Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.’ Anonim

CUMARTESİ ANNELERİ  –

Uzun bir tarihsel süreçten baktığımızda, demokratik bir hak ve protesto şekli olan açık muhalefetin ve bununla eş anlamlı olan ‘iktidara doğruyu söylemek’ eyleminin, modern demokrasilerde dahi sayıca sınırlı örneği vardır. Bunun en başta gelen nedeni halkın iktidar karşısında güçsüz olması, demokrasi başta olmak üzere hukuk ve özgürlükler konusunda bir aidiyet anlayışına ve bilincine sahip bulunmamasıdır. O nedenle, bu gibi toplumlarda güçsüzün iktidar karşısında ikiyüzlülük etmesi hiç de şaşırtıcı bir durum değildir. Esasen ikiyüzlülük pek çok yerde ve durumda hazır ve nazırdır.

Günlük hayatta güçsüzün iktidar karşısındaki ikiyüzlülüğü daha çok tabi ve teslim olma, sadakat, dalkavukluk gibi eylemler aracılığıyla kendisini gösterir. Günümüzde Trump’ın ve uyguladığı politikaların en güçlü muhaliflerinden birisi olan, daha seçilir seçilmez ona oy verenlerin çok yakında hayal kırıklığı yaşayacaklarını öngören, Trump’ı fazlasıyla maço, dışlayıcı ve saldırgan bir kişi olarak nitelendiren, emek kavramının fiziksel etkilerle sınırlı olmadığı, kişinin duygularını muhatabına iletmede sürekli olarak bazı normların ve geniş kültürel düşüncelerin kısıtlaması altında bulunduğu anlayışına dayanan ‘duygusal emek/emotional labor’  kavramını psikoloji ve sosyoloji bilimine kazandıran Amerikalı sosyolog Arlie Russell Hochschild, ‘Statüye Saygı Gösterme’ başlığı altında yazdığı makalesinde şunları kaydediyor: ‘Daha yüksek bir statüye sahip olmak duygusal ödüller de dahil olmak üzere, bütün ödüller üzerinde daha güçlü bir iddiaya sahip olmak demektir. Bu aynı zamanda bu iddiaları uygulamaya koymanın araçlarına daha kolay erişme olanağına sahip olmaktır. Teşvik edici gülümsemeler, dikkatle dinlemeler, takdirkar kahkahalar, olumlamalar, hayranlık içeren yorumlar olağan görülür. Hatta bütün bu davranışlar düşük statülü insanların girdikleri ilişkilerden kaynaklanan şeyler olmaktan daha çok kişiliğin bir parçası olarak görülürler.

Hochschild’i ve onun ifade ettiklerini bir kenara bırakalım ve bir başka düşün adamı, edebiyatçı ve siyasetçi Vaclev Havel ile devam edelim. Yalanla ve yalanda yaşamaya isyan eden Havel, Times Literary Suplement’da yayınlanan bir söyleşisinde şöyle diyor: ‘Resmi bir yorum sonuç olarak gerçeklik sanılır. Toplumda genel ve her şeyi kapsayan bir yalan egemen olmaya başlar.  İnsanlar giderek ona uyum sağlarlar.  Herkes yaşamının bazı alanlarında yalanla uzlaşır ya da onunla birlikte yaşar. Bu koşullar altında insanın toplumun büyük bir bölümünü karşısında bulmak riski de dahil olmak üzere ve her şeye rağmen, her şeyi saran yalanlar ağını parçalayarak doğruyu ileri sürmek, içten bir şekilde hareket etmek olağanüstü bir siyasal öneme sahiptir.

Hemen her toplumda yalanla ve yalanda yaşayan, kişisel çıkarları gereği iktidara yalamalık ve dalkavukluk yapan çok sayıda insan vardır. Ama böylelerin sayısı zorba iktidarların egemen olduğu toplumlarda sayıca daha da fazladır. Böyle insanların olduğu toplumlarda, sayıları az olmakla birlikte, haksızlığa karşı mücadele eden, haksızlıklar konusunda toplumda bir farkındalık yaratmaya çalışan insanlar da vardır.

İşte, Cumartesi Anneleri ve ‘Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar‘ özdeyişine nazire yaparcasına  onlara destek olan, yani analar gibi gerçekten ağlayan insanlar, bu nitelikteki insanlardır. Bu insanların 700 haftadan bu yana sürdürdükleri oturma eylemi niteliği itibariyle olağanüstü politik öneme sahip cesur bir edim, iktidara doğruyu söyleyen muhalif bir tavır, haksızlığa karşı yürütülen ahlaki, vicdani ve barışçıl bir eylemdir. Ve bu eylem, ana fikri Sophakles’in Antigone’nuna, Henry David Thoreau’ya kadar uzanan, Gandhi ve Martin Luther King’in eylemleriyle hayata uygulanan bir ‘sivil itaatsizlik’ eylemidir.

Ahlaki bir protesto ve şiddetsizlik yoluyla bir direniş eylemi olan sivil itaatsizlik, yerleşik hukuk normlarının ağır ve açık bir haksızlık karşısında etkisiz kaldığı durumlarda başvurulan, tekil hukuk normlarını ihlal etmekle birlikte, protesto eyleminin açık ve ağır bir haksızlığı hedef alması, yasal yollara başvurulmuş olunmasına rağmen bu yollardan bir sonuç alınamamış olması durumunda ve başkaca insanların fiziki ve ahlaki bütünlükleriyle haklarına zarar vermemesi, anayasal düzenin işleyişini tehlikeye sokmaması koşuluyla demokratik yönden meşru olan bir eylemdir.

Ronald Dworkin ve John Rawls gibi sıra dışı siyaset bilimcilerin demokrasinin diri kalması için yararlı buldukları, hukuk etiği yönünden meşruluğunu tıpkı hukuk devleti kavramı gibi akliyeci doğal hukuk felsefesinden alan sivil itaatsizlik eylemi, bir isyan, bir ayaklanma olmadığı gibi, anayasal düzene yönelik potansiyel bir tehlike ve tehdit de değildir. Sadece ve sadece toplumsal iradeye ve talebe aykırı olan hukuk normlarının, ağır ihlaller ve telafisi imkansız yaralar açan hatalı siyasal uygulamaların düzeltilmesine imkan sağlayan demokratik bir araçtır. Bu araçla elde edilmek istenen en önemli sonuç, devletin olağanüstü durumlar ve koşullar yaratmak suretiyle kendisine üstün ve sorgulanamaz bir siyasi meşruiyet aramasına dayanan anlayışına ve uygulamasına son vermektir.

Alman felsefe profesörü, sosyolog ve siyaset bilimci Jürgen Habermas’ın ‘kendisinden emin olan her hukuk devleti demokrasisi, sivil itaatsizliği siyasi kültürün zorunlu kıldığı ve o nedenle olağanlaşmış bir temel taşı olarak algılamalıdır’ diyerek sahip çıktığı sivil itaatsizlik eyleminin ülkemizdeki nadir uygulamalarından birisi olan ve talepleri sadece gözaltında kaybedilen çocuklarının/yakınlarının akıbetini sormaktan ibaret bulunan Cumartesi Anneleri’nin son derece masum ve barışçıl oturma eylemlerinin polis gücüyle ve üstelik orantısız güç kullanılmak suretiyle bastırılması ülkemiz demokrasisinin geldiği, getirildiği durumun ne yazık ki hazin ve endişe verici bir örneğidir.

Oysaki devletin ve siyasi iktidarın görevi, hak arayan bu insanları polis gücüyle ve şiddete başvurmak yoluyla dağıtmak, gözaltına almak değil, acı içindeki bu annelerin feryadına kulak vermek, gözaltında, yani hayatları ve özgürlükleri devletin namusuna tevdi edilmiş olan bu insanları kaybedenleri ortaya çıkarmak ve bunlardan hesap sormaktır.

Ben ömrümce muhalif yaşadım / Devletçe de menfi bir TİP sayıldım / Onun için kan gurubum / RH NEGATİF” Can YÜCEL

NEFRET EDİYORUM, O HALDE VARIM!

Antigone’nun, Thebai’de krallığı paylaşamayan kardeşleri Eteokles ile Polyneikes birbirleriyle girdikleri iktidar mücadelesi sonunda ölürler. Bu aşamada tahta çıkan Kreon, Eteokles’in yurdunu savunurken öldüğünü, o nedenle kahraman olduğunu ilan ederek onun için görkemli bir cenaze töreni hazırlar. Polyneikes’in ise yabancılarla işbirliği yaparak yurduna saldırdığını, o nedenle hain olduğunu, gömülmeyeceğini, mezarsız kalacağını, bu suretle kurda kuşa yem olacağını, onu kim gömmeye kalkışacak olur ise ölümle cezalandırılacağını emreder. Antigone Kreon’un bu emrini tanımaz ve kardeşi Poyneikes’i gömer. Bu eylemi sonrasında Antigone suçlu sıfatıyla Kral Kreon’un huzuruna getirilir ve aşağıdaki sorgulama başlar:

Kreon: Neden emrime karşı geldin? Çıkardığım emirnameyi bilmiyor muydun?

Antigone: Biliyordum. Nasıl bilmem? Herkese ilan edildi.

Kreon: Demek buna rağmen benim emrime karşı koymaya cesaret ettin.

Antigone: Bana emir veren Zeus değildi. Hades’te hüküm süren Dike de biz fanilere böyle bir nizam yüklememiştir. Senin emirlerinde, insan sözlerini Tanrıların yazılmamış, değişmez kanunlarından daha üstün yapacak bir kudret bulunduğunu zannetmiyorum. Çünkü bu kanunlar dün ve bugün yaşamıyorlar, bunlar ebediyen meridirler ve ne zamandan beri var olduklarını da bilen yoktur.

Kreon: Thebai’liler arasında bunu böyle gören yalnız sensin.

Antigone: Hepsi böyle görüyorlar, fakat korkudan konuşamıyorlar.

Kreon: Bunlardan ayrı düşündüğün için utanmıyor musun?

Antigone: Öz kardeşime saygı göstermekte utanılacak ne var? 

Kreon: Onunla dövüşüp ölen de kardeşin değil miydi?

Antigone: Öz kardeşimdi.

Kreon: Diğerine gösterdiğin ilgiden dolayı günah işlemiyor musun?

Antigone: Mezarında yatan ölü böyle hüküm vermeyecektir.

Kreon: Ama sen bir günahkara karşı aynı ilgiyi gösteriyorsun.

Antigone: O bir köle değildi.

Kreon: Birinin koruduğu bu ülkeyi diğeri harap ediyordu.

Antigone: Olsun. Hades her ikisine de aynı mezar hakkını tanır.

Kreon: Ama orada iyi insan kötü insanla aynı muameleyi görmek istemez.

Antigone: Ölüm diyarında böyle bir kural olduğunu bana kim söyleyebilir?

Kreon: Düşmanımız bizim için hiçbir zaman, hatta ölümünden sonra dahi dost değildir.

Antigone: Ben dünyaya kin değil, sevgi paylaşmaya geldim.

Okuyanların ya da izleyenlerin hatırlayacakları üzere yukarıda yer verdiğim diyalog, Sophokles’in Antigone isimli oyunundan bir bölüm. Bu yazıma  Sophekles’in Antigone’u ile başlamamın nedeni, Antigone’un hukukun oluşturulmasında ve uygulanmasında, ahlakın, vicdanının önemini, insan haklarının değerini ortaya koyan iyi bir örnek olmasıdır.

Eğer Antigone Sophakles’in bir kurgusu değil ve gerçekten yaşanmış bir hayatın hikayesi ise, sanırım tarihin yazımladığı ilk sivil itaatsizlik örneğidir. Bu oyunda karşı karşıya gelen iki ayrı hukuk anlayışı vardır. Bir yanda Antigone’un dayandığı göksel hukuk, yani bugün bizim doğal hukuk diye isimlendirdiğimiz, insan hakları dediğimiz, kaynağını etikten, ahlaktan, vicdandan alan hukuk, diğeri ise dayanağı hikmet-i hükümet olan Kreon’un temsil ettiği egemenin hukuku, yani pozitif hukuktur.

Oyunun sonunda Kreon’un hukukunun, yani yasakçı ve baskıcı hukukun değil de, Antigone’un kişi hak ve özgürlüğünü referans alarak otoritenin baskısına karşı koyan hukuk anlayışının üstün gelmiş olmasının nedeni elbette Sophakles’in bir tercihi değildir. Aksine, bu hukuk anlayışının üstün ve evrensel olması, ahlak, etik, vicdan ve akıldan müteşekkil insanın yapısına ve ruhuna uygun bulunmasıdır.

Nitekim geride bıraktığımız yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, totaliter yönetimlerin yıkılmasına, rakipsiz bir siyasal örgütlenme ve yönetim modeli olarak demokrasinin kurulmasına tanıklık etmiştir. Bu süreçle birlikte insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler küresel düzeyde egemen retoriğin önemli ve vazgeçilmez parçası haline gelmiştir.

Devlet, piyasa ve hukuk sistemi, siyasi partiler, medya, sivil toplum kuruluşları, diğer kamusal çıkar grupları bunların örgütledikleri her türden kamusal tartışma forumları, bireyi, gerek kamusal, gerekse özel alanın düzenlenmesinin dağıttığı yararların pasif alıcıları olmaktan daha çok, bu alanlardaki değişimin aktif özneleri yapmıştır. Siyasal, ekonomik ve toplumsal sürecin bu işleyişi, giderek bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin alanın genişlemesine ve güvence altına alınmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

Böylece ve giderek kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik gibi ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan hakları diğer bütün hak iddialarının önüne geçmiştir. Böylece ahlaki öncelik taşıyan, en geniş anlamda siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, hukukun oluşturulmasında ve uygulanmasında temel bir çerçeve konumuna gelmiştir.

Bu çerçevenin özü insanın insana duyduğu sevgidir. Antigone’nun  ‘ben dünyaya kin değil, sevgi paylaşmaya geldim’ demesi bundan dolayıdır. Esasen insan haklarının temelinde de kin değil, düşmanlık değil, sevgi vardır, dostluk vardır, insana ve insana dair olan her şeye saygı vardır, değer verme vardır. Onun için Şeyh Galip ‘Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen’, yani ‘Kendine hoşça bak, alemin özüsün sen, / Varlıkların gözbebeği olan insansın sen’ demiştir.

Ama ne yazık ki gerçek pek öyle değildir. Dünya genelinde ve Türkiye özelinde şiddetin, insana, doğaya, hayvanlara yönelik şiddetin bu kadar fazla olması, kinin giderek artması, nefret söyleminin ve hatta nefret suçunun yaygınlaşması bu tespitin doğruluğunu göstermektedir. Bunun en önemli nedeni bir düşmanlık sloganı olan ‘biz ve onlar, bize karşı onlar’ anlayışının en başta siyasetçiler tarafından kendi hitap ettikleri kitleyi harekete geçirmek veya konsolide etmek için kullanılması, medyanın da pompalamasıyla bu anlayışın insanlar ve toplumlar tarafından giderek daha yaygın biçimde kabul görmesi, din, dil, ırk, ideoloji gibi kodlamaların insanların ve toplumların ayrışmasına neden olmasıdır.

Temeli tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük olan, ahlaki, vicdani ve etik olmayan, psikolojik, ekonomik, sosyo-politik nedenlere dayanan, günümüzde bir hukuk ve insan hakları sorunu olarak karşımıza çıkan nefret söylemi ve suçu aslında pek o kadar yeni bir olgu değildir. Aksine insanlık tarihi kadar eski ve kadimdir. Üç semavi dinin kutsal kitaplarının da yazdığına ve kabul ettiğine göre ilk siyasi   cinayet olan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesinin nedeni ona karşı duyduğu öfke, kin, kıskançlık, özetle nefrettir.

Dünden bugüne çok sayıda filozofun, sosyologun, psikologun üzerinde durduğu, nedenlerini araştırdığı, tanımını yapmaya çalıştığı nefret olgusu kısaca bir başkasının kötülüğünü istemeye, o kişiyi aşağılamaya, hor görmeye yönelik olumsuz bir duygudur ve hatta bir yargıdır. Bu duygu veya yargı kişilere yönelik olabileceği gibi şeylere, yani nesnelere karşı da olabilir. Mesela nefret olgusunu irdeleyen Spinoza ve David Hume, nefretin objesine yönelik olumsuz bir duygu olduğuna vurgu yaparlarken, Aristoteles ve Descartes gibi düşünürler obje hakkındaki olumsuz bir yargıya ya da yargılamaya vurgu yaparlar. (Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanan Yasemin İnceoğlu’nun derlediği “Nefret Söylemi ve/veya Nefret Suçları” isimli eserde yer alan Hakan Ataman’ın “Nefret Suçlarını Farklı Yaklaşımlar Çerçevesinden Ele Almak: Etik, Sosyo-Politik ve Bir İnsan Hakları Problemi Olarak Nefret Suçları” isimli makalesi)

Ama nefret, ister objesine yönelik olumsuz bir duygu, isterse objesi hakkında olumsuz bir yargı veya yargılama olsun bazı insanlar için bu bir varlık nedenidir. “Nefret ediyorum, o halde varım” diye düşünen ve bunu böyle söyleyen bu insanlar, elbette birer klinik vakadır ve öyle oldukları için de psikoloji biliminin konusudurlar. Ama aramızda dolaşan, okulda, işyerinde, facebookda, instagramda, twitterda ve başkaca yerlerde var olan insan görünümündeki bu hasta insanların yaydığı virüsler, mikroplar bulundukları her ortamı kirletmekte ve zehirlemektedir.

Buna izin ve imkan vermemek elbette hepimizin görevidir, en önemli toplumsal görevidir. Ama biz önce kendimize, aklımıza, ahlakımıza, vicdanımıza mukayyet olalım ve bu virüslerin, mikropların bize bulaşmasına izin vermeyelim.

 

 

 

 

 

İnsanların en hayırlısı, ahlakı en güzel olandır.’ Hazreti MUHAMMED (s.a.v)

AHLAK VE AHLAKİ SORUMLULUK OLMADAN, OLMAZ!

Pek çok dahi gibi değeri ölümünden sonra anlaşılan sıra dışı insanlardan birisi de Alman sosyolog Norbert Elias’dır. ‘Uygarlaşma Süreci’ adıyla Türkçeye çevrilen ‘The Civilizing Process’ isimli eserinde Elias, insan doğasının toplum hayatı tarafından değiştirildiğini ve biçimlendirildiğini, insanın ve insanlığın karmaşık bir psikolojik ve sosyolojik etkileşim sürecinden geçerek uygarlaştığını ileri sürer.

Norbert Elias, okunmaya değer bu kitabına ‘Uygarlık tamamlanmamış bir süreçtir’ sözleriyle başlar ve ‘Bireylerin ve toplumların geleceği belirsizdir. Nihai ve kesin olan hiçbir şey yoktur’ diyerek bitirir. Elias’ın bu başlangıç ve sonlandırma cümlelerine göre, kader yoktur, böyle gelmiş böyle gider anlayışı yanlıştır, insan kendi bireysel kaderini ve ait olduğu toplumun geleceğini belirleyebilir ve biçimlendirebilir. İnsanın bunu yapabilmesi, içinde bulunduğu koşulların oluşmasına neden olan etkenleri bilmesine, bunların gelişme sürecini incelemesine ve belirlemesine, buna göre geleceği planlamasına ve o plana göre hareket etmesine bağlıdır.

Elias yukarıda yer verdiğim tespit ve görüşlerini, daha henüz Türkçeye çevrilmemiş olan ‘The Fishermen in the Maelstrom, Involvement and Detachment/Girdaptaki Balıkçı-Katılma ve Ayrılma’ isimli kitabında daha da somutlaştırır. Elias’ın bu kitabının ilham kaynağı ve referansı Amerikalı şair ve öykü yazarı Edgar Allan Poe’nun, ‘A Descent into the Maelström/Girdaba İniş’ isimli öyküsüdür.

Poe, bu öyküsünde girdaba yakalanan, ikisi korkuyla paralize olan ve hiçbir şey yapamadan ölen, üçüncüsü ise yuvarlak nesnelerin daha yavaş battığını fark ederek, bir varilin içine giren balıkçının hayatta kalabilmek için verdiği mücadeleyi ve bu felaketten kurtuluşunu anlatır. Poe’nun bu öyküsünü yorumlayan Elias, çıkışı olmayan bir durumla nasıl baş edebileceğimizi ve bu durumdan nasıl kurtulabileceğimizi göstermeye çalışır.

Elias’a göre Poe’nun öyküsünde hayatta kalan balıkçı: ‘daha serinkanlı düşünmeye başlamış; geriye yaslanarak o anki düşüncelerini kendisinden uzaklaştırarak kendisine belli bir mesafeden bakmış; böylece içinde bulunduğu duruma odaklanarak kendi korkusunu denetimi altına almış; durumun özelliğini incelemiş; buna göre yapacaklarını belirleyerek bir kaçış yolu planlamış ve bu yolu izleyerek kurtulmuştur.’  

Balıkçının kurtulmak için geliştirdiği ve uyguladığı bu yöntem, yani önce kendisini, şartları ve süreci kontrol etmesi ve bunlara göre bir kurtuluş yolu belirlemesi doğru ve akıllıcadır. Zira bunların tamamı birbirine bağlı ve bağımlı, biri diğerinin tamamlayıcısı olan süreçlerdir.

Elias’ın, Poe’nun bu öyküsünü yorumlama şekli az yukarıda açıkladığım ‘Uygarlık Süreci’ isimli eserinde anlattığı ‘kader yoktur, böyle gelmiş böyle gider anlayışı yanlıştır, insan kendi bireysel kaderini ve ait olduğu toplumun geleceğini belirleyebilir ve biçimlendirebilir, yeter ki içinde bulunduğu koşulların oluşmasına neden olan etkenleri bilsin,  bunların gelişme süreçlerini incelesin, geleceği buna göre planlasın ve o plana göre hareket etsin’ şeklindeki anlayışına uygundur.

Buradan hareketle gelmek istediğim esas nokta, toplumuzda egemen olan ‘biz eskiden böyle değildik, şimdi neden böyle olduk’ anlayışıdır. Son söyleyeceğimizi ilk önce ve hemen söyleyelim: biz bugün bulunduğumuz yere öyle durup dururken gelmedik.  Eskiden de böyleydik!

Bunun böyle olduğunu 1806-1907 yılları arasında yaşayan Osmanlı Vak’anüvisti, yani tarihçi Ahmed Lütfi Efendi,  sekiz ciltlik büyük eseri ‘Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi Tarih-i Osmanlı’ isimli kitabında anlatıyor. Ve şöyle diyor: ‘Osmanlı bürokrasisi, bireysel hamilik kurumuna dayanırdı. Öyle olduğu için üst düzey Osmanlı bürokratlarının iki hedefinden birincisi, rakiplerini temizlemek, ikincisi ise, çevresini başta arkadaş ve akraba ile emir almaya ve itaat etmeye alışık insanlarla doldurmaktı. Fitne ve fesat ile çekemezliğin siyasi refleks haline geldiği, buna bağlı olarak hizipleşmenin egemen olduğu o yapıda, önce ilişkiler, daha sonra ve özellikle Abdülhamit döneminde yönetimin kendisi otoriterleşti. Osmanlı toplum yapısına egemen olan bu maneviyat buhranı, toplumu çürüttü ve sonunda çökertti.

Geçmişten tevarüs ettiğimiz bu siyasi ve bürokratik yapı, günümüzde de aynen işliyor. Bunun böyle olduğu, sadece iktidar partisi ve çevresinde değil, ne yazık ki, aynı şekilde ve aynı yöntemlerle muhalefet partilerinde de görülüyor. Onun için günün iktidarından yakınanlar, memnun olmayanlar, muhalefet partilerine de umutla bakmıyorlar ve onlara sarılmıyorlar. Ülkemiz demokrasisi de esasen bu noktada tıkanıyor.

Osmanlı’nın çöküşünde olduğu gibi, liyakatin terk edildiği, yalanın, iftiranın, cehaletin, fitne ve fesadın, liyakatsiz, kalitesiz, niteliksiz ölçütlerin ve adamların, bizden olsun, bizim olsun anlayışı üzerine kurulu tercihlerin egemen olduğu toplumlarda, ciddi boyutta bir maneviyat buhranı vardır. Ve bu buhran başta siyaset kurumu olmak üzere toplumun her kademesini, her türden ilişkiyi ve işleyişi sarıp sarmalamakta, insanları ve toplumları içten içe çürütmekte, eksiltmekte, tüketmektedir.

Esasen insanın ve toplumun en dayanaksız yönü, en zayıf özelliği maneviyat buhranı yaşarken gösterdiği çözülmedir. Maneviyat buhranının ve bu buhrana dayalı çözülmenin olduğu toplumlarda, bir yandan ‘inanç ve değerler sistemi’ üzerinde kavga yaratılırken, diğer yandan ‘ahlak sistemi’ bozulur.

Ahlak sisteminde oluşan bozulma ve çürüme ile birlikte, toplumun sağduyusu köreltilir, sevgiye, saygıya, tevazuya dayanan terbiye bozulur, toplumsal dayanışma refleksi, demokrasiyi diri tutan protesto hakkı yok edilir, bunların oluşturduğu boşluğu öfke ve nefret doldurur. Buna bağlı olarak bireysel şiddet giderek tırmanmaya başlar. Kadınları, çocukları, hayvanları ve doğayı hedef alan şiddet yoğunlaşır.

İnanç ve değerler sisteminde yaratılan kavga ile ahlak sisteminde oluşturulan bozuk düzen, beraberinde kişi karakterinin aşağılanmasını getirir. Gerçeği söyleyenler, doğru ve iyi olanı yapanlar, başarılı olanlar zora sokulur. En ahlaklı kişilerin bile bilinçaltı arzuları bulunup masumiyetleri kirletilir. Saf zihinler, küçük tuzaklarla, iftiralarla, dedikodularla aldatılır. Toplum terörize edilerek sindirilir. Bütün bunlar, inanç ve ahlak sisteminde başlayan çözülmenin siyasi iktidarda vücut bulan tezahürleridir. Kötülüğün egemen olması, iyilerin hiçbir şey yapamaması bundan dolayıdır.

Aklın kurnazlıklarıyla, kurnazlaşmış aklın hesaplayıcı ve kural koyucu çabalarıyla, yönetme mevkinde olanların gerçeği gizlemeye ve saptırmaya yönelik algı yönetimleriyle, hamaset söylemleri ve gösterileriyle bu maneviyat buhranının aşılamayacağı, toplumsal ve ekonomik sorunların çözümlenemeyeceği, ahlaki yozlaşmanın, inanç ve değerler sistemindeki çürümenin önüne geçilemeyeceği aşikardır. Zira ahlak kurnaz aklın elinde güvende değildir. Akıl her ne kadar doğru kararlar almak için gerekli ise de, bunun için önce aklı özgürleştirmek, kurnazlıklarından arındırmak ve bunun içinde onu terbiye etmek gerekir. Bu ise ancak ahlakı ve ahlaki sorumluluğu egemen kılmakla mümkün olur. Esasen ahlaka ve ahlaki sorumluluğa dayanmayan hiçbir inancın, hiçbir dini akidenin ve inancın,  hiçbir ideolojinin değeri, insana ve topluma yararı yoktur. Onun için ahlakla ve ahlaki sorumlulukla ilişkisini kesen kurnaz aklın yürüyüşünün sonu, ahlaklı olma yeteneğinin yitirilmesi anlamına gelen ahlaki nihilizme varır.

Oraya varmamak için her şeyden önce ‘Anything Goes/Her Şey Uyar/Her Şey Mübah’ sloganı üzerine kurulu olan, kendisini hakikat karşıtlığında bir pozisyona yerleştiren ve o nedenle relativizm ile kol kola gezerek hakikatin mezarını kazan postmodernizmin çocuğu ahlaki nihilizme dur demek, ahlakı, ahlaki sorumluluğu egemen kılmak gerekir.

Bunu yapabilmek için ise, Elias’ın işaret ettiği Poe’nun hayatta kalan balıkçısı ve oyun kuran bir satranççı gibi geriye yaslanarak serinkanlılıkla düşünmemiz, korkularımızı kontrol altına almamız, kendimize belli bir uzaklıktan ve ironiyle bakmamız gerekir.

Böyle yaparsak, yapabilirsek eğer, kusuru ve sorumluluğu başkalarına yükleme kolaylığından ve kurnazlığından vazgeçip bizzat üstlenebilirsek eğer, oturup nerede hata yaptık diye kendimizi gözden geçirebilirsek eğer, evrensel bir değer olan ahlakı egemen kılar, ahlaki sorumluluğun gereklerini yapabilirsek eğer, işe önce kendimizi düzeltmekten başlayabilirsek eğer, işimizi iyi yapmaya odaklanır ve iyi yaparsak eğer, kişileri ve olayları konuşmayı bırakıp fikirleri tartışabilirsek eğer, her işimizde ve ilişkimizde adil ve içten olursak eğer, tek adam ve parti devleti sistemi yerine parlamentoyu ve demokrasiyi yeniden ihya ve inşa edebilir, hukuku, hukuk devletini ve hukuk güvenliğini eksiksiz kurabilirsek eğer, aşılamayacak zorluk, çözülemeyecek sorun yoktur.

Son bir söz! Onu da ‘You Can’t be Neutral on a Moving Train/Hareket Eden Trende Tarafsız Olamazsınız’ isimli özgün eserinde Amerikalı tarihçi, akademisyen ve aktivist Howard Zinn söylüyor:  ‘Kötü zamanlarda umutlu olmak budalaca bir romantiklik değildir. Böyle bir umuda sahip olmak, insanlık tarihinin sadece zalimliğin tarihi olmasına değil, aynı zamanda merhamet, özveri, cesaret ve nezaketin tarihi olmasına dayanır.

Yaşadığımız zamanın kötü olmasına rağmen, umutlu olmamın nedeni temelde iyimser bir insan olmamdan dolayı değildir. İnsanın ve insanlığın tarihinin zalimlikten daha ziyade merhametin, özverinin, cesaretin, nezaketin tarihi olmasından ve benim de kendime bunları referans almamdan dolayıdır.

 

 

Çünkü güller biraz da hayaller gibidir, büyüdükçe sabır ve emek isterler.’ Carlo PONTI

SOPHIA LOREN –

Gerçekten, rüyalardan ya da anılardan oluşmuş farklı bir dünyaya yavaş yavaş kayıldığı zaman hissedilen o huzursuzluğa kapılıyorum. Olduğum yerde duramıyorum, kalkıyor ve sabahlığımı giyip koridorun sonundaki çalışma odama gidiyorum. Ne yapmaya gittiğimi henüz bilmiyorum. Gözümü raflara dikiyorum, kitapları, bibloları, resimleri, kağıt ağırlıklarını elliyorum. Sanki bir şey ararmışım gibi didik didik ediyorum. Konsolun arkalarında, koyu renk ahşap kutuyu görünce heyecanlanmaya başlıyorum. O anda onu tanıyorum, bir anda gözlerimin önünden mektuplar, telgraflar, biletler, fotoğraflar geçmeye başlıyor. Şimdi oldu, bu soğuk kuş gecesinde adımlarımı buraya çeken şeyin ne olduğu anlaşıldı. Bu benim sırlarla dolu minik sandığım, yüreğim hop ediveriyor. Önce olduğu yere bırakayım diyorum. Çok zaman geçti üzerlerinden, çok farklı heyecanlar yaşandı. Sonra alıyorum, biraz cesaretimi toplayıp odaya dönüyorum. Belki de Noel hediyem budur ve artık açma vakti gelmiştir.

Yaşadıklarına ya da birilerine kızıp atmadığı, içindeki mektupları, fotoğrafları, notları, tuttuğu günlüğü yırtmadığı, bunları yıllarca içinde özenle sakladığı sırlarla dolu o minik sandığı açıyor ve hatıralarını yazmaya başlıyor. Kim mi? Babasız, parasız, umutsuz bir kız. Deneme filmi çektirmek için stüdyosuna gittiği Carlo Ponti’nin kameramanının ‘Resmini çekmek mümkün değil, Yüzü çok kısa, ağzı çok büyük, burnu da çok uzun’ dediği bir kız. Sophia Loren.

Sophia Loren’in bir Noel akşamı o sır dolu minik sandığını açtıktan sonra yazmaya başladığı ve adını ‘Dün, Bugün, Yarın-Bütün Hayatım’ diye koyduğu hatıralarını okudum hafta sonunda. Onun üzerine yazmaya başladım bu yazıyı. Sophia Loren, hayat kokan o minik sandığında sakladığı fotoğrafları, mektupları, şiirleri, tuttuğu günlükleri yanına alıyor ve bir yolculuğa çıkıyor. Çok, ama çok gerilerde kalan gençliğini, geleceğe ilişkin umutlarını, hala gerçekleştirmeyi beklediği hayallerini anlatıyor. ‘Nehir beni çağırıyor. Ve ben kendimi güvenle onun akıntısına bırakıyorum’ diyor ve dünden bugüne, bugünden yarına yürüyor. Yaşadıklarını, yaşamındaki önemli olayları ve insanları, kendisi gibi sade, samimi, ölçülü, duygulu, nazik bir üslupla anlatıyor.

81 yaşında, ama hala çalışıyor. Eskiye oranla daha seçici, sadece ikna olduğu rolleri kabul ediyor. ‘Olgunluğumla uyum içindeyim, daha genç kadınlara kıskançlıkla değil tatlı bir hoşgörüyle bakıyorum’ diyor. Hayatla ilgili olarak şunları söylüyor: ‘Kabul etmeliyiz ki bu her zaman o kadar kolay değildir ve hayatın her aşaması kaprisleriyle tuzaklarını beraberinde getirir. İnsan otuz yaşındayken genç ve biraz güvensizdir, kırk yaşına geldiğinde güçlü ve belki biraz yorgundur, elli yaşında bilge, belki biraz hüzünlüdür. Ve seksenin eşiğine vardığında bazen her şeye yeniden başlama arzusu duyar. Anıların içinden yeniden doğar ve geleceğe aşık olur.

Hayat, hepimizin hayatı, bazı garip anlarda ruhumuzdan dışarı sessizce süzülen hatıralarla yüklüdür. Hatıralar sadece tarihe not düşmek için değil, yaşam boyu taşınan yükü başkalarıyla paylaşılarak boşaltılması için yazılır. Hatıraların bir kısmı ağır, bir kısmı acı, bir kısmı hüzünlü, bir kısmı da mutluluk doludur. Bütün bunlar, hayatın, hayatımızın biriktirdikleridir, onu eksilten değil, zenginleştiren şeylerdir. Bizi biz yapan şeylerdir. Bundan olsa gerek, hatıra kitapları beni her zaman hüzünlendirir.

Tek bir sevince ‘evet’ dediğiniz oldu mu hiç?” diye sorar Zerdüşt. Yanıtını da kendisi verir. “Ah dostlarım, o zaman üzüntüye de ‘evet’ demişsinizdir. Bütün her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş, kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz, ‘Mutluluk, beni memnun et! Kal biraz’ dediyseniz, o zaman her şeyi geri istemişinizdir. Çünkü her sevinç ebediyet ister.” Acısıyla, tatlısıyla, ağırıyla, hafifiyle hatıralar da öyledir. Ebediyet ister! Ebedileştirmek için ise yazmak gerekir.

Hatıralarını okuyup bitirdiğimde, hayatı acılarla, yoksulluklarla, açlıkla, İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği ölüm korkusuyla, bir gelecek inşa etmek çabasıyla, umutla, umutsuzlukla, çok sonra gelen şöhretle, mutlulukla, başarılarla geçen Sophia Loren’in, bir değil, birçok sevince, birçok üzüntüye evet dediğini, mutluluk beni memnun et, benimle kal biraz dediğini gördüm.

Eş olarak Carlo Ponti’ye evet demiş. Hiç de pişman olmamış evet dediği için. İlk gördüğünde çarpıldığı, ‘hemen kaçmalıyım buradan’ dediği, uğruna eşinden tokat yiyinceye kadar çekim gücünden kurtulamadığı, Amerikan sinemasının 50’li, 60’lı yıllarda büyük yıldızı olan Cary Grant’ın aşkına evet demiş. Daha henüz on beş yaşındayken İtalyan sinemasının tanıdığı en büyük ‘doğallık yaratıcısı’ olan ünlü yönetmen Vittorio De Sica’ya evet demiş.

Onun için minnetle anıyor Sica’yı. ‘Nasıl hayır derdim ki? De Sica olmasaydı, asla olduğum kişi olamazdım, gerçek sesimi bulamazdım’ diye yazıyor ve onunla ilgili olan öğretici bir anısını paylaşıyor. Mücevherleri çalındığı için ağladığında De Sica’nın yanına oturduğunu, kendisine mendilini uzattığını ve şunları söylediğini yazıyor: ‘Sophia, gözyaşlarını boşuna akıtma. Biz yoksulluk içinde doğmuş iki Napoli’liyiz. Para gelir ve gider. Benim kumarhanede ne çok kaybettiğimi düşünsene…Sophia, dinle beni, senin için ağlamayacak hiçbir şey için asla ağlama.

Şimdilerde pek eskisi kadar olmasa da iyi bir sinema izleyicisi olan ben, Sophia Loren’in bütün filmlerini izledim. İzlediğim o filmler içinde hala unutamadığım tek film, Marcello Mastroianni ile başrollerini paylaştıkları ‘Dün, Bugün, Yarın’ isimli olanadır. 1964 yılında 14-15 yaşlarında iken seyrettiğim filmden daha çok hafızama kazınmış olan şey, fonda Henry Wright’a ait olan ‘Abat-Jour’ parçası çalınırken Sophia Loren’in striptiz yaptığı sahnedir. Hatıralarında Sophia Loren bu sahne ile ilgili olarak Ömer Şerif’in kendisine ‘O striptiz bana hiç de sürpriz olmadı. Sophia seni o kadar çok açık saçık hayal ettim ki, filmi seyrettiğimde daha önce gördüğüm bir sahne sandım!’ demesi karşısında gülümsediğini anlatıyor.

Başkaları nasıl düşünür bilmiyorum, ama bana göre Sophia Loren, klasik ölçüler esas alındığında, Tanrı’nın boş bir anında yarattığı kadar güzel, ağzı, burnu, kulakları kalemle çizilmiş güzellikte bir kadın değildir. Örneğin bir Claudia Cardinalle, bir Silvana Mangano, bir Catherine Deneuve, bir Elizabeth Taylor, bir Grace Kelly değildir. Ama son derece cazip bir kadındır. Çok anlamlı, çok gizemli, çok lirik bir yüz ifadesi, içi çok, ama çok derinden gülen iri güzel gözleri, kışkırtıcı bir güzelliği vardır. Ne yüzündeki ifade, ne bakışları, ne gözlerindeki ışık, ne de vücudundaki kıvrımlar masum değildir.

Kendisi de bunun farkındadır. Onun için şunları yazar: ‘Cazibe mi? Cazibe nedir? Onu tanımlayabilseydim, herkesin ulaşabileceği bir malzeme olurdu. Oysa o doğanın armağanı, fiziksel güzellikten farklı olarak yıllar onu eskitemez. Kalkütalı Rahibe Teresa’yı, Rita Levi Montalcini’yi, Katherine Hepburn’u veya Greta Gabro’yu düşünüyorum. Ve sonra bir de Mona Lisa’yı düşünüyorum.’ Evet, Sophia’da bu kadınlar gibi, hatta onlardan daha fazla olarak doğanın kendisine armağanı olan, yılların eskitemediği bir cazibeye, bir gizeme sahiptir.

Sophia Loren, cezaevinde iken tuttuğu günlüğüne Harry Truman’ın şu sözleriyle başlamış: ‘Fame is steam, / Popularity an accident / The Only thing that endures is personality.’ Yani ‘Ün buhar, / Popülarite rastlantıdır. / Dayanıklı olan tek şey kişiliktir.

Evet, şöhret bir zaman için vardır, sonra biter. Popülarite de öyledir. Birileri, bir süre için popüler olur, kaza gibi bir şeydir bu. Geçen zaman, değişen fikirler, zevkler pek çok şeyi eskittiği gibi popülariteyi de eskitir, eksiltir. Ama kişilik, eğer varsa kişilik, o yok olmaz, zamana da, değişen fikirlere de karşı koyar, hep ayakta durur, hep ayakta kalır. Zira kişilik, her zaman ve her koşulda, bilgiden de, şöhretten de, makam ve mevkiden de önce gelir. İnsanı insan yapan tek şey kişiliktir zira. Kişiliğiniz yok ise eğer, sadece var olursunuz.

Sanatına, şöhretine, yeteneğine her zaman saygı duyduğum Sophia Loren’in hatıralarını okuyunca, insanın sadece rastlantılara bağlı olarak değil, gerçekten özünde pek çok değere sahip olduğu ve mücadele ettiği için hayatta ilerleyebildiğini, hak ettiği yere veya yerlere gelebildiğini daha iyi anladım. Kadın olarak, sanatçı olarak beğenmenin, takdir etmenin ötesinde saygı duydum kendisine. Sunday Times’in hatıralarıyla ilgili olarak yazdığı gibi o gerçekten ‘tam yol ilerleyen bir gemi.’ Yıllar, yıllar geçmiş, 81 yaşına gelmiş olmasına rağmen hala ilerliyor olmasının, şöhretinin buharlaşmamış, popülaritesinin geçmemiş olmasının nedeni kişilik sahibi olmasıdır.

Öyle bir kişilik ki, bir sinema sanatçısı olarak yüzü, gözü, burnu çok önemli olmasına, kameramanının Carlo Ponti’ye ‘Resmini çekmek mümkün değil, Yüzü çok kısa, ağzı çok büyük, burnu da çok uzun’ demesine, Carlo Ponti’nin ‘Sophia, ne dersin…hani…şu profilini … biraz yumuşatsak…çünkü’ diyerek estetik yaptırmayı tavsiye etmesine rağmen ‘ …ben değişmek istemiyorum. Ben öyle kalkık bir burun istemiyorum. Güzelliğimin yüzümdeki pek çok düzensizlik sonucunda oluştuğunun farkındayım. Kazanacak ya da kaybedecektim ama hangisi olacaksa yüzüm özgün haliyle kalsın’ diyecek kadar kendisinden memnun, kendisiyle barışık, özgüvenli, kişilikli bir kadın.

Hatıralarını okuyunca insan bu sözlerin anlamını, değerini çok daha iyi görüyor, çok daha iyi anlıyor. O gerçekten bütün sanatçılara, özellikle ülkemiz sanatçılarına her yönüyle örnek olabilecek bir insan.

Onu en güzel anlatan sözleri, 04 Mayıs 2011 akşamı onun için düzenlenen ‘Teşekkür Akşamı’nda, İtalyan sahne ve komedi yıldızı Roberto Benigni’ni söylüyor: ‘Sophia adını duyduğumda hoplarım, zıplarım, çünkü o bir hayat patlamasıdır. Yanağa kondurulmuş bir öpücük gibidir. Şahane bir şeydir, kalbimin tu-tuu diye çarptığını, attığını duyabilirsiniz. O çok İtalya, çok İtalyan’dır. Hareket ettiğinde, yürüdüğünde, yürüyen İtalya’dır. Sicilya’nın, Toskana’nın, Lombardia’nın hareket ettiğini görürsünüz. Milano, Floransa, Napoli, Pisa’nın eğik kulesi, Kolezyum, pizza, spagetti, Toto, De Sica, hepsi onun içindedir.

Gerçekten öyle! Hatıralarını okuyun siz de göreceksiniz. Bir de o teşekkür akşamında onun için söylenen ve ‘Oh, O Benim Güneşim‘ anlamına gelen ‘O Sole Mio’ şarkısını dinleyin.