‘Başın öne eğilmesin,/Aldırma gönül, aldırma/…/Görecek günler var daha;/Aldırma gönül, aldırma/…’ Sabahattin ALİ
NURİYE VE SEMİH’E ÇAĞRIMDIR: ASLOLAN HAYATTIR!
Kamuoyunda ‘Akademisyenler Bildirisi’ olarak isimlendirilen bildiriyi imzaladıkları için OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile işlerinden atılan akademisyen Nuriye Gülmen ile ilkokul öğretmeni Semih Özakça, haksız buldukları, dahası yargı yolu, diğer bir deyişle hak arama yolu kapalı olan bu işleme karşı 11 Mart 2017 tarihinde ‘işimizi geri istiyoruz’ sloganı ile başlattıkları açlık grevini sürdürüyorlar.
Hemen ifade edeyim ki, Nuriye ile Semih’in altına imza koydukları bu bildirinin, şahsen katıldığım yönleri olmakla birlikte, katılmadığım yönleri de var. Ama şiddet ve şiddete yönelik herhangi bir çağrı içermeyen, barış talep eden bu bildiri bir düşünce açıklamasıdır ve gerek anayasa, gerekse başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle korunan ifade özgürlüğü kapsamındadır. O nedenle, ne bu bildiriyi imzalamak, ne de işlerinden atıldıktan sonra açlık grevi yapmak suç değildir.
Peki! Açlık grevi nedir ve neden yapılır? Açlık grevi kısaca, ‘kendisine ya da başkalarına yapılan bir haksızlığa karşı, bir kimsenin aç kalarak ortaya koyduğu bir tepki, barışçıl bir protesto eylemidir.’ Bu eylemin amacı, ölmek değildir. Bu tepki ve protestonun amacı, tepkiye ve protestoya konu olay hakkında politika değişikliğine neden olacak şekilde bir tepkiyi örgütlemek, buna öncülük etmek, bu konu üzerinde insanların empati yapmalarına imkan vermek suretiyle toplumda bir farkındalık yaratmak ve sonuç itibariyle haksızlığın ortadan kaldırılmasını sağlamaktır. Nitekim her iki gençte açlık grevini araç olarak kullanmak suretiyle, kendilerine ve aynı konumda bulunan başkalarına yapılan haksızlığın giderilmesini, bu bağlamda işlerinin geri verilmesini istemektedirler. Ki bu son derece insani ve masum bir taleptir.
Tarihi Hıristiyanlık öncesine ve kadim Hindistan’a kadar uzanan bu eylemin modern zamanlardaki kayda değer örneklerine, önce 1913-1948 yılları arasında sivil itaatsizliğin babaları arasında kabul edilen Gandhi’de, çok sonraları ve 1981 yıllarında İrlanda’da rastlarız.
Bizim ülkemizdeki açlık grevinin ilk uygulayıcısı büyük şairimiz Nazım Hikmet’tir. 1938 yılında yargılandığı Harbiye ve Donanma davalarında haksız şekilde 28 yıl 4 ay hapse mahkum edilen, bu cezanın 12 yılını hapis yatarak çeken Nazım Hikmet, 1950 yılında açlık grevine başlamış, hapiste olmayan pek çok insan da Nazım Hikmet’in bu eylemine açlık grevi yaparak destek vermiştir.
Ülkemizdeki bir diğer açlık grevi, Türkiye Cumhuriyeti’nin 3. Cumhurbaşkanı olan rahmetli Celal Bayar’ın, Türkiye Cumhuriyeti hukuk ve siyasi tarihinin en büyük ayıplarından birisi olan Yassıada yargılamaları sonrasında verilen mahkumiyet kararının infazı aşamasında, tahliye edildikten altı gün sonra tekrar gözaltına alınarak cezaevine gönderilmesini protesto etmek için yaptığı üç günlük açlık grevidir.
Dünyada ve Türkiye’de başka örnekler, sonu ölümle biten başkaca açık grevleri ve ölüm oruçları da vardır. Ancak benim bu yazıyı yazmaktan amacım, açlık grevlerinin ya da onun daha ağırı olan ölüm oruçlarının tarihini anlatmak değil, haksızlığa uğradıklarına inandığım Semih’e ve Nuriye’ye ‘aslolan hayattır’ diyerek, hayatlarına ve bedenlerine daha fazla zarar vermeden bu eylemden vazgeçmeleri konusunda çağrıda bulunmaktır.
Bu çağrıya anılarım arasında bulunan yaşanmış bir olayla başlamak istiyorum. Tarih 05 Nisan 2006. Avukatlar Günü. İstanbul Barosu avukatlarından Behiç Aşçı, o tarihte F Tipi Cezaevlerinde uygulanan tecridi protesto etmek amacıyla ve tecrit uygulaması sona erinceye kadar evinde ölüm orucuna başladı. O tarihlerde gerçekten cezaevlerinde bulunanlar üzerinde, sanık ve mahkum haklarına, bu husustaki uluslararası sözleşmelere aykırı bir tecrit uygulaması vardı. Gerek bu uygulamaya tanıklık etmek, gerekse bu konuda kamuoyunda bir farkındalık yaratmak suretiyle kamuoyu baskısı oluşturmak ve yanı sıra Behiç Aşçı’nın sürdürdüğü ölüm orucuna son vermesini sağlamak amacıyla Ankara Barosu olarak benim imzamla aşağıda yer verdiğim 20.09.2006 tarihli basın açıklamasını yaptık:
‘Ülkemizde 7 yıla yakın bir zamandan bu yana, F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevleri başta olmak üzere, benzeri diğer cezaevlerinde, tutuklu ve hükümlülerin tek kişilik veya küçük gruplu hücrelere yerleştirildiği, bu bağlamda diğer tutuklu ve hükümlülerden yalıtıldığı bir infaz modeli uygulanmaktadır.
Savunma, havalandırma, okuma, görüş yapma, diğer mahkumlarla temas etme, giyinme, sağlık olanaklarından yararlanma gibi temel ve vazgeçilmez hakları dahi, ıslah/tretman adı altında geliştirilen hukuk dışı bir uygulama nedeniyle kısıtlayan ve hatta kimi zaman tamamen ortadan kaldıran bu model, tutuklu ve hükümlülerin en başta bedeni ve ruhi yapılarında, yani sağlıklarında olmak üzere, kültürel ve siyasal kimliklerinde onarılmaz yaralar açmakta ve açmaya devam etmektedir.
İnsani ve hukuki olmamakla, bir tür işkence ve ayrı bir ceza niteliği taşımakla, en başta biz hukukçuların karşı çıkması gereken bu infaz modeline karşı sürdürdükleri mücadele sonunda son 7 yıl içinde, 122 tutuklu/hükümlü hayatını yitirmiş, 600’ün üstünde tutuklu/hükümlü ise sakat kalmıştır.
İstanbul Barosuna kayıtlı meslektaşımız Av.Behic Aşçı, söz konusu uygulamaya son verilmesini sağlamak ve soruna kamuoyunun dikkatini çekebilmek amacıyla 05 Nisan 2006 tarihinde başlattığı ölüm orucunu sürdürmektedir.
Gerek Av. Behiç Aşçı’nın 168 gündür sürdürdüğü ölüm orucuna son vermesini ve buna bağlı olarak günlük yaşamına ve mesleki çalışmasına dönmesini, gerekse insani ve hukuki hiçbir yönü olmayan tecride dayalı infaz modeline son verilmesini sağlamak: bu amaçla kabul edilebilir sayıda tutuklu ve hükümlünün gün içinde birbirleriyle temas etmelerine olanak veren; kurum güvenliği ile insan onurunu ortak noktada buluşturan bir üst arama yöntemini içeren; kapatma ünitelerinde bulunanların sayılarını tespit etmek amacıyla sürdürülen, ancak bu amacı aşan zorlayıcı uygulamaları ortadan kaldıran; tutuklu ve hükümlülerin verdikleri dilekçelerin sonuçlarını takip etmelerine imkan veren; türü, saati, ses yüksekliği gibi nedenlerle tutuklu ve hükümlülerin dinlenme ve uyuma zamanlarına müdahale eden merkezi müzik vs. yayınları ile anonsların bir tür kötü muameleye dönüşmesini engelleyen; tutuklu ve hükümlü naklinde kullanılan ve insan nakline uygun özelliklere ve donanımlara sahip olmayan nakil vasıtaları yerine, insan nakline uygun teknik özelliklere ve donanımlara sahip nakil araçlarını kullanan; sağlık sorunları olan tutuklu ve hükümlülerin tedavisini üstlenen hekimleri cezaevi personeli statüsünden çıkaran ve doğrudan Sağlık Bakanlığı ile ilişkilendiren ve yanısıra tıbbi deontoloji kurallarına uygun bir muayene ve tedavi yöntemini işleten; tutuklu ve hükümlülerin avukatları ile yapacakları görüşmelerinde, savunma hakkını ve hukuki yardımda bulunmayı kısıtlamayan; infaz sürecinde yargıç güvencesini ve denetimini sağlamak amacıyla kurulmuş olan infaz yargıçlığı kurumunu sağlıklı biçimde çalıştıran; kantinde satışa sunulan ürünlerin kalitesinin iyi nitelikte, fiyatlarının makul düzeyde olmasına özen gösteren; kitap, dergi vs. gibi yayınlar üzerindeki keyfi uygulamaları kaldıran ve bunlara kolayca ulaşmayı sağlayan; tüm F tipi cezaevlerindeki her türlü uygulamayı standartlaştıran; keyfi uygulamalar ile mektup okuma hakkının kullanılmasını kısıtlayan insani ve hukuki bir infaz modelini gerçekleştirmek için, başta Sayın Adalet Bakanı Cemil Çiçek olmak üzere tüm kamu görevlilerini, hukukçuları ve vatandaşları çaba göstermeye, cezaevlerinde yaşanan sorunların çözümüne katkı yapmaya ve konu üzerinde duyarlı olmaya davet ederiz.’
Ankara Barosu olarak bununla da yetinmedik, 14-15 Ekim 2006 tarihlerinde Bilgesu Eranus ve duyarlı başkaca dostlarla birlikte ‘Hepimiz Tecritteyiz’ isimli etkinliği düzenlemek suretiyle tecrit uygulamasına son verilmesi yönünde çaba göstermeyi sürdürdük.
Dahası tecrit uygulamasının kaldırılması için TBMM nezdinde girişimde bulunmak üzere, Prof.Dr.Hüseyin Hatemi hoca öncülüğünde oluşturulan heyete, o tarihlerde Ankara Barosu Başkanı olan ben de katıldım. Heyet olarak dönemin TBMM’i Başkanı Bülent Arınç, Adalet Bakanı Cemil Çiçek başta olmak üzere, milletvekilleriyle görüşmek suretiyle tecrit uygulamasından vazgeçilmesi konusunda ricacı olduk.
Bu girişimler sonrasında TBMM Başkanı Bülent Arınç devreye girdi. Behiç Aşçı’nın annesi Fazilet Erdoğan’la bir araya geldi. Arınç, F tipi Cezaevlerindeki şartların insani olmaktan çıktığını, Ocak ayında bir heyet kurularak cezaevi koşullarının inceleneceğini söyledi. Bu aşamada Türk Tabipleri Birliği, DİSK, KESK, TMMOB, İstanbul Barosu harekete geçti. Oluşturulan heyet, Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde yaptığı incelemeden sonra hazırladığı 05 Ocak 2007 tarihli raporu hem yetkililere sundu, hem de kamuoyuna açıkladı. Raporda tecrit koşullarının bütün hafifletici önlemlere karşın yaygın bir şekilde devam ettiği ifade ediliyordu. .
Raporun sunulmasından 17 gün sonra o tarihlerde Türk Tabipler Birliği Başkanı olan Gençay Gürsoy, yine dönemin Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Kenan İpek’le görüştü. İpek, 05 Ocak 2007 tarihli raporda ifade edilen önerilerin büyük çoğunluğunun kabul edildiğini söyledi. Bunu takiben Adalet Bakanlığı 45/1 nolu genelgeyi yayımladı. Savcılıklara gönderilen bu genelgede, raporda yer alan taleplerin çoğunun kabul edildiği yazıyordu. Bunun üzerine Behiç Aşçı, Adana’da Gürcan Görüroğlu ve Uşak E Tipi Cezaevi’nde 1 Mayıs 2006 tarihinden beri ölüm orucunda olan hükümlü Sevgi Saymaz 22 Ocak 2007 tarihinde eylemlerine son verdiler.
Behiç Aşçı, bir süre sonra eylemine ve tecrit uygulamasına karşı verdiğimiz destek için teşekkür etmek amacıyla beni ziyarete geldi. Ben de, hem kendisini, hem de eyleminin nedenlerini anlatması için konuşma yapmak üzere kendisini Ankara Barosu’na davet ettim. 15 Kasım 2007 günü düzenlediğimiz etkinlikte konuşan Behiç Aşçı, eylemin nedenlerini anlattı, kendisini ifade etti. O gün yapılan etkinliğin açılışında, aşağıdaki konuşmayı yaptım;
(…)
“Ortaklaşa savunulacak bir dava uğruna insanın kendi rahatını ve hatta hayatını feda etmeye hazır olması, geçmişteki bütün zamanlarda ve hemen her toplumda saygı duyulan bir eylemdir. Bu türden bir eylem içinde insanı güçlü kılacak, içindeki mücadele hırsını ve iradesini pekiştirecek yegane şey, insanın dostlarını yanında bulmasıdır. Zira dostluk; insanın kaderini, umutlarını, mutluluk düşlerini, içine düştüğü kötü durumu, kendisine benzeyen başkalarıyla paylaşması, inandığı şeyler için başkalarıyla birlikte omuz omuza savaşması demektir. Yaşamın kırılganlığı, tehlikelerle ve tehditlerle dolu olduğu dikkate alındığında, bu konumda olan kişiyi az da olsa güvenli kılacak olan şey, husumete, tehdide, tehlikeye birlikte karşı koyabileceği dostlarını yanında bulmasıdır.
Günümüzde bu tarz dostluklar büyük ölçüde tedavülden kalkmış olsa da, insan bir felaketle karşılaştığında, ya da Sayın Aşçı’nın yaptığı gibi bir mücadelenin içine girdiğinde, kimilerinin yaraya tuz basmaktan kaçındığını, kimilerinin yaygaraya katılıp seslerini kurbanları suçlayan koroya dahil ettiklerini görebileceği gibi, yanında ve arkasında dostlarını da görebilir.
Sayın Aşçı’nın mücadelesinde ona destek veren dostlarının o tarihteki en büyük dileği, hem mücadeleye konu hususlarda bir iyileşmenin sağlanması, hem de Sayın Aşçı’nın açlık grevini bırakması ve yaşama sağlıklı olarak geri dönmesiydi.
Behiç Aşçı’nın mücadelesini yaptığı konuda, belki tam olarak bir ilerleme ve iyileşme sağlanamadı ama öyle de olsa Sayın Aşçı’nın açlık grevini bırakarak yaşama geri dönmesi bizler için en önemli kazanç olmuştur. Nazım Hikmet’in usta ifadesiyle sadece ‘yaşamak güzel şey’ olduğu için değil, her türlü mücadele ancak ve ancak hayatta kalarak yapılabileceği için kazançtır olmuştur.
Bunu özellikle bilmenizi rica ediyor ve bugün bizlerle birlikte olan Sayın Aşçı’ya Türk şiirinin usta şairi Nazım Hikmet’in şimdi okuyacağım şiirini ithaf ediyorum;
‘Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime,/Toprağını, aydınlığını, kavgasını ve ekmeğini seviyorum./Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen/Ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı/Dünya, inanılmayacak kadar büyüktür benim için/Dünyayı dolaşmak, görmediğim balıkları, yemişleri, yıldızları görmek isterdim./Halbuki ben, yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu./Mavi pulu Asya’da damgalanmış bir tek mektup bile almadım./Ben ve bizim mahalle bakkalı, ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika’da. Fakat ne zarar,/ Çin’den İspanya’ya, Ümit Burnu’ndan Alaska’ya kadar her mili bahride, her kilometrede dostum ve düşmanım var./Dostlar ki bir kere bile selâmlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz /Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar kanlarına susamışım./Benim kuvvetim: bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır./ Dünya ve insanları yüreğimde sır, ilmimde muamma değildirler./Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden, büyük kavgada açık ve endişesiz girdim safa /Ve dışında bu safın toprak ve sen bana kâfi gelmiyorsunuz./Halbuki sen harikulâde güzelsin,/Toprak sıcak ve güzeldir.’
Aramıza hoş geldiniz Sayın Aşçı. ‘Yaşamak güzel şeydir kardeşim.’ Aç iken değil, tok iken daha güzel bir şeydir.”
(…)
Evet! Sevgili Nuriye ve Semih, ‘yaşamak güzel şeydir’ ama her türlü mücadele, ancak ve ancak hayatta ve sağlıklı kalarak yapılabilir, açken değil tokken yapılabilir. Asıl olan hayattır çünkü. Elbette hayatta dik bir şekilde durmak, sağlıklı olmak, inadına yaşamak, kimseyi ezmemek, kimseye de ezilmemek gerekir. Zira şairin dediği gibi ‘marifet, hiç ezilmemektir bu dünyada/ama biçimine getirip ezerlerse/güzel kokmaktır/kekik misali,/ıtır misali,/fesleğen misali,/yunus misali,/nazım misali…’ Siz ikinizde güzel kokuyorsunuz ama daha güzel kokmak, daha güzel şeyler yapabilmek, insan olarak, akademisyen olarak, öğretmen olarak daha işe yarar şeyler yaratmak için hayatta, açlık grevini bırakın lütfen. Çok gençsiniz ve önünüzde bütün bunları yapabilmek için uzun, çok uzun yıllar var. Daha başka fırsatlar, imkanlar, görmediğiniz ışıklar, yıldızlar, duymadığınız sesler, dinlemediğiniz şarkılar, söylemediğiniz şiirler, koklamadığınız çiçekler, öğreteceğiniz, öğreneceğiniz daha çok şeyler, taze umutlar, yeni ufuklar, başkaca güzel şeyler var hayatta.
Hayat insana bazı zamanlarda iyi muamele etmeyebilir. Hak etmediği şeyleri, gücüne giden şeyleri yaşatabilir. Ama hayat böyle bir şeydir. İnişleri vardır, zor zamanları vardır. Önemli olan böyle zamanlarda dosta düşmana karşı ayakta kalmaktır. ‘Bu da geçer’ diyerek yola devam etmektir.
Sabahattin Ali’nin o güzel dizelerinde dediği gibi: ‘Ey gönül kuşa benzerdin,/Kafesler sana dar gelir;/Bir yerde durmaz gezerdin,/Hapislik sana zor gelir…’ Biliyorum, haksız bir şekilde işinden atılmak ve hapislik size zor geliyor. Ama öyle de olsa açlık grevine son verin, ‘Güzel günler göreceğiz çocuklar/Motorları maviliklere süreceğiz/…/Çocuklar inanın, inanın çocuklar/Güzel günler göreceğiz, güneşli güzel günler/…/’ deyin ve sabredin. Güzel günler, hep birlikte güneşli güzel günler göreceğimizden de emin olun.
