‘Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.’ Anonim
CUMARTESİ ANNELERİ –
Uzun bir tarihsel süreçten baktığımızda, demokratik bir hak ve protesto şekli olan açık muhalefetin ve bununla eş anlamlı olan ‘iktidara doğruyu söylemek’ eyleminin, modern demokrasilerde dahi sayıca sınırlı örneği vardır. Bunun en başta gelen nedeni halkın iktidar karşısında güçsüz olması, demokrasi başta olmak üzere hukuk ve özgürlükler konusunda bir aidiyet anlayışına ve bilincine sahip bulunmamasıdır. O nedenle, bu gibi toplumlarda güçsüzün iktidar karşısında ikiyüzlülük etmesi hiç de şaşırtıcı bir durum değildir. Esasen ikiyüzlülük pek çok yerde ve durumda hazır ve nazırdır.
Günlük hayatta güçsüzün iktidar karşısındaki ikiyüzlülüğü daha çok tabi ve teslim olma, sadakat, dalkavukluk gibi eylemler aracılığıyla kendisini gösterir. Günümüzde Trump’ın ve uyguladığı politikaların en güçlü muhaliflerinden birisi olan, daha seçilir seçilmez ona oy verenlerin çok yakında hayal kırıklığı yaşayacaklarını öngören, Trump’ı fazlasıyla maço, dışlayıcı ve saldırgan bir kişi olarak nitelendiren, emek kavramının fiziksel etkilerle sınırlı olmadığı, kişinin duygularını muhatabına iletmede sürekli olarak bazı normların ve geniş kültürel düşüncelerin kısıtlaması altında bulunduğu anlayışına dayanan ‘duygusal emek/emotional labor’ kavramını psikoloji ve sosyoloji bilimine kazandıran Amerikalı sosyolog Arlie Russell Hochschild, ‘Statüye Saygı Gösterme’ başlığı altında yazdığı makalesinde şunları kaydediyor: ‘Daha yüksek bir statüye sahip olmak duygusal ödüller de dahil olmak üzere, bütün ödüller üzerinde daha güçlü bir iddiaya sahip olmak demektir. Bu aynı zamanda bu iddiaları uygulamaya koymanın araçlarına daha kolay erişme olanağına sahip olmaktır. Teşvik edici gülümsemeler, dikkatle dinlemeler, takdirkar kahkahalar, olumlamalar, hayranlık içeren yorumlar olağan görülür. Hatta bütün bu davranışlar düşük statülü insanların girdikleri ilişkilerden kaynaklanan şeyler olmaktan daha çok kişiliğin bir parçası olarak görülürler.’
Hochschild’i ve onun ifade ettiklerini bir kenara bırakalım ve bir başka düşün adamı, edebiyatçı ve siyasetçi Vaclev Havel ile devam edelim. Yalanla ve yalanda yaşamaya isyan eden Havel, Times Literary Suplement’da yayınlanan bir söyleşisinde şöyle diyor: ‘Resmi bir yorum sonuç olarak gerçeklik sanılır. Toplumda genel ve her şeyi kapsayan bir yalan egemen olmaya başlar. İnsanlar giderek ona uyum sağlarlar. Herkes yaşamının bazı alanlarında yalanla uzlaşır ya da onunla birlikte yaşar. Bu koşullar altında insanın toplumun büyük bir bölümünü karşısında bulmak riski de dahil olmak üzere ve her şeye rağmen, her şeyi saran yalanlar ağını parçalayarak doğruyu ileri sürmek, içten bir şekilde hareket etmek olağanüstü bir siyasal öneme sahiptir.’
Hemen her toplumda yalanla ve yalanda yaşayan, kişisel çıkarları gereği iktidara yalamalık ve dalkavukluk yapan çok sayıda insan vardır. Ama böylelerin sayısı zorba iktidarların egemen olduğu toplumlarda sayıca daha da fazladır. Böyle insanların olduğu toplumlarda, sayıları az olmakla birlikte, haksızlığa karşı mücadele eden, haksızlıklar konusunda toplumda bir farkındalık yaratmaya çalışan insanlar da vardır.
İşte, Cumartesi Anneleri ve ‘Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar‘ özdeyişine nazire yaparcasına onlara destek olan, yani analar gibi gerçekten ağlayan insanlar, bu nitelikteki insanlardır. Bu insanların 700 haftadan bu yana sürdürdükleri oturma eylemi niteliği itibariyle olağanüstü politik öneme sahip cesur bir edim, iktidara doğruyu söyleyen muhalif bir tavır, haksızlığa karşı yürütülen ahlaki, vicdani ve barışçıl bir eylemdir. Ve bu eylem, ana fikri Sophakles’in Antigone’nuna, Henry David Thoreau’ya kadar uzanan, Gandhi ve Martin Luther King’in eylemleriyle hayata uygulanan bir ‘sivil itaatsizlik’ eylemidir.
Ahlaki bir protesto ve şiddetsizlik yoluyla bir direniş eylemi olan sivil itaatsizlik, yerleşik hukuk normlarının ağır ve açık bir haksızlık karşısında etkisiz kaldığı durumlarda başvurulan, tekil hukuk normlarını ihlal etmekle birlikte, protesto eyleminin açık ve ağır bir haksızlığı hedef alması, yasal yollara başvurulmuş olunmasına rağmen bu yollardan bir sonuç alınamamış olması durumunda ve başkaca insanların fiziki ve ahlaki bütünlükleriyle haklarına zarar vermemesi, anayasal düzenin işleyişini tehlikeye sokmaması koşuluyla demokratik yönden meşru olan bir eylemdir.
Ronald Dworkin ve John Rawls gibi sıra dışı siyaset bilimcilerin demokrasinin diri kalması için yararlı buldukları, hukuk etiği yönünden meşruluğunu tıpkı hukuk devleti kavramı gibi akliyeci doğal hukuk felsefesinden alan sivil itaatsizlik eylemi, bir isyan, bir ayaklanma olmadığı gibi, anayasal düzene yönelik potansiyel bir tehlike ve tehdit de değildir. Sadece ve sadece toplumsal iradeye ve talebe aykırı olan hukuk normlarının, ağır ihlaller ve telafisi imkansız yaralar açan hatalı siyasal uygulamaların düzeltilmesine imkan sağlayan demokratik bir araçtır. Bu araçla elde edilmek istenen en önemli sonuç, devletin olağanüstü durumlar ve koşullar yaratmak suretiyle kendisine üstün ve sorgulanamaz bir siyasi meşruiyet aramasına dayanan anlayışına ve uygulamasına son vermektir.
Alman felsefe profesörü, sosyolog ve siyaset bilimci Jürgen Habermas’ın ‘kendisinden emin olan her hukuk devleti demokrasisi, sivil itaatsizliği siyasi kültürün zorunlu kıldığı ve o nedenle olağanlaşmış bir temel taşı olarak algılamalıdır’ diyerek sahip çıktığı sivil itaatsizlik eyleminin ülkemizdeki nadir uygulamalarından birisi olan ve talepleri sadece gözaltında kaybedilen çocuklarının/yakınlarının akıbetini sormaktan ibaret bulunan Cumartesi Anneleri’nin son derece masum ve barışçıl oturma eylemlerinin polis gücüyle ve üstelik orantısız güç kullanılmak suretiyle bastırılması ülkemiz demokrasisinin geldiği, getirildiği durumun ne yazık ki hazin ve endişe verici bir örneğidir.
Oysaki devletin ve siyasi iktidarın görevi, hak arayan bu insanları polis gücüyle ve şiddete başvurmak yoluyla dağıtmak, gözaltına almak değil, acı içindeki bu annelerin feryadına kulak vermek, gözaltında, yani hayatları ve özgürlükleri devletin namusuna tevdi edilmiş olan bu insanları kaybedenleri ortaya çıkarmak ve bunlardan hesap sormaktır.
