İşte böyle süzüldüm o sessiz yoldan/Bedenim yudumluyordu sükuneti/Öyle bir iyileşme ki uyku gibi dingin/Ama daha tatlısı, tepem, arkam, önüm,/Her yanım huzur ve bir başınalıkla çevriliydi.’ William WORDSWORTH

YÜRÜMENİN FELSEFESİ!

‘…Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil, yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz, hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un/Yürüyen İnsan’ın eylemidir. Çünkü yürüyen insan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.

Bu sözler, felsefe profesörü olan Frédéric Gros tarafından yazılan ‘Yürümenin Felsefesi’ isimli kitabın arka kapağında yer alıyor. ‘Yürümek spor değildir’ diye söze başlıyor Frédéric Gros kitabına. Bu başlangıç cümlesinin açılımını, ‘spor skor tutmaktır, sporun bir yeneni, bir de yenileni vardır; oysa yürümenin bir sıralaması, puanlaması yoktur, yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir’ şeklinde yapıyor.

Ona göre yürüyüş sadece fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda ve belki de daha çok bir tefekkür, yani düşünsel bir eylemdir. Yürüyen insan, özellikle dağlarda, ormanlarda, kırlarda yürüyen insan, hem kendisiyle, hem de ağaçlarla, çiçeklerle hemhal olur. Yürümenin felsefesi de budur zaten. Yani hayatla, hayata dair şeylerle, doğayla hemhal olmaktır. İnsanın üzerine çöken endişe, sızı, acı, korku gibi duygu yumaklarını çözmesi, anlam arayan bir varlık olarak, yani insan olarak varlığını dünyanın kalbine ebediyen düğümlemesi ve sonra bu düğümleri birer birer atmasıdır.

Frédéric Gros’da kitabında, yürüyen insanın doğayla bu hemhal oluşunun, bu amaçla içindeki duygu yumaklarını çözmesinin, varlığını dünyanın kalbine ebediyen düğümlemesinin, sonra bu düğümleri atmasının hikayesini anlatıyor. Onun hikayesini anlattığı yürüyen insanların bir kısmı Nietzsche, Kant, Rimbaud, Rousseau, Thoreau, Nerval, Gandi gibi sıra dışı insanlar, diğer bir kısmı ise aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler, mülteciler gibi sıradan insanlardır. Yürüyen bu insanların hepsinin bir amacı, bir hedefi, yürürken yaptıkları bir şey ya da şeyler vardır.

Mesela Nietzsche için yürümek çalışmaktır, düşünmektir ve hatta yazmaktır. Nitekim ‘Şen Bilim’ isimli kitabında ‘…Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden ….değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir…’ diye yazar.

Yine sürrealizmin ve sembolizmin en önde gelen şairlerinden ve hatta Fransız şiir sanatının kurucularından olan Arthur Rimbaud sıkı bir yürüyüşçüdür. Onun için de kendisini ‘sadece bir yayayım ben’ diyerek tarif eder. Aşklarını bile yürürken düşler ve ‘Gidiyordum, yumruklarım delik ceplerimde;/Paltom bile hayaliydi artık; Göğün altında yürüyordum, İlham Perileri! Ve kul köleydim size;/Ah Tanrım, ne muhteşem aşklar düşledim!’ diye yazar bir şiirinde.

Sivil itaatsizliğin babası Henry David Thoreau’da iyi bir yürüyüşçüdür. Uzun süre tek başına yaşadığı Walden Gölü kenarındaki evinin bulunduğu arazide ve ormanların içinde tek başına yürür. Çünkü oralar sessizdir, o da sessizliği sever zaten. Frédéric Gros’un ifadesiyle ‘yalnızlıklar nasıl muhtelif ise, sessizlikler de muhteliftir.’ Ormanların sessizliği, dağların, dağ yollarının, patikaların sessizliği, seher vaktinin sessizliği, gecelerin sessizliği, karlı yolların sessizliği. Hepsinde sessizlik vardır ama hepsinin sessizliği, bu sessizliklerde sessiz yapılan yürüyüşlerin sessizliği birbirinden çok farklıdır. Onun için ‘insan sessizlikte yürür hep. Sokakları, kalabalık yolları, kamusal alanları terk ettiğiniz anda sessizlik her şeyi şeffaflaştırır. Her şey sakin, tetikte ve istirahat halindedir. Dünyanın dırdırı, uğultusu, homurtusu ardınızdadır artık…’ Thoreau’da o sessizliklerde, sessiz yerlerde, sadece rüzgarın, ağaçların, kuşların sesinin olduğu yerlerde yürür. O sessiz yerlerde düşünür, tefekküre dalar, kendisiyle konuşur ve pek çok şeyi o sessizliklerden öğrenir. Öyle olduğu için de ‘sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana’ diye yazar.

Yürümeden hiçbir şey yapmam, benim çalışma odam kırlardır…Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım,yaşamadım, kendim olmadım…’ Bu sözler aydınlanmanın ‘asabi adamı’ Jean-Jacques Rousseau’ya ait. O da iyi bir ‘homo viator’, yani ‘yürüyen insan’dır. ‘Kendi kimliğini bulmak, gizlenmiş tekilliğini yeniden keşfetmek, maskelerin ağırlığından kurtulmak için değil, başka bir çağa ait o insanı, ilk insanı kendi içinde bulmak için yürür. Dünyayla ve dünyanın dehşetiyle bağını koparmak, yalnızlıkla arınmak, ilahi kaderine hazırlanmak için çöle gider gibi değil, doğadan taze çıkmış, katıksız, ilkel insanı kendi içinde bulmak için yürür.

Yaptığı bu yürüyüşler sayesinde bir dolu şey yapmıştır o. Şan ve şöhretin peşinden gitmiş, ün yapmış, pek çok şey yazmış, yazdıklarından ve düşüncelerinden dolayı pek çok dost, pek çok düşman edinmiştir. Ama bir gün gelir, bütün bunlardan, bu yaptıklarından, bitmek tükenmek bilmeyen dedikodulardan, sadece bir kalabalıktan ibaret olan çevresindeki insanlardan sıkılır, yorulur, bıkar. Yanındaki, yakınındaki  pek çok insanı, onu yoran insanları kendisinden, çevresinden uzaklaştırır. Kimi insanlara, kimi çevrelere takılmamaya, onu heyecanlandırmayan şeyleri yapmamaya, ona artık çekici gelmeyen başarıları kovalamamaya karar verir. Yürüme yolunu değiştirir, dahası son yürüyüşlerine çıkmaya başlar.

Onun bu son yürüyüşleri ‘Yalnız Gezerin Düşleri’ isimli kitabında anlamını bulan yürüyüşlerdir. Yani ‘bir şeylere hazırlanmak için, yeni savunmalar, yeni kimlikler, yeni fikirler bulmak için yapılan yürüyüşler’ değildir. Nerde, nerde, o son çizgi nerde diye sorduğu yürüyüşlerdir. Frédéric Gros’a göre, Rousseau için yürümek artık ne bir yöntemdir, ne bir bulgulamadır, ne de bir kestirimdir. O artık sadece ve sadece ‘hiçbir şey’ için çıkar yürüyüşe. Doğan güneşi ya da batan güneşi görmek için, doğayla hemhal olmak için yürür. Öyle yürürken hatırlamak artık hiçbir yaranın kabuğunu kaldırmaz, yaptıklarından ve yaşadıklarından dolayı hiçbir pişmanlık duymaz, ruhunu yoran kayıp mutlulukların hiçbirisinin özlemez, geride kalanları, yaşanmışlıkları kayıtsız bir gülümsemeyle, bazen eğlenceli, bazen hüzünlü hislerle duyumsar.

Zira kaybedecek bir şey kalmamıştır artık. Kimlikler, tarihler, kağıda dökülen anlatılar, hırslar, hepsi, hepsi çok ama çok gerilerde kalmıştır, yapılması gereken tek şey yürümektir. Rousseau’da öyle yapar. Ve bunu ‘İtiraflar’ isimli eserinde, ‘Ben keyfimce yürümeyi, canım istediğinde durmayı severim. Bana seyyar bir yaşam gerek. Güzel bir havada, güzel bir ülkede telaşa kapılmadan yürümek ve yürüyüşün sonunda da hoş bir manzarayla karşılaşmak, onca yaşam tarzı arasında zevkime en uygun olanı da budur.’ sözleriyle itiraf eder.

Modern felsefenin en merkezî figürü olan, metafizik, epistemoloji, siyaset felsefesi, etik, estetik alanlarında çok önemli eserler veren Kant’da sıkı bir yürüyüşçüdür. Hayatı da felsefesi gibi kurallı, düzenli, disiplinli olan Kant, bu özelliğinden olsa gerek hep aynı yolda yürür. Aynı yolda yürümesi, sadece tutarlı ve disiplinli felsefesi anlamında değil, her gün yaptığı yürüyüşlerindeki güzergahı itibariyledir. Bu güzergah, Könnigsberg’deki ünlü ‘Filozof Yolu’dur. O düşünmek için yürümez. Yürümek için yürür, düşünme enerjisini kazanmak için yürür.

Ve Gandi. Ünlü ‘Tuz Yürüyüşü’ için yola çıktığında ‘ardımıza dönmeyeceğiz’ diyen, bunu diyerek bağımsızlık yolunda başlattığı mücadeledeki kararlılığını gösteren Gandi, yürümenin hem ruhani, hem de siyasi önemini bilen bir liderdir. Onun için her sabah Tagore’nin ‘Yalnız yürü./Çağrına kulak vermiyorlarsa yalnız yürü;/Korkar da dehşet içinde duvara dönerlerse yüzlerini,/Ah sen, kara bahtlı,/Aç zihnini ve yalnız konuş./ Yoldan cayar da bırakırlarsa yabanda seni,/Ah sen, kara bahtlı,/Yolun üstündeki dikenleri çiğne ve/Kana bulanmış o yolda yalnız yürü.’ dizelerini okuyarak çıkar yola.  

Peki! Nasıl yürümeli? Yalnız mı, başkalarıyla birlikte mi? ‘Her şey bir harita ile başlar’, ‘Umutla yolculuk etmek, gidilecek yere varmaktan çok daha zevklidir’ özdeyişlerinin sahibi İskoçyalı yazar Robert Louis Stevenson, ‘Yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir’ diyor ve şöyle devam ediyor: ‘İki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız, buna sadece sözde yürüyüş denir, aslında pikniğe çıkmışsınızdır. Yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır, çünkü yürürken özgürlük elzemdir, yani keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmeniz, ritminizi kendiniz belirlemeniz gerekir.

Yürümek konusunda referans olarak Stevenson’a dayanan, ondan yukarıdaki alıntıyı yapan Frédéric Gros, mutlak yalnızlık şart değildir diyor ama en iyisi tek başına yürümektir diye de ekliyor. Ona göre tek başına yürüyen insan yalnız değildir. Çünkü ağaçlar, çiçekler, yolların rengi vardır yanıbaşında. Bunlar ve daha başka şeyler onunla konuşur, onu selamlar, ondan ilgi bekler. Rüzgarın fısıltısı, böceklerin vızıltısı, derelerin çağıltısı, adımlarının sesi ve daha başkaca şeyler onun mevcudiyetine yanıt verir. O nedenle, tefekkürün mutlak kavrayışı içinde sunulan bütün bunlara tanıklık ederek yürürken insanın yalnız kalması mümkün değildir.

Yürümeyi ben de çok severim. Bazen oturduğum sitenin yollarında yürürüm. Bazen de yürümek için kendimi gezmeye çıkarırım. Dağlara, kırlara, ormanlara giderim yürümek için. Oralarda ağaçlarla, çiçeklerle, böceklerle arkadaşlık eder, doğayla hemhal olurum. Yürümek benim zihnimi boşaltır. Yürürken ben de düşünürüm çokça. Ve daha çok tek başıma yürümeyi tercih ederim.

Hayatta, hayatımızda bir yürüyüştür aslında. Bu yürüyüşü yapmak üzere her birimiz için tek bir hayat süresi vardır ve bunun tekrarı yoktur. Hepimiz bir daha asla yaşamayacağımız bir yol üzerinde yürürüz. Bu yolda zaman zaman başkalarıyla birlikte olsak da aslında yalnızızdır. Zira herkesin yolu farklıdır. Yola birlikte çıktıklarımız da bir zaman gelir bizi bırakırlar ve başkalarıyla birlikte yürümeye başlarlar. Neden mi? Mark Twain söylüyor nedenini: ‘Aynı yolu birlikte yürüdüğümüzü sandığımız insanların çoğu, bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ederler’ de ondan.

Son bir söz. Benim kişisel yürüyüşlerim iyi yürüyüşler oldu. Yalnız da yürüsem, başkalarıyla birlikte de yürüsem, o yürüyüşlerden çok şeyler öğrendim ben. Bütün yürüyüşlerime başlarken William Blake’den öğrendiğim şu sözlerle yola çıktım hep: ‘Bir sistem oluşturmalıyım, yoksa başkalarının sistemine köle olacağım, Düşüneceğim ve kıyaslama yapacağım.’ Öyle de yaptım. Başarılı oldum veya olamadım. Doğru ya da yanlış yaptım. Ama Frank Sinatra’nın ‘My Way‘ isimli o güzel şarkısında söylediği gibi kendi yolumu kendim yaptım, kendi yaptığım o yolda yürüdüm hep. Onun için de her zaman kendim oldum, kendi sistemimin içinde oldum. Kimi zamanlar tek başıma kaldım belki ama hiçbir zaman yalnız kalmadım, hiç kimsenin ve hiçbir sistemin adamı veya kölesi olmadım. Yetişmem, yetiştirilmem, kendimi yetiştirmem bunda etkili oldu mutlaka. Ama esas ‘meydan okuyucu fırsatları bana tanıyan mesleğim’, yani avukatlık mesleği bunda etkili oldu. Onun için ‘amor fati’ diyorum, yani ‘kaderimi sevdim, seviyorum.

 

 

 

 

                                                                                                                                                                                                 

(…) Nerde kanun nerde nizam nerde adalet / Sanmayın sözlerim birer hakaret / Buna da alışırız biraz daha gayret / Bu yalan dünyanın çivisi çıkmış

Engin Ergen

ÇİVİSİ ÇIKMIŞ DÜNYA!

Pusulasız bir halde girdik yeni yüzyıla. Daha ilk aylardan başlayarak, dünyanın hepten çivisinin çıktığını düşündüren kaygı verici olaylar meydana geliyor; üstelik bunlar birçok alanda birden gerçekleşiyor – entelektüel dünyanın, finans dünyasının, iklimin, jeopolitiğin, etiğin çivisi çıkmış durumda. Şurası da bir geçek ki arada sırada yararlı dönüşümlere de tanık olunuyor; o zaman da açmaza sürüklendiklerini fark eden insanların, öyle ya da böyle, sanki bir mucize eseriyle bu açmazdan çıkmanın yollarını bulacağına inanmaya başlanıyor. Ama bunun hemen sonrasında bambaşka, daha karanlık, daha sıradan insani itkileri açığa vuran başka kargaşalar açığa çıkıyor ve türümüzün manevi yetersizliğin eşiğine varıp varmadığı sorgulanıyor yine; tabii eğer hala ilerlemeyi sürdürüyorsa; ya da birbiri ardında sıralanan onca kuşağın kurmaya çabaladığı şeyi yeniden tartışma konusu edebilecek şekilde gerilemeye başlamadıysa…

Alıntıladığım bu sözler Amin Maalouf’a ait. ‘Çivisi Çıkmış Dünya-Uygarlıklarımız Tükendiğinde’ isimli hacmi küçük, içeriği büyük kitabında yazıyor bunları. ‘Yüzüncü Ad’, ‘Semerkant’, ‘Afrikalı Leo’, ‘Ölümcül Kimlikler’ gibi sıra dışı kitapların yazarına bu cümleleri kurduran duygu ve düşünceler,  ne yeni bir bin yıla geçerken yaşanılan ve hissedilen akıl dışı sıkıntılar, ne de değişimden ödü patlayanların ya da değişimin hızından korkanların, çok eski zamanlardan bu yana ileri sürdükleri ve hiç durmadan tekrar ettikleri lanetler. Aksine bunlar, aydınlanma çağının sıkıntıya girdiğini, zayıfladığını, kimi ülkelerde ise sona ermek üzere olduğunu düşünen, bir zamanlar özgürlüğün dünyanın tamamına egemen olacağına inanan, şimdi ise dünyanın özgürlük karşıtı bir anlayışa doğru sürüklendiğini, fanatizmin, şiddetin, dışlamanın, ötekileştirmenin, kutuplaşmanın, umutsuzluğun giderek artmasına endişeyle tanıklık eden bir aydınlanma taraftarının, özgürlük tutkununun, pusuda bekleyen yok oluşa karşı direnen bir yaşam sevdalısının, yani Amin Maalouf’un endişeli gözlem, öngörü ve tespitleri.

Amin Maalouf’a göre her geçen gün daha kötüye giden bu tablonun en önemli nedeni, Berlin Duvarının yıkılmasıyla başlayan, dinle bağlantılı olanlar başta olmak üzere aidiyetlerin iyiden şiddetlenmesi, yirminci yüzyıla egemen olan ideolojik kavganın yerini kimlik ve aidiyet kavgalarının alması. Küreselleşmenin küreselleştirdiği cemaatçilik kültürü, bu kavganın hem nedeni, hem de sonucu. O nedenle, Amin Maalouf, bu durumu iletişim araçlarının küreselleşmesine bağlıyor ve şöyle yazıyor: ‘İletişim araçlarının küreselleştiği bir zamanda dinsel aidiyetlerin yükselişi, insanların “küresel kabileler” halinde gruplaşmalarını sağladı…

Amin Maalouf bu tespitinde çok da haksız değil. Bu tespitin doğruluğunu anlamak için günümüzün en önemli iletişim araçlarından olan twitter, facebook, instagram gibi sosyal ağları izlemek yeterli. Zira bu ağlarda en hareketli hesap sahipleri, o ya da bu küresel kabilenin üyeleri. Bu ağlarda dinsel, kimliksel aidiyetlere ilişkin paylaşımlarda bulunanlara saygısızlık yapmak, onların hepsini toptancı bir anlayışla kabile veya cemaat yapısı içinde kategorize etmek istemem elbette. Aksine bu çerçevede paylaşımda bulunmayı ifade ve düşünce, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında görür, değerlendirir ve istisnasız hepsine saygı duyarım.

Benim karşı olduğumu husus, bu aidiyetler altında başka aidiyetlere sahip bulunanları, görüş, düşünce ve inancı farklı olanları dışlamak, ötekileştirmek, onlara karşı düşmanca hisler beslemek. Bana göre yanlış ve tehlikeli olan bu anlayıştır. Zira yurttaşlık düşüncesini yadsıyan bu tür bir cemaatçilik anlayışı üzerine, ne demokrasi inşa edilebilir, ne de uygar bir siyasal sistem tesis edilebilir. Örnek mi? Mesela Irak, mesela Suriye, mesela Pakistan, mesela Afganistan, mesela Lübnan.

Lübnan’lı olan ve ‘mezhepçiliğin’ kendi ülkesi Lübnan’ı paramparça ettiğini, gençliğinde cemaatçiliğin bir Ortadoğu kalıntısı olduğunu sandığını ama bugün bu olayın küresel ölçekte ve kalıntı olmaktan çok öte bir durumda bulunduğunu ifade eden Maalouf, bu iğrenç düşüncenin bütün insanlığın geleceğini kirletebileceği endişesini taşıdığını da eklemeyi ihmal etmiyor.

Zengin bir demokrasi kültürü ve deneyimi olan ABD, demokrasinin ihraç edilemeyeceğini bilmesine rağmen, demokrasi getirmek bahanesiyle işgal ettiği Irak’a ne getirmiştir? Amin Maalouf’un son derece isabetli tespitiyle, sadece “Irak’ı kalıcı biçimde düşman aşiretlere bölen bir kota sistemi” getirmiştir. Ne yazık ki, bu oyun sadece Irak’ta değil, daha önce ve halen Pakistan’da, Afganistan’da oynanmış, şimdilerde ise Suriye’de oynanmaktadır. Oysa bu ülkelerin demokrasiden daha önce ve daha çok ihtiyacı olan şey siyasal istikrar ve güvenliktir.

Bütün bu ülkelerde öyle ya da böyle var olan istikrara çomak sokan, bu ülkeleri mezhepçilik ve tarikatçılık bataklığına sürükleyen, böyle yapmak suretiyle hem bu ülkelerde, hem de Orta Doğu’da son derece ciddi bir güvenlik ve insan hakları sorunu yaratan ABD ve onunla işbirliği yapan İngiltere ve İsrail’dir. Amin Maalouf’a göre ‘bunu yapmak utanç kaynağıdır, ayıptır. Bilmeden yapıldıysa, üzüntü vericidir; hayasız bir hesapla yapıldıysa, suçtur.’ Bütün bunların bilinmeden ve iyiniyetle yapılmadığı, aksine Büyük Ortadoğu Projesi adı altında son derece bilinçli olarak, planlanarak, emperyal amaçlarla ve Orta Doğuya yeniden şekil vermek için yapıldığı açıktır.

Hemen hepimize dünya artık güvenli bir yer değildir dedirten, binlerce masum insanın ölümüne neden olan, güvenli bulmadıkları için insanlara kendi yurdunu terk ettiren, insan olarak hepimizi üzüntüye boğan ve isyan ettiren bütün bu olumsuzlukların ve kötüye gidişin bizim ülkemizi ilgilendiren tarafı tehlikenin şimdi bizim kapımızı çalmasıdır. Irak’ta, Suriye’de tezgahlanan ve her iki ülkeyi de bölünmeye, toprak bütünlüğünü kaybetmeye götüren süreç, nasıl halkı dinci ve ırkçı bir siyaset üzerinden cepheleştirmeyle başlamış ise, aynı oyun ne yazık ki Türkiye’de de, Sünni İslamcılık inancı ağırlıklı cemaatler ittifakı, Kürt-Türk ayrımı, laik-laiklik karşıtı cepheleşme üzerinden tezgahlanmış durumdadır.

Bu oyuna gelmeme konusunda, hangi siyasi görüşe sahip olursa olsun demokrat düşünceli, sağduyulu, yurtsever bütün yurttaşların uyanık olması, kendisi gibi düşünmeyenleri dışlamaması ve ötekileştirmemesi, herkesin kişisel ve toplumsal onuruna, kültürel ve tarihsel onuruna, dilsel ve dinsel onuruna saygılı olması, hiçbir nedenle ve hiçbir şekilde nefret diline başvurmaması, dini ve ırkı siyasete alet etmemesi, edenlere izin ve itibar göstermemesi gerekir.

Azıcık tarih bilgisi ve bilinci olan her yurttaş, Türkiye’yi, Irak, Suriye, Pakistan, Afganistan, Lübnan, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerden ayıran, Türkiye’yi, başları beladan kurtulmayan bu ve diğer Ortadoğu ülkelerinden farklı kılan en önemli kurumun laiklik olduğunu bilmesi gerekir. Cumhuriyetimizin üzerinde yükseldiği en temel ilkemiz olan laiklik, sadece düzene, rejime ve sisteme ilişkin alanda biçimsel demokrasinin işlemesi ve hukukun şeklen var olması ile sınırlı değildir. Aksine laiklik, toplumsal yaşamı bir arada tutan, toplumun demokrasi, hukuk ve özgürlükler temelinde bir arada yaşamasını ve varlığını sürdürmesini sağlayan en temel kabulümüz ve ortak değerimizdir.

Çivisi çıkmış dünya’da, çivisi çıkmış ülkelerden birisi olmamak için laiklik ilkesinin dışında dikkate almak ve uygulamak zorunda olduğumuz hususlardan bir diğeri de,  iç politikada olsun, dış politikada olsun, Büyük Atatürk’ün bize vasiyeti olan ‘Dünyada Sulh, Yurtta Sulh’ ilkesinden taviz vermemektir

 

 

 

 

 

 

 

Elime gücü geçirdiğimde, ilk yapacağım şey, bütün avukatları öldürmek olacaktır.’ SHAKESPEARE, Hamlet VI

ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER BAĞLAMINDA AVUKAT TUTUKLAMALARI –

Shakespeare’in ‘Hamlet VI’ isimli eserinin karakterlerinden birisi olan Dick the Butcher/Kasap Dick’in yukarıda yer verdiğim tiradı, bir yönüyle arkasında farkındalık olan bir ironidir. Shakespeare yorumcularına göre, bu ironi, bilgideki boşluğa yönelik bir gönderme olup,  gerçekte avukatın rolüne yönelik bir övgüyü ifade etmek amaçlı bir düzeltme mitine ilham vermek şeklinde açıklanabilir. Bir başka yorumcuya göre Shakespeare’in bu yaklaşımı, ticari hayata sağduyuyu geri getirmek üzere tasarlanmamıştır ve hedefi devrim olan bir yolun önüne çıkan engellerin ortadan kaldırılmasını amaçlar. Buna göre, Kasap Dick’in bu tiradını, avukatların toplumda önemli bir rol oynayabileceğinin altını çizen bir maksim  olarak değerlendirmek gerekir.

Hemen herkesin kabul edeceği üzere, bütün toplumlar hukuka ve avukatlara gereksinimleri olduğunu zaman içinde ve akıl ve deneyim yoluyla öğrenmişlerdir. Esasen hiçbir hukuk ve adalet sistemi, avukatlar olmaksızın adil ve demokratik bir şekilde işleyemez. Bu nedenle, avukat ya da savunma makamı, adil yargılamanın temel ve kurucu unsurudur. Öyle olduğu için uygar ve demokratik tüm ülkelerde avukatlar ve onların mesleki kuruluşları olarak barolar vardır.

Biz hukukçular, avukatlar, köprüler kurmuyoruz, kule dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz…Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey var. Ama sorunları çözüyoruz; gerginliği gideriyoruz; hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyoruz; çabalarımızla barışçıl bir devlette insanların huzurlu ve adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.

Bu sözler, 1924 yılında ABD Başkanlığı’na aday olan avukat John W.Davis’e ait. John W.Davis bu sözleri 16 Mart 1946 tarihinde New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada söylüyor.

John W.Davis’in son derece isabetli bir şekilde tespit ve ifade ettiği üzere, kimi zamanlarda ve pek çok ülkede, mesleklerini çok zor koşullar altında ve fakat büyük bir özveri ile icra eden avukatlar, hemen her toplumda, insanların sorunlarını ve ihtilaflarını çözmeye çalışırlar. Bu amaçla, toplumdaki her bir kişinin yaşamını, huzurlu, güvenli ve adil bir şekilde sürdürmesine, toplumsal barışın tesis ve tahkim edilmesine katkı yaparlar. Ne var ki, hukuka aidiyet bilincinin gelişmediği, hukuk devleti anlayışının yerleşmediği toplumlarda, avukatlar çok da fazla sevilmezler. Dahası John W.Davis’in işaret ettiği çerçevede görevlerini tam olarak yapabilme olanağını da bulamazlar.

Zira hukuka aidiyet bilincinin yeterince gelişmediği, hukuk devleti anlayışının tam olarak yerleşmediği toplumlarda, Shakespeare’in ‘Hamlet VI’ isimli eserinin kahramanı Kasap Dick gibi ‘eline gücü geçirdiğinde ilk yapacağı şeyin bütün avukatları öldürmek’ olduğunu düşünen ve söyleyen çok sayıda insan vardır. Esasen berbat bir Shakespeare karakteri olan Kasap Dick gibi olanların amacı da, kendi kötü dünyalarını, anlayışlarını ve düşüncelerini, yaşadıkları topluma egemen kılmak için, hukuku yok etmek, bunun için de hukuku ve yargıyı temsil eden herkesi, yani adaletin gerçekleşmesine katkı yapan yargıçları, avukatları, savcıları öldürmektir.

Ne var ki, hukukun egemen olmadığı, hukuk devleti ve hukuka aidiyet bilincinin yeteri kadar gelişmediği ve yerleşmediği toplumlarda, hukuku sevmeyen, yargıçları, avukatları, savcıları sevmeyen, hukuku ve avukatları kendi gitmeyi hedefledikleri yolda engel olarak görenler, sadece Kasap Dick ve onun gibi olanlar değil, aynı zamanda ve hatta daha çok siyasi iktidarlardır.

Kendilerine doğru söyledikleri için gazetecileri sevmeyen, o nedenle düşünce ve basın özgürlüğüne karşı olan, bu ve başkaca hukuk dışı nedenlerle onları mesleklerini icra etmekten alıkoyan, olur olmaz iddialarla onları demir parmaklıkların arkasına gönderen siyasi iktidarların, hem gazetecilere, hem de avukatlara musallat olmalarının en başta gelen nedeni, adaleti, hukuku, hukukçuları, avukatları, gazetecileri sevmemeleri, bu meslek sahiplerini, hukuku, ifade, düşünce ve basın özgürlüğünü kendileri için ayak bağı olarak görmeleridir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bu yana görülmemiş sayıda gazetecinin, çok sayıda avukatın ve son olarak kendileri de haksız yere tutuklu olan Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’nın avukatlarının tutuklanmalarının, Şanlı Urfa Baro Başkanı’nın Viranşehir Adliyesi’nde mesleğini icra ederken polisler tarafından darp edilmesinin nedeni de, yukarıda işaret ettiğimiz hukuk sevmemezlik, avukat ve gazeteci sevmemezlik, başta ifade, düşünce ve basın özgürlüğü olmak üzere özgürlüğü sevmemezliktir.

Tutuklamayı tedbir olmaktan çıkaran ve cezaya dönüştüren bütün bu uygulamalar, ulusal mevzuatımıza aykırı olduğu kadar, ulusal mevzuatımızın ayrılmaz bir parçası olan uluslararası mevzuata, ülkemiz yönünden kararları bağlayıcı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin emsal nitelikteki kararlarına da aykırıdır.

Avukat tutuklamaları bağlamında önemli olan bir diğer husus, bu tutuklamaların ve avukatlar üzerinde sistemli olarak sürdürülen baskı ve sindirme politikalarının, ülkemizin taraf olduğu Uluslararası Sözleşmelere de açıkça aykırı olmasıdır.

Şöyle ki, 12 ülkenin baro temsilcilerinin 28.10.1988 tarihinde Strazburg’da yaptıkları toplantıda oybirliği ile kabul ettikleri ‘Avrupa Birliği Barolar Konseyi Meslek Kurulları’ ile yine Avrupa Birliği Bakanlar Komitesinin ‘Avukatların Özgürlüğü Metni’, Sekizinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen ve ‘Havana Kurulları’ olarak da bilinen ‘Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler’ çerçevesinde; ‘hukuka saygı ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumda önemli bir role sahip olan avukatın görevi, yasanın çizdiği sınırlar içinde sadece vekalet görevini özenle yerine getirmekle sınırlı olmayıp, hem adalete, hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü olduğu yargılamaya tabi kişiler için vazgeçilmez değerdedir.

Yargının kurucu unsuru ve vazgeçilmez değerde olduğu için az yukarıda yollamada bulunulan ve ülkemizin de taraf olduğu ‘Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler’in 16/a-c maddesi hükmüne göre, hükümetler ve yargı mercileri, avukatların: ‘hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini, kabul görmüş meslek ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka bir yaptırımla sıkıntı çekmemelerini ve tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler. 

Yine aynı ilkelerin 22.maddesi hükmüne göre, hükümetler: ‘avukatlar ile müvekkilleri arasında mesleki ilişkiler kapsamındaki bütün haberleşme ve görüşmelerin gizli olduğunu kabul eder ve buna saygı gösterir.

Yukarıda içeriklerine değindiğimiz uluslararası sözleşmelerde, avukatlar ile ilgili bu hükümlere yer verilmesinin birinci nedeni, avukatlara ayrıcalık tanımak değil, avukatların temsil ettikleri, haklarını korudukları bireylerin, yurttaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. İkinci nedeni ise, savunma makamının, yani avukatın, iddia ve hükümle birlikte yargının, adil yargılanma hakkının ve hak arama özgürlüğünün kurucu unsuru olarak kabul edilmesidir.

Bu bağlamda savunma, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/b-c maddesi ve Anayasamızın 36/1.maddesi gereğince, sadece adil yargılanma hakkının ve hak arama özgürlüğünün vazgeçilmez bir unsuru değil, aynı zamanda yargılama faaliyetini demokratikleştiren en temel unsurdur. O nedenle savunma hakkına saygı ve özen gösterilmeden yapılan her türlü yargılama, adil olmadığı gibi demokratik de değildir.

Bu konuda önemli olan bir diğer husus, Avrupa Birliğinin ‘Avukatlık Mesleği ile İlgili Direktifleri’ arasında yer alan avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlükler ile ilgili olan düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerden en önemli olanları: ‘Avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlüğün ayrım gözetmeden, hükümet veya kamudan gelebilecek uygunsuz müdahalelere yer vermeyecek şekilde korunması, teşvik edilmesi ve bağımsızlık prensibine saygı gösterilmesi için gereken tüm tedbirlerin alınması, mesleki standartlara uygun olarak hareket eden avu­katların, herhangi bir yaptırıma veya baskıya tabi tutulmamaları,  bununla tehdit edilmemeleri ve yine avukatların özgürlüğü kısıtlanmış olanlar da dahil olmak üzere, müvekkillerine ve takip ettikleri işlerde her türlü dosyaya, bilgiye ve belgeye erişebilmelerinin sağlanması, dosyaların, diğer dokümanların ve elektronik haberleşmenin içeriği de dahil olmak üzere, avukat müvekkil ilişkisindeki gizliliğin korunması için gerekli tedbirlerin alınmasıdır.’

Dileğimiz günümüz iktidarının, altında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin imzası bulunan bu sözleşmelere, yanısıra ‘cezaların şahsiliği‘, ‘masumiyet karinesi‘ gibi evrensel nitelikteki hukuk ilkelerine uygun davranması, yasaların çizdiği sınırlar içinde mesleklerini icra eden, bu amaçla hem adalete, hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü oldukları yargılamaya tabi kişilere hizmet eden avukatlar üzerindeki baskılara son vermesidir.

Son bir söz: Mesleklerini icra ettikleri için tutuklanan avukat meslektaşlarıma, polisler tarafından darp edilen Şanlıurfa Baro Başkanı Av.Ahmet Tüysüz’e geçmiş olsun dileklerimi sunuyor, tutuklu meslektaşlarımın bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını diliyor ve bütün kalbimle onların yanında olduğumun bilinmesini istiyorum.

 

 

 

‘Kültür, bir halkın yaşam tarzıdır’ C.WISLER

WEBERİAN DÜŞÜNCELER!

Latince ‘arkadaş’ anlamına gelen ‘socius’ sözcüğünden türetilen sosyoloji biliminin konusu, insan topluluklarını, bu toplulukların yaşam tarzlarını, bu yaşam tarzlarına egemen olan kuralları incelemektir.

Sosyoloji biliminin kurucu babası İbn-i Haldun, bu ismi veren ve sosyolojiyi bir metot haline getiren Auguste Comte’dur. Sosyoloji bilimine katkı yapan, onu geliştiren bir diğer isim Emile Durkheim’dir. İnsan topluluklarını her tür bağlantıdan ayrı ve sadece birbirlerine bağlı insan grupları olarak ele alan, bu temelde inceleyen ve sosyolojiye katkı yapan bir diğer düşünür ise Karl Marks’dır.

Modern sosyolojinin kurucusu, modern toplumun temel özelliklerini kavrayan, kavradığı için de, bir bilim olarak sosyolojinin genel olarak kavramsal çerçevesini çizen ve tutarlı bir sosyal bilimler felsefesi geliştiren, bu yolla sosyal bilimlere felsefi bir temel, sosyolojiye kavramsal bir çerçeve ve derinlik kazandıran ise, benim bu yazıya konu yaptığım Max Weber’dir.

Weber’e göre sosyolojinin araştırması gereken en başta gelen hususlar; dinin toplumsal olayları ve eylemleri, toplumsal olguların dini ne şekilde etkilediği, din ile ekonomi ve toplumsal yapı arasındaki ilişkilerin özellikleri,  bürokrasinin toplumu nasıl ve hangi ölçüde şekillendirdiği, toplumsal yaşamın değişik alanlarındaki neden-sonuç ilişkileri olmalıdır.

Nitekim Weber, ‘Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’ isimli çalışmasında, kapitalizm ile din arasındaki ilişkiyi, diğer bir deyişle ekonominin ve toplumsal yapının din üzerindeki etkisini ve bunun sonuçlarını inceler. Bu çalışmasındaki yaklaşımına göre Weber, ekonomik ve toplumsal gelişmenin bütün toplumlar için bir zorunluluk olmadığı, bu gelişmeyi sadece bunun gerektirdiği özelliklere sahip olan toplumların gerçekleştirebileceği düşüncesindedir. Ona göre bu özelliğe sahip bulunan toplumlar, Protestan ahlakını benimseyen Batı toplumlarıdır. Esasen Batı toplumlarının en temel özelliği olan ve özü itibariyle toplumsal bir gelişme yasası niteliği taşıyan rasyonelleşmenin kaynağı da Protestanlık öğretisidir.

Weber’in Protestan ahlak anlayışının kapitalizmin gelişmesini sağlayan ruh olduğuna ilişkin bu yaklaşımını doğrulayan en önemli toplumsal ve ekonomik olgu, kapitalizmin Fransa, İspanya gibi Katolik, Rusya gibi Ortodoks ülkelerde değil de, Protestanlığı benimseyen Almanya’da ve yine Protestanlık ile Katoliklik arasında bir yerde bulunan ve daha ziyade Protestanlığa yakın olan İngiltere’de, Hollanda’da ve ağırlıklı olarak püriten ahlaka dayanan Amerika’da gelişmiş olmasıdır.

Weber’e göre bu gelişmeyi sağlayan unsurlar, kapitalizmin maddi yönünü oluşturan burjuva sınıfının varlığı, kentleşme, sanayileşme, teknolojik gelişme ve rasyonel hukuktur. Esasen kapitalist ruhu yaratan ve geliştiren de, zamanı boşa harcamayı ve boş işlerle uğraşmayı günah kabul eden, boş konuşmayı ve lüksü ahlaki açıdan kabul edilemez sayan Protestan hayat anlayışı ve din felsefesidir. Buna göre Protestan ahlakın akılcı, düzenli, sürekli ve disiplinli çalışma ve biriktirme anlayışı ve ilkeleri kapitalizmin gelişmesini sağlamıştır. Bu dünyanın nimetlerine sırtını dönen, öte dünyayı bu dünyaya tercih eden, fakirliği yücelten, faizi yasaklayan Katolik inanç, kapitalizmin gelişmesini ve ilerlemesini engellemiştir.

Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu dışında, Meslek Olarak Bilim, Din Sosyolojisi, Ekonomi ve Toplum, Ekonominin Genel Tarihi gibi başkaca önemli eserleri olan Weber’in, üzerinde çalıştığı bir diğer önemli konu, sosyolojik bir olgu olan meşruiyet kavramıdır. Meşruiyet tipolojisi olarak isimlendirilen Weber’in sınıflandırmasına göre, üç ayrı egemenlik türü ve bu egemenlik türlerine uygun üç ayrı meşruiyet tipi vardır. Ve bunlar: geleneksel otoriteden kaynaklanan geleneksel meşruiyet; karizmatik otoriteden kaynaklanan karizmatik meşruiyet; günümüzün meşruiyet anlayışı olan yasal-rasyonel otoriteye dayanan yasal-rasyonel meşruiyettir.   Siyasi meşruiyetin kaynağını oluşturan bu meşruiyet çeşitleri, insanların bir rejime itaat etmelerini sağlayan nedenlerdir.

Weber’in devlet tanımında önemli bir yer tutan meşruiyet kavramı, haklılaştırılabilen ve/veya hukukileştirilebilen bir inançla meşru olan fiziksel cebir tekeline dayanır. Ona göre otorite ile güç kavramı arasında bir farklılık vardır. Öyle ki, bir başkasıyla olan sosyal ilişkisinde kişi, kendi emrini karşısındakinin karşı koymasına rağmen yerine getirtebiliyorsa, o kişi güç sahibidir. Gücün özel bir biçimi olan otoritenin verdiği emir başkasına itaat etme görevi yüklüyorsa, bu otoritenin varlığı nedeni iledir. Buna göre otorite meşruluk temeline dayanır.

Ne var ki, devletin sahip olduğu cebir tekeline rağmen, insanların daha uzun bir süre sadece geçmişte bir zamanlar olduğu gibi alışkanlık ve gelenek veya karizma ve bireysel liderlere başvurma gibi temellere dayanan otoritelere, bir zaman sonra itaat etmeyeceklerini savunan Weber’e göre, o gün geldiğinde itaat edilecek tek otorite yasal-rasyonel otorite olacaktır. Zira bu otorite ve bu otorite şekline dayanan yasal-rasyonel meşruiyet, akılla yaratılmış kurallara dayanan ‘hukukilik’, hukuki statünün ve ‘işlevsel’ yetkinin geçerliğine bağlı bulunan inanç sayesinde var olan genel itaattir.  O nedenle, modern devletin meşruiyeti tamamıyla ‘hukuki otorite’ temeline, yani bir hukuki düzenlemeler koduna bağlı bulunan taahhüt üzerine kuruludur.

Weber’in yazılarının sosyolojinin gelişmesi ve Anglo-Amerikan dünyasındaki siyaset bilimi üzerinde de çok büyük etkisi olmuştur. Zira onun bu konulardaki yazıları önemli sonuçlar doğuran son derece zengin gelişmeleri teşvik etmiştir. Bunlardan takdire değer olan ve dikkat edilmeyi hak eden iki tanesi: ‘plüralizm’ veya deneysel/ampirik demokratik teori (çok boyutlu güç hakkındaki Weberian fikirlerin başlangıç noktası) ve siyasetin ‘jeopolitiği’dir.  Yani siyasi coğrafyanın devletlere sağladığı avantaj ve dezavantajların incelenmesidir.

Weber’in üzerinde çalıştığı bir diğer alan bürokrasi kurumudur. Ona göre, devletin idari aparatları olan kurumlarının başında bulunan atanmış memurları tarafından çalıştırılan geniş bir organizasyon ağı vardır. Bu organizasyon ağının  adı Balzac’ın ‘cüceler tarafından işletilen dev bir mekanizma’ olarak tanımladığı bürokrasidir. Weber, örgütlerin yapısı ve tasarrufları üzerinde yaptığı incelemeler sonucu geliştirdiği bürokrasi modelini ‘ideal tip’ bir düzen olarak kavramlaştırmıştır. Bu kavramlaştırmaya göre bürokrasi, gelenek ve karizmanın tersine rasyonel bir kurallar sistemidir.

Tarihte pek çok zamanda ve yerde devlet için bürokrasi tipi organizasyonlar gerekli olmasına rağmen, Weber’in ‘Ekonominin Genel Tarihi’ isimli eserinde yazdıklarına göre, sadece Batı toplumları, profesyonel bir idare, uzmanlaşmış memurlar ve yurttaşlık kavramına dayanan hukuk olarak kendi modern ölçeği içinde devleti bilmektedir. Bu kurumlar, Doğu toplumlarında başlamıştır ve kadimden beri vardırlar, ne var ki, bunlar o toplumlarda gelişememiştir. Zira Weber’e göre modern devlet kapitalizmin bir sonucudur; o kapitalizmden önce gelmiş, kapitalist gelişmenin desteklenmesine yardım etmiş, rasyonel idarenin genişlemesine büyük bir ivme kazandırmıştır. Bu yaklaşıma göre, bürokrasi hukuki otorite üzerine kuruludur.

Weber’e göre bürokrasinin asli unsurları: yasalarla düzenlenmiş yetki alanı, otorite hiyerarşisi üzerine kurulu bir örgütlenme yapısı, bürokratik yönetimin dayanağının yazılı belgeler olması, işbölümü esasına dayanan uzmanlaşma, bürokratik hizmetin duygusallıktan uzak şekilde, tarafsızlık içinde ve tamamen gayri şahsi biçimsel kurallara göre yürütülmesi, kurallara bağlılıktır.

Rasyonel bir yasal sistemin uygulanmasının temelini atan bürokrasinin sahip olması gereken teknik özellikler ve üstünlükler Weber’e göre; doğruluk, hız, kesinlik, dosya bilgisi, süreklilik, gizlilik, birlik, kurallara bağlılık, bağımsızlık ve tarafsızlıktır.

Bürokrasi kavramının anlamını genişleten Weber, bu kavramı ve kurumu geniş ölçekli organizasyonların bütün şekillerine, bu bağlamda devlet hizmetine, siyasal partilere, endüstriyel teşebbüslere, üniversitelere uygulamıştır. Esasen o özel ve kamu idarelerinin gelecekte daha da fazla bürokratikleşeceğine inanır. Ona göre hizmet bürokrasisinde bir büyüme mevcuttur; idare yazılı dokümanlara dayanmaktadır; uzmanlaşma geleceğin eğitim şeklidir ve bürokrasi hizmetine talip olanlar niteliklerine göre atanmaktadırlar; resmi/şekli sorumluluklar memurların tam kapasiteyle çalışmalarını talep etmektedir. Esasen bürokrasi her koşulda tamamıyla bir zorunluluktur. Öyle ki, ekonomik hayat daha karmaşık ve farklılaşmış duruma geldiğinde, bürokratik idare daha gerekli hale gelir.

Nitekim Weber ‘Ekonomi ve Devlet’ isimli çalışmasında bürokrasinin yayılmasını ve yaygınlaşmasını şu şekilde açıklar: ‘Bürokratik organizasyonun ilerlemesi için belirleyici neden, her zaman onun diğer organizasyon şekillerine göre tam olarak üstün tekniğe sahip olmasındandır. Tam olarak gelişmiş bürokrasi cihazı üretimin mekanik olmadığı usullerle mukayese edilir. Hassas, hızlı, belirgin, dosya bilgisi, devamlılık, takdir, birlik, sıkı itaat, sürtüşmeleri azaltma, maddi ve manevi maliyet – bunlar tam anlamıyla bürokratik idare içinde ve özellikle onun monokratik/tek renkli şeklinde optimum noktaya yükselirler.

Politikacılar ve her türden siyasal aktörler kendilerini bürokrasiye bağlı bulurlar. Weber’e göre, merkezi soru(n), bürokratik gücün nasıl kontrol edileceği üzerinedir. Zira o, kontrol eksik olduğunda, kamu organizasyonunun, öncelikli ilgisi ulus devlet olmayanların, örneğin organize sermayedarların ve büyük mülk sahiplerinin güçlü özel çıkarlarının avına düşebileceğine; dahası olağanüstü ulusal durumlarda liderlerin etkisiz olabileceklerine inanır. Ona göre bürokratlar,  siyasetçilerin aksine tutkulu bir tavır almazlar, zira onların teknik veya ekonomik kriter yanında politik bir düşünce için eğitimleri yoktur.

Weber’in sosyal yapı, bürokrasi ve devlet arasındaki ilişkilerdeki pozisyonu, onun sosyalizmi değerlendirmesinin incelenmesiyle aydınlatılabilir. O özel kapitalizmin kaldırılmasının ‘çok basit olarak millileştirilen ve toplumsallaştırılan teşebbüslerin üst yönetiminin bürokratik hale gelmesi anlamında’ olduğuna inanır. O nedenle, kaynakları kontrol edenlere olan güven geliştirilmelidir, pazarın kaldırılması için kaldırılma anahtarı devlet gücünü dengelemelidir. Pazar değişim ve sosyal hareketlilik üretmelidir: zira bu olgu kapitalist dinamiğin temel kaynağıdır. Bu şekilde düşündüğü için Weber Ekonomi ve Toplum isimli eserinde şunları ifade eder: ‘Eğer özel kapitalizm elimine edilebilirse, bürokrasi tek başına yönetebilir. Şimdi biri diğerine çalışan ve potansiyel olarak birbirlerine karşı olan ve dolayısıyla birbirlerini bir ölçüde kontrol eden özel ve kamu bürokrasileri tek bir hiyerarşide birleşmelidir. Bu kadim Mısır’daki duruma benzemelidir, ancak bu daha fazla rasyonel – ve bundan dolayı kırılmaz – şekilde olmalıdır.

Weber ‘ilerleme’ ile birlikte bürokratik devlete yönelik muazzam hızın kapitalist gelişme tarafından sağlandığını ileri sürmekte, bu hızlı gelişmenin parlamenter hükümet ve parti sistemiyle eşleştiğine, memurlar tarafından devlet gücünün gasp edilmesine karşı mükemmel bir şekilde engel sağladığına inanmaktadır.

Weber yoğun sınıf mücadelelerinin tarihin değişik safhalarında meydana geldiğini ve sermaye ile ücretli işçi arasındaki ilişkilerin sanayileşen kapitalizmin çok sayıdaki özelliğinin açıklanmasında dikkate değer önemde olduğunu kabul eder. Ve fakat gücün analizi görüşünden sınıfların analizinin asimile edilmesine güçlü şekilde karşı çıkar. Weber’in ‘statü grupları’ dediği siyasal partiler ve ulus devletler, önemlidirler. Zira grup dayanışması duyguları veya etnik cemaat veya prestij gücü veya genel olarak milliyetçilik tarafından yaratılan coşku, modern çağda siyasal gücün yaratılmasının ve harekete geçirilmesinin hayati parçalarıdır.

Weber dahili kamu kuruluşlarının (ve özel) çalışmalarını da analiz etmiştir.  Onun bu konudaki analizleri, bu bağlamda bürokrasinin oluşumundaki eğilimler hakkındaki gözlemleri devletin anlaşılmasına büyük katkı yapmıştır. Onun çalışması Marksist ve özellikle Leninist görüşlerin, devlet faaliyetleri, kuruluşların şekli ve sınıf ilişkileri arasındaki yakın bağlantılar üzerine olan vurgularının dengelenmesini sağlamıştır.

 

 

 

 

 

Gitmeye değer yerlerin kestirmesi yoktur.” Paulo COELHO

MEŞRUİYET SORUNLARI VE KRİZ EĞİLİMLERİ ÜZERİNE!

Hepimizin bildiği üzere, meşruiyet, yönetenlerin eylem ve işlemlerinin, yani yürüttükleri siyasanın, yönetilenler tarafından onaylanması ve desteklenmesidir. Bu tanıma göre meşruiyet yasaya ve hukuka uygun olmayı kapsayan ve fakat bunları da aşan, devletin ve siyasal rejimin varlığının ve egemenliğinin, bu egemenliği kullanan siyasi iktidarın otoritesinin, yönetilenler tarafından tanınması ile buna itaat edilmesidir.

Yönetimle ilgili bir kavram olan ve aynı zamanda siyasal alanı da kapsayan kriz, yönetim zaaflarını ve zayıflıklarını bilememekten, dışarıdan gelen tehdit ve tehlikeleri öngörememekten ve dolayısıyla zamanında ve etkili şekilde önlem almamaktan veya alamamaktan kaynaklanan olağanüstü bir durumdur. Kötü bir durumdur ve elbette istenilen bir durum değildir. Bununla birlikte, kriz, yönetimin aksayan taraflarını, zaaflarını ve zayıflıklarını ortaya çıkarması yönünden yararlı yönleri de olan bir olgudur. Yeter ki, yöneten konumunda olanlar bu zafiyeti görebilsinler, krizi yönetebilsinler, kendilerini değişime, yenilenmeye tabi tutmak suretiyle krizi yararlı hale getirebilsinler.

Benim bu yazıyı yazmaktan amacım, çağımızın yaşayan en önemli düşünürlerinden birisi olan Jurgen Habermas’ın, sosyolojik ve siyasal çalışmalarından birisi olan kapitalist toplumların karşı karşıya oldukları veya daha henüz olmasalar dahi, bir gün karşılaşmaları olası bulunan kriz eğilimleri konusundaki görüş ve değerlendirmelerini sizinle paylaşmaktır.

Bu paylaşımda ben ağırlıklı olarak, İngiliz siyaset bilimci David Held’in  Türkçeye çevrilmemiş olan ‘Political Theory and The Modern State/Siyasal Teori ve Modern Devlet’ isimli kitabında yer alan ve David Held’in John B.Thomson ile birlikte kaleme aldıkları ‘Crisis Tendencies, Legitimation and The State/Kiriz Eğilimleri, Meşruiyet ve Devlet ’ isimli makalenin genişletilmiş ve düzeltilmiş versiyonu olan ‘Legitimation Problems and Crisis Tendencies/Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri’ isimli makaleyi izleyeceğim.

Habermas’ın krizler üzerine olan çalışması, kendisinin ‘geç kapitalizm’ olarak nitelendirdiği sosyolojik ve siyasal olgunun incelenmesi üzerinedir. Habermas’a göre çıkış noktası alt sistemler olan, yani ekonomik, siyasal ve sosyo-kültürel nedenlere bağlı bulunan ve sistem krizleri olarak isimlendirilen iki çeşit kriz vardır: Ekonomik kriz, rasyonalite krizi. Bu krizler de kimlikleri temelinde ikiye ayrılır: Meşruiyet krizleri ve motivasyon krizi.

Habermas’a göre, günümüzde kapitalist toplumlar bu dört ihtimalden birisi olan kriz eğilimlerinin tehdidi ve tehlikesi altındadır. Bu durum aslında kapitalist toplumun temel çelişkisinin kaçınılmaz bir sonucudur. Öyle ki, diğer faktörler eşit olduğunda, ya tüketilebilir değerler gerekli miktarda üretilmediği için ekonomik kriz vardır; veya gelecekteki rasyonel kararlar gerekli miktarda alınmadığı için rasyonalite krizi vardır; veya genel motivasyon gerekli miktarda üretilmediği için meşruiyet krizi vardır; ya da faaliyet motivasyonunun anlamı gerekli miktarda yaratılamadığı için motivasyon krizi vardır. Buradaki gerekli miktarda ifadesi, alt sistem ürünleri anlamında ölçüyü ve miktarı ifade eder: ki bunlar ‘değer, idari karar, meşruiyet ve anlam’dır.

Habermas, Marks’ın gelişmiş kapitalist toplumların krize eğilimli oldukları yönündeki görüşüne katılmakla birlikte, bu krizin ekonomik alandan daha ziyade düşünce ve siyaset alanında ortaya çıkacağı, bu bağlamda, devletin ekonomik sorunları çözse dahi, meşruiyete ve motivasyona dair sorunlarla ve krizlerle karşı karşıya kalacağı düşüncesindedir. Yine Marks’ın kapitalizmin sonunu ekonomik krizin getireceği yönündeki öngörüsüne karşı çıkan Habermas,  geç kapitalist ülkelerde devletin bu çeşit bir krizi geciktirmek ve önlemek için araya girebileceğini ve bunda da bir ölçüde başarılı olabileceğini ileri sürer. Ona göre burjuvazinin çıkarları doğrultusunda hareket edecek ve onun gücünün dayandığı ekonominin dengede kalmasını sağlamayı tercih edecek olan devletin bu politikası, toplumsal dengeyi bozacak, böylece ekonomik kriz ertelenmiş olacak ve fakat bu durum beraberinde meşruiyet krizini getirecektir.

Nitekim İngiliz siyaset bilimci Andrew Heywood, Liberte Yayınları tarafından Türkçeye çevrilerek ‘Siyaset’ adıyla yayınlanan ‘Politics’ isimli özgün eserinde, Habermas’ın kapitalist toplumlarda sadece halkın rızasını kazanarak siyasi istikrarı sağlamayı zorlaştıran bir dizi kriz eğilimlerini tanımladığına işaret eder. Heywood’a göre, bu gerilimin merkezinde kapitalist birikimin mantığı ile demokratik siyasetin serbest bıraktığı halkın baskısı arasındaki çekişmeler ve çatışmalar vardır. Esasen meşruiyet krizinin temelini sınıf çıkarları arasındaki çelişki oluşturur. Zira Habermas’a göre, kapitalist ekonomiler, kar peşinde koşma güdüsünün dayattığı acımasız bir yayılmacılık üzerine kuruludur. Bu hususa işaret eden Heywood devamla şunları yazar: ‘Ne var ki, böyle bir sistem içinde meşruiyeti inşa etme çabası dahilinde siyasi ve toplumsal hakların yaygınlaşması, sisteme yönelik aynı şiddette baskıları da beraberinde getirir. Özellikle halkın da katıldığı demokratikleşme süreci, toplumsal eşitlik yönünde olduğu kadar, toplumsal refah yönündeki taleplerin de çoğalmasına yol açar. Buna bağlı olarak devletin iktisadi ve toplumsal hayatta sorumluluklarının artması ve vergilendirme ile kamu harcamalarında görülen büyük artış, kar düzeylerini sınırlamak ve teşebbüsü kösteklemek suretiyle kapitalist birikimi engellemeye başlar. Habermas’a göre, kapitalist demokrasiler, hem sosyal güvenlik ve refah siyasaları yönündeki talepleri, hem de kişisel çıkara dayalı piyasa ekonomisinin ihtiyaçlarını kalıcı bir biçimde karşılayamaz duruma düşerler. Bu durumda, bir yandan halktan gelen baskılara karşı koymaya, diğer yandan ekonomik çöküş riskini göze almaya zorlanan bu yapıdaki toplumlar için meşruiyetin tesis edilmesi giderek daha da zorlaşır ve hatta sonunda imkansız hale gelir.  

Habermas’ın meşruiyet krizleri üzerine olan görüşlerinin özelliği, hem onun değişik türdeki kriz eğilimlerine olan vurgusunu, hem de kriz fikrinin yer değiştirmesi üzerine olan çözümlemelerini kapsar.  Bu konudaki en büyük zorluk, meşruiyet ile motivasyon krizi arasındaki farklılığın son derece belirsiz olmasıdır. Sonra gelen pozisyon, iki tip krizin bağlı olduğu, sırasıyla ‘genelleşmiş motivasyon’ ve ‘eylem-motivasyonu anlamı’ arasındaki ‘nadir kaynakların’ açık olan ayrımının eksikliğini içerir. Habermas bunları her ne kadar ayrıntılı olarak ortaya koymuş ise de, yine de meşruiyet ve motivasyon krizleri tamamen iç içe geçmiş durumdadır. Bu bağlamda meşruiyet krizi ‘genelleştirilmiş motivasyon’ krizidir. Bu kriz geleneksel ‘eylem-motivasyonu anlamının’ baltalanmasına bağlı bir krizdir. Motivasyon krizi ise, ‘kitle sadakatinin’ çökmesinin içindeki sorunların yarattığı krizdir.

Habermas’a göre sosyal bütünleşme, ‘konuşulan ve hareket edilen konuların sosyal olarak bağlantılı olduğu sosyal kurumlara’ yollamada bulunur. Sosyal sistemler burada ‘sembolik olarak yapılanmış hayat dünyaları’ olarak tasavvur edilmiştir. Birisi, bu perspektiften ‘toplumun normatif yapılarını, yani değerlerini ve kurumlarını tematikleştirebilir.’ Bu durumda olaylar ve durumlar ‘sosyal bütünleşme işlevlerine bağlı oldukları açıdan’ analiz edilebilir. Habermas, toplumun yeniden üretim kapasitesinin doğrudan doğruya başarılı sosyal bütünleşmelerle bağlantılı olduğu hususunda hemfikirdir. Toplumdaki bozukluklar, toplumun varlığını sadece sosyal bütünleşme tehdit edildiğinde tehlikeye sokar, yani ‘normatif yapıların rızai temelleri fazlaca zayıfladığı zaman toplum anomik, yani amaçsız hale gelir.’ Yine Habermas, egemen kültürel değer sistemleri ile bireyler tarafından günlük yaşamlarında üretilen anlamlı yapılar arasındaki farkı kabul eder.

Sosyal teorinin bütün düzeylerinde egemen normatif buyruklar/nizam – bunlar meşruiyeti sağlamaya dahildir – ve ‘anlamın çerçeveleri’ ve toplumdaki insanların saikleri arasındaki ayrımın korunması hususu son derece önemlidir. Zira sosyal bütünleşme, ‘siyasal düzenin tanınan değeri, yani meşruiyet paylaşılan duygu kuşağına bağlı olduğu zaman, göreceli olarak istikrarlı olan her toplum için gerekli bir şart değildir. Açıkça, bazı gruplar normatif olarak bir toplumun yeniden üretmesini sağlamak için hükmeden siyasal kültürle bütünleşmiş durumdadır. Açıkçası, bazı gruplar bir toplumun yeniden üretilmesini sağlamak için hükümetin siyasal kültürüyle normatif bir şekilde bütünleşebilirler. Toplumun çoğunluğunun ahlaki onayı bu konuda sorun oluşturmaz. Bununla birlikte, böyle bir durum gelecekte, mesela savaş zamanında olabilir ve bu durumda egemen gruplar bunu onaylayabilir. Sistemler teorisinden çok sayıda fikir ve varsayım, – eylem teorisinden, yapısalcılıktan ve genetik yapısalcılıktan olan kavramların birleşiminde – onun çalışmasında genellikle tatminsiz ve çözülmesi zor bir tarzla iç içedir. Bu kavramlar, sosyal birleşme ve meşruiyet analizleri için uygun bir çerçeve sağlamazlar: sosyal istikrarla ilgili teoriler için ‘içselleştirilmiş değer – norm – ahlaki uzlaşma teoreminin’ ve bunların kalıntılarıyla bağları olmayan kavramların geliştirilmesi gerekir. Burada ihtiyaç duyulan şey, eylemin üretimi ve yeniden üretimi için daha yeterli bir teoriye olan ihtiyaçtır.

Ekonomik krizin temelinde ‘kriz eğilimlerinin değer yasası – yani ücretli emeğin sermayeyle değişimindeki yapısal olarak zorunlu dengesizlik – tarafından belirlendiğini ileri süren Ortodoks tez’ bulunur. Habermas, ekonomik krizin doğasına dair Ortodoks çözümleme ile ilgili eleştirilerinde ‘artan üretkenlikle ve hükümetin planlama işlemleriyle ilgili belirli ampirik veri olmaksızın böyle bir kriz ihtimalinin saptanamayacağını’ ifade eder.  Ona göre, ‘bu veriler krizin yalnızca ekonomik yönden çözümlenmesinin yeterli olmayacağını gösterir. Ekonomik krizden sakınmak, ancak devletin faaliyetlerini artırmasıyla mümkündür. Ne var ki, devletin bu yöndeki faaliyetleri giderek rasyonellik krizi başlığı altında tartışılan kendi kriz eğilimlerini üretir.

Habermas’a göre rasyonellik krizi, ‘meta üretiminin anarşik ve planlanmamış doğasının, çeşitli politik emirleri sonucunu doğuracak şekilde yönetsel sisteme geçirilmesinden kaynaklanır.’ Bu durum devlet ve birikim sürecinin karşılıklı rollerinin bir sonucudur. Öyle ki, kolektif bir kapitalist gibi davranan devlet, bir yandan birikim sürecini korurken, diğer yandan yatırım serbestliğini ortadan kaldırmadığı için, rekabet eden bireysel sermayeler kolektif iradeyi oluşturamaz. Bu durumda, sermayenin parçalanmış çıkarları, rekabetçi politik kararların alınması yönünde baskıda bulunur. Bu da toplumun genel çıkarlarına ters düşer. Buna bağlı olarak, devlet tutarlı ve istikrarlı planlama tedbirleri alamaz, alsa dahi bunları yürütemez ve dolayısıyla rasyonellik açığına, diğer bir deyişle rasyonalite krizine sürüklenir.

Habermas genel olarak bu tespitlere katılmakla birlikte, bunlara karşı üç yönden itirazda bulunur. Bu itirazlardan birincisi, devletin çelişkili bir çevreye kendisini uyarlama yeteneğinin veya yeteneksizliğinin önceden yargılanamayacağına yöneliktir. İkincisi, devletin kendi çatışan politika seçeneklerini kendi alıcılarına sunmak suretiyle, sınırlı da olsa muhtemel bir uzlaşma alanı açma olanağına sahip bulunduğu hususudur. Üçüncüsü ise, devletin bilinçli olarak kendi amaçlarını ve alternatiflerini üretebilme yeteneğine sahip olduğuna ve dolayısıyla önceden öngörülemeyen sorunların tuzağına düşmeyeceğine ilişkindir.

Habermas’ın motivasyon kriziyle ilgili tespit ve değerlendirmelerine geçmeden önce, motivasyon kavramı üzerine bazı açıklamalarda bulunmakta yarar vardır. Şöyle ki, psikolojinin, sosyo-psikolojinin, sosyolojinin, fizyolojinin ilgi alanına giren motivasyon kavramının sözlük anlamı ‘bir şeyi veya bir şeyleri yapmaya karşı duyulan arzudur’. Yani motivasyon, bir şeyi veya bir şeyleri yapmak konusunda bizi harekete geçiren enerjidir. Bu enerji, bireysel veya toplumsal tercihleri, arzuları, dürtüleri, merakları, ihtiyaçları, ilgileri kapsar. Buna göre ve günlük kullanımı bağlamında, motivasyon, insanın bir şeyi veya bir şeyleri yapmasının nedenini oluşturur. Zira motivasyon kavramı, insan davranışını tetikler, yönlendirir ve devam ettirir. Esasen Latince olan sözcüğün kökeni, Latincede ‘harekete geçmek’ anlamına gelen ‘movere’dir.

Geç kapitalizmin genel gelişimin ve özelde devletin daha önceden sosyo-kültürel alanın özel kaynaklarına artan saldırısının motivasyon oluşumunun kalıplarını önemli derecede değiştirdiğini ileri süren Habermas’a göre, bu eğilimin sürmesi bir motivasyon krizine yol açacak ve bu kriz devletin karşılayamayacağı taleplerle sonuçlanacaktır. Zira geç kapitalist toplumlarda başlıca motivasyon sendromu, Habermas’ın nitelemesiyle bir ‘burjuva özelciliği’dir. Burada özelcilikle kastedilen husus, toplumsal sistemin çıktılarına yönelik yüksek ilgi, karar ve meşrulaştırma süreçleriyle ilgili girdiye yönelik düşük ilgidir.  Esasen Habermas’ta bu motivasyon yöneliminin sistematik olarak çöktüğünü ileri sürer.

Habermas’ın pozisyonu, özde, ileri kapitalizmin genel gelişmesi ve özelde devletin vaktiyle özel alana saldırısının artması, motivasyon formasyonu modelini epeyce değiştirmiştir. Bu eğilimin devamı, onun görüşüne göre, mevcut taleplerin ve taahhütlerin yerinden oynatılmasına öncülük edecektir. Habermas bu konuları ‘meşruiyet krizleri’ başlığı altında analiz etmemiş, fakat ‘motivasyon krizleri’ başlığı altında analiz etmiştir. Habermas’ın ‘Ben motivasyon krizini, sosyo-kültürel sistemin sonucunu/çıktısının, bir tür yolla devlet ve sosyal emek sistemi için işlevsiz hale geldiği zaman konuşurum.’ demesi ondandır.

Motivasyon krizin incelenmesi karmaşıktır. Motivasyonun iki büyük modeli kapitalist toplumlarda sosyo-kültürel sistem tarafından üretilir,  Habermas’a göre bunlar, medeni ve aileye ait mesleki şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkıdır. Medeni şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkı, siyasal sistemdeki sonucu bireysel çıkar içinde doğurur ve bunlar performansı yönlendirir ve sürdürür, ancak bu, bir ölçüde de olsa küçük bir katılımı talep eder. Aileye ait mesleki şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkı, bir yandan aile odaklı davranışsal model merkezli dinlenme ve boş zaman üzerine ve diğer yandan statü rekabetine doğru kariyer çıkarı odaklı destekte bulunur. Her iki model de sistemin kendi mevcut kurumları altında sürmesi için gereklidir. Habermas, bu motivasyonel temellerin kavranabilen kriz eğilimlerini bir yolla sistemli olarak aşındıracağını ileri sürer. Bu argüman iki tezi içerir: (1) Bu motivasyonları üreten gelenekler aşınmış olmalıdır; (2) Normatif yapıların gelişmesinin mantığı aşınmış yapıların işlevsel olarak ve eşit şekilde yer değiştirmelerini önler.

İleri kapitalizmin motivasyonel modelleri, Habermas’ın görüşüne göre, geleneksel kapitalizm öncesi unsurların karışımı (mesela eski sivik etik, dini gelenek) ve burjuva unsurları (mesela sahiplenen bireycilik ve faydacılık) tarafından üretilir. Üstü kaplamalı bu verili gelenek tezleri (1) iki parça halinde analiz edilir: (a) burjuva öncesi motivasyonel modellerin bileşenleri aşınmış olmalıdır; (b) burjuva ideolojisinin çekirdek yönleri sosyal gelişme tarafından aynı şekilde yıkılmış bulunmalıdır. Habermas, bu tezlerin sadece geçici şekilde ve deneme olarak teklif edilebileceğini kabul eder.

Geleneksel dünya görüşlerinin (burjuvazi öncesi) erozyon süreci, genel rasyonelleşme sürecinin etkisi olarak ileri sürülebilir. Bu süreç, başkaca şeyler arasında, hayatın bütününün yorumlanmasının kaybedilmesi ve ahlakın subjektifliğinin ve göreceliğinin artışı içinde sonuçlanır. Bu tezlerle ilgili burjuva ideolojisinin çekirdek unsurları yıkılmış olmalıdır. Habermas bu hususta üç fenomeni inceler: başarılı ideoloji, sahiplenen bireycilik ve değişen değere yönelik oryantasyon. Sonsuz rekabet ve başarı arayışı fikri, insanların pazarın kapasitesi içindeki nadir değerlerin adil paylaşım kaderini tedricen yitirmeleriyle yıkılmıştır. Zira devletin aşırı müdahalesi dağıtım sorunlarını öne çıkarır, mesela, eğitim düzeyinin artması mesleki fırsatla koordine edilemeyen özlemleri uyandırır. Kolektif amaçların sadece rekabetçi izolasyon içinde hareket eden özel bireyler tarafından gerçekleştirilebileceği inancı olan sahiplenen bireycilik, devletin gelişmesiyle, onun çelişkili işlevleriyle, taşra hayatının sosyalizasyonun maliyetini ve amaçlarını zorlamasını baltalamıştır. Ek olarak, değişim değeri oryantasyonu nüfusun büyük bölümlerinde zayıflamış, (mesela müreffeh müşteriler, öğrenciler, suçlular ve hastalar, işsizler) artık bunların hayatlarını değişim değerleri için emekleri (ücretleri) vasıtasıyla yeniden üretmeleri, ‘pazarın sosyalizasyon etkilerinin zayıflamasıyla’ birlikte zorlaşmıştır.

İkinci tez, yani normatif yapıların gelişmesinin mantığı aşınmış yapıların işlevsel olarak ve eşit şekilde yer değiştirmelerini önler tezi de ikiye ayrılır.  Bunlar (a) burjuva ideolojisi geleneğinden kalan bakiye şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkı tarafından yok edilenlerin yerini alan unsurları üretemez, zira (b) burjuva ideolojisinden kalan yapılar motivasyon oluşumuyla daha hala ilgilidir. Habermas (a) ile ilgili olarak çağdaş egemen kültür formasyonunun üç unsuruna eğilir: bilimsellik, auratik (kişinin bireysel enerjisi ile ilgili olması) sonrası veya temsili sanat sonrası ve evrensel ahlak. O, bütün bu alanların içinde gelişme mantığının bulunduğunu, normatif yapıların artık şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkını baltalayan ve ekonomik ve siyasal sistemdeki eşitsizlikleri potansiyel olarak tehdit eden şeyin gelişen bu ilgiler olduğunu düşünür.

Ancak şeyler üzerindeki özel mülkiyet hakkının baltalanması bir motivasyon krizinin oluşmasını mutlak olarak gerektirmez.  Eğer motivasyon ekonomik ve siyasal sistem için gelişmekte olan yapıların işlevsizliği tarafından üretilmiş ise, krizden sakınmanın bir yolu, sosyo-kültürel sistem ile siyasal-ekonomik sistemin birbirlerinden ayrılmaları olabilir, böylece sonraki (görünürde) artık öncekine bağlı olmaz. Habermas’ın ileri sürdüklerinin temeli, bireylerin artan şekilde üreteceği motivasyon normunun sosyal realitelerin rasyonel doğrulanmasını talep etmeleri üzerinedir. Bir tarafta, eğer bu tür bir doğrulama sistemin meşrulaştırma mekanizmaları tarafından sağlanamazsa veya diğer tarafta değer dağıtımın üzerinden satın alınamazsa, sistem kendisini sürdürmek için yeterli bir motivasyon bulamayacaktır ve bu durumda muhtemel sonuç bir değer krizinin doğması olacaktır.

Bu veri ve kabullere göre, Habermas’ın ulaştığı sonuç, kendi verili kriz eğilimlerine göre, kapitalizmin mevcut şeklini sürdüremeyeceği yönündedir. Eğer Habermas’ın argümanları doğru ise, bu durumda kapitalizm bir tür ‘Cesur Yeni Dünya’ya evrilmeyeceği gibi, altında yatan sınıf çelişkisinin de üstesinden gelemeyecektir. Kapitalizmin altında yatan sınıf çelişkisinin üstesinden gelmesi, Habermas’a göre yeni bir organizasyon ilkesinin benimsenmesini gerektirir. Bu tür bir ilke katılımcı demokrasi sistemi içine yerleştirilmiş olan evrensel ahlak kapsamındadır ki, bu retorik irade oluşumu için bir fırsattır.

Habermas’ın şu andaki görüşü ise, ileri kapitalizmin dönüşüm şansları sorunları hakkında inandırıcı şekilde karar vermenin hiçbir yolunun olmadığı yönündedir.  O, ekonomik krizin sürekli olarak önlenme ihtimalini gözden uzak tutmaz; ona göre eğer durum buysa, kendisini sermaye kullanımı baskısı olarak ileri süren çelişkili direktif zorunlulukları bir dizi başka kriz eğilimlerini üretir. Bu, ekonomik krizlerden sakınılacaktır demek değildir, ancak Habermas’ın ifade ettiği gibi ‘mantıken gerekli’ hiçbir nedenin sistemin neden krizlerin etkilerini onların kendilerini tek bir alt sistem içinde açıkça belli ettikleri halde hafifletmemesinin orada bulunmasındandır. Tek bir alt sistem içindeki krizlerin kontrol edilmesinin sonuçları, sadece birinin diğeriyle çelişmesi durumunda yer değiştirmenin ve dönüşümün genişlemesinin başarılmasıdır. Sunulan, kriz eğilimlerinin tipolojisidir, onların gelişmesinin mantığıdır ve kesinlikle sistemin kimliğinin sadece bireysel anatominin maliyetiyle korunabileceği varsayımıdır.

Devlet faaliyetlerinin ekonomide ve diğer sosyal alanlarda artışı, çağdaş kapitalizmin en karakteristik özelliklerinden birisidir. Ekonomik krizlerden sakınılmasının yararı, hükümetin ve devletin üretim maliyetlerinin artmasındaki payı omuzlamasıdır. Ancak devletin kararları sadece ekonomik değerlendirmelere dayanmamaktadır. Devlet bir tarafta birikim sürecinin sürdürülmesi görevine sahip iken, diğer tarafta belirli bir ‘kitle sadakati’ düzeyini korumak zorundadır. Sistemin fonksiyonel olması amacıyla, yasalara, kurallara vs.ye genel bir itaat olmalıdır. Yine bu itaat sınırlı bir ölçüde cebirle güvence altına alınabilir, toplumlar liberal ilkelere göre hareket etmek iddiasındadır, temsili demokrasi adalet, eşitlik ve özgürlük ilkelerine bağlı bir inancın varlığının yaygın olduğu bir sisteme daha çok bağlıdır. O nedenle, kapitalist sistem birikim sürecine destek olacak şekilde bir yol izlemeli ve aynı zamanda yaptığının üstünü örtmek için kendisinin dürüst ve adil imajını koruyacak şekilde hareket etmelidir. Eğer kitle sadakati tehdit altındaysa, meşruiyet krizine doğru bir eğilim var demektir.

Geç kapitalizmde, idari sistemin geleneksel olarak özel alana tahsis edilmiş olan alanlara doğru genişlemesiyle, sosyal kader sürecini sevmeyi aydınlatmak amacıyla açıklayıcı bir ilerleme vardı. Devletin ekonomiye, eğitime ve başkaca şeylere olan aşırı müdahalesi, devletin ilgisini, tercih etme, planlama ve kontrol etme sorunlarına yöneltmiştir. Buna bağlı olarak ‘devlet eli’, ‘liberal kapitalizmin elinden’  daha fazla görünür ve anlaşılır olmuştur. Hayatın çok daha fazla alanı genel nüfus tarafından politize edilmiş olarak görülmüş, yani onun (hükümet aracılığıyla) potansiyel kontrolü altına girmiş şekilde kabul edilmiştir. Bu gelişme, sırayla her zamankinden daha fazla devlet üzerindeki talepleri, mesela, kararlar üzerindeki katılımı ve müzakereyi teşvik etmiştir. Meşruiyet krizinin altında yatan nedeni, Habermas, açıkça sınıf çıkarları arasındaki çelişkiyi tercihan: ‘nihai analizde…meşruiyet eksikliğinin kaynağı sınıf yapısıdır’ şeklinde açıklar. Oysa d0evlet, sistemli olarak diğerinin avantajına hareket ederken bir sınıfın bağlılığını korumalıdır. Devletin faaliyeti genişler ve onu sosyal realiteyi kontrol rolü daha saydam hale gelirken, bu sistematik ilişkinin maruz kalacağı büyük bir tehlike vardır. Bu tür bir maruz kalma, sadece sistem üzerindeki talepleri artırabilir. Devlet bu taleplere sadece daha ileri tehlikeli gösteriler, bunun doğasının demokratik olmaması durumunda kayıtsız kalabilir. Şimdiye kadar ki argümanlar, sadece ileri kapitalist devletin deneyimlerinin meşruiyet problemleriyle baş edebileceğini göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Batı kapitalizmi kendi yolunu meşruiyet zorluklarının (mali siyasa, hizmet tedariki vs. vasıtasıyla) dışından satın alabilecek güce sahip olarak sürdürmüştür. Devlet üzerindeki talep, onun malları teslim etme yeteneğini geçerken, kriz böylece yaratılmış olur. Kendi argümanını tamamlamak amacıyla, bundan dolayı ve bunu göstermek için, Habermas, ileri kapitalizmin karşı karşıya olduğu krizleri merkezi bir şekil olarak ‘sosyal kimlik’ krizinde arar.

Peki! Siyasi istikrarı, egemenliği, rejimin varlığını güvence altına alan en önemli etken olan meşruiyet tehlikeye girdiğinde ne yapmak gerekir? Bu konuda iki yol vardır: Birincisi, otokrat veya totaliter bir yolla toplumu bastırmak suretiyle kitleleri siyasetin dışında tutmak, bireyleri ifade araçlarından yoksun bırakmaktır. Ki bu, meşruiyet veya ekonomik veya rasyonalite veya motivasyon krizini fırsata çevirmekten ve yönetmekten aciz basiretsiz siyasal iktidarların tercih edeceği bir yoldur ve sonu hüsrandır. İkincisi ise, geniş kapsamlı bir siyasi, sosyal ve ekonomik değişim yolunu tutmak, demokratikleşmeyi kurumlaştırma yönünde adımlar atmak, bireysel özgürlüklerin alanı genişletmek ve bunları güvence altına alacak şekilde tahkim etmektir. Zira değişim, hem bireysel, hem de siyasal hayatın en önemli özelliklerinden ve her türlü krizi aşmaya yarayan fırsatlarından birisidir. Demokratikleşme ve özgürleştirme de, bunu sağlamanın en etkili araçlarıdır. Zira Paulo Coelho’nun dediği gibi ‘Gitmeye değer yerlerin kestirmesi yoktur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(…)Yaşasın hayat budur manifesto/Ters esiyor yine rüzgar/Ah önümüzde sert bir güz var/Ooff off/Niye herkes bu kadar ciddi/Okunmamış kitaplar ama ciltli/Asık asık yüzlü insanlar/Ta yüreğine kadar kilitli(…)’ Manifesto-Sezen AKSU

MANİFESTO GÜZELLEMESİ!

Manifesto Güzellemesi’ deyimi, usta sinema yazarı ve eleştirmeni Sungu Çapan’a ait. Sungu Çapan bu deyimi, Julian Rosefeldt’in, hem senaristliğini, hem de yönetmenliğini yaptığı, Cate Blanchett’in başrolünü oynadığı ‘Manifesto’ filmi üzerine, 11 Ağustos 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı yazıda kullanıyor. Ben de oradan (ç)aldım.

Sungu Çapan’ın o güzel yazısının kışkırtmasıyla geçen hafta sinemaya gittim ve filmi seyrettim. Sungu Çapan’ın takdimiyle film, gerçekten ‘neme boğulduğumuz bu anormal Ağustos sıcağında, çölde rast gelinen bir vaha gibi’ geldi bana.

Nemden ve sıcaktan boğuldu iseniz, kendinize serin bir yer, bir vaha arıyorsanız, olağanüstü bir sinema oyuncusunu izlemek,  felsefeye, şiire, resme, dansa, mimariye, edebiyata dair sıra dışı sözler duymak, son derece ilgi çekici görseller görmek istiyorsanız, size de seyretmenizi tavsiye ederim. Zira film, izleyenleri sadece serinletmiyor, gözü ve kulağı lüzumsuz şeylerle ve dahi paslanmış şeylerle dolu ve doldurulmuş olan izleyenleri, aynı zamanda rahatlatıyor da. Sadece rahatlatmıyor, şiire, dansa, heykele, resme, edebiyata ve mimariye, yani sanatsal güzelliklere aç olanları doyuruyor da.

Hepimizin bildiği üzere ‘manifesto’ sözcüğü Türkçede, ‘bir gemideki malları göstermek için kaptan tarafından boşaltma işlemlerinin yapılacağı gümrük idaresine verilen liste’, ‘bildiri’, ‘toplumsal bir hareketin siyasal inanç ve amaçlarının kamuya açıklanması’ gibi değişik anlamlara geliyor.

Filmdeki anlamı ‘toplumsal bir hareketin siyasal inanç ve amaçlarının kamuya açıklanmasına’, yani kısaca ‘bildiri’ sözcüğüne karşılık geliyor. Bu bağlamda, filmin başrol oyuncusu Cate Blanchett, kendi alanlarında çığır açan on üç manifestoyu, günümüzün gerçekleriyle, yaşadığımız günün çarpıklıklarıyla ilişkilendirerek, yoğurarak, harmanlayarak, yorumlayarak, seyredenlere gerçek bir sanat ziyafeti veriyor.

Filmi, Cate Balanchett’in olağanüstü yorumunu ve oyunculuğunu izlerken insan, kimi zaman gaza geliyor ve ‘gidip bir devrim yapayım’ diyor. Kimi zaman ‘hemen her şeye muhalif’ bir moda giriyor, kimi zaman kızıyor, kimi zaman da sakinleşiyor. Ama her koşulda, güne dair, sanata dair, bilime ve siyasete dair pek çok şeyi düşünüyor, soruyor ve sorguluyor.

Hemen hepimizin bildiği üzere, siyasi tarihin en önemli, en çarpıcı, en çok iz bırakan manifestosu, Marx ile Engels’in 1848 yılının Ocak ayının sonlarında birlikte kaleme aldıkları ‘Komünist Manifesto’dur. Film de zaten bu manifestodan alınan bölümlerle başlıyor, yine bu manifestodan alınan sözlerle sona eriyor.

Sözel ve görsel ağırlıklı olduğu için, anlatması, anlatılması zor bir sinema yapıtı Manifesto. O nedenle, filmin anlatılması değil, seyredilmesi gerekir. Filmin başrol oyuncusu ve hatta tek oyuncusu Cate Blanchett, felsefeye ve sanatın değişik alanlarına, bu bağlamda şiire, dansa, heykele, resme, mimariye, edebiyata dair manifestolardan seçilmiş metinleri, yaşadığımız zamanla, gündelik hayatımızın gerçekleriyle ilişkilendirerek, o metinlere uygun giysilerle, görsellerle, mimiklerle, jestlerle, yorumlarla seslendiriyor. Ve bunu yaparken kılıktan kılığa giriyor.

Öyle ki, kimi zaman Marx’ın Komünist Manifesto’sundan seçilmiş bir bölümü seslendiren evsiz, barksız, hırpani bir proleter oluyor ve filmin finalinde İncil’den alıntılanan ‘siz bizi nasıl yargıladı iseniz, biz de sizi aynı şekilde yargılayacağız’ diye sesleniyor izleyenlere. Kimi zaman öğrencilerine, Picasso’nun ‘İyi sanatçılar taklit eder, büyük sanatçılar çalar’ sözünü hatırlatırcasına ‘nothing is original/hiçbir şey özgün değildir’, ‘neyi nereden aldığınız önemli değildir, aldığınız şeyi nereye taşıdığınız önemlidir’ diyerek, yaratmanın, yaratıcılığın, insanın kendisini yaratarak ifade etmesinin önemini ve değerini, bunun da ancak sanatla yapılabileceğini öğretmeye çalışan bir öğretmen olarak karşımıza çıkıyor. Kimi zaman bir barda kendi kendine ve yüksek sesle uçuk kaçık şeyler söyleyen bir punkçı rolüne giriyor. Gün geliyor prova yapan dansçı kızlara ‘olmuyor, olmuyor, çok ağır, çok ağır’ sözleriyle eleştiriler ve komutlar yağdıran, bu yolla onlara yol gösteren bir koreograf oluyor. Sahne değişiyor, sabahın erken saatinde motosikletiyle işe giden yorgun, bıkkın ama işinde son derece ciddi ve sorumlu bir işçi olarak çıkıyor karşımıza. Sonra felsefi yorumlar yapan, muhatabı muhabire felsefi sorular soran bir televizyon haber sunucusu, sorulan o felsefi sorulara yağmur altında felsefi cevaplar veren bir televizyon muhabiri oluyor. Dekor değişiyor, giysiler değişiyor,  gözlükleriyle, bakışıyla, konuşmasıyla, duruşuyla, son derece ciddi bir bilim kadını geliyor gözlerimizin önüne. Kiliseden çıkışla başlayan, mezarlıkta devam eden ve oradaki konuşmayla sona eren cenaze töreni sahnesi geliyor sonra. Orada yaptığı konuşmada, insana dair, hayata ve ölüme dair şeyler söylüyor. Ve bir başka sahne de, başka bir kadın, bir anne, inançlı bir anne oluyor. Eşi ve çocuklarıyla birlikte oturduğu yemek masasında ve yemeğe başlamadan önce masadakilere ‘acıktık, şu dua bitse de yemeğe başlasak’ dedirten uzun mu uzun şükür duası yapıyor. Duanın sözleri çok da yabancı değil. Kimi bölümleri İsveç asıllı, Amerikalı heykeltıraş Claes Oldenburg’un ‘I am for Art/Ben sanat içinim’ isimli manifestosundan alınmış. Ve bütün bu rolleri tek başına Cate Blachett oynuyor.

Cate Blancett, filmin kimi bölümlerinde, filmin felsefesine uygun düşen üç manifestoya, bu bağlamda ‘Dada Manifestosu’na,  ‘Fluxus Manifestosu’na, ‘Dogma Manifestosu’na yer veriyor. Peki! Bu manifestolar nedir, neye dairdir? Anlatayım.

Ama önce her üç manifesto hakkında da az çok bir şeyler bildiğimi, iş bunları yazmaya gelince, bildiklerimin yetmediğini gördüğümü, o nedenle,  internette araştırma yaptığımı, bununla da yetinmediğimi, gidip bu konularla ilgili kitaplar aldığımı, oturup bunları okuduğumu, sonuçta her üçüyle ilgili olarak epeyce bilgi edindiğimi ifade etmem gerekir.

Sanatta farklı bir eğilim olan Dada, değişik dillerde değişik anlamlara geliyor. Fransızcada ‘hobi atı’, Almancada ‘güle güle’ veya ‘sırtımdan çıkma’ ya da ‘bir ara görüşürüz’, Romencede ‘evet, aslında haklısın, işte bu’ demek.

Felsefi ve sanatsal anlamda Dada, ‘her şeyi yıkalım ve ne kaldığına bakalım’ diye başlayan ve ‘işte hakiki gerçeklik böyle olacaktır; hiçbir organizasyonun çarpıtmaya gücünün yetmeyeceği gerçeklik’ diye devam eden sanat akımının manifestosudur.

Dada’yı kuranlar, dadaizmi oluşturanlar, Romen asıllı şair ve deneme yazarı Tristan Tzara ile Hans Arp olarak da tanınan Fransız ressam, şair ve heykeltıraş Jean Arp. Her ikisi de sanatta sürrealist akımın temsilcisi.  İlk ‘Dada Manifestosu’ 14 Temmuz 1916’da Tristan Tzara tarafından kamuya açıklanmış. Dadanın kuruluş beyannamesi olan bu manifestoya göre, Dada, ‘yerle bir edici eylemin, yumrukların var gücüyle anlatılışı; doğuştan zavallı olanların dansı olan mantığın, tüm hiyerarşiler ve uşaklarımızca bir değer olarak ortaya atılan her tür toplumsal eşitsizliğin yok edilişi; belleğin yok edilişi; geleceğin yok edilişi: kasılmış acıların bağırması, çelişkilerin, aykırılıkların, kabalık ve tuhaflıkların, bağdaşmazlıkların bir sarmaşası; yani özgürlük, yani yaşam.

Dada, elbette sadece bunlardan ibaret değil. Dahası da var. Buna göre Dada, aynı zamanda Fuchsgang’ın, Goethe’nin, Stendhal’ın. Dalai Lama’nın, Buda’nın, İncil’in ve Nietzsche’nin dilidir. Onun için, Dada, geleneksel dili boşa çıkarmayı, kendi dilinin şiirlerini okumayı tercih eder. Diğer insanların icat ettiği sözcükleri değil, bu düşünürlerin, şairlerin, yazarların dilini kullanır ve bu dilin kullanılmasını ister. Dahası kendi eşyalarıyla, kendi ünlülerinin, ünsüzlerinin ritmiyle ve kendi ritmiyle uyuşmayı talep eder. Dada, anarşist unsurlar içerse de, kendi devrinin yıkıcı anarşizminden daha çok, kaba gerçeği, otantikliği savunur. Dada felsefesinin adı olan dadaizm yıkıcıdır, ateşlidir, tanımlanamaz özgürlüktür, özgür ruhtur.

23 Temmuz 1918 tarihli olan ikinciDada Manifestosuda, birincisi gibi uçuk kaçıktır biraz. Hiçbir şey istemediğini beyan eder ama bazı şeyler söyler. Mesela ilkelere karşı olduğuna, ilkesel olarak manifestoların da karşısında bulunduğuna vurgu yapar. Zira onlara göre ilkeler, fazlasıyla kolaycılık olan her cümlenin manevi değeri için nicelik ölçüleri icat etmiştir. Yaklaşık değeri icat edenler ise, izlenimcilerdir. Hazreti İsa’nın ‘komşunu sev’ ilkesi bir ikiyüzlülüktür. Delphi Tapınağı’nın kapısındaki ‘kendini bil/kendini tanı’ sözü bir ütopyadır ama bu diğerine nazaran daha kabul edilebilir niteliktedir, çünkü içinde kötülüğü barındırır. Dadaizm hiçbir kuram tanımaz. Kübist ve fütürist akademilerden, o biçimsel düşünce laboratuvarlarından bıktığını ifade eder. Kübizmi, ‘basit bir nesnelere bakma biçiminden doğdu, fincana yukarıdan baktı, görünüşü karmaşıklaştırdı’ diye eleştirir. Fütüristlerin, ‘aynı fincanı, birkaç kuvvet çizgisiyle muzipçe süslediğini, yan yana dizilmiş bir nesneler silsilesi olarak ve hareket halinde gördüğünü’ söyler. Sanat, para kazanmak ve kibar burjuvalara dalkavukluk etmek için mi yapılır diye sorar. Ahlak dersi veren, psikolojik temeli tartışan ya da geliştiren yazarları, gizli bir kazanma arzusundan başka, sınıflandırdıkları, paylaştıkları, yönlendirdikleri gülünç bir yaşam bilgisinin sahibi olmakla suçlar. Soru(n) felsefedir der ve yaşama, Tanrı’ya, düşünceye ya da başka herhangi bir şeye, ne yandan bakmaya başlamalı diye sorar. Dadaizme göre sanat, kimsenin canını yakmaz, zira sanat mahrem bir şeydir, esasen sanatçı başkaları için değil, kendisi için sanat yapar, yapmalıdır. Sanat ve sanatçı için esas olan samimiyet değil, gerçekliktir.

Özetle, hem birinci, hem de ikinci manifestoya göre, dada, ‘yıkıcı eyleme girişmiş bütün varlığı yumruklarını havaya dikerek protesto etmektir. Bugüne kadar kolayca uzlaşmanın ve nezaketin edepli cinselliğiyle reddedilmiş bütün olanakları tanımadır. Mantığı, yaratıcı güç yoksunlarının dansını ortadan kaldırmaktır. Uşaklarımızın değerler adına yerleştirdiği her türden hiyerarşi ve toplumsal denklemi ortadan kaldırmadır. Belleği ortadan kaldırmadır, arkeolojiyi ortadan kaldırmadır, geleceği ortadan kaldırmadır. Bir uyumdan, zarifçe, önyargısızca öbür küreye sıçramadır. Sesli bir disk gibi fırlatılmış bir sözün, bir çığlığın çizdiği yoldur. Dönemin çılgınlığına tutulmuş bütün bireylere, ciddi, ürkerek, çekingen, ateşli, güçlü kuvvetli, kararlı ya da coşkulu bireylere saygı duymaktır. Kendi tapınağını bütün gereksiz ve hantal eşyalardan arındırmaktır.’ Ve daha bunlar gibi, kimi deli dolu, uçuk kaçık, kimi aklı başında bir dolu şeydir Dada.

İsmini Latince ‘akmak’ anlamına gelen ‘fluxus’ sözcüğünden alan ‘fluxus’ akımı, 1960’lı yıllarda etkili olan şairler, besteciler ve tasarımcılardan oluşan uluslararası sanatçıların etkili olduğu ‘avant-garde/ilerici sanat’ olarak tanınan gruba verilen addır. Akımdan daha çok bir anlayış olan ‘fluxus’, Dada ile de yakından ilişkilidir. ‘Fluxus’, temsil ettiği anlayıştan önceki sanat akımlarını tanımaz. Sürekli olarak keşfedilmemiş şeyleri bulmaya çalışır. İtaatsiz olan, yoğun duygular taşıyan ve bunu eserlerine yansıtan bu anlayış ilerici olduğu kadar yıkıcıdır da.

Fluxus’ ifadesi ilk kez, ‘Sanatta devrimci bir tufanı ve akıntıyı yükseltin. Yaşayan sanatın ve karşı sanatın (anti-art) ilerlemesini sağlayın ki, sanatsal olmayan gerçeklik sadece eleştirmenler, sanat meraklıları ve profesyonellerce değil, herkes tarafından kavranabilsin. Kültürel, toplumsal ve politik devrimci kadroları birleşik cephe ve eylemde kaynaştırın’ sözlerini vasiyet olarak bırakan Amerikalı mimar ve grafik sanatçısı George Maciunos tarafından kullanılmıştır. Müzikte ve görsel sanatlarda olduğu kadar, edebiyat, kent planlama, mimari ve tasarım konularında da etkin olan ‘fluxus’un amacı, George Maciunas‘a göre, ‘sanatta devrimsel bir gelgitin oluşmasını sağlamak, yaşayan sanatı ve karşı sanatı (anti-art) yaymaktır.

İki ayrı ‘Fluxus Manifesto’su vardır. Birincisi George Maciunas tarafından 1963 yılında, ikincisi ise, 1970 yılında grafik, resim, heykel, performans ve video sanatı üzerine çalışmalar yapan Joseph Beuys tarafından yayınlanmıştır. İki metin hemen hemen birbirinin aynısıdır. George Maciunas kendi metninde ‘fluxus’ sözcüğüne ve kavramına vurgu yapar, Joseph Beuys ise ‘kavramsal sanat’ anlayışını öne çıkarır.

Her iki ‘Fluxus Manifestosu’da, herkes tarafından anlaşılan, sanat olmayan gerçekliği destekleme çağrısında bulunur. O nedenle, sanatın geleneksel formlarının hegemonyasına meydan okur, bu amaçla sanatçıları, entelektüelleri, profesyonel ve ticarileşmiş kültürü yok etmeye çağırır. Batı kapitalizmini tüm unsurlarıyla birlikte aşağılar, burjuva yaşamını ve anlayışını dünyadan temizlemek ister. Sanatsal değerlerde ağırlığın, estetikten etiğe doğru yönelmesini savunur, sanatçının ne yaptığından daha çok, ne düşündüğüne önem verir. Devrimlerin, toplumsal, politik ve kültürel eylemlerin işbirliği içinde olmasını benimser, bunu savunur ve buna göre hareket eder.

Dogma95 Manifestosu’ olarak da anılan, aynı zamanda ‘sadelik yemini’ adı da verilen ‘Dogma Manifestosu’ sinema sanatı ile ilgilidir. Latince, ‘temelini atan, değerini artıran’ anlamına gelen ‘auctor‘dan türetilen ‘auteur’ sinemasını ve bu sinema tarzının katı kurallarını ortadan kaldırmayı amaçlayan bu manifestonun önderleri, Danimarkalı sinema yönetmenleri Lars von Trier ve Thomas Vinterberg’dir.

13 Mart 1995 tarihinde Kopenhag’da kamuya açıklanan bu manifestoyu kabul eden yönetmenler, çekecekleri filmlerde, manifestonun emrettiği kurallara uymak zorundadırlar. Bu kurallar kabaca: ‘film 35 mm. formatında çekilmeli;  yönetmenin ismi jenerikte geçmemeli; tür filmi olmamalı; çekimler stüdyo dışında ve doğal mekanlarda yapılmalı; film aksiyon içermemeli, filmde silah, tank, top olmamalı; filmler sesli çekilmeli; sekans içinde olmadığı sürece müzik eklenmemeli; dublaj olmamalı; handcam ile çekim yapılmalı ve kamera sabit olmamalı; film renkli çekilmeli; doğal ışık haricinde ışıklandırma ve filtre kullanılmamalı; optik oyunlara ödün verilmemeli; zonlandura gibi farazi zamanlar ve yerler kullanılmamalı; film şimdiki zamanda ve belli bir yerde geçmeli’ şeklindedir.

Manifestonun devamında şunlar yazılıdır: ‘Ayrıca bir yönetmen olarak kişisel beğenilerimden uzak duracağıma söz veriyorum! Ben artık bir sanatçı değilim. An’ın bütünden daha önemli olduğunu düşündüğüm için, bir sanat eseri yaratmaktan sakınacağıma söz veriyorum. Amacım, karakterlerimin ve mekanlarımın içindeki gerçeği ortaya çıkartmaktır. Bunu tüm kişisel zevklerim ve kaygılarım pahasına yapmaya çalışacağıma söz veriyorum ve namusum üzerine yemin ediyorum.

Manifestoda öngörülen kuralların amacı, yönetmenlerin üzerindeki baskıyı kaldırmaktır. Zira yönetmenler, stüdyoların esiri olmuş, özel efektlerin, kolay çözümlemelerin boyunduruğuna girmiş, bir çoğu insan duygularıyla ilgili basit bir hikayeyi anlatmaktan aciz hale gelmiştir. Öngörülen kurallar yönetmenleri cesaretlendirmeyi, özgürleştirmeyi amaçlamaktadır.  Manifestonun bunların dışındaki amaçları, yönetmenleri büyük maliyetli filmlerin baskıcı araçlarından kurtarmak, onların ayaklarını yere yeniden sağlam basmalarını sağlamaktır.

Dogma Manifestosu’ sonrasında, manifestoyu kaleme alan Lars von Trier ve Thomas Vinterberg tarafından bazı yönetmenlere çağrıda bulunulmuş, onlardan manifestonun öngördüğü projeye destek olmaları istenmiş ise de, çoğu yönetmenin desteği sağlanamamış ve hatta manifesto pek çok yönetmen tarafından ağır eleştirilere konu yapılmıştır. Bu gelişmeler üzerine umudunu yitiren Lars von Trier, her şeyi bir yana iterek bir kenara çekilmiş ve projeyi birlikte yapım şirketi kurduğu yönetmen Aalbaek Jensen’e devretmiştir.

Son bir söz. Manifesto filmi, tam olarak olmasa da, çok büyük ölçüde ‘Dogma Manifestosu’nun öngördüğü kurallara uygun şekilde çekilmiş ve yanı sıra ‘Dada ve Fluxus Manifestoları’ndan oldukça etkilenmiş bir sinema yapıtıdır. Düşünen, düşünmeyi seven, düşündüren, sorgulayan eserlere önem ve değer verenler tarafından mutlaka izlenmelidir.

 

 

 

 

 

Ayrıcalıkların sadece eşitlikten doğduğu, vatandaşın yönetime, yönetimin halka, halkın da adalete tabi olduğu bir düzen istiyoruz.”

M.ROBESPIERRE

1789 FRANSIZ DEVRİMİ’NE FARKLI BİR YAKLAŞIM – “ESKİ REJİM VE DEVRİM” – TOCQUEVILLE

Tarihe damgasını ‘liberté-egalité-fraternité’, yani ‘özgürlük-eşitlik- kardeşlik’ sloganı ile vuran, yeni çağı kapatıp yakın çağı açan, Ekim Devrimi/Rus Devrimi ile birlikte tarihin en önemli iki devriminden birisi olan 1789 Fransız Devrimi, Fransa’daki ‘Ancien Regime‘i, yani ‘Eski Rejimi’, yani mutlak monarşiyi yıkmış, yerine cumhuriyet yönetimini kurmuştur.

Sadece Fransa’yı değil, tüm dünyayı sarsan, çağ kapatıp çağ açan bu devrimin gerçek niteliği nedir, dünya siyasi tarihine olan etkileri nelerdir, neleri ortadan kaldırmış, neleri getirmiştir?

Amerikan Demokrasisi’ isimli kitabıyla tanınan, Fransız bürokrasisi içinde önemli mevkilerde görev yapan, aynı zamanda seçkin ve yetkin bir siyaset bilimci, düşünür ve hukukçu olan Alexis de Tocqueville’in Fransız resmi kaynaklarına dayanarak yazdığı ‘Eski Rejim ve Devrim’ isimli eserinde yer verdiği tespit ve açıklamalar, 1789 Fransız Devrimi ile ilgili olarak çoğumuzun bildiklerini, yani bu konudaki ‘resmi görüş’ü çöpe atacak, deyim yerindeyse ezber bozacak nitelikte ve içeriktedir.

Eski Rejim ve Devrim’ isimli çalışmasına, benim bu yazıya başlarken sorduğum: ‘Bu devrimin gerçek niteliği nedir? Dünya siyasi tarihine olan etkileri nelerdir? Neleri yok etmiş, neleri getirmiştir?’ sorularıyla başlayan ve kitabında bu soruların cevabını belgelere dayalı olarak veren Tocqueville kitabına yazdığı önsözde: ‘…Devrimi yapanların Eski Rejimi yok eden devrimi yönetirken taşıdıkları duyguların, alışkanlıkların, hatta fikirlerin pek çoğunu o rejimden devralıp korumuş ve yeni toplumu inşa ederken istemeden de olsa bu kalıntılardan yararlanmış olduklarına inanmışımdır; öyle ki, hem devrimi, hem de gerçekleştirdiklerini iyice anlayabilmek üzere bir an için görmekte olduğumuz Fransa’yı unutmak ve artık olmayan o Fransa’yı gidip mezarında sorgulamak gerekiyordu. Ben de bu kitapta bunu yapmaya çalıştım…’ demekte ve önsözünde ifade ettiği gibi gerçekten devrimin bizim bildiğimizden, bize öğretilenden çok farklı bir analizini ve sorgulamasını yapmakta, bu konudaki ‘resmi görüş’ün dışına çıkmakta, bu görüşe aykırı olan pek çok tespitte ve açıklamada bulunmaktadır.

Elbette, tarihsel olaylarla ilgili olan bu ve benzeri analizlere ve eleştirilere hemen teslim olmamak, önyargılı, taraflı olabilirler diyerek bunları mülahazat hanesi boş bırakılarak değerlendirmek gerekir. Ancak yazar, düşünür ve siyaset bilimci olarak güvenilir kişiliğiyle tanınan ve bilinen Tocqueville’i ve yazdıklarını ciddiye almamak mümkün olmadığı gibi doğru da değildir. Özellikle Tocqueville’in kitabında yazdığı hemen her şeyi resmi Fransız kaynaklarına dayandırdığı göz önüne alındığında, Tocqueville’in ‘Eski Rejim ve Devrim’ isimli eserinde yazdıkları daha da bir önem, değer ve ciddiyet kazanmaktadır.

Nitekim değerli iktisatçı, tarihçi ve siyaset bilimci Mehmet Ali Kılıçbay, kitaba ‘En Gerçekçi Senaryo’ başlığıyla yazdığı olağanüstü içerikteki sunuş yazında, Tocqueville’i doğrulamakta ve kitapla ilgili olarak şöyle demektedir: ‘İnsanlık tarihinin büyük dönemeçlerinin, hem yaşanırlarken hem de anılırlarken kalın bir efsane perdesinin arkasında gözlerden gizlenmeleri, kaçınılması çoğu zaman mümkün olmayan bir durum, adeta bir kaderdir. Çünkü bu cins dönüm noktaları neredeyse insanlığın tümü için ilgi odakları oluşturmakta ve bu nedenden ötürü de umutların ve temennilerin, sanki birer olguymuşcasına içine dolduruldukları bir kırk-ambar haline dönüşmektedirler. Bu gibi olaylar, insanların düşlerle gerçekleri, umutlarla hakikatleri, temennilerle yaşananları aynı düzleme getirdikleri kolektif efsaneler haline gelmektedirler. Tabii, yıktığını iddia ettiğinden farklılaşma telaşı içindeki dönüşüm mimarisi de bu efsanenin oluşmasına önemli katkılarda bulunmaktadır…

Açık söylemek gerekir ise, Tocqueville’in yazdıklarını okuyunca, şahsen ben de, herkes gibi hakkında az çok bir şeyler bildiğim 1789 Fransız Devrimi hakkında, o güne kadar okuduklarımın ve bildiklerimin çok büyük kısmının, yaşanmış gerçeklerden daha ziyade büyük bir masala, düşe ve efsaneye dayandığını görmenin şaşkınlığını yaşadım.

Öyle ki,  Tocqueville’in yazdıklarına göre, devrimin getirdiğini iddia ettiği ve bu konudaki resmi görüşte de öyle sunulan düzenin parçalarının çok büyük kısmı, devrimden çok daha önce Fransız toplumunda mevcuttur.   Nitekim bu konuda Tocqueville, ‘Devrim ne kadar köktenci davranmış olursa olsun, yine de genelde varsayıldığından çok daha az yenilik getirmiştir…Özel amacı her yerde Ortaçağ kurumlarının kalıntılarını ortadan kaldırmak olan Devrim, bu kurumların çok daha iyi korunmuş olarak rahatsızlıklarını ve katılıklarını halka en fazla hissettirdikleri yörelerde değil de, tersine, bunları onlara en az hissettirdikleri yörelerde patlak vermiştir; öyle ki, bu kurumların boyunduruğu, gerçekte en hafif olduğu yerlerde en dayanılmaz görünmüştür…Köylü dilediği gibi gidiyor, geliyor, satın alıyor, satıyor, pazarlık ediyor, çalışıyordu. Serfliğin son kalıntıları artık yalnızca Doğu’daki bir ya da iki taşra vilayetinde, sonradan fethedilmiş olan taşra vilayetlerinde görülüyordu; başkaca her yerde serflik tümüyle ortadan kaybolmuştu ve lağvedilmesi üzerinden o kadar çok zaman geçmişti ki, tarih bile unutmuştu. Günümüzde gerçekleştirilen bilimsel araştırmalar, XIII. Yüzyıldan itibaren, Normandiya’da artık serfliğe rastlanmadığını kanıtlamıştır…Ama Fransa’da, halkın yaşam koşullarında başka bir devrim daha gerçekleşmiş durumdaydı: Köylü yalnızca serflikten kurtulmuş olmakla kalmamıştı; aynı zamanda toprak sahibi haline de gelmişti…Uzun süre toprak mülkiyetine ilişkin paylaştırmanın Devrim’den miras kaldığı ve yalnızca onun sayesinde gerçekleştirildiği sanılmıştır; gerçeğin bunun tam tersi olduğu bin türlü tanıklıkla kanıtlanmış durumdadır…’ demekte, yani Ortaçağ kalıntısı olan feodal yapının, derebeylik ve serflik düzeninin, devrimin gerçekleşmesinde çok fazla etkisi olmadığını ifade etmektedir. Buna göre, devrim bir kopuşu değil, aksine sürekliliği sağlamıştır. Hem Tocqueville’in, hem de Mehmet Ali Kılıçbay’ın ifadesiyle, Fransız toplumunun devrimin getirdiği eskinin devamı olan düzeni kabul etmesinin, bu düzeni özümsemesinin ve içselleştirmesinin nedeni budur. Esasen bu durum sosyolojik bir gerçekliktir ve o nedenle sosyoloji biliminin esaslarına da uygundur.

Bu noktadaki ince çizgi, devrime rağmen ve devrimden sonra, eski rejimin hayaletinin fiili duruma aykırı olarak varlığını hukuk alanında sürdürmüş olmasıdır. Zira ve Tocqueville’in resmi Fransız belgelerine dayalı olarak verdiği bilgilere göre, feodal üretim şekli ve ilişkileri devrimden çok daha önceleri ortadan kalkmış, toprak sahiplerinin çok büyük bir kısmı kapitalist üretim ilişkilerinin içine girmiş olmasına rağmen, feodal hukuk sistemi varlığını devam ettirmektedir. Bu konuda devrimin yaptığı yegane şey, fiili durumla hukuki durumu eşitlemek olmuştur. Buna göre devrim yeni bir toplum, yeni kurumlar ve yeni bir ekonomik düzen yaratmamış, sadece kendisinden çok önce ortaya çıkmış olan kurumları, bunlara uygun bir hukuk düzeninin içine sokmuştur. Yani devrim bu konuda bilinenin, iddia ve kabul edilenin aksine feodaliteye son vermemiştir.

Yine aristokrasiye, diğer bir deyişle soyluluğa son veren de devrim değildir. Tocqueville’in ifade, Mehmet Ali Kılıçbay’ın işaret ettiği üzere, soyluluk devrimden çok önce devrini tamamlamış, anakronik bir sınıf haline gelmiştir. Zira krallar soyluluğu ülkenin ve devletin sahibi konumundan çıkarmış, onları devletin memuru statüsüne indirgemiş, soyluluğun bu son imtiyazına ise devrimin gelmesinden çok daha önce burjuvazi son vermiştir. Devrimin bu konuda yaptığı tek şey, soyluluğa son vermek değil, soyluluk düşüncesini ortadan kaldırmak olmuştur. Nitekim Tocqueville eserinde bu konuda şunları yazmaktadır: ‘…Sık sık şöyle denildiğini duydum: Çok uzun bir zamandan beri devlet yönetimine katılmayı bırakmış olan soylular, kırsal alanın yönetimini sonuna kadar ellerinde tutmuşlardı; buralarda köylüyü senyörler yönetiyordu. Bu görüş düpedüz yanlıştır. XVIII. yüzyılda kırsal alandaki kilise çevresinin her türlü işi, artık senyörlüğe bağlı olmayan ve senyör tarafından seçilmeyen belli sayıdaki memur tarafından çekip çevrilmekteydi; bunlardan bazıları, krallığın taşradaki denetçisi tarafından atanıyordu, ötekileri bizzat köylüler seçiyorlardı…Fransız soyluları uzun zamandan beri kamu idaresine ancak bir noktada, adaletin dağıtılmasında katılıyorlardı.İçlerinden en önde gelenleri, kimi davalarda kendileri adına karar veren yargıçlara sahip olma hakkını korumuşlardı…ancak krallık erki senyörlüğün adaletini kısmış, sınırlamış, kendine bağlamıştı…Soyluluğa ilişkin bütün tikel haklar için de aynı şey geçerliydi. Bu hakların siyasal kısmı ortadan kalkmıştı; geriye bir tek parasal kısmı kalmıştı ve bu da kimi durumlarda alabildiğine büyümüştü…Soyluların rahatsız edici ayrıcalıkları vardı, masraflı haklara sahiptiler; ama toplum düzenini sağlıyorlardı, adalet dağıtıyorlardı, yasayı uygulatıyorlardı, zayıfların yardımına koşuyorlardı, kamusal işleri yürütüyorlardı. Soylular bu işleri bıraktığı ölçüde, ayrıcalıklarının yükü de daha ağır görünmeye başladı ve bizatihi varoluşları bile anlaşılmaz olup çıktı….’   

Bu konuda yanlış bilinen bir diğer husus, 1789’un bir ‘burjuva devrimi’ olarak nitelendirilmesidir. Öyle ki, Tocqueville’in yazdıklarından hareket eden Mehmet Ali Kılıçbay’a göre, 1789 Devrimi öncesinde Fransa’da sosyal, siyasal ve ekonomik yönden ortak ve aynı çıkarlara sahip bulunan tek bir burjuvazi sınıfı değil, çok sayıda burjuva ve burjuvazi vardır. Bunların bir kısmını oluşturan sanayi burjuvazisi tamamen kapitalizmden yanadır. Diğer tarafta ise, ağırlıklı olarak kentlerde yerleşik olan, orta sınıf tüccarlar ile esnaflardan oluşan bir ticaret burjuvazisi vardır. Bunlar tıpkı tarımla uğraşan köylüler gibi, fiyatların devlet tarafından belirlendiği ve desteklendiği anti-kapitalist bir sosyal ve ekonomik düzenin tarafıdırlar.

Mehmet Ali Kılıçbay’ın da ifade ve işaret ettiği üzere, Ortaçağda atomize bir güç olarak devletin, ekonominin ve siyasetin karşısında örgütlü bir güç olarak var olan ve bir yönetim şekli olarak krallığın oluşmasına, yerleşmesine ve kurumsallaşmasına önemli katkılarda bulunan Kilise ve ruhban sınıfı, daha 1789’a gelinmeden önce işlevini ve ağırlığını kaybetmiş, adı olan ve fakat adıyla orantılı gücü bulunmayan etkisiz bir eleman haline gelmiştir. Fransız Devrimi bu filli durumu sadece doğrulamıştır. Nitekim Tocqueville, bu konuda şöyle yazar: ‘…Oysa ki, dinlere yönelik savaşın bu büyük ihtilal içindeki küçük bir olaydan başkaca bir şey olmadığına, fizyonomisinin göze çarpıcı ve bununla birlikte uçucu bir çizgisi, kendi öz ruhunun değil de ondan önceki ve onu hazırlamış olan tikel olguların, tutkuların, fikirlerin geçici bir ürünü olduğuna ikna olmak bugün kolaydır…

Bununla birlikte, Tocqueville, devrimin Kilise’ye karşı radikal bir tavır içinde olduğuna vurgu yapar ve fakat Fransızların devrim öncesinde de dine karşı soğuk, hatta düşmanca bir tavır içinde olduğunu özellikle ifade eder. Bu çerçevede şunları yazar: ‘…papazlar öte dünyanın işlerini düzenleme iddiasında oldukları için değil, ama bu dünyada toprak sahibi, senyör, ondalıkçı (Çevirenin Notu: Kilise gelirlerinden onda bir karşılık alan görevliler) ve yönetici oldukları için Kilise, kurulacak yeni toplum içinde yer almayacak olduğu için değil, ama un ufak edilmesi söz konusu olan o eski toplumun içinde, o sırada en ayrıcalıklı ve en güçlü yeri işgal ettiği için.’ Yani toplumun ve devrimi yapanlar ile onların destekçilerinin, Kilise’ye ve ruhban sınıfına karşı olan hasmane tutumunun nedeni, dini değil, sosyal, siyasal ve ekonomiktir.

Gerek buna, gerekse Tocqueville göre, devrim sanılanın aksine, dinsel inançların imparatorluğunu yıkmak için yapılmamıştır. Görüntülere rağmen, devrim, temelde toplumsal ve siyasal bir ihtilaldir ve bu türden kurumların çerçevesi içinde, hiçbir şekilde düzensizliği sürdürmeye, bir bakıma düzensizliğe istikrar sağlamaya, hasımlarının iddia ettiği gibi anarşiyi yöntemleştirmeye yönelmemiş, daha çok kamusal yetkenin gücünü ve haklarını çoğaltmak konusunda çaba göstermiştir. Öyle olduğu için de, devrim, Fransız uygarlığının o aşamaya kadar taşıdığı kimliği değiştirmek, gelişmelerini durdurmak, Fransa’nın Batı toplumu içindeki insan toplumlarının dayandıkları temel yasaların hiçbirisini özünde değiştirmek zorunda kalmamıştır. O nedenle, devrimin, birçok yüzyıl boyunca Avrupa halklarının çoğunda ortak kabul etmeksizin hüküm sürmüş olan ve genellikle feodal kurumlar adı altında tanımlanan siyasal kurumları, koşulların eşitliğini temel alan daha tekdüze ve daha basit bir toplumsal ve siyasal düzeni ikame etmek üzere, ortadan kaldırmaktan başka herhangi bir etkisi olmamıştır.

Devrimin ne kadar radikal davranmış olursa olsun, genelde varsayıldığından çok daha az yenilik getirdiğini ifade eden Tocqueville, onun hakkında söylenebilecek tek şeyin, eski toplumdaki aristokratik ve feodal kurumlardan kaynaklanan her şeyi, herhangi bir şekilde onlara bağlı olan her şeyi, hangi derecede olursa olsun onların en ufak izini taşıyan her şeyi yok ettiğini eklemeyi de ihmal etmez.

Bu noktada Mehmet Ali Kılıçbay’ın özellikle işaret ettiği bir noktayı da ifade etmeden geçmemek gerekir. O da şudur: ‘Bugün dünyanın gerçek anlamda tek laik ülkesi Fransa’dır ve bu, büyük devrimin en büyük armağanıdır; çünkü dünyadaki bütün ülkeler, kendi laisitelerini ancak bu kıstasa atfen oluşturabilmektedirler. Tocqueville’in bu vurgusu, Fransız Devrimi üzerine laf edenlerce, nedense geçiştirilmektedir.’

Tocqueville’in ifade, Mehmet Ali Kılıçbay’ın işaret ettiği üzere, demokrasinin olmaz ise olmaz bir ilkesi olan laiklik anlayışının ortaya çıkması 1789 Fransız Devrimi sayesindedir. Sadece laiklik ilkesi değil, insan hakları, demokrasi, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, milliyetçilik, işçi hakları, liberalizm, adalet, ulusal egemenlik gibi ideolojiler, kavramlar ve kurumlar da, 1789 Fransız Devrimi ile ortaya çıkmış, giderek tüm dünyaya yayılmış ve gelişen milliyetçilik akımıyla birlikte birer birer yıkılan monarşik yönetimlerin yerini ulus devletler almaya başlamıştır.

Laiklik ilkesi dışında Fransız Devrimi’nin sağladığı en önemli kazanım, insan haklarının uluslararası düzeyde değer kazanmasında çok önemli bir yeri ve işlevi olan ‘1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nin kabul ve ilan edilmiş olmasıdır. Devrimin sağladığı bu ve diğer kazanımlar, Tocqueville tarafından da takdirle ifade edilmiştir. Bu konuda Tocqueville eserinde şunları yazmaktadır: ‘…Onlarla beraber, önce 89’un, eşitlik ve özgürlük aşkının yüreklerine dolduğu; yalınızca demokratik kurumlar değil, ama özgür kurumlar da kurmak istedikleri; yalınızca ayrıcalıkları yok etmedikleri, ama hakları da tanıyıp kutsadıkları o ilk dönemini; gençlik, coşku, gurur, cömert ve içten tutkular zamanını, hatalarına rağmen insanların sonsuza kadar anılarını saklayacakları ve de, daha çok uzun bir süre, onları yozlaştırmak ve kötüleştirmek isteyecek olanların uykusunu kaçıracak zamanı katettim.

Bütün bu kazanımları takdirle karşılayan ve bunun ifade eden Tocqueville, devrimin gerek kendi var ettiklerini, gerekse mevcut bulduklarını yok etmesi karşısında da isyanını ifade etmekten kaçınmaz. Bu konudaki düşünce ve eleştirilerini şu sözlerle dile getirir: ‘…Bir yandan devrimin akışını hızlı bir şekilde izlerken, aynı Fransızların hangi olaylar, hangi yanlışlar, hangi düş kırıklıklarıyla ilk hedeflerini terk etme noktasına geldiklerini ve özgürlüğü unutarak, dünyanın efendisinin eşit hizmetkarları haline gelmekten başkaca bir şey istemediklerini; Devrim’in devirmiş olduğundan da daha güçlü  devirmiş olduğundan da daha güçlü ve çok daha mutlak bir hükümetin, o zaman nasıl bütün erkleri kapıp kendisinde topladığını, onca yüksek bir bedel ödenmiş olan bütün o özgürlükleri ortadan kaldırdığını ve yerlerine nafile imgeler koyduğunu; ne aydınlanabilen, ne toplaşabilen ne de seçebilen seçmenlerin oy kullanmalarına halk egemenliği; suskun ya da köleleşmiş meclislerin boyun eğişine verginin özgürce oylanması adını vererek; ve bir yandan ulusun kendi kendisini yönetme yetisini, hukukun başlıca güvencelerinin, düşünce, yazma ve konuşma özgürlüğünü, yani 89’un kazanımları içinde en değerli ve soylu olan şeyi ortadan kaldırırken, bir yandan da kendini hala nasıl o büyük adla süslediğini göstermeye çalışacağım…

Soyluluğun, feodalitenin, serfliğin devrimden çok önce ve daha krallık döneminde kaldırılmış olması gibi, kralın iktidarı da devrimden çok önce getirilen kurum ve yapılarla sınırlandırılmış ve dolayısıyla kralın iktidarının mutlaklığı fiilen ortadan kalkmıştır. Devrim geldikten sonra bu konuda yaşanan çıkmaz, sadece fiili durumla hukuki durumun birbirinden farklı olmasıdır. Devrim filli durumla, hukuki durum arasındaki bu farkı son derece radikal şekilde çözmüş, bu bağlamda monarşi yönetimine son vererek Cumhuriyet rejimine geçmiş, kraliyet dışındaki diğer bütün mikro iktidarların yetkilerini de ellerinden almıştır.

Tocqueville’in işaret ettiği önemli bir diğer husus, merkezi yönetim aygıtının ve kurumlarının devrim tarafından değil, eski rejim zamanında kuruldukları ve devrimin bu konudaki iddialarının gerçeğe uygun olmadığıdır. Buna göre devrimin bu olguya bağlı olduğuna ilişkin iddialar ve değerlendirmeler doğru değildir.

Aynı şekilde devrim öncesinde ‘les philosophes’ denilen Fransız entelektüellerinin de devrimin gerçekleşmesinde iddia edilenin ve sanılanın aksine çok fazla etkileri yoktur. Fransız toplumunun siyasal yetkiye sahip tabakası olan soyluluğun tasfiye edilmesi, buna bağlı olarak merkezi iktidarın güçlenmesi sonucu ortaya çıkan ve o aşamaya kadar etkin olan siyasal elitin yerini alarak siyaset oluşturucu bir güç haline gelen, ancak devrimi yapanların iktidarına hiçbir şekilde ortak olmayan bu entelektüeller, toplumun kanaat önderleri olarak asıl işlevlerini devrimden sonra yerine getirmişler, bu bağlamda devrimin Fransa’da ve Fransa dışında bir efsane haline gelmesinde önemli bir rol oynamışlardır. Esasen devrimin tüm dünyaya bir idealler ve mitler toplamı olarak yayılmasını sağlayan entelektüel karakteri de, ‘les philosophes’ denilen Fransız entelektüelleri sayesinde olmuştur. Mehmet Ali Kılıçbay yazdığı sunuş yazısında bu durumu, Tocqueville ile ilişkilendirmekte, bu bağlamda devrim hakkındaki yanlış ve yanıltıcı imgelerin kaynağı Tocqueville’e sorulmuş olsaydı eğer, o bunu devrimin kendisine bağlardı demekte ve bu konudaki tespitini ‘Fransız Devrimi ayakta kalabilmek için, kendi farklılığını kanıtlamak ve bir devri sabık yaratmak durumundaydı. Kendisinden öncesine ilişkin tüm anlatıları, kendi öncesinin öyle olduğuna değil, tersine, öyle gösterilmek istendiğini ortaya çıkartır.’ sözleriyle açıklamaktadır.

Tocqueville’un uzun uzun anlattıklarına, Mehmet Ali Kılıçbay’ın kısa vurgusuna göre, devrim gerçekleştiğinde kral olan XVI. Louis dönemi, Eski Rejim’in, yani monarşi döneminin ekonomik yönden en müreffeh dönemidir ve bu durum devrimin çabuklaşmasındaki en önemli etkenlerden birisidir. Bunun nedeni insanların, önlerindeki ufuk açık olduğunda huzursuzlanmaları, maddi refah ile hukuk sistemi arasındaki çelişkilerden rahatsızlık duymalarıdır.

 

 

 

 

Nüfus miktarı da yalnız rakamla sayılmamalı; çünkü az kazanıp çok sarf eden az nüfus, azla geçinip çok biriktiren fazla nüfustan daha çabuk devleti yıpratır.’

Francis BACON

ORTA GELİR TUZAĞI!

Yaklaşık üç buçuk yıldır üç yüze yakın yazı yazdığım bu blogdaki yazıları, hemen her hafta, olmadı on günde bir değiştirmeyi, kendimce bir yayın ilkesi ve alışkanlık haline getirmiştim. Bu alışkanlığımı ve yayın ilkemi ilk kez ihlal ettim. Öyle ki, 18 Temmuz 2017 günü yayınladığım son yazımdan bu yana on beş günden fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen, yeni bir yazı yazma olanağını ve gücünü kendimde ilk kez bugün bulabildim.

Zira kendi ihmalime ve cahilliğime bağlı olarak, önemli ve ağır bir rahatsızlık geçirdim. Ayaklarımda, bacaklarımda, kollarımda morluklar oluştu ve yine ellerim, ayaklarım, bacaklarım şişti. Bunu ilk fark ettiğimde, galiba ‘yolun sonu göründü’ dedim kendi kendime. Sonra kalktım hastaneye gittim. Yapılan muayene ve tahlil sonunda, sorunun, yaklaşık beş yıldır kullandığım, her gün kullanmak zorunda olduğum kan sulandırıcı ilacının dozunu fazlaca aşmamdan kaynaklandığı anlaşıldı.

Geçirdiğim bu ağır ve can sıkıcı rahatsızlık, beni yaklaşık on beş gün süreyle evimde istirahat etmeye mecbur etti. Ama yine de bu rahatsızlığı ucuz atlattım diyebilirim, zira doktorların ifadesine göre sonuç ölümcül de olabilirmiş. Sonunda iyileştim ve yeni bir yazı yazabilecek güce ve motivasyona kavuştum.

Şimdi ‘nerde kalmıştık’ diyor ve kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum. Nerde kalmıştık? En son ‘Karl Marx’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire”ini Okumanın Tam Da Zamanı!’ demiş ve orada kalmıştık. Bu yazıyı takiben, şimdiki yazımın konusunu oluşturan ‘Orta Gelir Tuzağı’ üzerine bir yazı yazmayı tasarlamıştım ve şimdi bu tasarımı gerçekleştiriyorum.

Orta Gelir Tuzağı’ nedir? Bu konuya ben neden ilgi duydum? Bu konuyla ilgili yazı yazmak düşüncesi nasıl ve nereden aklıma geldi? Anlatayım.

Bir süre önce Özgürlük Araştırmaları Derneği tarafından düzenlenen ‘Ekonomik Özgürlük Konferansı’ konulu bir etkinliğe davet edildim. Bu konferansın açılışında, iktisatçı ve aynı zamanda akademisyen olan Kanadalı bir konuşmacı, ‘Orta Gelir Tuzağı’ konusunda son derece yararlı ve doyurucu bir sunum yaptı. Bu bağlamda, tamamen istatistiki bilgilere göre, Türkiye ekonomisinin dünden bugüne kadar olan gelişmesini anlattı, başka ülkelerin ekonomik gelişmeleri ile Türkiye ekonomisinin gelişme sürecini karşılaştırdı. Asya kaplanları olarak isimlendirilen Tayvan, Singapur, Hong Kong ve Güney Kore gibi ülkelerin, kişi başına düşen gelirinin, 1960 yılında Türkiye’nin bir buçuk katı gerisinde olduğunu ifade etti. Devamla bu ülkelerde kişi başına düşen milli gelirin 1970’li yıllarda yaklaşık olarak Türkiye ile aynı seviyede iken, bugün bu ülkelerin kişi başına düşen yıllık gelirinin Türkiye’nin yaklaşık üç katından fazlası olduğunu Dünya Bankası verilerini esas alarak anlattı. Dahası bugün bu ülkelerin, hem gelir düzeyi, hem de Ekonomik Özgürlük Endeksi’ndeki yerleri itibariyle Türkiye’yi geride bıraktıklarını, 1970 yılında bu ülkelerin ortalama Ekonomik Özgürlük Endeksi’nin 6.95’e yükseldiğini, 2013 yılında Türkiye’nin Ekonomik Özgürlük Endeksi ancak 6.9’a yükselebilmiş iken, bu ülkelerin aynı endeks ortalamasının 8.9 seviyesinde bulunduğunu açıkladı. Sonuç itibariyle, 2008 yılına kadar Ekonomik Özgürlük Endeksi temelinde sağlıklı bir reform süreci geçiren Türkiye’nin, bugün bu konuda tam bir durgunluk içinde olduğuna, uzunca bir süreden beri orta gelir tuzağına takılma ve potansiyelini gerçekleştirememe ihtimaliyle karşı karşıya bulunduğuna işaret etti.

İlgiyle dinlediğim ve de çok şey öğrendiğim bu sunum sonrasında, hakkında az da olsa bir şeyler bildiğim ama çok fazla bilgi sahibi olmadığım ‘Orta Gelir Tuzağı’ kavramı üzerine küçük çapta bir inceleme ve araştırma yaptım. Bu bağlamda, başta Mahfi Eğilmez’in ‘Kendime Yazılar’ isimli blogunda yazdığı ‘Orta Gelir Tuzağı ve Türkiye’ başlıklı yazısını, Dr.Süleyman Bolat’ın ‘Orta Gelir Tuzağı ve Çıkış Yolları: Türkiye’ konulu çalışmasını ve yine Dr.Taylan Altınpınar’ın Medeniyet ve Kültür Araştırmaları Merkezi isimli web sayfasında yazdığı ‘Yeni Türkiye’nin Yeni Gündemi: Orta Gelir Tuzağı’ başlıklı makalesini okudum, birkaç tane de kitap karıştırdım.

Hemen ifade edeyim ki, ben iktisatçı değilim. Ayrıca haddimi de bilirim. Onun için ve elbette ‘Orta Gelir Tuzağı’ üzerine ekonomik analizler yapacak durumda değilim. Sadece Kanadalı iktisatçının sunumundan ve bu sunum sonrası okuduklarımdan öğrendiklerimi eklektik bir tarzla sizinle paylaşacağım.

İktisatçılar, ‘Orta Gelir Tuzağı’ kavramını, ‘Bir ekonominin kişi başına düşen gelir düzeyine ulaştıktan sonra durgunluk içine girmesi, diğer bir deyişle gelir düzeyinin belirli bir aşamadan öteye gidememesi’ olarak tanımlıyorlar. Bu kavramla ilgili bir diğer tanımda, ‘Orta gelir tuzağının, 20.yy’da gelişmiş ülkelere kıyasla daha yavaş büyüyen ve ekonomik yakınsamalarını tamamlayamamış orta gelirli ülkelerin düşük ücretle rekabet eden fakir ülkeler ile sanayileri olgunlaşmış, teknolojik yeniliklerde baskın olan zengin ülkeler arasında sıkışmaları’ şeklindedir.

Orta Gelir Tuzağı’ kavramı konusunda, açıklık getirilmesi ve öncelikli olarak tespit edilmesi gereken ölçü, yıllık ne miktar gelirin orta gelir düzeyi olarak kabul edildiği veya edilmesi gerektiği hususudur. Bu konuda iktisatçıların esas aldıkları ölçü, ‘Orta Gelir Tuzağı’ kavramının ilk kez ortaya atıldığı tarihte ABD’de kişi başına düşen gelirin yüzde 20’sinin, ülke ekonomileri yönünden orta gelir düzeyi olarak kabul edilmesidir.

Günümüz değerlerine göre, ABD’de kişi başına düşen yıllık gelir yaklaşık olarak 50.000 Dolar olmakla, bunun yüzde 20’sine tekabül eden yıllık 10.000 Dolar tutarındaki gelir, orta gelir düzeyinin karşılığı olarak kabul edilmektedir.

Dünya Bankası’nın 2012 yılı Dünya Kalkınma Raporu’nda yer alan verilere ve bu konudaki uzman görüşlerine göre: ekonomileri kişi başına yıllık ortalama geliri 1,000 Doların altındaki ülkeler düşük gelirli ekonomilerdir. Kişi başına yıllık ortalama geliri 1.006 ile 3,975 Dolar arasında olan ülkeler alt orta gelirli ekonomilerdir. Yıllık ortalama kişi başına geliri 3,976 ile 12,275 Dolar arasında olan ülkeler üst orta gelirli ekonomilerdir. Kişi başına düşen yıllık gelirleri 12,276 Dolar ve üzerinde olan ülkeler ise, yüksek gelirli ekonomiye sahip ülkelerdir.

Peki! Türkiye’nin bu konudaki yeri nedir? Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 2015 yılı itibariyle açıklanan kişi başına düşen yıllık gelir 9,130 Dolardır. Ne var ki, TUİK daha sonra yaptığı açıklama ile ‘pardon’ diyerek bu rakamı revize etmiş ve yıllık gelir miktarını 11,014 Dolara çıkarmıştır. Türkiye’nin kişi başına milli geliri, bu konuda daha tarafsız, daha bağımsız ve objektif analizler yapan uzmanlara göre, 2015 yılında 9,290 Dolar, 2016 yılında ise 9.179 Dolardır. Gerek buna, gerekse az yukarıda değinilen Dünya Bankası’nın 2012 yılı Dünya Kalkınma Raporu’nda yer alan verilere göre, Türkiye üst orta gelirli ekonomiye sahip bir ülke durumundadır.

Bu verileri ve yanı sıra ‘Orta Gelir Tuzağı’ kavramının uzmanlar tarafından ‘bir ekonominin kişi başına düşen gelir düzeyine ulaştıktan sonra durgunluk içine girmesi, diğer bir deyişle gelir düzeyinin belirli bir aşamadan öteye gidememesi’ şeklinde tanımlanmasını esas alarak bir değerlendirme yaptığımızda, eğer kendimize yalan söylemek ve dolayısıyla kendimizi kandırmak istemiyorsak, söylenmesi gereken ilk şey, Türkiye’nin ‘Orta Gelir Tuzağı’ batağına düştüğü veya düşmek üzere olduğu hususudur.

Öyle ki, 2001 yılında yaşadığı ekonomik krizinden sonra uygulamaya koyduğu ekonomik programla ciddi bir ivme kazanan, siyasal ve ekonomik anlamda istikrar sağlayan Türkiye, ne yazık ki, son üç dört yıldır, başta ekonomi olmak üzere, siyasal, sosyal ve hukuksal yönden ciddi bir gerileme içindedir. Geride bıraktığımız üç dört yılda ve içinde bulunduğumuz 2017 yılında gerçekleşen ve gelecek yıllar için hedeflenen büyüme rakamlarının, kişi başına düşen milli gelirimizi bir üst seviyeye taşıyamayacağı, zira büyüme performansımızın düştüğü, yatırımların durduğu, işsizliğin ve enflasyonun giderek arttığı, ekonominin ve dolayısıyla ülke ekonomisinin motoru olan rekabetten giderek uzaklaşıldığı, bunun yerini birilerini zengin eden ama asla refah yaratmayan ‘yandaş kapitalizminin’ aldığı, siyasi istikrarın çok büyük ölçüde tahrip olduğu, ekonominin en önemli güvencesi ve koruyucusu olan hukuk güvenliğinin tamamen ortadan kalktığı açıkça ortadır.

Burada ‘hukuk devleti’ ilkesiyle ilgili özel bir paragraf açmak ve ekonominin gerek bireysel, gerekse ekonomik etkinliğe uygun sonuçlar üretmesinin, sadece ve sadece devletin ve ekonomisinin hukuk devleti ilkesine dayanmasıyla mümkün olduğuna vurgu yapmak gerekir. Bütün bu nedenlerle, yakalandığımız veya yakalanmak üzere olduğumuz orta gelir tuzağından kısa vadede kurtulmamız mümkün görülmemekte ve hatta uzunca bir süre orta gelir seviyesinde kalma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuz aşikar görünmektedir.

Peki, bu tuzağa düşmemek, düştüysek bundan kurtulmak için yapmamız gereken şey ya da şeyler nelerdir?

Öncelikle rekabete dayalı sağlıklı bir ekonomik ve sosyal yapı, istikrarlı bir siyasi ortam inşa etmek ve bunun için de önce bozulan toplumsal barışı yeniden sağlamak, farklı siyasi görüş ve tercihlere bağlı olan yurttaşlar arasındaki güven bunalımını ortadan kaldırmak gerekir. Bunlar kadar önemli olan bir diğer husus, bozulan adalet sistemini, yerle bir olan hukuk güvenliğini ve hukuk devleti ilkesini yeniden tesis etmek, adından başka hiç bir şeyi kalmayan yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını ivedi olarak ayağa kaldırmak gerekmektedir.

Orta gelir tuzağına düşmemek, düştü isek bu tuzaktan çıkmak için, tasarruf oranını artırmak, bunun için tasarrufu özendirmek, toplumu ve insanları ‘ürettiğinden daha fazla tüketmeme’ ilkesi yönünde bilinçlendirmek, neredeyse duran yatırımları finanse etmek suretiyle canlandırmak, emek piyasasındaki istihdam koşullarını, işçiler ve memurlar lehine iyileştirmek gerekir. Zira tasarrufu özendirmek, tasarruf oranlarını artırmak ve bu yolla yatırımlara iç finansman sağlamak, orta gelir tuzağına düşmemenin ya da düşülmesi durumunda, bu tuzaktan kurtulmanın en önemli gereklerinden birisidir.

Yine iktisatçılar tarafından orta gelir tuzağına düşmemek, düşüldü ise bu tuzaktan kurtulmak için önerilen diğer çareler: ‘verimliliği artırmak, teknolojik gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlamak ve iyi eğitilmiş işgücüne sahip olmak’ şeklinde açıklanmaktadır.

Eğer girişim ilerliyorsa, bolluk ekonomi ile birlikte artar; ama girişim yoksa, bolluk ekonomi ile birlikte çürür.’ Bu maksim büyük iktisatçı John Maynard Keynes’e ait. Ülkemizin, ülkemiz ekonomisinin çürümesini istemiyorsak eğer, öncelikle girişimi, yani yatırımları artırmamız gerekir. Esasen verimliliğin artması ve bolluk yeni girişimlerle, yeni yatırımlarla mümkün olur. Oysaki, günümüz Türkiye’sinin ekonomisi, özellikle kamu maliyesi, çok büyük ölçüde ‘girişimleri çoğaltmak, verimliliği artırmak’ üzerine değil, ‘verimsizliğin finansmanı’ üzerine kuruludur. O nedenle, bu yapıyı ve anlayışı terk etmek, kamu harcamalarını kısmak, Ege Cansen’in ifadesiyle, ‘ham madde sağlanmasından nihai kullanıcının eline geçinceye kadar daha çok sayıda ve daha yüksek ücretli insana iş imkanı sağlamadığı için katma değeri çok fazla olmayan’ yol yapımı, konut yapımı, köprü yapımı gibi hizmetleri bir an önce bırakmak, tarımı ve hayvancılığı teşvik etmek, yeni girişimcilerin ve yatırımcıların önünü açmak, sanayiye ve teknolojiye yatırım yapmak gerekir.

İyi eğitilmiş işgücüne sahip olmak için, her şeyden önce iyi bir eğitim sistemine sahip olmak gerekir. Ne yazık ki, Türkiye eğitim konusunda geriye gitmiştir. 4+4+4 garabetiyle başlayan bu gerileme, eğitim müfredatında bilime, teknolojiye yer vermek, en önemli hammadde olan, toplumdan gelen ve yine topluma giden insana yatırım yapmak yerine, cihada, insanla Tanrı arasında özel bir bağ oluşturan inanca (elbette bu ifade insanların dinini, dininin gereklerini öğrenmelerine karşı olmak anlamında değildir, dahası buna ihtiyaçta vardır, bütün mesele bu konuda ölçüyü kaçırmamaktır) ağırlıklı bir şekilde yer verilmekle, daha da geriye ve kötüye gitmiş ve gitmeye devam etmektedir. O nedenle, yaz  boz tahtası haline gelen eğitim ve öğretimi, düşünen, sorgulayan, soru soran analitik bir anlayışa ve Sokratik bir yapıya göre yeniden yapılandırmak gerekir.

Değil ise ne mi olur? Bizi bu dünyadan indirler. Eğer bu dünyadan inmek istemiyor ve dünyalı kalmak istiyorsak, ülkemizi, ülkemiz insanlarını seviyor ve onların daha mutlu, daha huzurlu, daha güvenli, daha refah içinde yaşamalarını gerçekten istiyorsak, bütün bunları yapabilmek ve ülkemizin gelişmiş ülkelerle arasında olan farkı kapatabilmek için, birbirimizle kavga etmeyi, didişmeyi, birbirimizi aşağıya çekmeyi bırakmamız, ‘yeni bir devlet kurmak’ yerine, sahibi olduğumuz  Devletimizin ve Cumhuriyetimizin değerini bilmemiz ve hep birlikte daha ileriye, daha ileriye doğru koşmamız gerekir.

Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.” Karl MARKS

KARL MARX’IN “LOUİS BONAPARTE’IN ON SEKİZİNCİ BRUMAİRE”İNİ OKUMANIN TAM DA ZAMANI!

Yaşadığımız günlerin bana hatırlattığı elbette pek çok şey var. Mesela tarihte yaşanmış sosyal, siyasal olaylar, mesela bu olayların doğurduğu sosyal, siyasal, ekonomik ve hukuki sonuçlar, mesela bu olayların kimi gerçek, kimi naylondan kahramanları, mesela bunlarla ilgili olarak okuduğum, sonra yeniden okuduğum kitaplar. Mesela bu yazının konusu olan, dahası beni bu yazıyı yazmaya motive eden Karl Marx’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” isimli kitabı.

Hepimizin bildiği üzere, Fransız siyasi tarihinde iki Napolyon vardır. Birincisi 1804-1814 yılları arasında ve 1815’de tekrar imparator olan,  gerçekleştirdiği fetihlerle Avrupa’nın siyasi haritasını tamamen değiştiren, hukuk ve yönetim alanlarında yaptığı düzenlemelerle devrim sonrası Fransa’sının devlet yapısını yeniden şekillendiren, asker olarak, siyasetçi olarak gerçekten büyük olan, kahraman olan hepimizin çok yakından tanıdığı Napolyon Bonapart’tır. Asker olarak, siyasetçi olarak, devlet adamı olarak Atatürk kadar büyük olmasa da, kendi çapında büyük olan Napolyon Bonapart.

Bir diğeri ise Napolyon Bonapart’ın yeğeni olduğu için adını ondan alan, ancak onun kötü bir karikatürü olan Louis Napolyon Bonapart. Karl Marx’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” isimli kitabı bu Napolyon Bonapart üzerinedir.

Marks bu kitabında Üçüncü Napolyon olarak da anılan Louis Napolyon Bonapart`ın gerçekleştirdiği darbeyi, amcası Napolyon Bonapart`ın daha önceden gerçekleştirdiği darbeyle karşılaştırır ve yanı sıra on dokuzuncu yüzyıl ortasındaki Fransa’da yaşanmış sınıf mücadelelerini, bu mücadelelerin bir hükümet darbesiyle sonuçlanmasını ve başarısızlığa uğramasını, bunun doğurduğu ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçları analiz eder. Bu bağlamda, o tarihte Fransa’da mevcut sınıfların siyasal hedeflerini, bu sınıfları temsil edenlerin örgütlenme biçimlerini, siyasal iktidarın oluşum sürecini 1852 gibi çok erken bir zamanda çok büyük bir açıklık ve öngörüyle ortaya koyar.

Marks bunu yaparken, Hegel’e de atıfta bulunur ve şöyle yazar: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.

Marks’ın trajedi olarak nitelendirdiği birinci olay, Napolyon Bonapart’ın Fransa’da Direktuvar yönetimine son vererek Konsüllük dönemini başlatan ve böylece Napolyon Bonaparte’ın diktatörlük rejimini kurmasına uygun ortamı hazırlayan ve 18 Brumaire Darbesi olarak isimlendirilen 9-10 Kasım 1799 tarihli darbedir. Darbenin bu adı almasının nedeni Fransız Devrim takviminin Brumaire Ayının on sekizinci günü olmasındandır. Esasen Fransız Devrimi fiilen bu darbeyle sona ermiştir. Öyle ki, bu tarihte Paris ordusunun başına geçen Napolyon Bonapart’ın ilk işi darbe yapmak, bu amaçla Fransız Parlamentosu’nu basmak ve dağıtmak olmuştur.

Napolyon’un hikayesinin Marks tarafından trajedi olarak nitelendirilmesinin nedeni ise, elde ettiği büyük askeri, idari, siyasi başarılarının ardından 18 Haziran 1815 tarihinde İngiliz ve Prusya kuvvetlerine karşı Waterloo’da uğradığı büyük yenilgi sonrasında tahtan ikinci kez indirilmiş, İngilizler tarafından St. Helena (Atlantik) adasına sürgüne gönderilmiş ve orada ölmüş ya da bazı iddialara göre zehirlenerek öldürülmüş olması nedeniyledir.

Mütevazı bir Fransız karı kocanın, Carlo Bonapart ve Marie Letizia Ramolino’nun çocuğu olarak dünyaya gelen, askeri akademiyi bitiren, sonrasında topçu birlikleri komutanı, başarılı ama sıradan bir asker olan Napolyon’un hikayesinin trajikliği, onun en aşağıdan en yükseğe çıkmış olmasına rağmen, başarılarını hazmedememesi, siyasi hırslarını dizginleyememesi nedeniyle tepe taklak düşmüş olmasından gelir.

Uzmanlar siyasi tarihteki böylesine yükselmeleri, sonrasında öylesine düşmeleri, ben neymişim demeleri güç zehirlenmesine bağlıyorlar.  Kadim tarihte Neron, daha yakın tarihte Hitler, Mussolini, Stalin, en yakın tarihte Nasır, Saddam, Kaddafi ve bunların benzerleri bu hastalıktan mustarip oldukları için kaderleri de, akıbetleri de aynı olmuştur.

Bunları burada bırakalım ve yazımızın konusunu oluşturan Marks’ın “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” isimli kitabına dönelim. Marks’ın bu eserinde birincisiyle kıyaslayarak anlattığı ve komedi olarak nitelendirdiği ikinci darbe, Napolyon Bonapart’ın yeğeni Louis Napolyon Bonapart tarafından yapılan darbedir. Bu darbenin özelliği birincisinden farklı olarak ortalama bir adamın iktidara gelmesi, imparator unvanını elde etmesi ve giderek toplumu esir almasıdır. 1791 ve 1793 tarihli Fransız Anayasalarının, bu anayasaların getirdiği temel hak ve özgürlüklerin çöpe atıldığı, bu bağlamda protesto hakkı, toplanma ve örgütleme, ifade ve basın özgürlüğü gibi hak ve özgürlüklerin önemli ölçüde kısıtlandığı, vatan, millet, bayrak, din gibi değerlerin alabildiğine istismar edildiği bu dönem Fransız siyasi tarihinin en baskıcı dönemlerinden birisidir. O tarihlerde Fransa’da yaşayan Karl Marks’da eşi ve iki küçük çocuğuyla birlikte Fransa’dan dışarıya  çıkarılmıştır.

Marks’ın bu çalışmasında bireyin tarihteki yerini “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan önlerinde buldukları, geçmişten devir aldıkları verili koşullar içinde yaparlar. Göçüp gitmiş tüm kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine kabus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişteki ruhları yardıma çağırırlar, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılırlar, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünürler ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar….” diyerek açıklaması ondandır.

Napolyon Bonapart’ın yegeni Louis Napolyon’da, tıpkı amcasının 1799’da yaptığı gibi 1851’de darbe yapmış, bu darbe sonrasında Fransız Parlamentosu’nu kapatmış ve kendi imparatorluğunu ilan etmiştir. Karl Marks o nedenle ironi yapmış ve eserine “Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire” adını vermiştir.

Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’i, 1848 ile 1852 yılları arasında Louis Napoyon Bonaparte’ın iktidarının gücünün yükselmesinin ve ilk başta, hem sivil toplum, hem de kapitalist sınıfın siyasal temsilcileri olan burjuvazinin pahasına tek bir elde toplanmasının yolunu açmasının günümüze de ışık tutan anlamlı bir analizidir. Esasen bu çalışmanın önemi, devletin bir ‘evrensel anlayış enstrümanı’ veya ‘etik bir topluluk’ olarak herhangi bir bakış açısından olan farkına Marks’ın son derece özel bir yaklaşımda bulunmasından dolayıdır. Onun için Marks eserinde, devlet cihazına yönelik olarak, sivil toplumun ve siyasal eylemin özerk kaynağı üzerine olan eşzamanlı ‘parazitli bir vücut’ olduğu vurgusunu yapmıştır. Bu amaçla Marks, Bonapart rejimini tanımlamak için Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’inde şunları yazar:

Bu yürütme gücü, muazzam bürokratik ve askeri organizasyonuyla, kendi mahir  devlet makinesiyle, beslediği yarım milyon sayıdaki memurlarıyla ve ayrıca bir diğer yarım milyonluk ordusuyla bu korkunç parasitik vücut…Fransız toplumunun bütün gözeneklerini bir ağ ve bir jigle gibi boğmuştur.

On Sekizinci Brumaire’de yaptığı analizlerinde Marks, tıpkı Hegel’e yönelik eleştirilerini içeren Hegel’in Hak Felsefesi’nin Eleştirisi isimli eserinde olduğu gibi, devletin organlarının, sadece sivil toplumun egemen sınıfı içindeki siyasi hayatı koordine etmediğine işaret eder. Ona göre yürütme organı, belirli şartlar altında – mesela sosyal güçler arasında nispi bir denge olduğunda – onu koordine ettiği kadar, değişimi de destekleyen bir kapasiteye sahiptir. Ne var ki, Marks, bu fikri incelerken dahi, muhafazakar bir güç olarak tamamen devlet üzerine odaklanır. Bu amaçla gözetim için bir mekanizma olarak devletin enformasyon ağının önemini ve devletin kendi kapasitesiyle sosyal olayların statükoyu tehdit etmesini baltalayan siyasal özerkliğin kilitlenmesinin yoluna da vurgu yapar. Dahası, devletin bastırıcı boyutuna, onun mevcut düzenlemelerinin bozulmazlığına, onun kapasitesi tarafından muhafaza edilmesi inancının tamamlanmasına işaret eder. O zamana kadar genel iradenin ifadesi için esas olan devlet, Marks’a göre ‘evrensel amaçları özel çıkarın bir başka şekline’ devir etmiştir.

Louis Bonapart’ın aldığı inisiyatiflerin kesin sınırlamaları vardır, mamafih, toplumu büyük krizlere fırlatmadan devletin herhangi bir yasama ve yürütme branşı üzerinde yapılacak işleri de vardır. Bonapartist rejim üzerindeki bu çalışmasında Marks’ın çıkardığı en önemli sonuç, kapitalist bir toplumda devletin toplum üzerindeki bağımlılıktan ve bunların hepsinin üzerinde bulunan üretim sürecinin esas sahibinden ve kendisini kontrol edenden kaçamamasıdır. Marks’a göre devlete olan bağımlılık, özellikle sermaye sınıfının ekonomik krizin kuşatması altında olduğunda ortaya çıkar; o nedenle de her tür ekonomik organizasyon devlet aparatının hayatta kalan maddi kaynaklarını yaratır. Devletin tüm siyasaları uzun vadede tüccarın sattıkları, sermaye  sahiplerinin ürettikleriyle birlikte hareket eder, aksi takdirde sivil toplum ve devletin istikrarı tehlikeye düşer. Louis Bonapart’ın burjuva temsilcilerinin siyasal güçlerini gasp etmiş olması ve böylece hayati kaynağı kendi geliri ve banka kredileri olan burjuvazinin kendi ‘maddi gücünü’ koruması ondandır. Bunu yapmak suretiyle Bonapart burjuvaziye sadece yardım etmemiş, aynı zamanda burjuvazinin uzun vadedeki ekonomik çıkarlarını ayakta tutmuştur. Bunu yapmakla sadece görevinde daha sonra yapacağı tercih her ne ise, o görevin gerektirdiği gelecekteki siyasal gücü doğrudan yenilemenin temelini atmıştır.

Victor Hugo’nun ‘Küçük Napolyon” adını takarak dalgasını geçtiği Louis Napolyon, her ne kadar her alanda ve her konuda amcasını taklit etmiş ise de, onun kötü bir karikatürü olmaktan öteye gidememiştir. Küçük mülkiyet sahibi köylüleri arkasına alarak yaptığı darbe sonrasındaki yönetim tarzıyla totaliter bir rejimin, siyasi oportünizmin ve popülizmin somut bir örneği olmuştur. Neden mi? Louis Bonaparte’ın bu iktidarının ardındaki gerçek güç Fransız sermayedarları ve aristokrasisi olmuştur da ondan. Nitekim kısa bir zaman içinde Louis Bonaparte’ın imparatorluğuna destek olan küçük mülk sahiplerinin, köylülerin ve işçilerin yaşam standardı düşmüş, sermaye sahiplerinin ve aristokrasinin ki ise olağanüstü şekilde yükselmiştir.

Kıssadan hisse: Geçmişte yaşanan bazı şeyler, daha sonra ve hatta günümüzde yaşanan bazı şeylere ne kadar da çok benziyor! Yoksa tarih gerçekten tekerrür mü ediyor?

 

 

Hepimiz yeniden doğmalıyız, sonra bir daha ve bir daha…” George Bernard SHAW

BİR DAHA, SONRA BİR DAHA, BİR DAHA NASIL DOĞAR İNSAN?

Dünya çapında ünlü bir filozof olan John Bordley Rawls’ın temel eseri ‘A Theory of Justice’ nihayet Phoenix Yayınları tarafından ‘Bir Adalet Teorisi’ ismiyle yayınlandı. Birçok kez Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği başkanlığı yapan Vedat Ahsen Coşar tarafından Türkçeye kazandırılan bu kitap, 20.yüzyılın siyaset felsefesi alanında hazırlanmış en önemli kitap olarak görülmekte. Rawls, 1971 yılında yazdığı bu kitaptan sonra 1993’te ‘Siyasal Liberalizm’i kaleme aldı. Bu eser de, bir anlamda onun adalet kuramı çalışmasının bir devamı niteliğindedir.

Rawls, 1950’lerde ceza üzerine yazdığı ilk yazılarından, doğruluğun (ve dolayısıyla etiğin) temellerine yönelik yazılarına kadar, bütün yazılarında toplumsal adalet ya da adaletin eşit dağılımı sorunlarıyla uğraştı. Söz konusu ‘Bir Adalet Teorisi’ kitabında Rawls, ‘hakkaniyet olarak adalet’ fikrini şekillendirmeye çalıştı. O, faydacı ahlak felsefesi karşısında toplumsal bir adalet düşüncesi oluşturma arayışındadır. Bu bağlamda şekillenen liberal adalet anlayışını sözleşmecilik ilkesiyle birlikte temellendirir.

Bu durum, bir anlamda ‘toplumsal sözleşme’ geleneğinin devam ettirilmesi olarak görülmektedir. Rawls’ın adalet kuramı iki ilkeyle belirtilebilir: 1. Özgürlükler konusunda eşitlik. 2. Toplumsal eşitsizliklerin toplumda dezavantajlı durumdakilerin yararı gözetilerek çözümlenmesi. Rawls’ın teorisi ve formülasyonları döneminde çok yoğun tartışmalara yol açtı. Özellikle teorinin içerdiği rasyonel çekirdek, yani neden ve nasıl diğerlerine nazaran Rawls’ın belirttiği adalet anlayışını tercih edeceğimiz konusundaki rasyonellik, teorinin tartışmaya açık yanını oluşturduğu iddia edilmekte. Rawls, çoğulcu ve eşitlikçi bir siyasal liberalizm anlayışı içinde ‘hakkaniyet olarak adalet’ fikrine imkan olacağını düşünmektedir.  

…… 

Türkiye’nin en ünlü ve en saygın hukukçularından biri olan Vedat Ahsen Coşar, ‘Bir Adalet Teorisi’ eserine yazdığı önsözde kitabın çağdaş bir sosyal sözleşme olduğunu belirttikten sonra, ‘Nitekim ‘Nitekim John Rawls’ın bu hususu benim amacım, örnekleri Locke, Rousseau ve Kant’ta bulunan sosyal sözleşme teorisini geliştirmek, benzer nitelikteki bu teorilerin yüksek düzeydeki soyutlamasına ulaşan bir adalet kavramı sunmaktır’ demek suretiyle ifade ettiğini söylüyor.

Yukarıda ki bölümü değerli akademisyen Hüseyin Aykol’un 28 Nisan 2017 tarihli Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’nde yazdığı ‘John Rawls ve Bir Adalet Teorisi’ isimli makalesinden alıntıladım.

Kendisine teşekkür etmekle birlikte, Sayın Aykol’un “Türkiye’nin en ünlü ve en saygın hukukçularından biri olan Vedat Ahsen Coşar” nitelemesini ve övgüsünü ne ölçüde hak ettiğimi bilmiyorum. Aksine hiç de ünlü olmadığımı, olmayı da hiç istemediğimi, üç dönem Ankara Barosu Başkanlığı, bir dönem Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yapmış olmakla, bir zamanlar ‘önemli adam’ olduğumu, ancak kişisel ilkelerim ve değerlerim itibariyle ve her koşulda ‘önemli değil, değerli olmayı”, kendimi oldurmayı hedeflediğimi, belki de bundan dolayı mesleğim de dahil olmak üzere, hangi işi ve görevi üstlendi isem, o işin ve görevin hakkını verdiğimi, hayatım boyunca hep inandığım şeyleri yaptığımı, o nedenle “İnandığı şeyi yapan insanın enerjisi asla tükenmez.” diyen Goethe’yi doğrularcasına enerjimin hiç tükenmediğini, mesleğimi, işimi, üstlenlendiğim görevleri iyi yaptığımdan olsa gerek, her zaman için vicdanımın rahat olduğunu, hep huzur içinde ve kendimle barışık olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

… Dünya değil elbette, ama baroculuk hayatım, Türkiye Barolar Birliği, benim için o gün orada bitiyor. Bitiyor, zira bu işlere, bu yerlere ait hayallerimin mağlup olduğunu, tahayyüllerimi gerçekleştirmek için baroculuk ömrümü uzatmanın bir anlamı kalmadığını düşünüyorum. Artık Kafka’nın küçük fablındaki adamın, atını eyerlemesini istediği hizmetçinin nereye gideceğini sorduğunda verdiği cevaptaki gibi bir yere gitmeliyim. ‘Buradan uzağa, işte hedefim.’ Zen adamları gibi bugünün, şimdinin ötesine geçmeliyim. Kendime yeni hedefler bulmalı, hayatıma yeni anlamlar katmalı, yeni heyecanlar yaşamalıyım….

26 Mayıs 2013 tarihinde yapılan Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı seçimini kaybettiğim andaki ve sonrasındaki duygu ve düşüncelerimi içeren yukarıdaki bölümü “FÎHİ MÂFÎH – İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR” adıyla yayınladığım anılarımdan alıp buraya aktardım.

O gün her ne kadar bunları düşünmüş, hissetmiş, hedeflemiş ve anılarımda bunu böyle ifade etmiş isem de, açık olmak gerekir ise, o aşamada nereye gideceğimi, ne yapacağımı, önüme hangi hedefleri koyacağımı, hayatıma hangi anlamları katacağımı, hangi yeni heyecanları yaşayacağımı tam olarak bilmiyordum. Ama kendimi iyi tanıdığım, kendime ve yeteneklerime inandığım, güvendiğim için bunun böyle olacağını biliyor, öngörüyor ve hissediyordum.

Ve hayat ve zaman hızla akıp gitti. Öyle ki, o günden bugüne dört yıla yakın bir zaman geçti. Bu sürede ve süreçte, hayatımda inişler, çıkışlar oldu. Yalpaladığım, bocaladığım zamanlar, yaşadığım sıkıntılı olaylar oldu. Hayatıma girenler, hayatımdan çıkanlar, benim hayatımdan çıkardıklarım oldu. Ama ben zaman içinde o gün dediğim yere salimen ulaştım. Bugün tam da öyle bir yerdeyim. Hani Ahmet Hamdi Tanpınar o güzel şiirinde: “Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında. / Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil, / Rüzgarda uçan tüy bile / Benim kadar hafif değil. / Başım sükutu öğüten / Uçsuz bucaksız değirmen; / İçim muradına ermiş / Abasız, postsuz bir derviş. / Kökü bende bir sarmaşık / Olmuş dünya sezmekteyim, / Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim.” diye yazar ya, ben  de bugün huzurun rengi olan, sakinliğin, dinginliğin, düşünmenin, düşünürken dinlenmenin, dinlenirken düşünmenin, kalıcı ve derin duyguların rengi olan “mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzmekteyim.”

Ne oldu, neler oldu ya da ben ne veya neler yaptım da böyle oldu? Çok iyi bildiğim, hemen her zaman uyguladığım ama o aralar  – biraz da yaşadığım zor günlerden olsa gerek – unuttuğum bir şey geldi aklıma daha sonra. Amerikalı stres yönetimi uzmanı Arthur Gordon’un “The Turn of the Tide/Gelgit Dönemeci” isimli kitabında yazdığı şey, yani “washing away your worries/üzüntülerinizi uzakta yıkayın” öğüdü. Üzüntümü uzakta yıkamam için ne yapmam gerekiyordu? Arthur Gordon yukarıda sözünü ettiğim kitabında “Kişinin motivasyonlarının yanlış olması durumunda, hiçbir şeyin doğru olmayacağını anladım bir anda. İster postacı, berber, sigortacı veya ev kadını olun, isterse başka bir iş yapın sonuç değişmez. İşinizi sadece başkalarına hizmet ettiğinizi hissettiğiniz sürece iyi yapabilirsiniz. Başkalarına bir yararınız olmuyor ise eğer, işinizi iyi yapamazsınız.” diyerek ne yapılması gerektiğini söylüyordu. Ben de bu öğüde sarıldım.

Bir hizmet alanı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak, mesleğime, meslektaşlarıma, ülkeme, ülkem insanlarına, hukuka hizmet etme alanım kapanmıştı. Ama hizmet etmenin alanı, sadece bunlar ve bunlarla sınırlı değildi. Başkaca işler, yapılacak başkaca hizmetler, başkaca hizmet alanları mevcuttu. Önemli olan insanın kendisini doğru motivasyonlarla ve doğru motivasyonlara yönlendirmesiydi. O andan itibaren bu düşünceyle, bu motivasyonla yeniden işe koyuldum. Zihnimdeki çöpleri boşalttım önce. Daha sonra çevre temizliği yaptım. Bu amaçla psikolojide “deşarj” denilen şeyi, yani “yük boşaltma” işini uyguladım. Aşama aşama sırtımdaki bütün yükleri, safraları attım ve hayata, hayatıma yeni bir başlangıç yaptım.

Bu bağlamda Ocak 2014 ayı başında ahsencosar.wordpress.com adlı blogu kurdum. Bu blogda hukuk üzerine, siyaset, felsefe, genel felsefe üzerine, edebiyat, sanat üzerine, okuduğum kitaplar üzerine entelektüel bir zevkle yazılar yazmaya, ilgi duyanlara, okuyanlara bu alanda hizmet vermeye başladım.

Burada yazdığım yazıları, Mayıs 2014 ayında Phoenix Yayınevi tarafından basılan “BİR GÖZYAŞI, BİR GÜLÜMSEME” adıyla kitaplaştırdım. Birinci cildi yine aynı yayınevi tarafından Nisan 2017 ayında “FÎHİ MÂFÎH – İÇİNDEKİLER İÇİNDEDİR” adıyla yayınlanan, ikinci ve üçüncü cildi de yakında yayınlanacak olan anılarımı yazdım.

Hayat ve işler bu şekilde yürürken, yani ben hizmetlerimi bir başka alanda, yayın alanında sürdürürken “Hizmet Tanrısı” kapımı bir kez daha çaldı. Siyasal&Phoenix Yayınevi’nin sahibi, dost insan, özel insan, güzel insan Ünal Sevindik, bu yazının en başına koyduğum Sayın Hüseyin Aykol’un 28 Nisan 2017 tarihli Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’ndeki makalesinde sözünü ettiği Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawsl’un BİR ADALET TEORİSİ isimli kitabını İngilizceden Türkçeye tercüme etmemi teklif etti.

1971 yılında yazılan, Almanca, Fransızca gibi dünyanın önde gelen dillerine çevrilmesine, eleştirmenlere göre yirminci yüzyılda ahlak ve siyaset felsefesi üzerine yapılmış en önemli çalışma olmasına, bu alanlarda paradigma değişikliklerine yol açmasına, yazıldığı tarihten itibaren kırk altı yıl geçmiş bulunmasına rağmen, Türkçeye tercüme edilmemiş olan bu önemli ve değerli eseri, sekiz dokuz aylık yoğun bir mesai sonrasında Türkçeye tercüme ettim.

Üstlendiğim ve üstesinden geldiğim bu işle birlikte adeta yeniden doğdum. Gözlerimi yeni, yepyeni bir dünyaya açtım. Bu tam da Stefan Zweig’in dediği gibi bir şey oldu, yani “Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir” gibi bir şey. Dünyayı değiştirmek gibi bir iddiam, bir gücüm, bir işim, bir görevim yok elbette. Ama “Derisini değiştirmeyen yılan ölür‘ diyerek değişimin önemine, değerine, yaşamsallığına işaret eden Nietzsche’den öğrendiğim bir şey, bu bağlamda dünyamı, hayatımı, ihtiyarlamış, kirlenmiş düşüncelerimi değiştirmek gibi bir iddiam, bir çabam, bir talebim, bir amacım her zaman vardı. Halen de var. Ben de bunu yaptım. Dünyamı değiştirmek için, önce kirlenen çevremi, kirlenen ilişkilerimi değiştirdim. Ben kendi dünyam içinde mekan ve pozisyon değiştirip bulunduğum yerden daha ileriye, daha öteye gittikçe, geçmişteki pek çok şey, pek çok hedef ve dahi kimi hırslar, kimi sevdalar, kimi dostlar, kimi arkadaşlar, kimi ilişkiler birer birer anlamını, işlevini ve güncelliğini yitirdi, hepsi ama hepsi çok gerilerde, çok uzaklarda, çok eskilerde kaldı.

Kişisel tarihim içinde dünyaya ilk merhaba dememi saymazsak eğer, bu benim üçüncü kez doğmamdı aslında. İlki Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak ders verdiğim 1998 yılı ve sonrasındaki on dört yıl içinde ve aşama aşama olmuştu. Bu süreçte de kirlenmiş ilişkilerimi, çevremi, kirlenmiş, kocamış fikirlerimi değiştirmiş, kendimi hemen her alanda yenilemiş, oldurmuş ve adeta yeniden doğmuştum.

Sonraki yeniden doğuşum, Ankara Barosu’nda başkan, sonra bir daha, sonra bir daha başkan olmamla ve bunu takiben Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçilmemle oldu. Arkadaşlarımla birlikte gerek Ankara Barosu’nda, gerekse Türkiye Barolar Birliği’nde çok şeyler yaptığımız o görevler, o zamanlar, artık çok ama çok gerilerde kaldı. Bizim emek emek yaptığımız o mekanlarda, geride, çok gerilerde bıraktığımız o pozisyonlarda, o statülerde, şimdi yeni çocuklar çelik çomak oynuyorlar.

Hizmet etme alanındaki bu son makas değiştirmem ve gözlerimi başka bir dünyaya açmam sonrasında, önümde yürüyeceğim yeni, yepyeni bir yol açıldı. Bu yolda yürürken Obama’nın Harvard Legal Review/Harvard Hukuk Dergisi’nde yayınlanan “Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkan’ın Rolü”, Alfred Üniversitesi akademisyenlerinden Henry M.Holland Jr. tarafından edit edilen “Politics Through Literature”, yani “Edebiyatta Siyaset” isimli kitap içinde yer alan on dokuzuncu yüzyılın önde gelen Amerikalı romancılarından James Fenimore Cooper’un ‘An Aristocrat and A Democrat / Bir Aristokrat ve Bir Demokrat” gibi çerez niteliğinde başkaca tercümeler ve yine tercüme ağırlıklı monografik bir çalışma olan “Amerikan Ceza Hukuku’nun Kökenleri, Dünü, Bugünü” başlıklı yazıyı yazdım. Ve bütün bunları blogumda yayınladım.

Ve şimdi bir başka kitabın, İngiliz siyaset ve sosyoloji profesörü David Held’in “Political Theory and The Modern State /Siyasal Teori ve Modern Devlet”  isimli kitabının İngilizceden Türkçeye tercümesi üzerinde çalışıyorum.

Eylül-Ekim 2017 tarihi itibariyle tamamlanacak ve Siyasal&Phoenix Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan kitap, devlet, iktidar, meşruiyet ve demokrasi üzerine olan, hepsi bir diğerinden önemli ve değerli dokuz makaleyi içeriyor. Modern Devlet Üzerine Merkezi Perspektifler / Sınıf, İktidar ve Devlet / Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri / İktidar ve Meşruiyet / Liberalizm, Marksizm ve Kamu Politikasının Gelecekteki Yönü / Demokrasi Teorisinin Çağdaş Kutuplaşması: Üçüncü Yol Meselesi / Yurttaşlık ve Özerklik / Egemenlik, Ulusal Politikalar ve Küresel Sistem / Bir Siyaset Disiplini? başlıklarını taşıyan bu makaleler, siyasi tarihin ve siyaset biliminin geçmişteki önemli isimleri olan Hobbes’tan, Locke’a, Bentham’dan, James Mill’e ve John Stuart Mill’e, günümüzün bu konulardaki önemli düşünürlerinden Giddens’tan, Habermas’a kadar uzanan tarihsel, siyasal ve düşünsel bir süreci izliyor.

Kitap, içeriği itibariyle sadece siyasete ilgi duyanlar, avukat, yargıç, savcı olanlar, hukuk, siyaset bilimi, kamu alanlarında öğrenim gören öğrenciler için değil, aynı zamanda hak, hukuk, adalet, demokrasi, meşruiyet gibi son derece ciddi konular ve sorunlarla boğuşan ülkemize, ülkemiz aydınlarına, siyasetçilerine referans olacak, yol gösterecek nitelikte ve içeriktedir.

Hayat böyle bir şey işte! Bir kapı kapanırsa hayatta, bir hizmet, bir eylem, bir faaliyet alanı sona ererse, bir başka kapı, bir başka hizmet, bir başka eylem ve faaliyet alanı mutlaka açılır. Ve dahi hayat boşluk tanımaz, onun için de bir gidenin yerini bir başkası alır, bir bitenin yerini bir diğeri doldurur. Yani tam da Çinlilerin dediği gibi “Yeşil bir dal saklarsan yüreğinde eğer, şarkı söylemeye bir kuş mutlaka gelecektir.” Yeter ki, sen inan, sen sabret, sen iste ve hak et! Yeter ki, sen değiş, sen üret, sen yarat; değişmek, üretmek ve yaratmak için yeniden doğ, sonra bir daha, sonra bir daha doğ!

 

 

 

 

 

 

 

,

 

 

.