“…Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. İnsanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. Ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir: şu erdem ya da kusur denilen şeyin. En umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir….” Veba, Albert CAMUS

Kimse Görmek İstemeyenler Kadar Kör Değildir.” Jonathan SWIFT

VEBA VE KÖRLÜK ÜZERİNE!

“…Veba sözcüğü ilk kez ağza alınıyordu… Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar. Bir savaş patladığında insanlar ‘uzun sürmez bu, çok aptalca!’ derler ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir, insan hep kendini düşünmese bunun farkına varabilirdi. Bu açıdan burada oturanlar da herkes gibiydi. Kendilerini düşünüyorlardı. Bir başka deyişle hümanisttiler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçek dışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider ve önlemlerini almadığından başta hümanistler gider… Yurttaşlarımız da kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak… Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe… Gündüz ya da gece olsun, öyle bir saat vardır ki, insan korkaklaşır… Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. İnsanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. Ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir: şu erdem ya da kusur denilen şeyin. En umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir…

Yukarıdaki sözler, edebiyat eleştirmenleri tarafından umudun ve inancın romanı olarak isimlendirilen Albert Camus’nun “Veba” isimli romanından alınmıştır. Okuyanların hatırlayacakları üzere, Cezayir’de, Oran kentinde yaşayanlar, bir sabah uyandıklarında kapılarının önünde fare ölüleriyle karşılaşırlar. Bunu umursamadıkları için farelerin neden öldüğünü öğrenmek istemezler ve o nedenle bu konuda herhangi bir araştırma da yapmazlar. Sadece kent halkı değil, kentin selametinden, halkın sağlığından ve hayatından sorumlu olan kent yönetimi de, farelerin ölümünün bir felaketin başlangıcı olduğunu düşünmez ve halkın sağlığı için gerekli olan hiçbir önlem almaz. Oysa kapıyı çalan felaket veba hastalığıdır. Hastalık yavaş yavaş farelerden insanlara geçmeye başlar. Bütün bu olanlar münferit olaylar olarak değerlendirildiği için, hastalık, gerek halk, gerekse kent yönetimi tarafından ciddiye alınmaz. Kent halkının büyük bir kısmı, bana bir şey olmaz anlayışıyla gündelik hayatını sürdürür, işine gücüne, yemesine içmesine, eğlenmesine devam eder. Ne var ki hastalık giderek tüm kente yayılarak salgın halini alır, ölümler görülmeye başlar ve ölen insan sayısı her geçen gün daha da artar. Ve sonunda kent karantina altına alınır, kentin kapıları dışarıya kapatılır ve kent kendi kaderiyle baş başa bırakılır.

Bütün bunlar yaşanırken kentteki her kafadan ayrı bir ses çıkar. Kentin kanaat önderlerinden rahip Panaleux: vebanın Allah’ın Oran kentine bir lütfu olduğunu, Allah’ın Oran kentindeki insanları sınamak için vebayı gönderdiğini, inancı sağlam ve arınmış olanların hastalıktan korkmaları için hiçbir neden olmadığını, hastalığın sadece kötü ruhları cezalandıracağını, onların canını alacağını söyler.  Kilisede hemen her gün verdiği vaazlarda, kendisinin arınmış olduğuna, o nedenle vebanın kendisine hiçbir şey yapamayacağına inandığını ve vebadan korkmadığını söyleyen rahip Panaleux’de sonunda vebaya yakalanır ve acılar içinde ölür.

Daha ilk günden tehlikeyi ve felaketi gören kentin bir diğer kanaat önderi olan Dr.Rieux, beraberindeki üç beş arkadaşıyla birlikte vebaya karşı mücadele etmeye başlar. Onun ve arkadaşlarının özverili çalışması sonunda veba yenilir ve kenti terk eder.

Camus’nun romanında veba metaforu ile anlatmak istediği şey, insan olarak pek çoğumuzun içindeki en tehlikeli veba olan bencilliğe, ilgisizliğe, duyarsızlığa, nemelazımcılığa ve benzeri diğer kötülüklere işaret etmektir. Bunlarla mücadele etmek ve bu mücadelede başarılı olmak için önce  ‘neden’ diye sormak ve daha sonra o nedenin nedeni olan içimizdeki en büyük vebayla, yani bencillikle, kötülükle, duyarsızlıkla mücadele etmek gerekir. Camus’nun vebasında bu soruyu soran, vebaya karşı başlatılan mücadeleye önderlik eden ve bunda da başarılı olan Dr.Rieux’dur. Yani Camus’nun “Başkaldıran İnsan”ıdır.  Ama Dr.Rieux, bu başarının geçici olduğunu, bencillikle, ilgisizlikle, duyarsızlıkla, nemelazımcılıkla ve insani diğer kötülüklerle mücadele edilmediği takdirde, vebanın bir gün tekrar geri geleceğini  söyler.

Hayatın anlamını “mücadele etmek” olarak tanımlayan ve “Sisyphus Efsanesi” isimli romanında, her defasında taşı tepeye çıkarmakta başarısız olan, ama yine de ve yeniden taşı tepeye çıkarmaya çalışan insanın trajik kaderini ve hayatla olan bitmeyen mücadelesini anlatan Camus, hem ‘Veba’, hem de “Sisyphus Efsanesi”  isimli gerçekten eğitici, öğretici ve sıra dışı romanlarıyla ilgili olarak ve özetle şunları söyler: “İnsan her gün aynı şeyleri anlamsızca tekrar eder. Her gün araba, iş, öğle paydosu, tekrar iş, tekrar araba, ev, yemek, uyku… Haftanın beş günü. İşin komiği, bu kimsenin garibine gitmez. Ama bir gün insan şöyle bir durur ve kendisine “neden” diye sorar. “Veba”da , “neden” sorusu, fareler şehre ölüm dağıtmaya başladıktan sonra ortaya çıkar. Ve “her şey başlar.

Kıssadan hisse: Her türlü kötülükle mücadele etmek için bana ne diye düşünmemek, önce neden diye sormak, düşünmek, sorgulamak, daha sonra itiraz etmek ve en sonunda da her türden haksızlıkla, kötülükle, bencillikle mücadele etmek gerekir. Değil ise ne mi olur? O kötülüklerin yarattığı kirlilik birikir, birikir ve gün gelir o toplumdaki herkesi boğar.

…Neden kör olduk, Bilmiyorum, bunun nedeni belki bir gün keşfedilir, Ne düşündüğümü söylememi ister misin, Söyle, Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler mi…

Okuyanlar hatırlayacaklardır, yukarıda yer verdiğim cümleler Portekizli yazar Jose Saramago’nun “Körlük” isimli kitabının son paragrafının bir önceki paragrafından alınmıştır.

Camus’nun “veba” metaforu ile anlatmak istedikleri, bana Saramago’nun  ‘körlük’ metaforu ile anlatmak istediklerini hatırlattı. Vebadan, bir başka veba olan körlüğe onun için geçtim.

Camus’un vebasının başladığı yerin adı, romanın kahramanlarının ismi belli olmasına karşın, Saramago’ya 1998 Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran “Körlük” adlı fantastik romana konu körlük, adı bilinmeyen, neresi olduğu belli olmayan bir kentte, yine adı bilinmeyen, kim olduğu belli olmayan araba kullanan bir adamın trafikte yeşil ışığı beklerken birdenbire kör olmasıyla başlar. Körlük giderek salgın bir hastalık gibi yayılır, adı belirsiz olan göz doktorunun karısı dışında kentte yaşayan bütün herkes kör olur.

Bu körlük doğal körlükten farklı bir körlüktür. Kör olanların gözlerine beyaz bir perde iner ve onlar, o andan itibaren her şeyi beyaz, bembeyaz görmeye başlarlar. Bu farka işaret etmek için Saramago romanındaki körlüğü “Beyaz Körlük” olarak isimlendirir. Görmeyen insanlardan oluşan kentte çeteler ortaya çıkar, kent açlığa, soygunlara, hırsızlıklara, tecavüzlere, cinayetlere, ölümlere tanıklık eder ve bütün bu olaylar giderek sıradanlaşmaya, insanlar tarafından kanıksanmaya başlar. Bu körlükle başlayan kaos ve çürüme sonucu toplum ve insanlar, sadece görme organını kaybetmezler, sağduyularını, ruh sağlıklarını, hak ve adalet duygularını, vicdanlarını, onurlarını, ahlaki ve etik değerlerini de kaybederler.

Göz doktorunun karısı hariç bütün sakinlerinin kör olduğu Saramago’nun isimsiz kentinin isimsiz halkı da, tıpkı Camus’nun romanındaki Oran halkının büyük kısmının olduğu gibi, felaketin bir gün kendi başlarına da geleceğini hiç ama hiç akıllarına getirmezler, bana ne diyerek kendi bencillikleri içinde gündelik hayatlarını yaşamaya devam ederler. Saramago’nun bununla işaret etmek istediği husus, Camus’nun “Veba” isimli romanında işaret etmek istedikleriyle aynıdır. Yani Saramago’da, Camus gibi, insan olarak pek çoğumuzun içindeki en tehlikeli veba ve körlük olan bencilliğe, kötülüğe, duyarsızlığa, nemelazımcılığa, bana okunmayan yılan bin yıl yaşasın çıkarcılığına işaret eder.

Edebiyat eleştirmenlerine göre, Saramago’nun romanında zamanın ve mekanın belirsiz, kahramanların isimsiz olmasının nedeni, insanın ve insanlığın içindeki bencillik duygusunun ve kötülük içgüdüsünün, bütün zamanlarda ve hemen her toplumda bulunduğuna, yani evrensel olduğuna, yine olup bitenlerin, başlarına gelenlerin neden veya nedenlerini sormayan, yaşadıkları kötülüklerin kaynağını sorgulamayan, yani gerçekleri görmeyen, görmek istemeyen insanların ve toplumların başlarına her türlü felaketin gelebileceğine işaret etmek içindir.

Romanlarında daha ziyade toplumsal ve siyasi kurumların sahteliklerini anlatan Saramago’nun, bu romanında kullandığı “körlük” metaforuyla anlatmak istediği şey veya şeyler, elbette sadece bunlar değildir.

Nobel konuşmasında “Eskiden bana ‘İyi adam ama komünist’ derlerdi; şimdi ‘Komünist ama iyi adam’ diyorlar” diyerek kendisini ve siyasal olarak hayatta durduğu yeri tanımlayan Saramago, aynı zamanda, göstermelik demokrasinin hayattaki bütün kararlarımızın temelini oluşturan özgürlüğümüzü elimizden almasından kaynaklanan nefes alamadığımız siyasi ortamı, vahşi kapitalizmin gündelik hayatımızın her alanına dayattığı boğucu sömürü düzenini, küreselleşen bu düzenin edilgenleştirdiği insanların, hem fiziksel olarak, hem de ruhen körleşmelerini, vicdanen taşlaşmalarını, toplumsal ve siyasal kurumların sahteliklerini, toplumsal düzenin kırılganlığını, insanı bozan, onu bencilleştiren ve kötüleştiren neden veya nedenlerin sistemin kendisi olduğunu anlatmak ister. Yani Saramago, tam da Marx’ın ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ isimli kitabının önsözünde yazdıklarını, yani “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır” demek ister.

Nitekim “hayatta tek gerçek devrim aşktır’ diyen ve bunu demekle diğer bütün devrimleri, siyasal şekillenmeleri sahte olmakla nitelendiren Saramago romanında bu görüşünü, bazı körlerin kendi aralarında konuştukları şu sözlere yer vererek ifade eder: “…Bu meydanda, örgütlenmiş büyük sistemlerin temel ilkelerinden, özel mülkiyetten, serbest değişimden, pazardan, borsadan, vergilendirmeden, faizlerden, mülk edinmeden, kamulaştırmadan, üretimden, dağıtımdan, tüketimden, beslenmekten ve beslenememekten, zenginlikten ve yoksulluktan, iletişimden, yasal önlemlerden ve suç işleme oranlarından, piyangolardan, tutukevlerinden, ceza yasasından, yurttaşlık yasasından, trafik yasasından, sözlüklerden, telefon rehberlerinden, fuhuş yuvalarından, silah fabrikalarından, silahlı kuvvetlerden, mezarlıklardan, polisten, karaborsadan, uyuşturucudan, göz yumulan yasadışı ticaretten, ilaç araştırmalarından, kumardan, tedavi ve cenaze masraflarından, adaletten, borçlanmadan, siyasal partilerden, seçimlerden, parlamentolardan, hükümetlerden, içbükey düşünceden, dışbükey, düzlem, dikey, yatık, yoğun, yayınık, kaçıcı düşüncelerden, ses tellerinin alınmasından, söylemin ölümünden söz ediliyordu…

Saramago’nun isimsiz kentine musallat olan, nasıl geldiği, nasıl yayıldığı belli olmayan körlük, geldiği gibi bir gün kendiliğinden gider ve kent halkının tamamı bir anda yeniden görmeye başlar. Körlüğün kendiliğinden ortadan kalkmasının nedeni, görmeye başlayan insanların kendilerini bozan, kör eden şeyin sistem olduğunu anlamaları ve o nedenle yeni bir düzen kurmaya karar vermeleridir. Bunu da ismini bilmediğimiz göz doktorunun, yine ismini bilmediğimiz karısı şu sözleriyle ifade eder: “…bütün kötülük bir düzen kuramamış olmaktan kaynaklanıyor, her binada, her sokakta, her semtte bir düzen kurulması gerek, Bir hükümet gerek dedi karısı, Bir düzen, beden de belirli düzeni olan bir yapı, bu düzeni koruduğu sürece hayatta kalıyor, ölüme gelince, bu, düzenin bozulmasının getirdiği sonuçtan başka bir şey değil, Bir körler toplumu yaşamını sürdürebilmek için nasıl bir düzen kurabilir, Örgütlenerek, örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir, Haklısınız…

Kıssadan hisse: Bakmak görmek değil, sadece seyretmektir. Görmek ise sorgulamak, itiraz etmek, yorumlamak, muhakeme etmek, anlamak, karar vermek, örgütlenmek ve uygulamaktır.

Yıllar önce okuduğum bu iki romanı neden mi hatırladım ve sizinle paylaştım?  Camus’nun veba metaforu ile anlattığı Oran kentinde yaşananlar ile Saramago’nun körlük metaforuyla tasvir ettiği adı ve yeri belirsiz kent, günümüzün Türkiye’sine çok fazla benziyor da onun için hatırladım ve paylaştım sizinle. Bir de önümüzdeki seçimlerde oy kullanacak olanlara, belki bir yararı olur diye paylaştım…!

Son iki cümle. Birisi ‘Veba’nın yazarı Albert Camus’ya, diğeri Saramago’nun ‘Körlük’ isimli romanın kahramanlarından olan, ismini bilmediğimiz göz doktorunun, yine ismini bilmediğimiz karısına ait. Okuyalım:

“…Yurttaşlarımız da kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak… Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe… Gündüz ya da gece olsun, öyle bir saat vardır ki, insan korkaklaşır… Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyiniyet de kötülük kadar zarar verebilir…” (Veba, Albert Camus)

“…Sahi biz sonradan mı kör olduk, yoksa zaten kör müydük? Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük. Gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler mi daha fazla?…” (Körlük, Saramago)

Bilmem anlatabildim mi?

ANILARIMDAN BİR SAYFA – TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NE BAŞKAN OLMAK!

Sana sözlerimi bırakıyorum,

Sevdiğim şarkıları da ‘kal gitme bu akşam’la başlayan.

Seni, sana bırakıyorum

Yerini ve yerimi değiştiriyorum;

Dilediğin öyküyü yaz

Ben gittikten sonra 

Adımı, sanımı, onurumu, soyumu, sopumu, yurdumu, şifrelerimi ve kodlarımı bırakıyorum;

Ve bin yıllık seceremi de.

Dilediğin senaryoyu yaz

Ben gittikten sonra

Unutma, her şiirin vardır bir sırrı

Aytunç Altındal

(1)

Değerli gazeteci Mehmet Gündem, eğitimci ve dershaneci Rüstem Eyüboğlu ile ilgili olarak 24 Kasım 2013 tarihli Milliyet Gazetesi’nin Pazar ilavesinde yazdığı yazıda şöyle diyor: ‘Merdiven varsa çıkacaksın…  Aslında yürümek isteyen ve iradesi olan için merdiven hep vardır. Önemli olan merdiveni nereye koyduğun. Hem bakma öyle çıplak ayaklarına. Gözlerinde ışık var mı ona bak ve gör … hikayeyi…

Merdiven vardı, ben de çıktım. Avukatlığa başladığım gün merdiveni yukarıya, en yukarıya çıkmak için koymuştum. Daha o ilk günden itibaren gözlerimde hep bir ışık vardı. O ışığa baktım ve hikayeyi gördüm. Bu benim hikayemdi. Ben yazacaktım o hikayeyi. O hikayeyi yazmak için yürüdüm. Kimi zaman çıplak ayaklarla, kimi zaman ayakkabılarımla. Dikenler battı, çiviler battı ayaklarıma. Bazen ayakkabılarım sıktı ayaklarımı. Bazen tekme yedim, bazen çelme. Zaman zaman sendeledim. Gün geldi fikirlerimden dolayı itelendim, ötelendim, engellendim. Ama yılmadım, umutsuzluğa kapılmadım ve asla pes etmedim. Çünkü pes etmemeyi; ‘Gelin dostlarım / Henüz vakit çok geç değil / Yeni bir dünya arayalım / Bunun için günbatımına dek uzanalım / Gücümüz yetmese de / Yeri göğü sarsmaya / Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe / Zaman ve kader bizi zayıflatsa da / İrademiz yeterlidir / Çabalamaya, aramaya, bulmaya / Ve asla pes etmemeye’ diyen Tennyson’un ‘Ulyses’ isimli şiirinden öğrenmiştim. Hem de çok erken yaşta!

Öğrenmekle geçen, bir gelecek inşa etmek çabası ile geçen, hukukla, dava dosyalarıyla geçen, baroculukla, kendime emek vermekle geçen, bütün bunları yaparken yaşamın kimi güzelliklerini ıskalamakla geçen 35 yıllık meslek yaşamımın ardından, bir avukatın mesleğinde gelebileceği en yüksek yere, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na gelmiştim.

Frank Sinatra’nın o güzel şarkısında söylediği gibi ‘I did it my way’ diyerek, yani kendi yolumu kendim yaparak gelmiştim bulunduğum yere. Bu yere gelmek için yürüdüğüm yolda, arkamda, yanımda veya önümde ne bir siyasi partinin, ne bir derneğin, ne bir sendikanın, ne de yazılı veya görsel basının hiçbir desteği olmamıştı. Geldiğim bu yer, meslek yaşamımda ulaşabileceğim en yüksek, en kariyerli yerdi. Benim için, ailem için çok büyük bir onurdu. Çocuklarıma bırakacağım en değerli mirastı.

(2)

Her merhaba yeni bir vedanın başlangıdır’ diyor Buddha. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem, Türkiye Barolar Birliği’ne ‘merhaba’ demem, Ankara Barosu Başkanlığı’na ise ‘veda’ etmemi gerektiriyordu. O nedenle Türkiye Barolar Birliği seçimlerinden hemen sonra bir ‘veda’, bir de ‘merhaba’ mesajı yayınladım. Veda ettiklerime de, merhaba dediklerime de teşekkürlerimi sundum.

Ankara Barosu avukatları ve çalışanları için yazdığım veda mesajıma, Mevlana’nın büyük eseri Mesnevi’ye başlarken yazdığı ‘Dinle, bu ney neler hikâyet eder, ayrılıklardan nasıl şikâyet eder’ diye başladım, Leo Buscaglia’dan hem ödünç, hem de ilham alarak şunları yazdım; ‘Mevlana’nın sözleriyle başladım, çünkü bu benim size son seslenişim. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle bugün Ankara Barosu Başkanlığı’na veda ediyorum. Ankara Barosu Başkanlığından ayrıldığım bugün, görevimi hakkıyla yapmış olmanın, size, sizin verdiğiniz desteğe layık olmanın iç huzurunu ve mutluluğunu yaşıyorum. Bana güvenenlere, bana destek olanlara, verdikleri destek ve gösterdikleri güvenle beni ve birlikte görev yaptığım arkadaşlarımı başarıya taşıyan siz sevgili meslektaşlarıma en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Başta Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarım olmak üzere, diğer kurullarda birlikte görev yaptığım meslektaşlarıma, Baro Başkanı olduğum günden Birlik Başkanlığı’na seçildiğim güne kadar verdikleri emek ve unutulmaz destekleri için, mesleğimize, Baromuza kattıkları değerler için teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum. Baro Başkanı olarak göreve başladığım tarihten ayrıldığım tarihe kadar olan süre içinde, aklım, elim, kolum, ayağım olan, beni başarılı kılan, beni taşıyan, bana omuz veren Ankara Barosu’nun değerli ve özverili çalışanlarına teşekkür ediyorum. Riske girmemi, başarısız olduğum zamanlarda  dahi yoluma devam etmemi sağlayan, beni destekleyen, bana tahammül eden eşime ve çocuklarıma teşekkür ediyorum.  Bana emek veren, fırsat veren, beni okutan, iş, aş, mülk sahibi yapan ülkeme, ülkemin insanlarına teşekkür ediyor, iyilikler, güzellikler diliyorum. Her biri bir diğerinden farklı ve değerli olan, benimle aynı görüşte olan veya olmayan, büyümeme yardımcı olan, beni destekleyen, bana mücadele gücü ve isteği veren, farklı görüşleri öğrenmeme, değişik açıları görmeme olanak sağlayan karşıt görüşteki meslektaşlarıma, bana en muhalif olanlara teşekkür ediyorum. Farkında olmadan yanımda bulduğum, bana yalnız olmadığımı anlatan, kendimi hatırlatan, ideallerimi, sevinçlerimi, üzüntülerimi paylaşan, beni dinleyen, beni seven, beni anlayan, beni önemseyen, bana huzur veren, nasihat veren, omuz veren arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Olmaz olan şeyleri olur hale getiren, umudu canlı tutan, yaşama gülerek bakmamı sağlayan iyimserlere, beni dengede tutan pragmatistlere, bana iyiliğin ne olduğunu öğreten kötülere, hayallerimi canlı tutan romantiklere teşekkür ediyorum. Saygılarımla.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle tüm delegelere gönderdiğim ve ayrıca Türkiye Barolar Birliği’nin WEB sayfasına da koyduğum 16 Haziran 2010 tarihli yazıda duygu ve düşüncelerimi şu şekilde ifade ettim; ‘Demokrasi, yarışmaya, yani halkın tercihine dayanmakla,  farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu, fikirlerin birbirleriyle serbestçe rekabet etmesini, her türlü siyasi düşünce ve felsefenin kendisini özgürce ifade etmesini ve örgütlemesini, siyasi eşitliğe dayanarak gerçekleştirilen düzenli seçimleri gerektirir. Bütün bunlar, halkı yönetime ortak etmenin, diğer bir deyişle halkı yetkilendirmenin yolları ve araçlarıdır. Türkiye Barolar Birliği’nin 12-13 Haziran 2013 tarihlerinde yapılan 30. Olağan Genel Kurulu sonucu ortaya çıkan irade, sizin Türkiye Barolar Birliği yönetimine ortak olmanızın, bizzat kendinizi yetkilendirmenizin demokratik yolu ve aracıdır. O nedenle yapılan seçimlerin bir tek galibi vardır, o da Türkiye Barolarıdır, Türkiye Barolar Birliği’dir. Seçimi geride bırakmış olmakla, artık geleceğe bakmamız, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonrada el ele vermemiz, bilgiyi, aklı, siyaset ahlakının temel ilkelerini, hukuku, hukukun üstünlüğünü rehber alarak, Birlik olma iradesini, yani sevgiyi, saygıyı ve dayanışma ruhunu öne çıkararak, sabır, cesaret ve kararlılık içinde, ama çok çalışarak Birliğimizi, Barolarımızı ve Mesleğimizi yüksek değer yaratan bir konuma getirmemiz gerekir. Bütün bunları hep birlikte yapacağımıza olan inancımla, bana verdiğiniz destek için teşekkür eder, sevgi ve saygılar sunarım.

(3)

Seçilmemin ve mazbatamı almamın hemen ardından bir ilki, bu nitelikteki kurumların, kuruluşların başına gelen hiç kimsenin o güne kadar ve o günden sonra yapmadığı bir ilki yaptım. 3628 Sayılı Kanunun İkinci, Mal Bildiriminde Bulunulması Hakkında Yönetmeliğin Sekizinci maddesi hükümlerine göre vermek zorunda olduğum ve verdiğim Mal Bildiriminin bir örneğini Türkiye Barolar Birliği WEB sayfasına koymak suretiyle kamuoyuna açıkladım.

Fiilen ve hukuken görevime başladığım 16 Haziran 2010 günü düzenlediğim basın toplantısında şunları söyledim; ‘…çağdaş ve kurumsal yönetimin öncelikleri adil olmak, sorumlu davranmak, şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Bu ilkeleri uygulamak yöneticileri ve kurumlarını demokrat, denetlenebilir ve güvenilir kılar. Görev yapacağım süre içinde, beni seçen meslektaşlarıma her zaman hesap vermeye hazır olacağım. Bunun ilk göstergesi olarak mal bildirimimi Birliğimizin WEB sayfasına koymak suretiyle meslektaşlarıma ve kamuoyuna açıkladım…

(4)

17-20 Haziran 2010 tarihleri arasında Selanik Barosu’nun ev sahipliğinde gerçekleştirilen ‘Balkan Baroları Konferansı’na katıldım. Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum tarihte yapılan davet üzerine katıldığım bu konferansta yaptığım konuşmada şunları söyledim; ‘…Hukuku egemenin iradesi, egemeni de, çoğunluğu elinde bulunduran siyasi iktidar olarak kabul eden Austine’in emir kuramının yaşanmış en trajik örneği, Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi sonrasında yaşananlardır. Seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri ilkesi üzerine kurulu olan klasik demokrasi anlayışının aksine, günümüzde egemen olan anayasal demokrasilerde, başta yasama, yürütme ve yargı olmak üzere, anayasal ve kamusal yetki kullanan her organ, kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilir. Her türlü güç/iktidar kötüye kullanılabilir. Kullanılmıştır da. Ama dünya siyasi tarihi bize göstermiştir ki, en çok kötüye kullanılan iktidar yürütme iktidarıdır. Zira yürütme gücü sübjektif olmakla, hemen her yerde ve bütün zamanlarda keyfi kullanılmış, birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit ve tehlike olmuştur. Bizim anayasal sistemimizde olduğu gibi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin özgün biçiminin değil de, onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan kuvvetlerin işbirliği ilkesinin uygulandığı ülkelerde, yasama çoğunluğunu elinde bulunduran yürütme erkinin, yasama organına da hükmettiği düşünüldüğünde, mevcut kuvvetler içinde denetleme ve dengeleme işlevini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini/insan haklarını güvence altına alacak, yasama ve yürütme erkini denetleyip dengeleyecek olan güç yargı gücüdür. O nedenle yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Bağımsızlık yargı için bir ayrıcalık değil, yargının tarafsızlığını sağlamanın asgari koşuludur. Burada sakınılması gereken husus ile kurulması gereken denge, bir başka tehlike olan yargı gücünün ‘judiocracy’e, yani ‘yargıçlar yönetimine’ dönüşmemesini ve yargının kendi sınırları içinde kalmasını sağlayacak bir sistemin kurulmasıdır. Devletin kurallarla, yani hukukla yönetilmesinin, hukuk güvenliğinin sağlanmasının ilk koşulu ve hatta vazgeçilmez koşulu yargının bağımsız ve yargıcın tarafsız olmasıdır. Yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının önemli dört koşulu vardır. Bunlardan ilki, yargının yasama organına karşı bağımsızlığıdır. İkincisi, yargının yürütme organına karşı bağımsızlığıdır. Üçüncüsü, yargının devlete karşı bağımsızlığıdır. Yani yargının kendisini devletin hamisi, vasisi olarak görmemesi, kendisini devletin çıkarlarını korumakla görevli saymamasıdır. Dördüncüsü, yargının kendi vicdanındaki, karakterindeki  bağımsızlıktır. Bu aynı zamanda yargıç tarafsızlığı anlamında yargının veya yargıcın ideolojik yönden bağımsız olması demektir. Bu koşullardan herhangi birisinin eksik veya işlemez olması durumunda, yargı bağımsızlığından ve yargıç tarafsızlığından söz etmek mümkün değildir…

Konuşmamın daha sonraki bölümlerinde hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinde durdum, yargı bağımsızlığının Türkiye’deki durumunu anlattım. Sözlerime şunları söyleyerek son verdim; ‘Yirminci yüzyılın sonunda dünya küresel bir köy haline gelmiştir. Küreselleşme olgusu, hukuk, siyaset, siyasi etkileşim ve iktisat anlayışlarımızı çok büyük ölçüde değiştirmiştir. Küreselleşme, yaşantımızın, bizim çok uzağımızda alınan karar ve eylemlerle şekillendirildiği anlamına gelen karmaşık bir ilişkiler ve bağlılıklar ağıdır. Bu ağ, belli bazı hususlarda ve bir ölçü içinde ulus-devletlerin dünya sahnesinde bağımsız aktörler olarak kabul edilemeyeceği anlamına gelir. Fakat bu, ulus-devletin anlamını, etkisini ve işlevini yitirdiği anlamına gelmez. Ulus-devletin sadece rolü, işlevi değişmiş, ulus-devlet büyük oranda uluslararası rekabetin gelişmesiyle ilgili hale gelmiştir. Küreselleşmeye karşı olmak, karşıyım diye bağırmak çözüm değildir. Biz karşı olsak da, olmasak da küreselleşme bir gerçektir. Dolayısıyla yargıçlar ve savcılar da dahil olmak üzere hepimiz, yeni dünyayı, yeni dünya düzenini anlamak ve yorumlamak durumundayız. Geçmişte yaşayamayız. Geçmişin bugünümüze, yarınımıza el koymasına izin veremeyiz. Geçmişin deneyimlerinden yararlanarak bugünü yorumlamak, bugünü anlamak, bugünü yaşamak, geleceği hayal etmek ve planlamak zorundayız. Vaclav Havel bir zamanlar “insanlar sınırlardan daha önemlidir” demişti. Doğrudur. İnsanların hakları vardır ve bu haklar pek çok şeyden daha önemli ve değerlidir.  Yargı, bunları korumak, güvence altına almak için vardır. Esasen yargının kuruluş amacı ve işlevi de budur.  Dolayısıyla yargıçlar ve savcılar, başkalarına göre, bu ilkeyi daha iyi bilmek, buna daha fazla inanmak, bunu içselleştirmek, adil ve tarafsız şekilde uygulamak zorundadırlar.

(5)

Birlik Başkanlığına seçilmemin hemen arkasından sinir ucu iltihabı/zona oldum. Seçim sürecinde yaşadığım yorgunluğun, gerilimin hediyesi olan hastalığın ilk belirtisi Selanik’te kendisini gösterdi. Ankara’ya döndükten sonra başlayan tedavim on beş yirmi gün devam etti. Bu sürenin çoğunu evimde dinlenerek geçirdim.

‘… Hücre insanın kendisini tanıması, zihinsel ve duygusal süreçlerini gerçekçi ve düzenli bir şekilde gözden geçirmesi için ideal bir yerdir. Kişisel ilerleyişimizi değerlendirirken, sosyal konum, tanınmışlık, zenginlik ve eğitim düzeyi gibi dış etmenlere odaklanmaya eğilimliyizdir. Kişinin maddi konulardaki başarısını ölçmesi açısından bunlar elbette önemlidir; ayrıca pek çok kişinin hayatını bu tür şeylere bağladığını düşünürsek, bütün bunlar çok da anlaşılır şeylerdir. Ne var ki, bir insan olarak gelişimimizi değerlendirirken içsel yolculuklarımız çok daha can alıcı öneme sahiptir. Dürüstlük, içtenlik, sadelik, alçak gönüllülük, karşılıksız cömertlik, başkalarına hizmete hazır olmak, ruhsal yaşamın temelidir ve bu herkesin elinin altında dilediği miktarda mevcuttur. Ciddi bir iç gözlem yapmadan, kendini tanımadan, zayıf yanlarını ve hatalarını görmeden insanın bu tür konularda gelişme sağlaması mümkün değildir. Hücre başka bir şey vermese bile, size, hayatınızın tüm seyrini her gün gözden geçirme, içinizdeki kötüyü alt edip iyiyi geliştirme fırsatı sunar …Unutmayın ki, azizler yılmadan çabalayan günahkarlardır…

Bu sözler Nelson Mandela’ya ait. Anılarında yazıyor bunları. Mandela gibi hapis yatmamış, hücrede kalmamıştım, ama hastalığım süresince evde kaldığım o dönem, benim için hücrede kalmak gibi bir şey oldu. O süreçte ben de hücredeki adam gibi kendimi gözden geçirdim. Kendi içime, kendi derinliklerime doğru yolculuklar yaptım. Azizler gibi hayatım boyunca yılmadan çabaladığımı düşündüm. İçimde kötülük yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı. İyilik vardı, iyilikler vardı. Bunları daha da çoğaltmam gerekir dedim kendi kendime.  Sadece bunlar değil, mesleğime, meslek örgütüme, ülkeme, insanlara hizmet etmek isteğim, hatta sevdam vardı. Ankara Barosu Başkanlığından sonra hizmet etme olanağını, fırsatını bu kez Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yakalamıştım. Bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekir diyerek işe başlamam gerekiyordu ve öyle de diyerek başladım işe.

(6)

Tedavimin sona ermesinden sonra Türkiye  Barolar Birliği’nin Temmuz-2010 tarihli sayısında yayınlanan ‘Umudun Cesaretiyle’ başlıklı yazımda, Birlik Başkanlığı’na seçilmemden sonraki duygu ve düşüncelerimi, tedavi sürem içinde kendi derinliklerime yaptığım yolculuğu şu şekilde ifade ettim;

Mazbatamı aldıktan sonra Türkiye Barolar Birliği’nin kapısından içeriye, Ankara Barosu Başkanlığı’na ilk seçildiğim gün yaptığım gibi, bir yandan “Tanrım, girdiğim yere doğrulukla girmemi, çıktığım yerden doğrulukla çıkmamı nasip et. Benden desteğini hiç esirgeme” (İsra Suresi 80. Ayet) diye dua ederek; diğer yandan Anwari Soheili’nin, Sadi’nin Gülistan’ına yazdığı önsözündeki “Bir dünya malı elinden gittiyse, / Üzülme buna, hiçtir o; / Ve bir dünya malı geçtiyse eline, / Sevinme buna, hiçtir o. / Önünden geçer acılar ve zevkler, / Geç dünyanın önünden, hiçtir o.” dizelerini düşünerek girdim.

Sonra Birlik Başkanlığı’na adaylığımı açıkladığım günü, sonrasındaki günleri, seçildiğim günü düşündüm. Hemen aklıma Homeros’un İlyada’da “Rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları” diye yazması geldi.

Duygu ve düşün dünyamdaki gezimi Homeros’un bıraktığı yerden Romalıların bilge hükümdarı Marcus Aurelius’u konuşturarak sürdürdüm: “Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran, seni eleştiren,  ya da seni lanetleyen insanlar; yapraklar gibidir seni itham eden, yargılayan ve mahkum eden insanlar; yapraklar gibidir seni gizliden kınayan, ayıplayan veya alaya alan insanlar da. Onların hepsi ilkbaharda doğarlar, sonra rüzgar gelir, yere savurur onları, sonra orman yenilerini üretir onların yerlerine. Geçmişte olan bütün şeylerin şimdi de olduğunu, gelecekte de olacağını düşün. Geçmişteki dramları, birbirinin aynı sahneleri gözünün önüne getir. Hadrianus’un ya da Antonius’un yahut Philip’in, İskender’in ya da Croisus’un saraylarını düşün; Sezar’ı düşün, Brutüs’ü düşün. Bunların hepsinde oyunun aynı olduğunu, yalnızca oyuncuların farklı olduğunu düşün.”

Buruk bir gülümsemeyle bunları düşündüm. Sonra kendi kendime “Hayal kırıklığına uğrama. İnsanları sevmeye, onlarla birlikte olmaya ve hareket etmeye devam et. Ama hiç şaşırma ve unutma: insan neyse odur. Onun için sen, ara sıra “çık gökyüzüne seyret alemi; bazen de in yeryüzüne seyretsin alem seni” diyerek yaşananları geçmişte bıraktım ve “umudun cesaretiyle” geleceğe doğru yürümeye başladım.   

Başlangıçlar zordur. Yeni olmanın verdiği zorluklar vardır. Yüksek olan beklentilere cevap verememe korkusunun, başarılı olup olamama endişesinin getirdiği zorluklar vardır. Bütün bu zorlukları aşabilmek için, iş ahlakının birinci ilkesi gereği hemen işe koyulmak ve neyin varsa vermek gerekir. Ben de öyle yapmak istedim. Ama yorucu ve zorlu geçen seçim sürecinin hemen ardından yakalandığım sinir ucu iltihabı/zona hastalığı buna izin vermedi. Kutlamalarla, geçmiş olsunlar birbirine karıştı. Hastalık nedeniyle dinlenmeye mecbur edildiğim bu süreçte, bir yandan kendimi iyileştirmeye çalışırken, diğer yandan uzunca bir süreden beri ihmal ettiğim kendime zaman ayırdım. Dağılan düşüncelerimi topladım, duygularımı tamir ettim, öncelikli hedeflerimi gözden geçirdim, yapmayı tasarladıklarıma yeniden ayar verdim.

Günümüzde kurumsal yönetimin en başta gelen ilkeleri; adil davranmak, sorumluluk duymak, şeffaf olmak, günü geldiğinde önce vicdanına, sonra hesap vermek zorunda olduklarına yaptıklarının veya yapamadıklarının hesabını verebilmektir. Zira ve ancak bu ilkeler, yöneticileri ve kurumlarını meşru, demokrat, denetlenebilir, güvenilir ve başarılı kılar. Dürüstlük ise bir meziyet olmayıp, zamandan, mekandan, statüden ve mazeretten bağımsız olarak, her insanın özünde bulunması gereken asli bir niteliktir.

Böyle düşündüğüm,  bugüne değin yürüttüğüm tüm gönüllü ve kamusal görevlerimde bu ilkelere sadık kaldığım için, Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevime mal bildirimimi kamuya ve siz değerli meslektaşlarıma açıklayarak başladım.

Eskiden bir işin en başında olmak, gücü, yetkiyi, otoriteyi elinde bulundurmak ve bunları kullanmak bir kurumu veya kuruluşu yönetmek için, o kurum veya kuruluşa liderlik yapmak için yeterliydi. Ama artık bugün değil.

Bir yönüyle dünya işlerinin sınır ve denetim dışı kalması, plansız olarak ya da beklenmedik biçimde veya kendiliğinden biçimlenip varlık kazanması anlamına gelen küreselleşme olgusu, bilgi ve iletişim teknolojilerinin şaşılacak bir hızla yaşamımıza soktuğu yenilikler, esnek takım organizasyonlarına sahip olma gereksinimi, insanların geçmişe oranla farklılaşan beklentileri, talepleri ve benzeri diğer etkenler, günümüzde yönetim anlayışını bütünüyle değiştirmiş durumdadır.

Öyle olduğu için günümüzde liderlik yapmanın veya bir kuruluşu yönetmenin yolu, güç göstermekten, içi dışı boş süslü laflar etmekten, hamasetten geçmiyor artık. Bilgiden, bilgilere ulaşmaktan, eski olanı, eskimiş olanı, işe yaramaz olanı terk edip yeni olanı uygulayabilmekten, buluşlara ulaşabilmekten, yeni değerler yaratabilmekten, yaşamınızı başka insanların kalplerine dokundurabilmekten,  başkalarını etkileyebilmekten, başkalarından etkilenmekten, bizzat eyleme geçmekten, başkalarını eyleme geçirebilmekten geçiyor.

Bu yönetim biçiminde gidilecek yol, sadece yönetim veya lider tarafından değil, kurumun veya kuruluşun her bir üyesiyle, her bir çalışanıyla birlikte yürünmeyi ve keşfedilmeyi bekleyen bir yoldur. Katılımcılığı esas alan bu yönetim sürecinde, yaptıkları işe inancı olan, işine tutkuyla bağlı bulunan, alçak gönüllü, adil, dürüst ve algısı güçlü olan, gerçeği söyleyen, dinlemesini bilen, iyi ve ahlaklı insanlara ihtiyaç vardır.

Türkiye Barolar Birliği’nin kapısı ve olanakları, dün olduğu gibi bugün ve bugünden sonraki her gün bu nitelikteki insanlara ve meslektaşlarımıza açık olacaktır.  

On dördüncü yüzyılın sonlarına doğru Batı’da ortaya çıkan “İbret Oyunları”nın içerisinde en çok bilineni “Everyman”dir. İngilizce olan “everyman” sözcüğünün Türkçe karşılığı “sıradan insan”dır. 16.yüzyıla kadar halkın büyük bir ilgiyle izlediği bu oyunlar, temelde Hıristiyan ahlakını yüceltmeyi amaçlar. Bu oyunlardan birisinde, everyman ölüm meleği tarafından ziyaret edilir. Dünyadaki konukluğunun sona ermekte olduğunu anlayan everymanin, bunun verdiği panikle kendisini götürmemesi, ölümünün ertelenmesi veya biraz geciktirilmesi yönünde yaptığı bütün talepler ölüm meleği tarafından reddedilir. Ölümden kurtulmasının mümkün olmadığını anlayan everyman, ölüm meleğinden son yolculuğu için yanına bir refakatçi almasına izin vermesini rica eder. Ölüm meleği bu isteği “eğer birisini bulabilirsen olur tabii” diyerek kabul eder. Bunun üzerine everyman kendisine son yolculuğunda refakat edecek birisini aramaya başlar. Ne var ki, bütün arkadaşları, yakınları, akrabaları değişik özürler bildirerek bu talebi kabul etmezler. Sonunda, everyman’e son yolculuğunda sadece yaşamı boyunca yaptığı işler eşlik eder.

Bir gün gelecek Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevim sona erecek. Zira Buddha’nın şiirsel ifadesiyle “Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir.” Önemli olan o gün geldiğinde, görevde iken yaptığımız işlerin, iyi işlerin, hizmetlerin arkamızda kalması, yaptığımız iyi işlerle, hizmetlerle anılmamızdır. Yani “baki kalacak olan bu kubbede hoş bir seda olmaktır.”    

Her gün olduğu gibi bugün akşam da uyumak için yatağımıza gideceğiz. Bunu yaparken yarın sabah yaşamaya devam edeceğimize ilişkin hiçbir güvencemiz yoktur. Ama öyle de olsa ertesi gün yapmayı düşündüklerimizle ilgili planlar yaparız. Esasen gelecek sadece bir plandan ibarettir. Buna da umut diyorlar. Eğer umut var ise, ki yaşamda her zaman için umut vardır, o zaman bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirmek için fırsat da var demektir. Gelecek, kavga etmenin, kamplaşmanın, zıtlaşmanın, kırmanın dökmenin, bozmanın değil, bütünleşmenin günü, yeni kazanımlar elde etmenin, yeni değerler yaratmanın günü olmalıdır. Hepimizin istediği, hepimizin gönlünden geçen bu olmakla, başarılı olmamak, olamamak için hiçbir neden yoktur. O halde ve hep birlikte, daha iyi bir Barolar Birliği, daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir dünya yaratmak için yola koyulalım. İnanıyorum ki, başarılı olacağız…

Sakin ol, korkma, ben bir melik değilim, Kureyş’te kuru et yiyen bir kadının oğluyum’ Hz.MUHAMMED (s.a.v)

NEZAKETSİZLİK, SADELİK, ÖLÇÜLÜLÜK, ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK ÜZERİNE!

İnsanların bilgili olmaları veya olmamaları, entelektüel olmaları ya da olmamaları, en avukat, en doktor, en mühendis, en yazar, en şair, en siyasetçi, en başkan vb. olup olmamaları, beni çok fazla ilgilendirmiyor. Zira kendime yetecek kadar aklım var, kullanıyorum; okuma yazmam var, okuyorum; kalemim var yazıyorum; işimi, mesleğimi iyi yapmaya çalıştım, çalışıyorum; yani entelektüel işlerimi ve mesleki faaliyetlerimi kendi başıma yürütüyorum. Demem şu ki, hemen hiç bir konuda ve hiç kimseye ihtiyacım, eyvallahım, borcum, ödeyecek bir diyetim olmadığı gibi, hiç kimseden bir talebim ve beklentim de yok. Yani tamda Tevfik Fikret’in dediği gibi: ‘Kimseden yardım ummam, dilenmem kol kanat/Kendi boşluğumda, kendi göklerimde kendim uçarım/Eğilmek, tutsaklık boyunduruktan daha da ağırdır boynuma/Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir ademim’ Onun için, beni, insanların onunla bununla ne yaptıkları, ne yapmadıkları, paraları, pulları, malları, mülkleri hiç mi hiç ilgilendirmiyor, ama nazik ve zarif olmaları, vefalı olmaları, samimi ve sahici olmaları, duygulu, dürüst olmaları, güvenilir olmaları ilgilendiriyor.

Başkalarından bizi sevmelerini elbette isteyemeyiz ve hatta bekleyemeyiz. Ama herkesten, her zaman ve her koşulda nezaket bekleme, bize karşı saygılı olmalarını isteme hakkına sahibiz. Zira sosyal düzen kuralları arasında yer alan, yaşamı, yaşamımızı daha kaliteli, daha rafine hale getirme işlevi gören; görgü/nezaket kuralları, birlikte yaşamanın asgari gereklerinden, gereksinimlerinden birisidir.

Nezaket’ diyor Cenap Şahabettin, ‘ister iskarpin giysin, ister çarık, bastığı yeri kirletmez.’ Giderek nezaketten, zarafetten, incelikten, duygudan uzaklaşan, kabalaşan, vefa gibi, dürüstlük gibi, güvenilir olmak gibi temel insani özellikleri önemsemeyen, bastığı yeri kirleten insanların sayısının arttığı bir toplumda yaşadığımı görmenin üzüntüsünü duyduğum, bunların eksikliğini her geçen gün daha fazla hissettiğim için Cenap Şahabettin’in yukarıdaki özlü sözünü kullandım.

Orhan Ölmez’in sevilen ‘Nezaket’ isimli şarkısındaki bir kısım sözleri ödünç alarak devam ediyorum; ‘Beni kendime kırdırma /  Gel aklımı bulandırma / Asaletim hazinemdir gel el aleme güldürme / … / Dizüstüne çökmüşken gel nezaketi incitme / Nezaketimi zayıflık  sanma / … / Suskun olduğuma aldanma / Diz üstünde durduğumuz içindir / Sebebim ol ayağa kaldırma / … / Beni kendime küstürme  / …

Nezaketsiz insanlarla muhatap olduğumuzda, suskunluğumuzu/nezaketimizi zayıflık sanan insanlarla karşılaştığımızda,  sadece bunu yapanlara karşı bir kırıklık yaşamayız, neden bunlara muhatap oldum, neden bu duruma düştüm diye kendimize de kızarız, kırılırız, sitem ederiz ve hatta küseriz.

İnsanları eğitmek, değiştirmek, düzeltmek, hele hele hasta insanları tedavi etmek elimizde olmadığı gibi, bu görevimiz de değildir. Ama kendimizi düzeltmek, değiştirmek, nezaketsiz insanlarla karşılaşmamak, muhatap olmamak için, ilişkilerimizi, çevremizdeki insanları gözden geçirmek ve buna göre yaşam alanımızı yeniden yapılandırmak elimizdedir ve en önde gelen ödevimizdir. Onun için zaman zaman çevre ve ilişki temizliği yapmak, bize yük olan, enerjimizi, zamanımızı, keyfimizi, neşemizi elimizden alan insanları, kendilerinden bir şeyler öğrenmemiz mümkün olmayan, ilişkilerinde içten olmayan, vefalı olmayan, güvenilir olmayan insanları ve bu arada elbette nezaketsiz insanları hayatımızdan çıkarmak gerekir.

Sadece bunları değil, eski günlerden kalan kimi zaman unuttuğumuz, hatırlamak istemediğimiz, onun için alıp bir kenara koyduğumuz, bizi kıran, inciten anılarımızı, bu anıların öznelerini de, ‘bunlar atık maddelerdir’ deyip zihnimizden atmamız gerekir

Bu anıları, bu anıların yaralarını ve öznelerini unuttuğumuz, zihnimizden attığımız zaman, bunların üzerinde ot biter. Ve bu durum bizim için son derece yararlı ve sağaltıcı olur. Ot bitmesinden dolayı hiç endişe duymamak gerekir, zira bu otları yiyecek çok sayıda eşek vardır etrafımızda. Onun için Avusturyalı psikolog/aile terapisti Paul Watzlawick’in, okuyanına göre güldürücü veya ağlatıcı olan ‘Mutsuzluk Oyunu’ isimli kitabında, bu eşeklerle ilgili olarak şöyle der; ‘Öyle eşekler ki, çok iyi boy atmış otları yalayıp yutuyorlar.

Hemen her şeyin para, iktidar, sosyal statü elde etmek etrafında döndüğü, bunların elde edilmesi için her yolun mubah sayıldığı bir çağda ve ne yazık ki böyle bir toplumda yaşıyoruz. Bunlar elbette bu çağın, sadece bizim yaşadığımız toplumun virüsleri değil, geçmiş çağlarda da vardı bu virüsler, başka toplumlarda da var bunlar. Günümüzde yeni olan şey, bu virüsün çok daha fazla sayıda insana bulaşmış olmasıdır.

Bir slogan, içi boş bir slogan, arkasına pek çok insanı takarak almış başını gidiyor: ‘İmaj her şeydir.’ O kadar çok şeydir ki, gerçeğin yerini almış. İdeolojinin yerine imajoloji ikame edilmiş. Murathan Mungan’ın bir sohbetinde ifade ettiği gibi, ‘imaj adı altında ortalıkta çok fazla yalan dolaşıyor. Yabancı dil bilen, güzel evleri, arabaları olan, kendileri de güzel olan, şık giyinen iş kadınları, genç, güçlü, başarılı iş adamları var. Herkes aklına geleni fikir diye söylüyor.’ Öyle ki, televizyon kanallarında dolaşan, bize hemen her konuda akıl fikir veren çağdaş sofistler var. Mizahın yerine sululuğu koymuş ‘saldırgan tavırlı, iğneleyici, alay edici bir dolu talkshowcu var. Dinamik, enerji dolu, bakımlı, güzel, heteroseksüel, güçlü, seni çiğner geçerim bakışlı top modellerle simgelenen yeni kadın tipleri, yeni erkek tipleri var.’

Sadece bunlar mı, böyle kadınlar, erkekler mi var etrafımızda? Hayır! Başkaları da var. Sağcı olsun, solcu olsun, inançlı ya da inançsız olsun, o partili, bu partili, şu partili olsun, orada, burada, yazılı ve görsel basında, twitterda, facebookda, instagramda nefret diliyle konuşan, yazan ve hatta nefret suçu işleyen bir dolu arızalı insan var. Onun için ben, tanıdığım ya da tanımadığım çevremdeki iyi insanları, düzgün insanları kendime örnek alıyor, kötü örneklerden ise kendi payıma dersler çıkarıyorum.

Alman psikoterapist Peter Uffelman ve Tobias von der Recke birlikte yazdıkları, Akın Kanat’ın dilimize çevirdiği ‘Hayatı Ölçülü Yaşamak’ isimli kitaplarında bu konularla, benim bu yazıma başlık yaptığım konularla ilgili olarak şunları yazıyorlar: ‘Gereğinden çok, gereğinden az, gereğinden yüksek, gereğinden alçak, gereğinden yakın vs. ile ilgili hayıflanmalar, çağımızın bir olgusunu tasvir ediyorlar. Görünüşe göre yalnızca toplumsal, ekonomik ve politik alanlarda kaçırmamışız ipin ucunu. Özel, kişisel ortamların da çivisi çıkmış olmalı. Zira bedenimizin zekasına, sosyal çevremizin (aile, dostlar) zekasına ve nihayet kendi değer yargılarımızın zekasına güvenemez olduk. Zaman zaman birçok insan, kime ya da neye güveneceklerini bilemiyor, çünkü neye gereksinim duyduklarını, ne istediklerini ve nereye doğru gittiklerini artık bilmiyorlar. Kendilerini sadece günlük hayatın alışkanlıklarına emanet etmemişler, ona boyun da eğmişler. Yiyorlar, içiyorlar, konuşuyorlar, araba kullanıyorlar, seviyorlar, ayrılıyorlar ve tekrar birleşiyorlar, bedensiz, ruhsuz, yüzeysel bir şekilde yaşıyorlar. Zira bu işin raconu böyle. Ölçüsüzlük, derin duyguların yarı ömürlü sürelerini ve olayların anlamsallığını asgariye indirmemiş, çünkü tüketim süreye ve dayanıklılığa değil, kısa vadeliliğe, yeniliğe ve sansasyona dayanmaktadır. Mademki otomobilin markası, çocukların eğlenceleri, ebeveynlerin mesleki konumları, tahta kadar ince bir bel ve desinatörlerin ellerinden çıkan giysiler yeryüzündeki mutluluğu getiriyorlar, o halde doğru bir ölçüye yönelik arayışa derhal son verip bütün bu hususlar için gerekli olan parayı temin etmeye başlayabiliriz. Peki, yaşamın sarsıcı olayları birden bire tekrar gündeme geldiklerinde ve sınırlı olduğumuzu, yaşam süremizin sonlu olduğunu, iyi bir hayata ilişkin çabalarımızın beyhude olduğunu, çünkü düşlerimizin gerçekleşmediğini bize hatırlattıklarında ne yapacağız? Tüketimsel baştan çıkartmaların balta girmemiş ormanlarında yolumuzu kaybettiğimizde ve banka hesabımızı dondurduğumuzda ne yapacağız? Yıldızlara uzanmak zorunda olduğumuza inanıp acı dolu bir düşüş yaşadığımızda ne yapacağız?

Peter Uffelman ve Tobias von der Recke ikilisi sadece yukarıda yer verdiklerimi söylemiyorlar, ne yapacağımızı da söylüyorlar: ‘Dört ana erdem – adaletli ol, akıllı ol, cesur ol, doğru ölçüyü koru – bağlamında, son halka dörtlü koşumdaki en yavaş atı tarif ediyor. Ölçmek, ölçülü olmak için kullanılan Latince kavram, yani – temperantia – acı veren bir kısıtlama, körelme ve küçülme anlamına gelmiyor. Erdemleri harekete geçiriyor ve birlikte iyi etkinlikte bulunmalarını, birbirlerini engellememelerini ve doğru zamanlamayla tüm gücü devreye sokmaya çalışıyor. Genelde her şeyden vazgeçmemiz gerekmiyor. Yeter ki, abartmayalım. Ancak pire için yorgan yakmanın gerekli olduğunu düşündüğümüzde, temel bir ilkenin çivisinin çıktığını söyleyebiliriz. Bu arada öyle insanlar varmış ki, mutlu olduklarında daha mutlu olmak istiyorlarmış – saçma! Ağzı sütten yanan, yoğurdu üfleyerek yermiş. Wilhelm Busch bu bağlamda şu dizeleri kullanıyor: ‘Hızlı gelişen filizler çabuk solarlar. Aşırı uzun ağaçlar rüzgarla kırılırlar.

Bütün bunların özeti, ana fikri, Eski Yunanlıların söylediği şey, yani; ‘Hiçbir şeyi çok fazla istememek, ölçülü olmak, doğru ölçüyü bulmak ve ona göre yaşamak.

Yapmamız gereken diğer bir şeyi, ‘Sivil İtaatsizlik’ isimli makalesiyle siyasi tarihte iz bırakan Henry David Thoreau, günümüz çevreciliğinin ve çevre koruma bilincinin daha hala başvuru kitabı niteliğini taşıyan: ‘Ben bu satırları yazdığım zaman Walden Gölü’nün kıyılarındaki bir korulukta kendi elimle inşa ettiğim bir kulübede, en yakın komşumdan bir buçuk kilometre uzakta, yalnız başıma, yaşamımı kendi emeğimin gücüyle sağlayarak yaşıyordum. Orada iki yıl yaşadım, şimdi uygarlığa geri dönmüş durumdayım’ diyerek başladığı ‘Walden’ isimli eserinde, yaşadığı bu sürecin ona kazandırdığı deneyimle söylüyor ve bize ‘sadeleşin, sadeleşin, sadeleşin’ diyor.

Zira yaşadığımız hayat, evimizdeki gardırop ya da arabamızın bagajı değil! Yaşadığımız hayatın yük olmaması için dolaplara, çekmecelere, bagajlara, bavullara tıka basa doldurduğumuz şeyleri ve yanı sıra hayatımızda gereksiz yere var olan insanları hayatımızdan çıkarmak, yani sadeleşmek, sade düşünmek, sade davranmak, sade konuşmak, sade yazmak, sade giyinmek, özetle hayatı sade yaşamak gerekir. Esasen aklımız da bize bunu emrediyor. Zira Shakespeare’in söylediği gibi ‘sadeleşmek, aklın özüdür.

Hayatı daha basit ve keyifli yaşamak için sadece sadeleşmek değil, bir de çok fazla göz önünde olmamak, ortalıkta çok fazla dolaşmamak, konuşmayı, bazı şeyleri, bazılarına anlatmayı bile onlara değer vermek, zayıflık ve hatta zaman kaybı olarak görmek gerekir.

Neden mi böyle görmek gerekir? ‘Sen yanlış bir şey söyleyene kadar kimse seni dinlemiyordur’ diyor Murphy Yasalarının bir maddesi. Hele bir söyle de gör! O söylediğinin altından üstünden senin kast etmediğin ne anlamlar çıkarırlar ve seni nasıl yargısız infaz ederler bir gör! Bir şey daha var bunları böyle görmek için. Onu da Gülten Akın söylüyor ve ‘Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya’ diyor ‘İlkyaz’ isimli o güzel şiirinde. Bu kadar deneyimden sonra, bunların ve başkaca şeylerin doğruluğunu nihayet anladım da, onun için hayatı ve insanlar böyle görmek, hayata ve insanlara böyle bakmak gerekir diyorum.

Ve tevazu. Alçak gönüllülük yani. Nedir alçak gönüllülük? Adamlıkta sade olmaktır alçak gönüllülük. Makam, mevki sahibi olmak, önemli adam olmak, büyük adam olmak değildir mesele. Mesele önce adam olmaktır. Büyük değil, önemli değil, değerli olmaktır. Zira Tolstoy’un söylediği gibi; ‘Sadeliğin, iyiliğin ve doğruluğun olmadığı yerde büyüklük yoktur.’  Ne yazık ki, Necip Fazıl’ın dediği gibi ‘Bazı insanlar alçak gönüllüdür. Bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür.’ Yüce Peygamberimiz huzuruna getirildiğinde korkudan titreyen kişiye: ‘Sakin ol, korkma, ben bir melik değilim, Kureyş’te kuru et yiyen bir kadının oğluyum’ demek suretiyle alçak gönüllülüğün en güzel örneğini vermiştir.

O halde alçak gönüllü olalım, kimseye kibirlenmeyelim, büyüklük taslamayalım, elimizdeki mevki ve makamın verdiği güçle hiç kimseye iktidar göstermeyelim. Her şey geçicidir zira. Bir gün gelir iktidar da, makam da, mevki de, para da geçer gider. Bir zamanlar, bunlara sahip olanlar aramıza dönerler ve ektiklerini biçerler. Onun için gücünü, kişiliğini iktidarından, makamından, parasından alanlardan ve en önemlisi ‘alçak olmaya gönüllü’ insanlardan uzak durmak gerekir.

Ve bir şiir. Eski Yunanlı bir bilgeye ait. Şiirin adı ‘Ölçülü Olmak’ Okuyalım;

Hiçbir şeyi çok fazla isteme / Dedi Yunanistanlı / Bilgelerden biri. / Herkese armağan edilen / Öpücüklerin değeri nedir ki? / Herkese söylenen sözlerin / Değeri peki? / – Seni seviyorum – / Demek insanlara, / Kaç kez mümkündür, / Kaç kere tekrarlamak, / Yıpranmasına yol açmadan? / Dikkat edin! / Zira her defasında / Sevgi bölünür, / Geriye kalan azalır. / Öpücükleri, kelimeleri, kucaklamaları / İsraf etmeyin çok sayıda insana / Yoksa bunu hak edenler / İçin ne kalır elinizde? / Değerli olan, / Güzel olandır yalnız. / Eşsiz olan. / Herkesin sahip olmadığı / Veya elde edemediği yani. / İnanın bana. Ben / Öyküler anlatırım. / Bana güvenebilirsiniz.’