına yapılan her türlü haksızlığın karşısındayız. Sizinle yolumuz bundan dolayı kesişiyor. Onun için bugün hepimiz buradayız.

Günümüz dünyasının önde gelen sorunlarından birisi, hukukun üstünlüğünün, adaletin egemen olduğu, insan haklarına saygılı, barışın, güvenliğin korunduğu bir dünyanın kurulmasıdır. Bu sorunla­rın aşılabilmesi için, küresel düzeyde güvenliğin, istikrarın sağlanabilmesi için birlikte olmak, işbirliği yapmak zorundayız. Terör, uluslararası suçlar, uyuşturucu kaçakçılığı, yasa dışı göç, çevre kirlenmesi, kadın ve çocuk ticareti gibi küresel sorunlarla dolu günümüz dünyasında biz hukukçulara, avukatlara, barolara düşen önemli görevler var. 

Biz hukukçular, avukatlar, barolar; ülkemizde veya ülkemiz dışında insan haklarını, insan hakla­rının bir parçası olan çocuk haklarını, kadının haklarını savunmalı, bu konuda üzerimize düşen ente­lektüel işlevi yerine getirmeliyiz.

Biz hukukçular, avukatlar, barolar; sadece insan haklarına değil, sivil, siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel haklar üzerine de odaklanmalıyız. 

Bütün insanların, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi görüş, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı olmaksı­zın, yasa önünde, hukuk önünde eşit olduğuna inanan biz hukukçular, biz avukatlar, bütün bu konu­larda sesimizi yükseltmeli ve topluma öncülük etmeliyiz.

(…)

Bitmedi, dahası var. Tarih 23 Kasım 2007. Çocuk hakları konusunda bir başka etkinlik. Bu etkinlikte Ankara Barosu’nun partnerleri International Children’s Center ve Gündem Çocuk Derneği. Etkinliğin konusu ise Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Uygulanmasını İzleme ve Raporlanması Konusunda Kapasite Geliştirilmesi’ konulu projenin tanıtılması amacı ile düzenlenen seminer. Bu etkinliğin açılışında yaptığım konuşmada şunları söyledim:

Yurttaş, siyasi toplumun, yani devletin, bir dizi hak bahşedilmiş, bir o kadar da sorumluluk yüklenmiş üyesidir. Onun için yurttaşlık, bireysel var oluşun kamusal yüzüdür. İnsanlar, sahip oldukları hak ve yetkiler ile üstlendikleri sorumluluklar ölçüsünde yaşadıkları toplumun hayatına katılabilirler. Sivil toplum, bireyin özgürlük ve özel alanını kapsamakla, siyasal toplumdan, yani devletten özerk ve bağımsız olmak durumundadır. Esasen sivil toplumun alanı genişledikçe, devletin alanı daralır; devletin alanı genişledikçe, sivil toplumun alanı daralır ve hatta sivil toplum var ise yok olur, yok ise var olmaz.

Sağlıklı ve örgütlü bir sivil toplumun mevcudiyeti, demokrasinin yerleşmesinde, gelişmesinde etkili olduğu kadar, devlet gücünün kötüye kullanılmasının, siyasal iktidarın iktidar gücünü kötüye kullanmak suretiyle despotizme ve totalitarizme yönelmesinin karşısındaki en etkili güvencedir. Esasen totaliter düzenler, sivil toplumun ve sivil toplum kuruluşlarının görece bağımsızlığına dahi tahammül edemedikleri gibi, bu kurumların denetimini, sayılarının en aza indirilmesini, idarenin bütünlüğüne dahil edilmesini isterler.

Bizim ülkemizde olduğu gibi, kadim devlet anlayışının egemen olduğu bir devlet ve toplum örgütlenmesi içinde sivil toplumun oluşması, gelişmesi pek o kadar kolay olmuyor.

1961 Anayasasının getirdiği özgürlükçü anlayış içinde gelişmeye başlayan Türkiye sivil toplumu, 1980 askeri darbesiyle birlikte, o tarihe kadar olan iyi kötü elde ettiği kazanımlarını da yitirmiş ve ancak toplum yaşamının sivilleşmeye başlamasıyla birlikte yeniden gelişmeye başlamıştır.

Bugün geldiğimiz aşama itibari ile Türkiye’de düne oranla gelişmiş, daha canlı ve dinamik bir sivil toplum mevcut olmakla birlikte, uygar devletlerde mevcut sivil bir toplumun varlığına eş değer bir sivil toplumun varlığından söz etmek oldukça zor. 

Onun için sivil düşünen ve davranan insanlar olarak bizlerin sivil toplumun gelişmesine, güçlenmesine katkı yapması gerekir. 

Ankara Barosu, diğer barolar ve meslek kuruluşları gibi her ne kadar kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu adıyla örgütlenmiş ve devlete eklemlenmiş bir kuruluş ise de, gerçekte sivil topluma ait bir kuruluştur.

Ankara Barosu olarak biz bu bilinçte olduğumuz için, tepki de almamıza rağmen hemen her konuda sivil düşünüyor, sivil duruyor, sivil davranıyor ve diğer sivil toplum kuruluşlarına örnek olmaya çalışıyoruz. Bugün burada sizlerle birlikte olmamız, bu projeye destek vermemiz de bunun kanıtıdır. 

Yine Ankara Barosu olarak duyarlı olduğumuz hususların başında sivil hak ve özgürlükler geliyor. Bu hakların en başında çocuk hakları geliyor. Onun için hepimiz buradayız. Hepimizi burada buluşturan ortak duygu bu duyarlılıktır.’

Tarih 22 Kasım 2009. Etkinliğin konusu yine çocuk hakları. Çocuklar var, öğretmenler var, veliler var. Baro başkanı olarak yaptığım konuşmada sözlerimi şunları söyleyerek tamamlıyorum:

‘Sevgili Çocuklar,

Bugün sizin gününüz. Bugün ‘söz büyüğün’ değil, ‘söz küçüğün.’ Öyle olduğu için Çocuk Hakları’nın öznesi olan, gerçek sahibi olan sizler, biz yetişkinlere, sizlerin haklarına ne ölçüde saygılı olduğumuzu, günlük yaşamınızda, yani evinizde, okulunuzda, sokakta haklarınızdan yararlanıp yararlanamadığınızı, karşılaştığınız hak ihlallerini anlatacaksınız. Yani bize, biz yetişkinlere, bizi anlatacaksınız, bizlere ayna tutacaksınız.

Gününüz kutlu olsun.’

Çocuklar bize bizi anlattı, biz de yüzümüz kızararak dinledik.

Zaman aktı gitti. İnsanlar geldi, insanlar gitti. Statüler değişti. Benim de statüm değişti, bu bağlamda ben Türkiye Barolar Birliği Başkanı oldum. Ama bütün bunlar benim çocuklara, çocuk haklarına karşı olan ilgimi ve sorumluluğumu sürdürmeme engel olmadı. Daha da artırdı. Çocuklara ve çocuk haklarına verdiğimiz değerden ve önemden dolayı Türkiye Barolar Birliği bünyesinde Çocuk Hakları Kurulu kurduk. Hemen arkasından 24-25 Kasım 2011 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu Türkiye Ofisi (UNICEF) ile ortaklaşa olarak ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Uygulanmasını Güçlendirmek’ konulu bir çalıştay düzenledik.

O tarihlerde UNICEF adına anılan fonun başında Türkiye Temsilcisi Dr.Ayman Abu-Loban vardı. Lübnanlı olan, Arap Çocuklarının Gelişimi Konseyi  Temsilciliği de yapan Dr.Ayman Abu-Loban, çocuk hakları konusunda ilgili, duyarlı ve bilgili bir insan olmasının yanısıra çok iyi yetişmiş, donanımlı, saygın bir diplomattı. Randevu olarak bir gün beraberinde avukat Göktan Koçyıldırım ile birlikte Türkiye Barolar Birliği’ne beni ziyarete geldi. Çocuklarla ilgili olarak ortak bir etkinlik yapmak istediklerini, bu konuda kendileriyle işbirliği yapıp yapamayacağımızı, çocukların üstün haklarının hayata geçirilebilmesi için TBB ve UNICEF olarak ortak bir mutabakat metni imzalayıp imzalamayacağımızı sordu. Benim olur demem üzerine az yukarıda sözünü ettiğim ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Uygulanmasını Güçlendirmek’ konulu çalıştayı düzenledik.

İki günden oluşan çalıştayın birinci gününde ‘Birleşmiş Milletlerin Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi ile Türk Hukuk Mevzuatının Karşılaştırılması’ konulu, ikinci gününde ise ‘Anayasa’da Çocuk Hakları’ konulu çalıştay yapıldı.

Çalıştayın ilk gününde Dr.Ayman Abu-Loban ile birlikte mutabakat metnini imzaladık.

Çalıştayın açılışında yaptığı konuşmada Dr.Abu-Loban çocukların önemini, değerini anlattıktan sonra kısaca çocuk haklarından söz etti, UNICEF olarak insan hakları konusunda duyarlı olduklarını, onun bir parçası olan Çocuk Hakları konusunda çok daha fazla duyarlı olduklarını, bu konuda Türkiye’de bir farkındalık yaratmak için Türkiye’nin en önemli hukuk kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği ile bu etkinliği düzenlediklerini ifadeyle işbirliğimiz nedeniyle Türkiye Barolar Birliğine teşekkür etti.

Çalıştayın açılışında yaptığım konuşmada ben de şunları söyledim:

‘Sizi Türkiye Barolar Birliği adına, Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarım adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyor, bu etkinliği Birliğimizle birlikte düzenledikleri için UNICEF’in Türkiye temsilcisi Dr.Sayın Ayman Abu-Loban’a, onun şahsında UNICEF’e, toplantının düzenlenmesindeki emek ve katkıları için değerli meslektaşlarımız Sayın Göktan  Koçyıldırım ile Gamze Karaduman’a Türkiye Barolar Birliği adına, kendi adıma en içten teşekkürlerimi sunuyorum. 

Bu vesile ile bundan üç beş gün önce 20 Kasım 2011 günü kutladığımız Çocuk Hakları Günü’nün tüm dünya çocuklarına iyilikler, güzellikler getirmesini diliyorum.  

Hepinizin bildiği üzere Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile bu temel metni tamamlayan ek sözleşmeler bir bütündür. Gerek bu sözleşme, gerekse ekleri ile uluslararası düzeyde tanınan ve güvence altına alınan Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne Türkiye de taraftır. Buna ve Anayasamızın 90.maddesi hükmüne göre, anılan sözleşme ve ekleri iç hukukumuz yönünden de bağlayıcıdır. O nedenle Çocuk Hakları ulusal düzeyde de tanınmış ve güvence altına alınmıştır. 

Ana sözleşme ve ekleri ile tüm dünya çocuklarına tanınan haklar, “Yaşama ve Gelişme Hakları”, “Korunma Hakları”, “Katılım Hakları” olmak üzere üç temel başlık altında toplanmıştır.       

Bu haklardan “Yaşama ve Gelişme Hakları”, sadece en temel hak olan yaşama hakkını kapsamakla kalmamakta, aynı zamanda çocukların örgütlenmelerinden toplanmalarına, dinlenmelerine, boş zamanlarını değerlendirmelerine, kültürel etkinliklere katılmalarına ve öğrenmelerine kadar uzanan geniş bir haklar kategorisini içermektedir. 

“Korunma hakları”, çocukları, ayrımcılıktan, iş gücü istismarından, uyuşturucudan, cinsel sömürüden, satılma, kaçırılma, fuhşa sürüklenme gibi tehditlerden korumanın yanı sıra savaş ve silahlı çatışmalardan da korumakta, dahası çocukların özel yaşamlarını, isim, kimlik gibi kişilik haklarını, yurttaşlık hakkı başta olmak üzere diğer kamusal haklarını korumaktadır. Bu koruma çocukların yargılanma sürecini de kapsamaktadır.  

“Katılım Hakları” ise, çocukların, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü ile bunları yayma özgürlüğü gibi bireysel hak ve özgürlüklerini koruma altına almaktadır. 

Çocukların bu hak ve özgürlüklerini en geniş biçimde ve hiçbir engelle karşılaşmaksızın kullanabilmeleri için her şeyden önce biz yetişkinlerin, anne ve babaların, öğretmenlerin ve elbette bu hak ve özgürlüklerin öznesi olan çocukların bunları tanıması, iyi bilmesi ve içselleştirmesi zorunludur. 

Haklar sadece tanınmak ve bilmek için var olmamakla, asıl önemli olanın hakların kullanılması olmakla, bu konuda ne ölçüde başarılı olduğumuzu anlamak için herhalde her birimizin kendimizi bu konuda sorguya çekmesi, özeleştiri yapması, var ise eksikliklerini gidermesi, yanlışlarını düzeltmesi gerekir.  

Türkiye olarak çocuk hakları konusunda çok iyi bir yerde olmadığımızı, çocuklar konusunda hamasetten öte bir şey yapmadığımızı ifade etmek zorundayız. O nedenle anne baba olarak, iktidarı ve muhalefetiyle siyaset kurumu olarak, avukatı, hakimi, savcısıyla yargı olarak çocuğa ve çocuklara odaklanmak, çocuklara karşı her türlü ayrımcılığın, her türlü ihlalin, başta cinsel istismar olmak üzere her türden istismarın karşısında olmak, bütün bu olumsuzluklarla ciddi biçimde mücadele etmek, çocuklara karşı işlenen suçların önüne geçmek zorundayız. 

Bütün bunların yapılabilmesi için çocuklar konusunda toplum düzeyinde bir farkındalık yaratmak, çocukların büyümeleri, birey olarak yetiştirilmeleri, sağlıklarının korunması hususunda var olan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, çocuk hakları temelinde bir çocuk politikası geliştirmek, çocuk dostu bir medya oluşturmak, pozitif hukukumuzu çocuk haklarıyla uyumlu hale getirmek, yeni yapılacak anayasada çocuk hakları konusunda ciddi düzenlemeler yapmak durumundayız.

Bunları ifade ettikten sonra sözlerime, önce bilge insan Halil Cibran’ın daha yukarılarda yer verdiğim şiirini okuyarak ve ardından da şunları söyleyerek son verdim:

‘Bir başka bilge, bizim bilgemiz Büyük Atatürk, engin öngörü yeteneği ve vizyonuyla bütün bunları, yani biz yetişkinlerin yay, çocukların ise çok ilerilere atılmış oklar olduklarını, onların, toplumun ve insanlığın geleceği olduğunu bildiği için, Türkiye’yi bir ok gibi ilerilere, çok ilerilere fırlattığı önemli ve anlamlı bir günü, 23 Nisan’ı bayram olarak çocuklara şu sözleri söyleyerek armağan etmiştir: “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız. Memleketi asıl aydınlığa boğacak olan sizlersiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz.”

Tüm çocukların, tüm dünya çocuklarının ‘Dünya Çocuklar Günü’ kutlu olsun. Onlara güneşli güzel günler getirsin, barış dolu, huzur dolu, sevgi dolu, mutluluk dolu günler getirsin.

Yorum Yaz