ANILARIMDAN BİR SAYFA –

DÖNEMİN TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI OLARAK 2010-2011 ADLİ YILI’NIN AÇILIŞINDA YAPTIĞIM KONUŞMA –

2010-2011 Adli Yılı, 06 Eylül 2010 günü Yargıtay’da düzenlenen törenle açıldı. Törene dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Danıştay Başkanı Mustafa Birden, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay üyeleri, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyeleri ile çok sayıda davetli katıldı.

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker yaptığı konuşmada, Anayasa değişikliklerine ilişkin eleştirilerini dile getirdi. Önemli kurumsal değişikliklerin mutlaka geniş bir toplumsal uzlaşıyla gerçekleşmesi gerektiğini belirtti. ‘Hukuk üstün tutuluyorsa yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanmalıdır. Hukuk ayak bağı görülüyorsa, yargı mutlaka baskı altındadır. Bağımsız olmayan yargı siyasallaşır’ dedi.

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in konuşmasını tamamlamasından sonra kürsüye ben geldim.  O an rahmetli babamın Yargıtay Birinci Başkanı olduğu yıllara ait anılar, Adli Yıl açılışlarında yaptığı konuşmalar aklıma geldi. Duygulandım. Bana bu şansı ve onuru verdiği için Yüce Tanrı’ya ve beni seçen delegelere teşekkür ettim. Ve aşağıdaki konuşmayı yaptım;

 (…)

İnsanların ortak iyiliği için çalışmanın ödülleri vardır. Bu ödüllerin başında, iyi bir toplum uğrunda mücadele vermekten kaynaklanan kişisel tatmin duygusu ve vicdan rahatlığı gelir. Hiç kuşkusuz insanların ortak iyiliği için çalışanların başında, siyaset kurumunun, silahlı kuvvetler ile emniyet örgütünün, bürokrasinin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, gönüllü olarak çalışan sivil toplum kuruluşlarının ve elbette yargı organının temsilcileri vardır.  Sadece devletin en temel işlevlerinden birisi olan adalet hizmetlerini başarıyla ve özveriyle yürüttükleri için değil, insanların, insanlarımızın ortak iyiliği uğrunda çalıştıkları için yargıçlarımıza, savcılarımıza, onlarla birlikte adaletin gerçekleşmesine katkı yapan avukatlarımıza, adliye çalışanlarımıza en içten teşekkürlerimi sunarım.

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren geçmişteki bütün çağlardan çok farklı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı demokrasi çağıdır. Bu çağla birlikte kapalı sistemler açılmaya, otoriter rejimler çökmeye, alışılagelmiş hiyerarşiler yıkılmaya, kimi tabular sorgulanmaya, daha düne kadar doğru bilinenler yanlış, yanlış bilinenler doğru bulunmaya başlamıştır.

Sadece bunlar değil, güç ilişkisi de değişmiş, iktidar seçkinlerin elinden çıkarak halkın, yani “demos”un eline geçmeye başlamıştır. Sadece devletler, hükümetler, kurumlar, kuruluşlar değil, ekonomi de, kültür de, teknoloji de, enformasyon da demokratikleşmiştir. Böylece kadim Yunan’dan bu yana bir yönetim biçimi olarak bildiğimiz demokrasi, aynı zamanda bir yaşam biçimi olmuştur.

Bu gelişmelere bağlı olarak demokrasinin anlamı ve içeriği de değişmiştir. Öyle ki, sadece siyasi gücün olabildiğince geniş ve eşit biçimde dağıtılması, yani siyasal anlamda eşitlikten ve yine açık, özgür, adil seçimlerden ibaret bir kurum, kuram ve pratik olarak anlaşılan demokrasi, bunlardan çok daha fazla bir şey olarak kabul görmeye başlamıştır.

Bu bağlamda, hem bunları ve hem de hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, başta yaşam hakkı olmak üzere, ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, diğer temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve güvence altına alınmasını temel alan ve o nedenle “anayasal demokrasi” olarak isimlendirilen yeni bir demokrasi algısı ve anlayışı gelişmiştir.

Demokrasinin geçirdiği bu değişime bağlı olarak, devlet anlayışı da değişime uğramış, bu bağlamda geçmişte “bekçi devlet”, “refah devleti”, “sosyal devlet” gibi aşamalardan geçen devlet anlayışı günümüzde yerini yeni bir modele bırakmıştır. Bu yeni model, bir yandan devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandıran, diğer yandan bireysel özgürlükleri koruyan bir dizi hukuki ve kurumsal sınırlama çerçevesinde işleyen “anayasal devlet”tir.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok, ne yapmayı amaçladıkları ve ne yaptıkları ile ilgili olan “anayasal demokrasi” ve onun devlet biçimi olan “anayasal devlet”, klasik ve siyasal liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya dayanmaktadır.  Ama en az bunlar kadar ve hatta bunlardan daha çok temel hak ve özgürlükleri korumak, güvence altına almak için kuvvetler ayrılığı ilkesine, yargı bağımsızlığına, yargıç tarafsızlığına, laiklik ilkesine, adil yargılanma hakkına dayanmakta ve bunun için de hukukun üstünlüğünü siyasetin merkezine koymaktadır.

“Anayasal Demokrasi/Anayasal Devlet” anlayışına göre devlet, kutsal bir varlık olarak değil; insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak örgütlenir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde şeffaflık ve sivillik esastır. Bunun sağlanabilmesi için de, gerek devletin örgütlenmesinde, gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında yurttaşların; devletin asli üyesi olarak kamusal özerkliklerinin ve birey olarak kişisel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması gerekir.    

Siyasal sistemler, anayasa olmaksızın, herhangi bir yasama organı ve hatta yargı organı olmaksızın, siyasal partiler olmaksızın öyle ya da böyle işleyebilirler. Ama devlet siyasasını oluşturan ve çalıştıran bir yürütme organı olmaksızın ayakta kalamazlar. Onun için siyasal bir sistemin veya bir devletin “olmaz ise olmaz” organı “yürütme organı”dır. Ne var ki, sadece yürütme organının var olduğu, yürütme organının hesap verebileceği seçilmiş bir yasama organının bulunmadığı bir siyasal sistem uzun süre ayakta kalamaz, kalsa da demokratik olmaz.              

Onun için bir sistem olarak demokrasinin merkezini seçimle gelen, meşruiyetini açık, özgür ve adil olarak yapılan seçimlerden alan yürütme erki oluşturur. Demokratik bir sistem içinde devletin siyasasını yürütmek, toplumun düzen ve istikrarını sağlamak yürütme erkinin görev, yetki ve sorumluluğu altındadır. Silahlı kuvvetler de, polis gücü de, bürokrasi de sivil yönetimin emrindedir ve ona bağlıdır.

Peki! Yürütme erki ne ile bağlıdır? Anayasanın çizdiği sınırlarla, yani hukukla, evrensel hukukla bağlıdır. Esasen demokrasi ile anayasal demokrasi/anayasal devlet arasındaki gerilim veya gerginlik de buradadır. Demokrasi, iktidarın, çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken, anayasal demokrasi, siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı ve buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti öngörür. Yönetme yetkisini çoğunluğa verirken azınlığın haklarını korur, bu amaçla devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandırır.

Anayasal demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal bir devlette, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, “yargı organı”dır. Onun için yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Yargı bağımsızlığı ilkesi yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değil, onların tarafsızlığını sağlamanın aracıdır. Kişisel bir davranış ve hatta dürüstlük ilkesi olan tarafsızlık, siyasi sempati ve ideolojik eğilimlerin olmaması anlamına gelir. Kuvvetler ayrılığının uygulamasından ibaret bir anayasal ilke olan yargı bağımsızlığı, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında kesin bir ayrımı gerektirir.        

Çatışan siyasal çıkarlar üzerinde etkili olan ve negatif yasa koyucu işleviyle iktidar kullanan anayasa yargısı, bu özelliği gereği hukuki olmaktan daha çok siyasi bir organdır. Demokrasinin karşısında değil, yanındadır ve hatta anayasal demokrasinin güvencesidir. Yine yasama ve yürütme başta olmak üzere diğer siyasal organların ve kurumların rakibi değil, aksine bunlarla birlikte siyasal işleyişin ve kuvvetler ayrılığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Böyle bir demokratik işleyiş içerisinde kuvvetler ayrılığının konumlandığı ilke, kuvvetlerin birbirinden koparılması, ayrıştırılması, kuvvetlerin birbirleriyle yarıştırılması değil, kuvvetlerin paylaşılması yoluyla siyasi iktidarın sınırlandırılması ve bu suretle iktidarın kötüye kullanılmasını engelleyecek bir denetleme ve dengeleme mekanizmasının kurulmasını sağlamaktır. Özelde anayasa yargısının, genelde yargı erkinin anayasal demokrasilerdeki yeri, işlevi ve işleyiş şekli böyledir.     

Türkiye’deki bir kısım görüşler yönünden ise durum bundan farklıdır. Bu bağlamda, klasik demokrasi anlayışından ve 1924 Anayasasından tevarüs eden ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, milletin de bu egemenliğini seçilmiş temsilcileri, yani meclis eliyle kullandığını ileri süren ve özellikle de iktidar partisi tarafından benimsenen ve savunulan görüşe göre, Anayasa Mahkemesi, bürokratik bir vesayet organı konumundadır. Yine bu görüşü benimseyenlere göre, Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı yargısal denetim meclis çoğunluğunun iradesine karşı olmakla demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Duraksamadan işaret etmek gerekir ki, siyaset ve yargı alanındaki temsil, gerek nitelik, gerekse koşulları yönünden birbirlerinden farklıdır. Bu bağlamda siyasal temsil doğrudan seçim yoluyla gerçekleşirken, yargıda temsil, siyasal düzenin normatif temellerini ortaya çıkaran bir işlev görür. Bu işlevine bağlı olarak yargı erki de, siyasal sistemin dayandığı temele, yani halk egemenliğine dayanır. Onun için de halk adına karar verir. Şu kadar ki, mahkeme kararlarının temsil niteliği ve meşruluğu, siyasal temsilin kurallarından farklı olarak çoğunluğun görüşüne, değer yargılarına, toplum ve siyaset üzerindeki etkilerine göre değil, anayasaya ve hukuka uygun olup olmadığına göre değerlendirilir. O nedenle kaynağını ve meşruiyetini Anayasadan alan yargı erkinin bir parçası olan Anayasa Mahkemesi’nin bürokratik bir vesayet organı olarak kabul edilmesine ilişkin görüşler doğru olmadığı gibi, mahkemenin meşruiyetinin ve yetkisinin sorgulanması da doğru değildir.    

Ama bir o kadar da, meşruiyetini seçimden ve halkın iradesinden alan ve o nedenle yaptığı yasama tasarrufu seçime ve seçmen iradesine dayanan yasama organının, Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek hakkına sahip olmaması gerektiğini savunmak da yanlıştır, dahası demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Açıklanan bu nedenlerle 5982 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile Anayasa’nın 146. maddesinde yapılan değişiklik, bu bağlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek yetkisinin verilmiş olması demokratik meşruiyet ilkesine uygun olmakla yerindedir.

Kıta Avrupa’sında merkezileşmiş anayasa yargısı sisteminin uygulandığı ülkelerdeki, örneğin Almanya’da, İtalya’da, Avusturya’da, İspanya’da, Portekiz’de ki tercih ve düzenlemeler de bu şekildedir. Aynı şekilde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulandığı ilk ülke olan ve bizde olduğu gibi kuvvetler ayrılığının yumuşatılmış şeklinin değil de en katı şeklinin uygulandığı Amerika Birleşik Devletleri’nde, Yüksek Mahkeme üyelerini yürütme erkinin başı olan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ismen belirlemekte ve Amerikan Senatosu’nun onayına sunmaktadır. Yani yüksek mahkeme üyeliğine atama yapılmasıyla ilgili süreçte, hem yürütme erki ve hem de yasama organı yetkili ve görevlidir.  

Yine Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa Önerisi’nin 159.maddesinde yer alan düzenleme ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne dört üye seçmek yetkisi tanınmıştır.     

Referanduma sunulan değişiklik paketinde, bizce doğru olmayan husus, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aday göstermek yetkisinin Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu veya Genel Kurulu yerine, baro başkanlarına verilmiş olması ve daha da önemlisi, ikinci ve üçüncü oylamalarda birinci oylamada olduğu gibi nitelikli çoğunluğun öngörülmemiş olmasıdır.

Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek konusunda Cumhurbaşkanı’na tanınan doğrudan ve dolaylı yetkinin geniş tutulmuş olması da bizce isabetli değildir.  Zira Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki seçme yetkisi herhangi bir denetime tabi olmamakla, oluşturulan bu yapı demokratik değil, vesayetçi bir yapıdır ve bu yönüyle 1982 Anayasasının vesayetçi anlayışından çok da farklı değildir.

1982 Anayasası’nın 159. maddesindeki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumu ile ilgili düzenleme, anayasal demokrasilerde örneği olmayan bir düzenlemedir. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin Yüksek Kurul üyelerini, Yüksek Kurul üyelerinin ise Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçtikleri bu düzenlemenin dayandığı model Anglo-Saksonların “kooptasyon” olarak isimlendirdikleri “kapalı bir kast” sistemidir. Gerek bu yönüyle, gerekse örneği diğer anayasal demokrasilerde olmayan biçimde Adalet Bakanlığı Müsteşarının da yer aldığı ve hatta Müsteşarın katılmaması durumunda toplanamamak gibi bir garabeti de taşıyan bu modeli savunmak artık mümkün ve doğru değildir.

Gerek Avrupa Birliği kurum ve komisyonlarının Türkiye ile ilgili olarak hazırladıkları ilerleme ve istişari ziyaret raporlarında, gerekse Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi’nin ve yine bir kısım hukukçularımızın ve siyasilerimizin görüş ve düşüncelerinde; bu modelin terk edilmesinin yanı sıra Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, parlamentodaki iktidar çoğunluğu ile yürütme erkinden bağımsızlığını güvence altına alacak ve yine yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek ve engelleyecek her türden olumsuzluktan uzak olacak biçimde oluşması gerektiği belirtilmekte ve bütün bunların sağlanabilmesi için de sistem için bir tehdit niteliği taşıyan Adalet Bakanlığı’nın sistem içindeki etki ve işlevinin ortadan kaldırılması, bu bağlamda Hâkimlerin Bağımsızlığına Dair Avrupa Konseyi Tavsiyesi’nin 1 (2) (C) ilkesi gereğince Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın kurulda yer almamalarını sağlayacak bir düzenleme yapılması, Cumhurbaşkanı’na kurula üye atama yetkisinin verilmemesi tavsiye edilmekte ve yine meslekte henüz kariyer aşamasında bulunan, bir gelecek inşa etme kaygısında ve beklentisinde olan ve o nedenle bağımsız davranması kendilerinden çok fazla beklenilmeyen hâkim ve savcıların değil de, mesleklerinin deneyimli aşamalarında olan hâkim ve savcıların kurula üye olarak seçilmelerinin daha uygun olacağı hususlarına yer verilmiştir.

Yine 2009 tarihli Yargı Reformu Stratejisi’nde “Çağdaş hukuk düzeninde iddia ve karar makamları gerek usul hükümleri, gerekse yapısal olarak birbirlerinden ayrılmıştır. Bu ilke göz önüne alınarak denetim/teftiş sistemi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılmasına paralel olarak iddia ve karar makamlarının tek elde birleşmesini engelleyecek şekilde yeniden yapılandırılacaktır” denilmiştir.      

Eleştiriler, tavsiyeler, öneriler, stratejik hedefler bu yönde olmasına karşın, Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişikliklerin önemli bir kısmı aksi yönde olmuş, bu bağlamda Adalet Bakanı’nın ve Müsteşarının kuruldaki doğal üyelikleri korunmuştur. Adalet Bakanı’na bağlı Teftiş Kurulu muhafaza edilmiş, ayrıca oluşturulan bir diğer Teftiş Kurulu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlanmış, ancak Yüksek Kurulu temsil ile görevli ve yetkili kılınan Adalet Bakanı’nın, Adalet Müfettişlerini görevlendirme yetkisi ortadan kaldırılmamış, diğer bir deyişle soruşturma açmak yetkisi Adalet Bakanı’na bırakılmıştır. Yani iddia ve karar makamları dağıtılmamış, aksine tek elde toplanmıştır. Ayrıca ve hiç gereği yok iken, üstelik karışıklığa yol açacak biçimde, bizzat Adalet Bakanı tarafından atanacak bir “iç denetçiler” kurumu oluşturulmuştur.

Bize göre Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılanmasıyla ilgili olarak getirilen bu düzenlemeler, yargı bağımsızlığını ciddi şekilde zedeleyecek ve hatta tehdit edecek boyuttadır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumuyla ilgili doğru tercih, Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa Önerisi’nin 174 ve 175.maddelerinde yer alan ve Yüksek Kurulu, Hâkimler Yüksek Kurulu ile Savcılar Yüksek Kurulu biçiminde iki ayrı yapıda düzenleyen, Hâkimler Yüksek Kurulu’nun Başkanlığını Cumhurbaşkanlığı Yüksek Makamına, Savcılar Yüksek Kurulu Başkanlığını ise Adalet Bakanı’na tevdi eden modeldir. Yine bu modelde yargının kurucu unsuru olan savunmanın temsilcisi avukatlara her iki kurulda da yer verilmiştir.

Bizce doğru model budur, zira hâkimlik ve savcılık birbirlerinden farklı olan iki ayrı meslek olmakla, bu mesleklerin özlük işleri ile ilgili kurulların da iki ayrı yapıda örgütlenmesi gerekir. Dahası, “silahların eşitliği”, yani iddia ve savunma makamlarının eşit konumda bulunmaları ilkesi de bunu gerektirir.

Yüksek Kurulun, kıta Avrupa’sındaki ve dünyanın diğer demokratik ülkelerindeki oluşum biçimi de Barolar Birliği’nin önerdiği modele benzerlik göstermektedir. Nitekim en son olarak Fransızlar, anayasalarında 21 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları, ancak uyum yasalarını henüz çıkaramadıkları için yürürlüğe koyamadıkları değişiklikle, kendi Yüksek Kurulları’nı, Hâkimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak iki ayrı yapıda düzenlemişler, Hâkimler Kurulu Başkanlığını Yargıtay Başkanına, Savcılar Kurulu Başkanlığını ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na tevdi etmişlerdir. 

Anayasa’da yapılan bu değişikliklere rağmen, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi yolunda ilerleyebilmesi için temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler başta olmak üzere, Batı standartlarına uygun yeni bir anayasaya, parti içi demokrasinin kurulmasına ve işleyebilmesine olanak sağlayacak yeni bir Siyasi Partiler Yasası’na, seçim barajını kabul edilebilir bir orana indirmek suretiyle temsilde adaleti gerçekleştirecek bir Seçim Yasası’na gereksinimi vardır.

Bu çerçevede yapılacak yeni anayasada, Türkiye Barolar Birliği olarak yer almasını istediğimiz diğer bir önemli husus, dünyanın en son anayasalarından olan Angola Anayasa’sının 193. maddesinde olduğu gibi, avukatlık mesleğinin “asli yargı kurumu” adıyla anayasanın “yargı” ile ilgili bölümünde yer almasıdır.   

Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana yaklaşık 150 yıldır anayasa tartışması ve hatta kavgası yapıyoruz. Gelişmeler onu gösteriyor ki, referandum sonucu ister evet, ister hayır çıksın 13 Eylül 2010 tarihinden itibaren Anayasa üzerindeki tartışmalar devam edecek. Edecek, zira bu hususta iktidarıyla muhalefetiyle yanlış yaptık. Anayasa gibi bir üst ve temel norm konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir uzlaşma sağlayacak kadar siyasal deneyimimiz ve olgunluğumuz olmasına rağmen, ne yazık ki bunu yapmadık, yapamadık. Yapamadığımız için de işi referanduma götürmek zorunda kaldık.

Doğrudan demokrasinin aracı olan, temsili kurumların yerine değil, onlara ek olarak kullanılan referandum, Anayasamızın da öngördüğü bir yöntem olmakla, bu yönteme başvurulmuş olması hukuka uygundur. Ne var ki, referandum yararı olduğu kadar sakıncaları da olan bir yöntemdir. Referandumun en başta gelen sakıncası, toplumu birleştiren değil, ayrıştıran, kutuplaştıran bir süreç olmasıdır ki, bugün bu süreci yaşıyoruz. Yine temel hak ve özgürlükleri kapsayan hususlar referanduma konu yapılmaz, yapılmaması gerekir. Referanduma konu yapılan bir kısım anayasa değişiklikleri, doğrudan temel hak ve özgürlüklerle ilgili ve de isabetli olmakla, bunların referanduma sunulmuş olması doğru değildir.  Anayasa değişikliği gibi çok teknik, çok hukuki, çok siyasi bir konuda verilecek kararın, bu konuda çok az bilgili, çok az deneyimli olması nedeniyle medyanın etkisine ve manipülasyonlarına açık durumdaki halka sorulması yanlış bir tercihtir. Yine referandumdan çıkacak sonuç, belli bir zaman dilimindeki veya konjonktürdeki kamuoyunun tercihini yansıtacaktır. Oysa anayasalar sadece belli bir zamanı, diğer bir deyişle bugünü değil, yarını da kucaklayacak, bağlayacak olan üst normlardır. O nedenle bu konuda referandum yapılması doğru değildir. Yine anayasalar nitelikleri itibari ile hukuki olmaktan daha çok, siyasi metinlerdir. Siyasi nitelikteki bu metinlerin ve dolayısıyla siyasi meselelerin referandum yoluyla evet/hayırdan ibaret iki seçeneği olan sorulara indirgenmiş olması, anayasa değişikliği gibi ciddi ve yaşamsal bir konunun basitleştirilmesi ve tahrif edilmesi sonucunu doğurur. O nedenle Anayasa değişiklikleri konusunda referandum yapılması bizce hatalı olmuştur. Nitekim anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak Batı ülkelerinde referandum yoluna başvurulmamış, parlamentoda ve mutabakatla çözüme varılmıştır. Ülkemizdeki geçmiş uygulamalarda böyle olmuştur.

“Türklerin eğitimde iki büyük kusuru var: Birincisi üniversiteyi yüksek lise, ikincisi öğrenmeyi ezberlemek sanıyorlar. Araştırma zihniyetleri ise çok zayıf.” Bu sözler, Büyük Atatürk’ün sağlığında başlayıp 1950’li yıllara kadar Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültelerinde hocalık yapan ve döneminde yetişen pek çok değerli yargıç, avukat ve savcı üzerinde emeği bulunan Prof.Dr.Ernst Hirsch’e ait. Hirsch, bunları 1939’da toplanan ilk Maarif Şurası’nda söylüyor. Hirsch’in bu tespiti, öğrenme, öğretme ve bilim zihniyeti konusunda 1939’dan 2010’a kadar yerimizde saydığımızı gösteriyor.

Öyle ki günümüz Türkiye’sinde sadece üniversite öğretimi değil, ilk ve lise öğretimi de kimlik bunalımı ve zaaf içindedir. İlk/lise öğretim ve eğitimi süresince, tümevarımcı “Sokratik” bir eğitim ve öğrenim programı yerine, tamamen ezbere dayalı bir programdan geçen ve yanı sıra test üzerine kurulu üniversite giriş sınavlarına göre eğitilen gençler, üniversite öğrenimleri süresince de, ilk ve lise öğreniminden çok farklı bir eğitim ve öğrenim programına tabi tutulmamaktadırlar. O nedenle, günümüzün üniversite öğrencileri, gerek öğrenimleri boyunca, gerekse üniversiteden mezun olduktan ve mesleklerini icra etmeye başladıktan sonra “daha zayıf yazmakta ve daha kötü konuşmaktadırlar.”

Bu durumda, soruna önce ilk ve lise öğreniminden başlanılarak yaklaşılması, hem bu öğretim ve eğitim süreçlerinin, hem de üniversite eğitimi ve öğretiminin ezbere dayalı modelden arındırılması, tartışmalı, analitik, tümevarımcı “Sokratik” eğitim ve öğretim modeline göre programlanması, Fransa’da “Bakalorya”, Almanya’da “Abitur”, Avusturya ve İsviçre’de “Matura” adıyla uygulanmakta olan merkezi lise bitirme sınavlarının bir zamanlar olduğu gibi Türkiye’de de yeniden uygulamaya konulması gerekir.

Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve güvence altına alınmasını öngören hukuk devletinin en önemli kurumlarından birisi “adil yargılanma hakkı”dır. Bu hakkın uygulanması, korunması, geliştirilmesi ve güçlendirilmesi; bağımsız mahkemelerin, tarafsız ve donanımlı yargıçların, insan haklarına saygılı, sanığın aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de toplamak suretiyle gerçeğin ortaya çıkmasına, adaletin gerçekleşmesine katkı yapacak bilgili ve sorumlu savcıların ve yine bilgili, sorumlu, cesur ve bağımsız avukatların varlığına bağlıdır.

Yargı erkinin kurucu unsurlarının temsilcileri ve uygulayıcıları olan yargıçların, savcıların ve avukatların nitelikli, donanımlı, bilgili ve sorumlu olmaları, hiç kuşku yok ki aldıkları hukuk eğitiminin yeterli, düzeyli, kaliteli olmasına bağlıdır. Ülkemizdeki hukuk öğretim ve eğitiminin yapıldığı hukuk fakültelerinin ve mezunlarının günümüzdeki durumuna ve standartlarına bakıldığında bu konuda ciddi ve hatta radikal bir reforma gereksinim olduğu açıktır.

Günümüzde hukuk fakülteleri programlarında yer alan gerek klasik, gerekse yeni ve değişik disiplinler, hala büyük sınıflarda veya amfilerde, “tek kitap/tek hoca” modeli ve “takrir/hocanın hitabeti” yöntemi ile ve tamamen ezbere dayalı olarak öğrencilere sunulmakta, sınavlar da bu modele uygun biçimde yapılmaktadır.

Özellikle hukuk fakültelerinde halen uygulanmakta olan az yukarıda çerçevesini çizdiğimiz model terk edilmeli, bunun yerine küçük sınıflarda, öğrencilerin müzakere ve dava becerilerini, mütalaa verme tekniklerini geliştirmeye elverişli, tartışmalı, katılımlı, seminerli tümevarımcı “Sokratik” yöntem ile bunu destekleyen ve tamamlayan kurgusal duruşma, mahkeme örneksemesi gibi yarışmaları kapsayan bir eğitim ve öğretim modeli ikame edilmek suretiyle rekabetçi bir ortam yaratılmalıdır.  

Yine hukuk fakülteleri, Anglo-Saksonlarda olduğu gibi ikinci fakülte biçiminde düzenlenmeli, bu suretle hem hukuk eğitimine talep nitelikli hale getirilmeli ve hem de mesleğe başlangıç yaşı yukarıya çekilmelidir. Bu model uygun bulunmadığı takdirde, ülke olarak dikkate almak zorunda olduğumuz Bologna süreci gereğince dört yıllık temel hukuk eğitimini takiben klasik meslekler olan yargıçlığa, savcılığa, avukatlığa, noterliğe giriş için devlet sınavı yapılmalıdır.  Sadece bu sınavı kazananlar iki yıllık staj eğitimine tabi tutulmalı, staj sonunda yapılacak ikinci sınavda başarılı olanlar, bu klasik meslekleri yapma hakkını elde etmelidirler.

Yine yargının en önemli sorunlarından birisi iyi yetişmiş, donanımlı ara eleman temininde karşılaşılan güçlük olmakla, bu ara elemanları sağlayacak olan Adalet Meslek Yüksek Okulları’nı yeniden yapılandırmak, Adalet Bakanlığı teşkilatının gereksinim duyduğu yazı işleri müdürü, icra müdürü, cezaevi müdürü, zabıt kâtibi, gardiyan gibi ara elemanları sadece bu okullardan mezun olanlar arasından seçmek gerekir.

Ceza yasaları bireyin hak ve özgürlüklerine çok etkili biçimde müdahale eden yaptırımları içeren yasalardır. Bu bağlamda ifade etmek gerekir ki, bir ülkedeki ceza yasasına egemen olan felsefe, değer, ilke ve tercihler, o ülkedeki siyasi rejimin de niteliğini gösterir.

En büyük öğreticilerden birisi olan tarih bize göstermiştir ki, totaliter devletler, gerek kendi ideolojilerini benimsetmek, gerekse rejimlerini ayakta tutmak için ceza yasaları yoluyla ve öncelikle birey hak ve özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırmışlar, ya da bütünüyle ortadan kaldırmışlardır.

Nitekim Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da yönetimi ele geçiren faşistler ile Almanya’da iktidara gelen Naziler, Ekim Devrimi’nden sonra ve özellikle Stalin döneminde komünistler, hem kendi ülkelerinde ve hem de işgal ettikleri ülkelerde, başta ceza yasaları olmak üzere tüm mevzuatlarını otoriter/totaliter anlayışa göre değiştirmişlerdir.

Demokratik hukuk devletleri ise, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacı ile siyasal iktidarın kullanılmasını birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırmışlar, yanı sıra ceza yasası ile ilgili temel ve evrensel ilkelere anayasalarında yer vermişlerdir.

Daha da ötesi, geride bıraktığımız yüzyılda demokrasinin başlıca muhalifi olan totalitarizmin, insanlığa yaşattığı derin ve unutulmaz acılardan hareket eden uygar dünya, insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve önlemlere maruz kalmamaları amacı ile başta anayasaları olmak üzere, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşme ve  belgelerde, bireyi ceza yasalarının keyfi uygulamalarına karşı güvence altına alan hükümlere yer vermiştir.

Bu gelişmelerin dışında kalmayan Türkiye, 1926 yılında İtalyan Ceza Kanunu’ndan iktibas ettiği Türk Ceza Kanunu ile Almanya’dan iktibas ettiği Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu, Avrupa Birliği hedefi ve uyum paketleri çerçevesinde yenilemiş, bu bağlamda 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ile 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemeleri Kanunu’nu kabul ederek yürürlüğe koymuştur.

Bu değişiklikler kapsamında 12 Mart 1971 ara rejimi döneminde 1961 Anayasası’na ithal edilen, oradan da 1982 Anayasası’na monte edilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 5190 sayılı “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun” ile lağvedilmiştir.  

Ne var ki, kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yerine, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni de aratan biçimde Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri getirilmiştir. İhtisas mahkemesi niteliğinde olmayan bu mahkemeler, hem bu nedenle gereksizdir, hem de yeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen insan odaklı yargılama modelinin amacına ve ruhuna aykırıdır.

Şimdilerde Ceza Hukuku ile Ceza Muhakemeleri Hukuku’nun en tartışmalı konularından birisi olan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin görev, yetki ve yargılama usulleri, temel hak ve özgürlükler yönünden ciddi tehdit ve tehlikeler içermektedir. Öyle ki, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usulle, Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usul, gerek savunma hakkının kullanılması, gerekse sanık haklarının güvence altına alınması ve gözaltı süreleri yönünden tamamen birbirlerinden farklıdır. O nedenle Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri ve bu mahkemelerin tabi olduğu usul, yargılama birliği ilkesine, kanun önünde eşitlik ilkesine ve adil yargılanma hakkına aykırıdır.

Özel soruşturma ve yargılama usulleriyle, savunma hakkının kısıtlanması niteliğindeki gizlilik kararlarıyla, siyasi tehdit aracı gibi çalışan tarzlarıyla hiç de demokratik olmayan ve mahkemeden daha çok devletin ideolojik aygıtı ve hatta devrim mahkemeleri gibi çalışan bu mahkemelerin bir an önce kaldırılması gerekir.

Kanunlar da eşyalar gibi zamanla eskir ve kullanılamaz hale gelir. Böyle durumlarda yasama organı harekete geçer, eskiyen ve işe yaramaz hale gelen, toplumun gereksinimlerini karşılamayan kanunları değiştirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu işlevini yerine getirmek için hareketlenmiş ve artık eskimiş olan üç önemli kanunu, “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu”nu, “Borçlar Kanunu”nu, “Ticaret Kanunu”nu değiştirmek üzere Meclis Adalet Komisyonu tarafından hazırlanan tasarıları gündemine almıştır.

Türkiye Barolar Birliği temsilcilerinin de aktif katılımları ve katkıları sonucu hazırlanan bu tasarıların her üçü de, karşılaştırmalı hukuktaki gelişmeleri,  günümüzün sosyo-ekonomik değişimlerini, Avrupa Birliği standartlarını dikkate alan emekli ve gerçekten ülke gereksinimlerini karşılayacak nitelikte çalışmalardır. İktidarıyla, muhalefetiyle Yüce Meclisten Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, her üç tasarının da mümkün olan en kısa sürede yasalaşmasını sağlamasıdır.   

Bazı düşünce ve değerlendirmelerin doğru olup olmadığı zaman içerisinde ve biraz da yaşadıktan sonra ortaya çıkıyor. Bir zamanlar 20 Temmuz-05 Eylül tarihleri arasında yapılan “Adli Tatil” uygulamasının yanlış olduğunu, “Adli Tatil”in hem kısaltılması ve hem de kaldırılması gerektiğini düşünen ve savunanlardan birisi de bendim. Yeni uygulamayı yaşadıktan sonra, önceki uygulamanın doğru olduğunu, benim ve benim gibi düşünenlerin yanıldığını itiraf etmek durumundayım. Zira şimdiki yasal düzenlemeye ve uygulamaya göre her yargıç ve savcı değişik tarihlerde izin kullandığı için ortada tam bir kargaşa vardır. O nedenle bu yanlışın düzeltilmesinin, 01 Ağustos-05 Eylül arası ile sınırlı olmak üzere eski uygulamaya geri dönülmesinin uygun olacağı kanısındayız ve bu önerimizi Sayın Adalet Bakanımızın takdirlerine sunuyoruz.

Sayın Adalet Bakanımızın takdirlerine sunmak istediğimiz iki husus daha var. Birincisi haciz ve keşif işlerinde kullanılan araçlar ile ilgili. Bilindiği üzere “Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı”, Medeni Kanun hükümlerine göre kurulmuş bir özel hukuk tüzel kişisidir. Keşif ve haciz işlerinde bu vakfa ait araçların kullanılması ve hatta icra ve mahkeme memurlarının buna mecbur tutulmaları, anılan vakfa ayrıcalık yapmaktır ve bu hukuka aykırıdır. O nedenle yaklaşık 25 senedir süregelen bu ayrıcalığın ortadan kaldırılması gerekir.

İkinci konu, adliye teşkilatı içinde en özverili çalışanların başında icra müdür ve memurları gelir. Adliye teşkilatı içinde gerek asıl, gerekse yardımcı organlarda çalışan tüm personel yargı mensubu/yargı hizmetleri sınıfına dâhil edildiği halde, icra müdürleri bu sınıfa dâhil değildirler. Yine yargı hizmeti yapan icra müdürleri, özlük hakları yönünden 657 sayılı Kanuna tabi devlet memurları, disiplin soruşturmaları dâhil diğer bütün işlemler yönünden yargı hizmetleri personeli gibi değerlendirilmektedir. Bu durum yasal yönden çelişkili olduğu gibi sınıf mensubiyetini de ortadan kaldırmaktadır. Yine icra müdür ve yardımcıları, gerek atama, gerekse sorumluluk yönünden yargıç ve savcıların tabi oldukları hükümlere tabidirler. Hal böyle iken, sosyal ve mali haklar yönünden farklı durumdadırlar. Sosyal ve mali haklar yönünden icra müdür ve yardımcılarının yargıç ve savcılar ile eşit durumda olmaları elbette istenemez, ama kısmen de olsa bu mali ve sosyal haklardan yararlanmaları hakkaniyet gereğidir.  

Yargı kararlarının eleştirilmesi yargıya saygısızlık olmadığı gibi görülmekte olan bir davaya müdahale niteliğinde de değildir. Yine bir konunun tartışılmasının sürmekte olan bir davayı etkileyeceği gerekçesiyle engellenmesi, toplumdaki kimi rahatsızlıkların hiçbir zaman konuşulmaması, tartışılmaması ya da en azından o konunun kamuoyunda tartışılmasına en fazla gereksinim duyulduğu zamanda tartışılmaması anlamına gelir ki, hukukçu olarak, vicdan sahibi insanlar olarak bunu kabul etmemiz olanaksızdır. Kaldı ki, yargı kararları üzerine konuşmak, tartışmak veya kamusal tartışma açmak ifade özgürlüğünün gereğidir. Yine yargıya karşı saygının, yargı kararlarının eleştirilmemesiyle sağlanacağını düşünmek de ciddi bir yanılgıdır. Zira yargının saygınlığını korumak adına zorla dayatılan suskunluk, yargıya saygıyı artırmaktan daha çok, yargıya yönelik kuşkuyu ve itaatsizliği besler.

Bütün bu nedenlerle az sonra sunacağım görüş, düşünce ve eleştirilerin, bu çerçevede ve yine yargının kurucu unsuru olan savunma makamının temsilcisi olarak bir öz eleştiri biçiminde değerlendirilmesini ve yargıya, yargı kararlarına karşı saygısızlık olarak görülmemesini özellikle rica ederim. Esasen Türkiye’de en çok gereksinim duyulan husus da, öz eleştiridir. Onun için hep siyasileri ve siyaset kurumunu eleştiren biz yargı temsilcilerinin artık oturup biraz da kendimizi eleştirmemiz gerekir.    

Kamu adına hareket eden, suç ve suçluları toplumun huzuru, güveni ve yararı için takip eden, soruşturan, bu amaçla iddia ve ithamının dayanağını oluşturan kanıtları toplayan, gerektiğinde dava açan savcılara, insan haklarının korunması hususunda önemli görevler düşmektedir.

İddianın ve ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplamak ve iddia etmek, savcı için nasıl bir görev ise, lekelenmemek de şüphelinin/sanığın hakkıdır. İtham edilmiş bile olsa, suçlu olduğunun kanıtlanmasına kadar kişinin suçsuz sayılacağını öngören “masumiyet karinesi”nin parçası ve uygulamadaki uzantısı olan “lekelenmeme hakkı”, temel bir insan hakkıdır.

Ceza soruşturmalarında sadece insan haklarına değil, ceza hukukunun öngördüğü diğer temel ve evrensel ilkelere de bağlı kalınması gerekir. Bu temel ve evrensel ilkelerin başında, hazırlık/soruşturma aşamasında yürütülen eylem ve işlemlerde hukuk devletinin öngördüğü sınırlar içinde kalınıp kalınmadığını, aşırılığa kaçılıp kaçılmadığını esas alan “hukukilik ilkesi”, “oranlılık ilkesi” ve “insan onurunun dokunulmazlığı ilkesi” gelir. Uyulması gereken bir diğer önemli ilke, yürütülen işlemlerin yasal ve ahlaki bir temele oturmasını, yani soruşturma makamlarının sanıklara/şüphelilere karşı insaflı, anlayışlı, savunmayı kolaylaştırıcı davranıp davranmadıklarını, iddia kanıtlarının yasal ve kabul edilebilir ahlaki ölçü ve sınırlar içinde toplanıp toplanmadığını öngören “dürüst işlem ilkesi”dir. 

Yine ceza kovuşturmasının dayanağı ve savcılık makamının suç isnadının temelini oluşturan “iddianame”nin mümkün olduğunca kısa, sanığın/şüphelinin neyle ve hangi kanıtlarla suçlandığını kolayca anlayabilmesi ve buna göre savunmasını yapabilmesi için açık, anlaşılır ve somut olması, sadece iddiaya konu olay ve olgular ile kanıtları içermesi gerekir.

Başta kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen davalara esas olan iddianameler olmak üzere, örgütlü olarak işlendiği ileri sürülen suçlara konu diğer pek çok davanın dayanağı olan iddianameler, yukarıda çerçevesi çizilen iddianame tekniğine uygun olarak hazırlanmadığı gibi, bu iddianameler öncesinde yürütülen soruşturmalarda da ceza hukukunun temel ve evrensel ilkeleri olduğuna vurgu yaptığımız “hukukilik, oranlılık ilkesi, insan onurunun dokunulmazlığı ve dürüst işlem” ilkelerine uyulduğunu söylemek pek mümkün değildir. 

Diğer taraftan, gerek Anayasamız, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altında olan “adil yargılanma hakkı” gereğince, ceza soruşturmasının mümkün olan en kısa sürede tamamlanması, ceza davası açılmış ise yargılamanın “makul bir süre” içinde sona erdirilmesi ve davanın nihai olarak karara bağlanması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki Eckle-Almanya (15 Temmuz 1982, Seri A No.51, s33, paragraf 73), Metzger-Almanya (31 Mayıs 2001 tarihli Başvuru No: 37591/97, paragraf 31) davaları kararlarında işaret edildiği üzere, ceza davalarında makul süre kişiye suç isnadıyla, yani davanın mahkeme önüne geldiği tarihten çok önceki bir tarihte başlar. Bu hususlar dikkate alındığında, kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen ve ne zaman sona ereceği belli olmayan ceza davalarında, makul süre daha şimdiden aşılmıştır. Bu çok açık biçimde adil yargılanma hakkına aykırıdır, hak ihlalidir, insan hakları ihlalidir.

Tutuklama kararı, bir hakka, yani özgürlük hakkına hukuk yoluyla da olsa tecavüz niteliği taşıdığı, adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili ve yine ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olduğu için son derece dikkatli biçimde verilmesi gereken kararlardandır. Ne yazık ki, ülkemizdeki uygulama biçimi itibariyle tutuklama, istisna ve önlem olmaktan çıkmış, kurala ve hatta erken infaza dönüşmüştür.

Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan “Tutuklama Raporu” isimli çalışmada yer verilen istatistikî bilgiler de bu hususu doğrulamaktadır. Buna göre 2010 yılı Mart ayı itibariyle Türkiye’deki hükümlü sayısı 58506, tutuklu sayısı ise 60782’dir. Bu rakamlar, bir önlem ve istisna olan tutuklamanın, kurala ve hatta cezaya dönüştüğünün kanıtıdır.  

Tutuklamaya ilişkin yargı kararlarındaki keyfilik ve çifte standartlık, mağdur olan sade yurttaşlar tarafından yıllardır yakınma, avukatlar ve barolar tarafından eleştiri konusu yapılmasına rağmen kamuoyundan yeteri kadar ilgi, tepki ve destek görmemiştir.

Süreç ve işleyiş, sade yurttaşa yönelik olarak böyle devam ederken “Ergenekon” olarak isimlendirilen soruşturma ve kovuşturmalarla birlikte, kimi askerlerin, gazetecilerin, siyasetçilerin, akademisyenlerin, yani sade yurttaş dışındaki kişilerin üstelik tam olarak ne ile suçlandıklarını dahi bilmeden tutuklanmalarının hemen ardından, tutuklama olgusu, başta siyasetçiler, hukukçular, yazılı ve görsel medya olmak üzere ülke kamuoyunun gündemine gelip oturmuş, yoğun itiraz, eleştiri ve tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Oysaki “Tokyo Kuralları” olarak bilinen 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları” ile 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri”de yazılı olduğu üzere, yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır.

Aynı şekilde yargılama öncesi tutukluluğa alternatif tedbirler de, mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır. Yine kişinin tutuklanmasından hemen sonra görevli yargı organının önüne çıkarılması gerekir. Soruşturmadaki yetkisizlik tartışmalarına bağlı olarak dava açma süresinin uzaması sonucu, tutukluluk süreleri de uzamakta ve bu durum ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır.    

Nitekim “Ergenekon” adıyla yürütülen soruşturma kapsamındaki kişilerin tutuklanma tarihleri ile görevli yargı organının önüne çıkarıldıkları tarihler, uzayan ve makul süreyi çoktan aşan yargılama süreci göz önüne alındığında, Birleşmiş Milletlerin az yukarıda yollamada bulunduğumuz kurallarına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki kararlarına uygun davranıldığını söylemek pek mümkün değildir.

Adı geçen soruşturma ve kovuşturmalara konu suç niteliğindeki fiilleri işleyenler, demokrasiye musallat olan darbeciler, yasa dışı örgüt üyeleri, başkaca suçların failleri elbette yargılansınlar ve hak ettikleri cezaları alsınlar. Bu, yurttaş olarak, hukukçu olarak, demokrasiye bağlı insanlar olarak bizim de istediğimiz bir şeydir. Ama her şey hukuka, kanuna uygun olmalıdır, suç işleyen, suç işlediği hususunda ciddi kanıtlar bulunan, adına sanık ve şüpheli dediğimiz kişilerin de hakları olduğu hususu dikkate alınmalıdır. Bugün bizim eleştiri konusu yaptığımız, yakındığımız tutuklama olgusunun, Anglo-Saksonlar tarafından neredeyse 300 yıl önce tanınan ‘Habeas Corpus Hakkı’ ile sorun olmaktan çıkarılarak asıl olanın tutuksuz yargılama olduğu hususu, artık bizim yargıçlarımız tarafından da bilinmeli ve uygulanmalıdır. Demek istediğimiz sadece bu. Yani birazcık empati, birazcık farkındalık.    

İnsanlık tarihinin ilk zamanlarında “zorbalıkla-kaba güçle” eş anlamlı olan ve o şekilde uygulanan “hak arama özgürlüğü”, günümüzde başta anayasalar olmak üzere, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınan, düzenlenen, kullanılabilen ve güvence altında olan bir özgürlüktür. Hak aramanın bağımsız ve tarafsız bir kurum olan yargı yolu ile elde edilmesi, aşama aşama gelişen ve gerçekleşen bir hukuksal aydınlanmanın sonucudur.

Hak arama özgürlüğünün kullanılmasında ve korunmasında hukuki yardımda bulunan, bu amaçla bireyin yanında yer alan, bilgisini ve zamanını hak arayan kişi veya kişilere özgüleyen hak arama/savunma mesleğinin onurlu temsilcileri ise avukatlardır.

İnsanız. Her toplumda melekler olduğu kadar, şeytanlar da var. Birey olarak hepimizin sağlıklı, olumlu yanlarımız olduğu gibi, yanlışlarımız, eksiklerimiz de var. Onun için Fransızlar “Herkesin dolabında bir ceset vardır” diyor. Esasen, herkes melek olsa idi, hukuka, yasalara, avukat, yargıç ve savcılara gereksinme olmazdı.

Melek ya da şeytan olalım, suç denilen şey hiçbirimizin uzağında değil. Hiç suç işlememiş olmamız, ileride de suç işlemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hepimiz her an bir suç isnadına, iftiraya maruz kalabilir, ya da hukuki bir çekişmenin tarafı olabiliriz. Bu gibi durumlarda, profesyonel bir desteğe, yani avukata gereksinmemiz olacağı açıktır. Esasen Charles Dickens’in özlü deyişi ile “kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.” Bütün bunları dikkate aldığımızda, savunma hakkının, bu hakkın takipçisi ve onun uzmanı olan avukatın önemi ve değeri ortaya çıkar.

Onun için avukatı ve avukatlık mesleğini bağımsız, özgür, özerk kılmak, yargılama sürecinde etkili ve işlevsel yapmak yaşamsal değerdedir. Böyle olduğu içindir ki, temel insan haklarından olan adil yargılama ilkesi, Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi Avukatların Özgürlüğü Metni, Uluslararası Avukatlar Birliği’nin Herkes İçin Hak Arama Özgürlüğüne İlişkin Uluslararası Şartı, Havana Kuralları diye bilinen Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını, özerkliğini ve işlevselliğini öne çıkarır.

Avukatlık yasamızdaki düzenlemeye göre, savcı ve yargıç ile birlikte yargılama faaliyetinin üç kurucu unsurundan birisi, ama bize göre asli unsuru olan savunma mesleğinin kökleri kadim Yunan’a kadar gider. Tarihin yazımlayabildiği kadarıyla ilk Baro Atina’da kurulmuştur. Dracon ve Solon Atina Barosu’nun ilk avukatlarıdır. Konsül olduğu zaman Cicero ve yine Cesar Roma Barosu’na kayıtlı avukattı.

Kaba gücün, işkencenin, engizisyonun egemen olduğu Ortaçağ’da avukatlık mesleği çok fazla bir gelişme gösteremedi. Zira bu süreçte kanıtlar, işkence ve itirafla elde edildiği için savunma gereksiz kabul ediliyordu.

Avukatlık mesleği Rönesans ile birlikte yeniden gelişme göstermeye başladı. Bu dönemde avukat, “Yumuşak, sakin, Tanrı’dan korkan, gerçeği ve adaleti seven kişi” olarak tanımlanıyordu. Yine bu dönemde Fransa’da avukatlar mesleklerini ikamet ettikleri yer dışında da yaptıkları için “adaletin gezici şövalyeleri” olarak isimlendiriliyordu.

Özetle avukatlık, tarihsel olarak kamusal ve entelektüel işlevlere sahip özel meslekler için gösterilebilecek en uygun örnektir. Avukatlar, insanlığa; başkalarının hakkına, mülkiyetine, özgürlüğüne saygıyı öğreten, İnsan Hak ve Bildirgesini yazan, Kölelikten Kurtuluş Bildirgesini yayımlayan, çoğunluğun tiranlığına karşı duran, adaletsizlikle savaşan, kendini hakkaniyete adayan, eşitlik, özgürlük ve barış için mücadele eden, uzlaşmaya inanan insanlardır. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Meslekleri gereği hayatın tam içinde olan, toplumun hemen her kesimi ile temas halinde bulunan avukatlar, başka ülkelerde olduğu gibi bizim ülkemizde de pek çok sosyal sorumluluk projesinin destekçisi, kültürel, sanatsal, fikirsel veya hayır amaçlı derneklerin üyesidirler. Avukatlar ve barolar, sadece bunlar için değil, aynı zamanda hukuk devletinin yerleşmesi, toplumda hukuka aidiyet bilincinin gelişmesi, demokrasinin kurumsallaşması, özgürlükler alanının genişlemesi, insan haklarının korunması konularında da çaba harcarlar. Dünyanın hemen her ülkesinde demokrasinin ve özgürlüklerin en yakın dostu ve teminatı avukatlardır.  Onun için avukatlar, totaliter yönetimler tarafından çok fazla sevilmezler. Avukatlar, statükoyla, statükonun korunmasından yana olanlarla sorunu olan bir mesleğin mensubudurlar. O nedenle, kurulu düzenden yana olanlar, onun devamından yarar sağlayanlar avukatları sevmezler.

Sav, savunma, yargıç, yargılama faaliyetinin vazgeçilmez üç unsuru olmakla birlikte, demokratik hukuk devletlerinde yargılama faaliyetinin merkezini savunma hakkı oluşturur. Yargılama faaliyetinin merkezine savunmayı, yani avukatı koymadığınızda, onun adı yargılama olmaz, yargısız infaz olur. Yine avukatın saygınlığının olmadığı veya korunmadığı bir ülkede, yargıç ve savcının, aynı şekilde yargıç ve savcının saygınlığının olmadığı veya korunmadığı bir ülkede avukatın saygınlığı olmaz. Avukatın kalitesinin artması yargıç ve savcıların kalitesinin artmasına, yargıç ve savcıların kalitesinin artması da avukatların kalitesinin artmasına bağlıdır.

Bütün bu nedenlerle, Yüce Meclisimizden ve Hükümetimizden taleplerimiz şunlardır; avukatların ciddi sorunları vardır. Bu sorunların en başında ekonomik sorunlar gelmektedir. O nedenle avukatlık mesleğinin alanının genişletilmesi gerekir. Avukat sayısı ihtiyacın üzerindedir ve giderek artmaktadır. Buna önlem olarak avukatlık sınavının getirilmesi, hukuk fakültelerinin sayısının ihtiyacın üzerinde olduğu dikkate alınarak, mevcut hukuk fakültelerinden gerek fiziki koşulları, gerekse akademisyen kadrosu yönünden yeterli ve standartlara uygun olmayanların kapatılması, yeni açılacak olanların sıkı standartlara tabi tutulması gerekir. Avukatlık mesleğinin kalitesinin artırılması için meslek içi eğitimin zorunlu hale getirilmesi gerekir. Avukat stajyerlerine de yargıç stajyerlerine olduğu gibi ücret ödenmeli, sosyal güvenlik hakkı verilmelidir. Avukatlar ile  yargıç ve savcıların emeklilik maaşları, emekli kesenekleri artırılmak, gerekli intibaklar yapılmak suretiyle eşitlenmelidir. Yürürlükteki Avukatlık Kanunu günün ihtiyaçlarını karşılamamakla, yeni bir Avukatlık Kanunu’nun hazırlanarak yürürlüğe konulması gerekir. Gelir Vergisi Kanunu ile Katma Değer Vergisi Kanunu arasındaki çelişkinin giderilmesi ve avukatların tahsil etmedikleri paranın katma değer vergisini ödemek yükünden kurtarılmaları, Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamındaki zorunlu müdafilik yapan avukatların ücretlerinin, avukatlık asgari ücret tarifesi düzeyine getirilmesi, avukat bürolarının denetimi Avukatlık Kanunu gereğince Barolara ait olmakla, avukatların belediyelerce iş yeri açma izni almaya zorlanmalarının önüne geçilmesi, yargının kurucu diğer iki unsuru olan yargıç ve savcılar gibi avukatların da yeşil pasaport hakkından yararlanmaları, kamu avukatlarının mağduriyetlerinin giderilmesi gerekir.

Yargıç ve savcılarımızdan talebimiz ise, sadece Avukatlık Kanunu’nda yazılı olan “savunmanın yargının kurucu unsuru” olduğuna ilişkin hükmün içselleştirilmesidir. Bu yapılırsa gerisi kendiliğinden gelir.

(…)

 

Hukukun en kötüsü, suçsuzu korkutandır.’ BEYDEBA

HUKUK EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİ ÜZERİNE –

Türkiye’nin sorunlu olan konulardan birisi de ‘hukuk eğitimi ve öğretimi’dir. Ben eğitim konusunda uzman olan bir kişi değilim. Akademisyenlik kimliğim de yok. Bununla birlikte, her ikisi de üniversite tahsili yapmış iki çocuk sahibi bir babayım. Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Siyasal Bilimler Fakültesinde on dört yıl ‘Huku­ka Giriş’, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesinde birkaç sömestre ‘Adli Yazışmalar ve Hukuki Metinler’, üç yıla yakın ‘Avukatlık Hukuku’ isimli seçimlik dersleri verdim. Altı yıl Ankara Barosu, üç yıl Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptım. Kırk üç yıldır eylemli olarak avukatlık mesleğini icra ediyorum. Bu konumum ve yürüttüğüm görevler nedeniyle çok sayıda öğrencinin ve stajyerin yetiştirilmesinde emeği olan, genel olarak ülkemizdeki eğitim ve öğretim, özel olarak hukuk eğitimi konusunda yaşayarak, tecrübe ederek, uygulayarak bu konuda biraz da olsa fikir sahibi olan bir kişiyim.

Benim kişisel tespitlerime ve gözlemlerime göre, ülkemizde sadece hukuk fakülteleri öğrencileri değil, diğer fakültelerde okuyan öğrenciler de, üniversite eğitimi ve öğrenimi yapabilmek için gerekli alt yapıya ve donanıma sahip değildirler. Zira orta ve lise eğitimi ve öğretimi, öğrencileri üniversiteye hazırlama konusunda son derece yetersizdir. Buna göre Türkiye’de asıl çöken ve kimlik bunalımı içinde olan ilk-orta-lise eğitimi olmakla, öncelikle bu eğitim aşamalarının yeniden yapılandırılması gerekir. Gerek dershanelere ihale edilmiş olan, gerekse okullarda uygulanan eğitim sistemi, teste ve ezbere dayalı bir sistemdir. Bu sistem bütünüyle öğrencilerin test sorularını daha hızlı ve doğru cevaplandırma becerilerinin geliştirilmesi üzerine kuruludur. O nedenle ve ivedilikle mevcut sistemden vazgeçilmesi, tümevarımcı Sokratik bir modele, yani araştırma, sorgulama, analiz, eleştiri yapabilme becerilerinin yanı sıra, sözlü ve yazılı anlatım yeteneklerinin geliştirilmesi üzerine kurulu bir modele geçilmesi, eskiden olduğu gibi lise eğitimine lise bitirme/bakalorya sınavının getirilmesi gerekir.

İlk-orta-lise eğitim ve öğretim modeli ile programı böyle olmadığı içindir ki, günümüzde tamamen ezber üzerine kurulu bir programdan geçen ve yanı sıra teste dayalı üniversite giriş sınavlarına göre eğitilen ve fakültelerinde yapılan sınavlarda da teste tabi tutulan gençler, gerek öğrenimleri boyunca, gerekse üniver­siteden mezun olduktan ve mesleklerini icra etmeye başladıktan sonra ne yazık ki ‘daha zayıf yazmakta’ ve ‘daha kötü konuşmaktadırlar.’

Bu durumda, soruna önce ilk-orta-lise eğitiminden başlanılması, bu eğitim ve öğrenim süreçler­inin ezbere dayalı eğitim modelinden arındırılması, tartışmalı, analitik, tümevarımcı Sokratik bir eğitim ve öğretim modeline göre programlanması gerekir. Zira ve ancak bu suretle orta-lise eğitimini tamamlayan öğrenciler, üniversitede verilecek dersleri anlayabi­lecek, algılayabilecek, hazmedebilecek bir düzeye sahip olabilirler.

Diğer taraftan üniversitelerin geleneksel işlevleri, öğrencilerin kültür miraslarını tanımalarını, kendi zihinsel ve yaratıcı becerilerini kavramalarını, onların insan olarak sorumluluklarını bilen kişiler olarak, yani birer birey olarak yetişmelerini sağlamaktır. Bu ise ancak özgür, bağımsız, özerk üniversiteler ve buralarda görev yapan aynı niteliklere sahip akademisyenler eliyle mümkün olur. Esasen üniversite bilimsel çalışma yapılan yer, bilim de özgürlük olmakla, ister öğrenci, isterse akademisyen olsun, üniversite mensubu olmak özgür düşünceyi savunan bir birey haline gelmek, itaat ve biat etmenin, birilerine kulluk yapmanın, müritliğin yerine, bağımsız, özerk, özgür kişiliği koymak demektir.

Yine üniversite eğitimi sadece bir diploma ve meslek sahibi olmaktan ibaret de değildir. Aynı zamanda kişinin kendisini her yönden geliştirmesi, oldurması demektir. Bunu sağlayabilmesi için öğrencilerin sinemaya, tiyatroya, operaya, konserlere, sergilere, müzelere gitmeyi, kitap ve gazete okumayı bir alışkanlık ve zevk haline getirmeleri gerekir. Zira bütün bunlar özelde bireysel gelişimin, genelde üniversite eğitiminin ve dahi hayatın kendisinin ayrılmaz birer parçasıdır.

Soruna hukuk eğitimi ve öğrenimi yönünden yaklaşıldığında, yukarıda ifade edilenlere ek olarak şunları söylemek gerekir. Hukuk fakültelerine öğrenci kabulü, doğrudan fakültelerin kendilerinin yapacakları sınava bırakılmadır. Bu sınav, test usulü değil, hukuk öğrenimi yapmaya aday bir öğrencide bulunması gereken sözlü/yazılı anlatım yeteneğini, genel kültür düzeyini, analiz-sentez yapma, sorun çözme becerisini ölçecek ve değerlendirecek biçimde yapılmalıdır. Giriş için asgari puan/taban puan uygulaması getirilmelidir.  Hukuk fakültelerini ikinci fakülte haline getirmek, yani herhangi bir alanda lisans öğrenimi görmüş olanları hukuk fakültelerine kabul etmek yönüne gidilmelidir. Böyle bir düzenleme, pek çok kişi ikinci bir tahsili göze alamayacağı ve sadece avukat, yargıç, savcı, akademisyen olmayı pozitif hedef olarak seçenler hukuk fakültesine gideceği için beraberinde kaliteyi getirecektir. Bu düzenlemenin bir diğer yararı da, yukarıda sözü edilen meslekleri icra etme  yaşının yukarıya çekilmesini ve buna bağlı olarak bu mesleklere olgun ve nitelikli kazanımlar getirilmesini sağlamasıdır.

Hukuk eğitim ve öğretimi için şimdi olduğu gibi dört yıllık bir süre yeterlidir. Ancak ister dört yıl olsun ya da beş yıla çıkarılsın, isterse hukuk öğrenimi ikinci fakülte olsun, her ikisinde de mezuniyet sonrasında avukatlık, hakimlik, savcılık gibi klasik mesleklerin icra edilebilmesi için mutlaka devlet sınavı konulması gerekir. Bu sınav hukuk fakültelerindeki eğitime kalite standardı getireceği gibi klasik mesleklerin icra edilmesinde de kalite bütünlüğü sağlayacaktır.

Yine hukuk fakültesi sayısının sınırlandırılması, ihtiyaç kadar fakülte açılması, hukuk fakültelerine alınacak öğrenci sayısının ihtiyaca göre belirlenmesi ve mutlaka azaltıl­ması gerekir. Hukuk fakültelerinin sahip olması gereken fiziki koşullar ile gerekli diğer standartların önceden tespit edilmesi, bu standartlara sahip olan üniversitelere Türkiye Barolar Birliği’nin ve hukuk fakültesinin açılacağı il barosunun görüşü de alınmak suretiyle fakülte açma izni verilmesi, mevcut üniversite ve fakültelerden kendilerini bu standartlara uydurmalarının istenilmesi, bunu sağlaya­mayanların ise kapatılması gerekir.

Özellikle son otuz yıl içinde ve küresel düzeyde, hem hukukun kendisi, hem de hukuk eğitimi ve öğretimi köklü bir değişikliğe uğramış, bu bağlamda klasik disiplinlere ek olarak, yeni ve çok çeşitli disiplinler ortaya çıkmış, bu disiplinler ders olarak hukuk fakültelerinde okutulmaya başlanılmıştır. Bu değişim dikkate alınmak suretiyle müfredatın temel dersler, yardımcı dersler, seçimlik dersler olmak üzere üç temel üzerine oturtulması uygundur. Temel Derslerin: Anayasa, İnsan Hakları Hukuku, Medeni Hukuk, (Sahsın Hukuku, Aile, Miras, Eşya) Borçlar Hukuku (Genel Hükümler, Tazminat, Sözleşmeler Hukuku), İdare, IYU, HUMK, CMK, İcra İflas, Genel ve Özel Ceza, Roma Hukuku, Ticaret Hukuku, Hukuka Giriş, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi; Yardımcı Derslerin: İş Hukuku, Sosyal Güvenlik Hukuku, Hukuk Tarihi, Devletler Genel ve Özel Hukuku, İktisat, Maliye, Vergi, Adli Tıp, Adalet Psikolojisi, Mukayeseli Hukuk, Adli Yazışmalar ve Hukuki Metinler, Yabancı Dil, Hukuk Metodolojisi, Avukatlık Hukuku; Seçimlik Derslerin ise: Bilişim Hukuku, Marka ve Patent Hukuku, İmar Hukuku, Uluslararası Ceza Hukuku, Kriminoloji, Tebligat Hukuku, Spor Hukuku, Rekabet Hukuku, Deniz Hukuku vs. şeklinde olması uygundur.

Hukuk fakülteleri programlarında yer alan gerek klasik, gerekse yeni ve değişik disiplinler, büyük sınıflarda veya amfilerde, ‘takrir/hocanın hitabeti’ yöntemi ile ve tamamen ezbere dayalı bir modelle öğrencilere sunulmakta, sınavlar da bu modele uygun biçimde yapılmaktadır. O nedenle ve öncelikle uygulanmakta olan mevcut bu sistem ivedilikle terk edilmeli, bunun yerine küçük sınıflarda, öğrencilerin müzakere ve dava becerilerini, mütalaa verme tekniklerini geliştirm­eye elverişli, tartışmalı, bol seminerli, tümevarımcı Sokratik yöntem ile bunları destekleyen ‘Moot Court/Kurgusal Duruşma’ yarışmalarını kapsayan interaktif bir eğitim ve öğretim modeli ikame edilmek suretiyle rekabetçi bir ortam yaratılmalı, akademik çalışmalar destekleyici, araştırmaya yönelik bir şekle dönüştürülmeli, sınavlar yazılı ve sözlü olarak iki dereceli olarak yapılmalı, test sınavları kaldırılmalı, fakülteler ile baroların işbirliği yapmak suretiyle fakültede iken staj uygulamasının başlatılması gerekir.

Yine mevcut hukuk fakültelerinin ve bu fakültelerdeki öğretim üyelerinin performanslarının değer­lendirilmesinde bir ölçü ve aynı zamanda şeffaf yönetimin anlayışının da gereği olan, son beş yılın yargıçlık ve savcılık sınav sonuçlarının, bu sınava giren öğrencilerin mezun oldukları hukuk fakültelerinin isimleri de belirtilmek suretiyle Adalet Bakanlığı tarafından kamuya açıklanması gerekir.

Türkiye Barolar Birliği’nin, Ankara Barosu, İstanbul Barosu, İzmir Barosu başta olmak üzere neredeyse tüm baro­ların karşı koymalarına, yargıçlık ve savcılık mesleklerine sınavla kabul yapılmasına rağmen, avukatlık sınavının kaldırılmış olması, ne yazık ki son derece yanlış ve avukatlık mesleğinin aleyhine olmuştur. Sadece avukatlık mesleğinin aleyhine olmamış, aynı zamanda anne babaların, öğrencilerin ve iş sahiplerinin de aleyhine olmuştur. Zira avukatlık mesleğine sınavla kabul sistemi, hem öğrencileri kalitesiz, nite­liksiz, yetersiz hukuk fakültelerinden, hem de yurttaşları, yani iş sahiplerini kalitesiz, niteliksiz, ye­tersiz avukatlardan koruma amacına yönelik olmakla, bu amaca hizmet etmekle bir güvence ve kalite ölçme sistemidir. Sınavın kaldırılması ile bu güvence ve ölçme aracı yok edilmiştir. O nedenle, avukatlık sınavının ivedilikle uygulamaya konulması gerekmektedir. Kaldı ki avukatlık sınavının kaldırılmasına ilişkin yasal düzenleme Anayasa Mahkemesi tarafından yıllar önce iptal edilmiş olmakla, bu sınavın yeniden getirilmesi konusunda yasal düzenleme yapmak TBMM yönünden anayasal bir zorunluluktur.

Önemli olan bir diğer husus da şudur; bugün Türkiye’de mevcut hukuk fakültelerinin tamamında, yargıç ve savcı yetiştirme anlayışına göre hukuk eğitimi yapılmaktadır. Oysa yargılama faaliyeti yargının kuru­cu unsuru olan yargıcın, savcının, avukatın birlikte ürettikleri, yarattıkları kolektif bir faaliyettir. Dahası yargılama faaliyetini demokratikleştiren unsur avukat ve savunma olmakla, demokratik bu işleyişin sağlanması ancak ve ancak bu görevin hiçbir engelleme ve tehdit olmaksızın yapılmasıyla mümkündür. O nedenle, hukuk fakültelerinin sürdürdükleri eğitim modelini gözden geçirmeleri, bu bağlamda avukat yetiştirmeyi de esas alan bir modele geçmeleri gerekir. Bu modelin bugünkü aşamada asgari koşulu Avukatlık Hukuku’nu seçimlik ders olmaktan çıkarıp esas ders haline getirmektir. Kaldı ki Avukatlık Hukuku sadece avu­katın hukuku olmayıp aynı zamanda yargıcın, savcının da hukukudur. Zira Avukatlık Hukuku, yani avukatın hukuku ve bu hukukun önemi ve işlevi konusunda yeterince bilgi sahibi olmayan yargıç ve savcı yürüttüğü asli görevi de eksik yürütecek, vatandaşın hukukunu korumakla görevli avukatın haklarını kullanması konusunda yardımcı olmayacak, aksine buna engel olacak ve sonuç itibariyle adaleti tam olarak tesis edemeyecektir.

 

Ey insan, insanı ötekileştirme!’ Yunus EMRE

ÖTEKİ!

Tarih 20-21 Kasım 2009. O tarihte ben Ankara Barosu Başkanıyım. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ise, değerli akademisyen Prof.Dr.Mustafa Akkaya. Ankara Barosu ve Ankara Hukuk Fakültesi olarak birlikte bir etkinlik düzenledik. Etkinliğin konusu ‘Ötekinin Hukuku ve Kadın.

Öteki’ kavramı, ‘ötekileştirme’ fiili yeni bir kavram ve fiil değil elbette. Aksine kadim bir kavram ve fiil. Yerel de değil, evrensel. Yani geçmişte ve bugün bizim toplumumuzda olduğu kadar, başkaca toplumlarda da, sadece kabile toplumlarında değil, uygar diyebileceğimiz pek çok toplumda da olan bir şey.

Ve insan, insanlar tarih boyunca ve hemen her toplumda ‘öteki’ saydığını, yani ırkı, dini, düşüncesi kendisi gibi olmayanı hep dışlamış, dönüştürmeye, kendisi gibi yapmaya çalışmış, dönüştüremediklerini ise yok etmiştir.

Hem günümüz Türkiye’si bağlamında halen güncelliğini koruyan, hem de başkaca ülkelerde etkisini sürdüren ‘öteki’  olgusu üzerine, o gün yapılan etkinliğin açılışında yaptığım konuşmada şunları söyledim;

(…)

‘Öteki kimdir? “Öteki benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır.” diyor Sartre.

Sartre’ın yaklaşımına göre, “öteki” ile karşılaşma, karşılaşanlara yalnız olmama durumunu hatırlatır. Ama bu karşılaşmada “öteki” bakış değil, yüzdür. “Öteki”, beğeni veya hayranlığın hizmetine sunulan bir figür, yontulan bir heykel, yazılan bir metin değil, yüzdür.

Öyle olduğu için “öteki” ile ilişkinin filozofu Levinas, “Ötekinin, bendeki öteki düşüncesini aşarak kendisini tanıtma biçimine biz aslında yüz diyoruz” der ve şöyle devam eder: “Ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar. Yüz, çağrısına duyarsız kalamayacağım, onu unutamayacağım ve onun zavallılığının sorumlusu olmaktan kaçamayacağım bir şekilde beni etkisi altına alır. Öteki, öldürmek isteyebileceğim tek varlıktır. Onu şiddet kullanarak iktidarım altına aldığım zaman, kısmen de olsa yadsımış olurum. Yüzde somutlaşan sonsuzluk, iktidarıma direnmeye başlar ve beni, bir bütün olarak yüzü yadsımaya kışkırtır. Yüzün üzerinde iktidar kurma girişiminin doruğu olan öldürme eylemi, ölüm gerçekleştiğinde yüz katilinin ellerinden kayıp gittiği, tahakküm edilecek olan ebediyen kaybolduğu içindir ki, paradoksal bir biçimde kendi iktidarsızlığına ulaşır. Yüzü öldürmek imkansızdır. Onun, beni, benim iktidarımı rahatsız etmesinin nedeni, eğilim olarak benim şeylere anlam vermemdir. Onlar benimle ilişkileri sürdükçe anlamlıdırlar. Ama yüz, ötekinin yüzü, benden bağımsız olarak anlam ifade eder.”    

Nazilerin toplama kamplarında insanları çırılçıplak soyarak istiflemelerinin, gruplaştırmalarının nedeni, her bir insanın diğerinin yerine geçebileceği, homojen, benzer bir yığın oluşturmak ve böylece yüzün insana atfettiği gizemli ayrıcalığı elinden almak, onları görünmez hale getirmektir. Böyle yapıldığında, yani bedenler bir yerde çıplak olarak toplandığında, birey kitle içerisinde yok edilir, yüz de, yüz olmaktan çıkar.

“Öteki” ile ilgili felsefi yaklaşım ve değerlendirmelerden kısa bir sunuş yaparak başladım konuşmama. Felsefenin “öteki” ile ilgili yaklaşımından kopmadan, ama biraz daha somutlaşarak konuşmamı sürdüreceğim.

“Öteki” kimdir? Kimi Türklere göre Kürtlerdir. Kimi Kürtlere göre Türklerdir. Kimi Ermenilere göre Türklerdir. Kimi Türklere göre Ermenilerdir. Kimi Sunnilere göre Alevilerdir. Kimi Alevilere göre Sunnilerdir. Hıristiyanlara göre Müslümanlar, Müslümanlara göre Hıristiyanlardır, Yahudilerdir. Kimi kadınlara göre erkekler, kimi erkeklere göre kadınlardır. Onun için Nazım Hikmet, o güzel şiirinde, kadının ötekileştirilmesi bağlamında “soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen  kadınlarımız” demiştir.

Demem şu ki, “ötekinin”, “ötekileştirmenin” sonu yok. Bir kez başladınız mı “ötekileştirmeye”, kendi dışınızda olan herkesi, her varoluşu “ötekileştirmeye” başlarsınız. Sizin “ötekileştirdiğiniz” herkes de, sizi “ötekileştirmeye” başlar. “Ötekinin” varlığını, kişiliğini, haklarını, farklılığını, farklı olma hakkını tanımadığınız zaman, “öteki”de sizin varlığınızı, kişiliğinizi, haklarınızı, farklılığınızı, farklı olma hakkınızı tanımamaya başlar.

O zaman ne mi olur? Giderek özgürlüğünüzü yitirir, insanlığınızı eksiltirsiniz. Sadece bununla da kalmaz, bir tahakkümün kucağından, bir başka tahakkümün kucağına itilirsiniz. Bütün bunların bedelini ise, sevgiden, aşktan, içtenlikten, güvenden, güvenlikten, adaletten, sanattan, neşeden, oyundan kahkahadan yoksun iğreti hayatlar yaşayarak ödersiniz. Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi!

Oysaki “öteki” yüzdür. Komşunuzun yüzüdür, arkadaşınızın yüzüdür, meslektaşınızın yüzüdür, sevgilinizin yüzüdür, eşinizin yüzüdür. Onların yüzünü yok etmemek gerekir, yok edersek eğer, bizim yüzümüz de yok olur.

(…)

 

Dün geçtim Balat’tan
Hani o çok sevdiğimiz sokaklardan
Yine elma şekeri aldım, köşedeki bakkaldan
Kırmızı güller aldım, yüreği güzel ablamdan

Hüseyin Kün

BALAT NOSTALJİSİ  –

Bir şehirde senelerce oturulur. Bıkılır. Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır. Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğimiz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.

Bu sözler usta hikaye yazarımız Sait Faik’e ait. ‘Bir Bahçe’ isimli hikayesinin başlangıç cümleleri bunlar.

Sait Faik’in bu ifade ve hikaye ettikleri, bir kentte yaşayan pek çok insanın sözcüklere dökmese dahi düşündüğü, hissettiği şeylerdir aslında. Mesela benim için öyledir. Bunu böyle olduğunu; uzun seneler yaşadığım, şimdilerde bazen işim, bazen de gezmek için gittiğim, hemen her semtini gördüğüm İstanbul için, sonrasında yerleştiğim ve halen yaşadığım Ankara için söyleyebilirim mesela.

Nereden aklıma geldi de yazdım bunları? Anlatayım.

Geçen hafta İstanbul’a gittim. Herhangi bir işim olduğu için değil, özlediğim için. Sadece insanlar değil, kentler de, kentlerdeki bazı yerler de özlenir zira. Kadıköy’de, Bağdat Caddesi’nde dolaştım. Moda’ya çıktım. Moda Burnu’nda denize bakan çay bahçesinde oturdum bir süre. Çay ve nargile içtim. Sonra vapurla Karaköy’e geçtim. Karaköy Köprüsü boyunca Eminönü’ne kadar yürüdüm. Balık ekmek yedim orada. Belediye otobüsüne bindim ve Balat’a gittim.

Ben Balat’ı ilk kez 1971 yılında öğrenci iken görmüştüm. Anket yapmak için gitmiş, pek çok sokağını dolaşmış, çok sayıda evine girip çıkmıştım. O yıllarda Haliç’in kendisi gibi kıyısındaki yerlerde köhne ve salaştı. Balat’ta öyleydi. Çok fazla gidilen, gezilen, çekiciliği olan bir yer değildi. İstanbul’un hemen her semtinde olduğu gibi, Balat’ta da mahalle aralarında kahvehaneler, tek tük de olsa mahalle meyhaneleri vardı. Yorulduğumuzda oturup çay içerdik o kahvehanelerde. Mahallenin delikanlıları, orta yaşlıları o kahvehanelerde oyun oynarlardı.  Ağır yaralı şarkıların çalınıp söylendiği Agora Meyhanesi’nde,  ‘rakı içeceğiz Balat’ta, dedin de gelmedik mi?’ diyerek birkaç kez kafa da çekmiştik.

Balat’ın sokaklarının çoğu denize dik iner. Hemen hepsi dardır bu sokakların. Şimdi olduğu gibi benim ilk gördüğüm 70’li yıllarda da o sokakların büyük bir kısmı zamana kafa tutan Arnavut kaldırımı taşlarla döşelidir. Renk renk boyanmış, cumbalı cumbasız eski İstanbul evleri bu sokaklar boyunca sağlı sollu sıralanmıştır. Bu evlerin pencerelerinde, tek tük olan balkonlarında çamaşırlar asılıdır. O zamanlar kadınlar otururlardı bu evlerin önünde. Birbirleriyle sohbet ederler, örgü örerlerdi. Oyun oynardı çocuklar. O yıllarda sokaklarda tek tük sokak lambaları vardı. Onun için sokaklar karanlıktı. Birkaç bakkal, birkaç manav, birkaç tane de kasap vardı.

Benim Balat’a ilk gittiğim günden, son gittiğim güne kadar çok zaman geçti aradan. Geçen zamanla birlikte pek çok şey değişmiş Balat’ta. İstanbulluların, İstanbul’a gezmek amacıyla veya iş için gelenlerin Balat’ı keşfetmesiyle başlayan bu değişim sonrasında ve bugün bambaşka bir Balat var. Bunu üç beş yıl önce gittiğimde de görmüştüm, bu gittiğimde de gördüm. Benim ilk gördüğüm yıllarda kendi yalnızlığını yaşayan, hayata ve İstanbul’a küskün Balat’ın yerini bir başka Balat almış bugün. Pek çok yeni mağaza, alış veriş merkezi, kafe, pastane açılmış. İnsanlar sokaklarda, kafelerde, alışveriş merkezlerinde. Balat kendisiyle ve İstanbul’la barışmış ve yeni bir hayat başlamış Balat’ta. Evlerin büyük bir kısmı restore edilmiş, yenilenmiş. Sadece işlevsel değil, özgün mimarileriyle sanatsal birer eser olan Fener Patrikhanesi’nin, Sveti Stefan, Aya Yorgi Kilislerinin yüzü gözü ağarmış, ata mirası Ferruh Kethüda, Çandarlı Zade Atik Mustafa Paşa Cami’lerinin eli yüzü çıkmış ortaya. Balat Meydanı adına uygun duruma gelmiş, yani meydan olmuş. Bütün sevimliliği ve sadeliğiyle hoş geldin diyor gelenlerine.

Bu son gidişimde de, ilk gidişimde gördüğüm sokaklarını yeniden dolaştım Balat’ın.  Evlere, evlerin pencerelerine baktım. Yine evlerin kapılarının önünde oturan, sohbet eden kadınlar, sokakta oynayan çocuklar vardı. Bizim yorulduğumuzda oturup çay içtiğimiz kahvehanede delikanlılar, orta yaşlılar oyun oynuyor, ihtiyarlar kahvenin önündeki sahanlıkta oturmuş sohbet ediyorlardı. Kim bilir bu ihtiyarlar belki de 70’li yılların delikanlıları ya da çocuklarıydı. O günün gençlerinin bir kısmı, ihtiyarlarının hemen hepsi herhalde vefat etmişlerdir diye düşündüm hüzünle. İnce belli bardakla çay içerken sohbet ettim onlarla. Hepsi yorgun, hepsi maişet derdindeydi. Ama ‘olur mu beyim, yakışır mı bize’ dediler ve çay parası ödetmediler bana.

Meğer ‘daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları’,  70’li yıllarda ve daha sonraki gelişlerimde ‘önünden dört beş defa geçtiğim halde iyice göremediğim binaları varmış’ Balat’ın.

Özetin özeti Balat’ta gezmelere doyamadım.

Derken akşam oldu, hava hafiften kararmaya başladı. Gitmek zamanı geldi dedim ve sessizce geldiğim Balat’tan yine sessizce ayrıldım. Ne Balat farkındaydı bunun, ne Balat’ın evleri, ne de insanları.

Sonra Beyoğlu’na çıktım. İstiklal Caddesi’ni yürüdüm boydan boya. Çiçek Pasajı’na girdim, çıktım. Balat ne kadar kendisine gelmiş ise, Beyoğlu’da o kadar kendisinden vazgeçmiş. O eski rengini, ışığını kaybetmiş.

İstanbul’a gelip de ‘rakı balık’ yapmamak ayıp olur dedim kendime ve Asmalı Mescit’e gittim. Oradaki meyhanelerden birisine oturdum.

Serin ama üşütmeyen bir sonbahar akşamı, hafif esen bir rüzgar vardı dışarıda. Koyu lacivert bir gökyüzü, gökyüzünde tek tük yıldızlar vardı. O buğulu, o hüzünlü sesiyle rahmetli Müslüm Gürses, ince ince esen rüzgara adeta sitem edercesine ‘Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı’ diyordu. Asmalı Mescit kıpır kıpırdı. Her zaman ki gibi canlıydı. Maişet derdi çok fazla yoktu buralarda. Yandaki masada oturan hafif alkollü kalabalık bir grup ‘ne olacak bu Türkiye’nin hali’ üzerine konuşuyordu. Ben de kendime yirmilik bir rakı, palamut, birkaç da meze ısmarladım.

Günün bir muhasebesini yaptım orada. ‘Hayat yaşandığı kadar vardır’ dedim ve kadehimi hayatın, hayatımın şerefine kaldırdım. Tesellilerimi, isyanımı, özlemlerimi dileklerimi, şiirlerimi, şarkılarımı, talihimi ise, ait oldukları yerlere iletsin diye esen rüzgarla gökyüzündeki yıldızlara yolladım.

Son bir söz. Bitmeyen, hiç sonu gelmeyen, onun için de hayat boyu devam eden bir süreç olan büyümenin, yani insanın kendisini oldurmasının bir yolu kitap okumaktan geçiyorsa eğer – ki öyledir – diğer bir yolu da seyahat etmekten, gezmekten, yeni insanları ve yerleri tanımaktan geçiyor. Bunlar da kitap okumak kadar büyütüyor, olduruyor insanı.

Bundan olsa gerek, birkaç yaş daha büyüdüğümü, kendimi oldurduğumu hissettim İstanbul’dan Ankara’ya dönerken.

 

 

 

ANILARIMDAN BİR SAYFA –  2011-2012 ADLİ YIL AÇILIŞ TÖRENİNDE TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI OLARAK YAPTIĞIM KONUŞMA –

Tarih 06 Eylül 2011. 2011-2012 Adli Yılı’nın açıldığı gün. Törene ilgi oldukça fazla. Bu bağlamda dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM’i Başkanı Cemil Çiçek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ana Muhalefet Partisi Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Yüksek Yargı Organlarının Başkan ve Üyeleri, Adalet Bakanı ile Bakanların önemli bir kısmı törene katılmış durumda.

Dönemin Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak bu törende yaptığım açış konuşmasının tam metnini aşağıda sunuyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sizi Türkiye Barolar Birliği adına, Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarım adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyor; 2011-2012 Adli Yılı’nın avukat, hakim, savcı, noter meslektaşlarımız ile yargı çalışanlarımıza, milletimize, ülkemize, ülkemiz hukukuna yararlı olmasını diliyorum.

Hepimiz için ama özellikle biz hukukçular için anlamlı olan bugünde Yargıtay’ımızın emekli olan Başkan ve Üyelerini, Türkiye Barolar Birliği Başkanlarını, Avukat, Hakim, Savcı, Noter Meslektaşlarımız ile Adliye Çalışanlarımızı şükran ve minnetle anıyor, ebediyete intikal etmiş olanların aziz hatıraları önünde saygı ile eğiliyor, kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum.

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik, ya da tam öteki yana – sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki – kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederlerdi.

Okuduğum bu cümleler Charles Dickens’ın, arka planı dünya tarihinin en hareketli ve dramatik anlarından birinin, 1789 Fransız İhtilali’nin üzerine kurulu olan, “karanlığın içinde umudu, aydınlığın içinde hüznü yaşayan” iki şehirde, Paris ile Londra’da geçen olayların işlendiği, yanı sıra dönemin son derece trajik toplumsal koşullarının değerlendirildiği “İki Şehrin Hikayesi” isimli romanının başlangıç cümleleridir.

Konuşmama Dickens’dan ödünç aldığım bu cümlelerle başlamamın nedeni, kısmen de olsa bu cümlelerin, hem günümüz dünyasını, hem de ülkemizi anlatıyor olmasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bilgi, bilişim, iletişim, ulaşım teknolojilerindeki olağanüstü buluşlar, multi-medya ve mikro elektronik alanlarındaki ilerlemeler, ölümcül kimi hastalıkların tedavisinde elde edilen başarılar ile gen teknolojisindeki gelişmeler başta olmak üzere tıp alanındaki yenilikler, buna bağlı olarak ölüm oranlarının gerilemesi, insan ömrünün uzaması, uzay ve uydu teknolojilerinden yararlanma, uluslararası işbirliği organizasyonlarındaki etkili ve olumlu ilerlemeler, insan hakları kavramının küresel düzeyde kabul görmesi, kendi halklarına zulüm eden totaliter rejimlerin birer birer yıkılması gibi hususlar dikkate alındığında, sanırım, zamanların en iyisi yaşadığımız şimdiki zamandır. Bu bağlamda yaşadığımız şimdiki zaman; hem akıl çağıdır, hem aydınlık mevsimidir, hem de umut baharıdır.

Adeta “Dünün Dünyası”nı geri getiren etnik ve mikro milliyetçiliğin tüm dünyada tırmanması, çevre kirliliğinin küresel düzeyde artması, biyolojik çeşitliliğin azalması, çöl alanlarının genişlemesi, uyuşturucu madde kullanımının artması, kimi kriminal ve organize suçların hem ulusal, hem de uluslararası alanda işlenmesi, şiddet ve terörün uluslararası boyut kazanması, kitle imha silahlarının yaygınlaşması, bölgesel krizlerin uluslararası soruna dönüşmesi, İsrail’in yıllardır Filistin halkına yönelik olarak uyguladığı devlet terörü, Somali’de yaşanan, Afrika’nın diğer ülkelerinde de görülen yokluk, yoksulluk, açlık, Ruanda’daki organize katliamlar, Mısır, Suriye, Libya hükümetlerinin kendi halkına yönelik olarak uyguladığı zulüm.

İnsanlık adına utanç verici, gelecek adına umut kırıcı olan bu ve benzeri diğer olayları düşündüğümüzde, herhalde demek gerekir ki, geçen yüzyılda yaşanan iki dünya savaşını, insanlık tarihinin en büyük utançlarından birisi olan Yahudi soykırımını saymazsak, zamanların en kötüsü yaşadığımız şimdiki zamandır. Yaşadığımız şimdiki zaman; hem aptallık çağıdır, hem kuşku çağıdır, hem karanlık mevsimidir, hem de umutsuzluk kışıdır.

Kadim tarih boyunca yaşananların günümüzdeki çeşitlemeleri olan bütün bunlara bakıp da yaşlı dünyamız için Rudolf Kjellen’in deyişiyle “Fransız hanedanları gibi hiçbir şey öğrenmedi, hiçbir şeyi de unutmadı” dememek herhalde mümkün değildir.

Dileğimiz; gerek insanlığın, gerekse her kademede yönetme mevkiinde olanların, yaşanan bütün bu kötü şeylerden ve olumsuzluklardan gerekli dersleri çıkarmaları, her zaman, her yerde ve her koşulda, her şeyin en iyisine, en güzeline layık olan insanlara ve insanlığa bundan böyle güzel şeyler yaşatmalarıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye’de de “zamanların en iyisiydi, hem akıl çağıydı, hem aydınlık mevsimiydi, hem de umut baharıydı” diyebileceğimiz şeyler, iyi şeyler oldu, oluyor. Bu bağlamda benim ve benim yaşımdakilerin ilk kez tanık olduğu enflasyonun ve faiz oranlarının tek haneli rakamlarla ifade edilmesi, ekonomik büyümenin iki haneli rakamlara yaklaşması, bütçe açıklarının Gayri Safi Milli Hasılaya olan oranının düşmesi, dünyanın gelişmiş ekonomilerini olumsuz yönde etkileyen 2008 krizinin Türkiye’yi fazlaca etkilememesi, son zamanlarda yavaşlamış olmakla birlikte Avrupa Birliği standartlarına uyum sağlanmasında mesafe alınması, işkencenin nerede ise sıfırlanması, genel sağlık sigortasının uygulamaya konulması, aile hekimliği sisteminin kurulması, koruyucu sağlık, tedavi ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması, sosyal güvenlik kurumlarının birleştirilerek sigortalılar arasında norm ve standart birliğinin sağlanması, yeni Ticaret Kanunu’nun, Borçlar Kanunu’nun, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun kabul edilmesi, cemaat vakıflarına ait mülklerin sahiplerine iade olunması, yargı alanında kısmen de olsa iyileştirmeler yapılması, siyaset kurumuna demokrasi dışı müdahale girişimlerinin bertaraf edilmesi gibi iyi şeyler, yapılmış önemli hizmetler var.

Bütün bunlardan dolayı yasama ve yürütme organları başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye’de iyi şeyler oldu, oluyor, ama iyi olmayan şeyler, dünden bugüne çok değişmeyen şeyler de oluyor. İyi olmayan, hatta kötü olan, vahim olan, insan olarak, yurttaş olarak, toplum olarak canımızı yakan şeyler de oluyor.

Bunların en başında terör geliyor. Terörü, insanlara duyulan sevgi üzerine temellendiren Lenin ve onun çok sayıdaki ardılından epey önce, yeryüzünde adaletin derhal egemen olmasının gerekli olduğuna inanan ve kendilerini bu idealden sadece birkaç hainin ayırdığını düşünen Saint-Just ve Robespierre olmuştur.

Dünyanın hemen her yerinde terörün başvurduğu yöntem, izlediği yol, ulaşmak istediği hedef aynıdır; terör örgütünü ve bu örgütün eylemlerini devletin, devletin meşru güçleri ile halkın karşısına koymak suretiyle hukuksuz bir toplum kurmaktır. Güvenlik hakkını, yaşama hakkını, iç barışın sürdürülmesini, sivil ve siyasal özgürlükleri, yani hukukun bireylere, yurttaşlara, meşru iktidara verdiği görev, yetki, hak ve yükümlülüklerin hepsini ortadan kaldırmak için teröristler, insanların öfkesine, sevgisizliğine, kitlenin yarattığı deşarja ve ilkel şiddete başvururlar.

Bu yola başvuranlarla mücadele etmek devletin asli görevi, devlet olmanın, devlet olarak egemenlik hakkına sahip bulunmanın gereğidir. Gerek bu mücadele, gerekse güvenlikle ilgili olarak alınacak önlemler konusunda yurttaş olarak, kurum olarak duyarlı ve hukukun çizdiği sınırlar içerisinde kalmak koşuluyla üzerimize düşen her türlü görevi yapmaya hazır olduğumuzu özellikle belirtmek isteriz.

Yine belirtmek isteriz ki, meşru dil ve yöntemleri kullanmak yerine şiddete başvuranlara, başta yaşama hakkı olmak üzere diğer bütün hak ve özgürlükleri yok sayanlara karşı mücadele etmek, sadece devletin, devletin güvenlik güçlerinin görevi ve yükümlülüğü olmayıp, hepimizin ortak görevi ve yükümlülüğüdür.

Bütün bu nedenlerle ve Türkiye Barolar Birliği olarak, Türk olsun, Kürt olsun, aynı ulusun özgür ve eşit yurttaşları olan, birbirlerinin kimliklerine, kişiliklerine, kültürlerine, başkaca değerlerine saygısı bulunan, kardeşçe, barış içerisinde ve birlikte yaşamak isteyen herkesi, tahriklere kapılmadan, kırmadan, dökmeden, sağduyu ve kararlılıkla teröre karşı yüksek sesle tavır almaya davet ediyoruz.

Bununla ve güvenlik hakkı, en az diğer hak ve özgürlükler kadar önemli ve değerli olmakla birlikte, gerek alınacak önlemlerin belirlenmesinde, gerekse uygulamaya konulmasında, özgürlük ve güvenlik arasındaki hassas ve gerilimli alanda makul bir dengenin kurulması ve korunması gerektiğine de işaret etmek isteriz.

Zira ve hepimizin bildiği üzere hukuk devletini; totaliter, otoriter ya da yarı-otoriter rejimlerden ayıran husus, hukuk devletinin hak ve özgürlüklere sıkı şekilde bağlı bulunması, bu bağlılığın iktidarın meşruiyetinin kaynağı ile ölçütü olmasıdır. O nedenle hem bunu ve hem de Benjamin Franklin’in şu öğüdünü aklımızdan çıkarmamamız gerekir: “güvenlik için özgürlüklerimizden vazgeçmeye başlarsak, sonunda hem güvenlikten ve hem de özgürlükten yoksun kalırız.

Bütün bunlar dikkate alındığında, başvurulacak her türlü önlemin, devletin ve güvenlik güçlerinin yürüteceği her türden eylemin hukukun sınırları içerisinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmaması, Kürt sorununun çözümü konusunda bizi çok daha emin ve güvenilir biçimde sonuca götürecek olan meşruiyet zemininin zarar görmemesi, demokratik kanalların kapanmaması, hem beklentimiz hem de dileğimizdir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Nerede bir toplum varsa, orada bir hukuk vardır” sözü eski Roma’ya aittir. Son derece yerinde bir tespiti içeren bu maksimden hareketle, hukukun yeryüzünde var oluşunun tarihi, insanın var oluşunun tarihi kadar eskidir demek belki iddialı, ama doğru bir sav olacaktır. Ortaya çıkışı insanın var olması kadar eskiye kadar giden ve öyle olduğu için de kadim olan hukuk, sanırım kendi tarihinin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar önemli, günümüzde olduğu kadar gerekli, günümüzde olduğu kadar yaşamsal olmamıştır.

Bu tespitten hareketle, günümüzde insanlığın hukuku yeniden keşfettiğini ileri sürmek sanırım yanlış olmayacaktır. Son zamanlarda hukukun üstünlüğüne, hukuk devletine yapılan yollamalar, bu ilke, kavram ve kurumların referans olarak alınması, çağcıl bütün devletlerin örgütlenmelerinin merkezine hukuku almaları, başta Avrupa Birliği olmak üzere benzeri diğer örgütlenmelerin projelerini hukuk yoluyla toplumu dönüştürme anlayışı üzerine kurmaları bu savımızı desteklemekte ve doğrulamaktadır.

Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramların hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan kendilerini açıklayamaması, hukukun toplum yaşamında olsun, ulusal veya uluslararası düzeyde olsun ne ölçüde yaşamsal ve işlevsel olduğunun kanıtı ve göstergesidir.

İnsanların davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın yegane yolu olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, hukukun üstün ve evrensel ilkelerine bağlılıktır, yani hukuk devleti olmaktır. O nedenle devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlardan olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik, diğer bir deyişle hukuk yaratma, kural koyma gücüne günümüzde hukuk devleti olma niteliği de eklenmiştir.

Devletin niteliğinde ve evriminde zaman içerisinde oluşan bu dönüşüme ve değişime bağlı olarak, devleti kimin yönetmesi gerektiği hususu da geçen zamanla birlikte değişmiştir. Bu bağlamda Platonik Cumhuriyette siteyi yönetenin “filozof”, Aziz Thomas’a göre devleti yönetecek olan kralın “erdemli” olması gerekirken, Marx’a, Engels’e, Lenin’e göre devleti “işçi sınıfı/proleterler” yönetmelidir. Karl Popper’e göre sorun, yöneticinin “kim olacağı” değil, “nasıl yöneteceği”dir. Ve hatta çok daha tercihe değer olanı, daha az yöneten bir devletin, bir iktidarın olmasıdır.

Almanca karşılığı “halk hakimiyeti” olan demokrasinin, asla halk hakimiyeti olmadığını ve esasen olmaması gerektiğini, demokrasinin her şeyden önce gücün tek elde toplanmasına izin vermeyen, devlet gücünün sınırlanmasını talep eden ve diktatörlüğe karşı silahlanmış bir kurum olduğunu ileri süren Karl Popper’e göre, kim halktan sayılırsa sayılsın, ister askerler, ister memurlar, işçiler, din adamları, aydınlar, bunların hiçbirisinin devleti yönetmemesi, bu güç odaklarının hiç birisinin çok fazla güce/iktidara sahip olmaması gerekir.

Plato’dan bu yana sorulan ve farklı yanıtları olan “devleti kim yönetmelidir” sorusunun yanıtını eğer bugün vermek gerekir ise, bu yanıtın, elbette seçimle gelen ve o nedenle meşruiyetini halkın oyundan alan sivil yönetim, yani siyasetçi olması gerekir. “Seçimle göreve gelmiş siyasetçi veya siyasetçiler devleti nasıl yönetmelidir” sorusunun yanıtı ise, hiç kuşkusuz “devleti kurallarla, yani hukukla, yani adaletle yönetmelidirler” şeklinde olmalıdır.

Bu itibarla; devletin gerçekleşmesi yönünde çaba sarf etmesi gereken şeylerin en başında “adalet” gelir. Esasen hukuk devletinin temelini de adalet ilkesi oluşturur. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi ise, sadece ve sadece etkili, üretken, işlevsel ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin kurulması ile mümkündür. Bu nitelikte bir adalet sisteminin kurulması ve işleyebilmesi ise, her şeyden önce yargının “bağımsız” ve “tarafsız” olmasını gerektirir. Hak arayan, adalet talep eden insanların haklarının korunmasında ve halkın yargı sistemine olan güveninin sürmesinde asıl olan yargının tarafsızlığının sağlanmasıdır. Bu bağlamda bağımsızlık yargıya sunulmuş bir ayrıcalık değil, yargıç tarafsızlığını sağlamanın yegane ve en etkili aracıdır.

Gerek yargısal anlamda, gerekse etimolojik olarak tarafsızlık kavramı ile kast edilen, yargılama aşamasında hakimin davanın taraflarından birisi lehine veya aleyhine bir eğilim içerisinde olmaması, hukuk normunu taraflara eşit biçimde uygulaması ve bunun bir sistem olarak güvence altında olmasıdır. Bunun, özel hukuk uyuşmazlıkları bağlamında devletin ya da hazinenin taraf olduğu davalarda da, devletin güvenliğine yönelik suçların yargılamasında da böyle olması gerekir. Zira devletin menfaatini veya güvenliğini korumak yargının ya da hakimin görevi değildir. Hakimin görevi vatandaşa tarafsız olarak, adil ve hızlı şekilde adalet hizmeti vermektir. Adalet tanrıçası Themis’in gözleri bundan dolayı bağlıdır.

Bu bağlamda işaret etmek istediğimiz bir diğer husus, yargıcın üstlendiği görev ve sorumluluk ile diğer kamu görevlilerinin yüklendikleri görev ve sorumluluk arasındaki önemli farktır. Demokratik rejimlerde kolektif siyasal kararlar çoğunluğun oylarıyla belirlenir, diğer bir deyişle bütün bunlar halkın oyuyla şekillenen yasama ve yürütme organlarının işidir. Yargılama faaliyeti kapsamında olan hukuki konuların çözümü ise, halkın oyuyla değil, yargı organlarının kararlarıyla gerçekleşir. Onun için hakimlerin karar verirken: “Halkın alkışlamasının veya nefret etmesinin benim adalet dağıtma görevini hakkıyla yerine getirmemde hiçbir etkisi yoktur. Kendimi adaletin ilkelerine tam olarak uydurduğum sürece, insanların ne söyleyecekleri ya da ne düşünecekleri beni ilgilendirmez” demeleri ve bunu içselleştirmeleri gerekir.

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili olarak önemli olmakla değinmek istediğimiz bir diğer husus, kamuoyunda Deniz Feneri olarak bilinen ceza soruşturmasını yürüten savcıların Sayın Adalet Bakanı’nın izni ile görevlerinden alınmalarıdır. Görevden alınma nedeni olarak yapılan açıklamada belirtilen ve evrakta tahrifat olarak nitelenen husus, eğer gönderilen kimi belgelerde yer alan gereksiz bilgilerin kapatılmasından ibaret ise, bu uygulama, kamuoyu tarafından Ergenekon ve Balyoz olarak isimlendirilen davalar ile diğer davalarda da sıkça yapılan ve yapıldığı bizzat bu soruşturmaları yürüten savcılar tarafından ifade edilen rutin bir uygulamadır. O nedenle bu tasarrufun, kamuoyuna yapılan açıklamanın dışında kabul edilebilir, makul ve haklı bir nedeni yok ise, yapılan tasarruf yargıya yönelik siyasi bir müdahale niteliğindedir ve bu şekliyle yargı bağımsızlığı ile hukukun üstünlüğü ilkelerine aykırıdır.

Bütün bunları hem hukukun ve adaletin hepimiz için yaşamsal değerde olduğuna vurgu yapmak, hem de ülkemizde iyi gitmeyen işlerin başında adalet hizmetlerinin geldiğini ifade etmek için anlattım.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hangi toplumda yaşarsak yaşayalım, birey olarak, yurttaş olarak üzerinde en duyarlı olduğumuz hususların başında özgürlüğümüz gelir. Siyasi bir kavram olan, çoğu zaman ve pek çoğumuz tarafından duygusal cazibesiyle karıştırılarak kullanılan özgürlük, açıklanması gerçekten güç bir kavramdır.

Eşitlikçi liberal felsefeciler, bireysel özgürlükleri çok fazla önemli ve değerli bulurken, iktisadi özgürlükler söz konusu olduğunda o kadar cömert davranmazlar.

Özgürlük kavramına daha bağımsız yaklaşan kimi çağdaş siyaset felsefecileri, benlik, rasyonalite anlayışları, ahlak sistemleri, siyasal tercihler, farklı hayat tarzları arasında ayrım yapmaksızın, özgürlüğü sadece kavram olarak ele alarak açıklarlar.

Sade insanlar olarak, felsefi tartışma ve tanımlamaların dışında kalan bizler, özgürlüğü, toplumsal ilişkilerimizde ortaya çıkan kimi sınırlamalar bağlamında düşünür ve o nedenle gündelik konuşmalarımızda, özgürlüğü, sınırlamaların ya da engellerin olmaması olarak anlar, tanımlar ve açıklarız.

Ama gerçek öyle değildir. Jean – Jacques Rousseau’nun, “İnsan özgür doğdu, ama etrafında zincirler vardı” derken kast ettiği gibi, özgürlüklerimizle ilgili sınırlamalar vardır ve bu sınırlamalar çok çeşitlidir. Siyaset felsefecisi Norman P. Barry’nin isabetli yaklaşımı ile ifade etmek gerekir ise; “özgürlükle ilgili her türlü önerme belirli yasakları ve sınırlamaları göstermedikçe ciddi olarak eksiktir.” O nedenle siyasi düşünce bağlamında olsun, genel anlamda olsun, sadece özgürlüğü, özgür bir toplumu talep edenler, hangi sınırlamaların kaldırılmasının gerekli olduğunu ortaya koymadıkça tutarlı davranıyor sayılamazlar. Zira özgürlük, sınır ve kural tanımamayı değil, aksine sınırları ve kuralları hukukla belirlemeyi gerektirir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hepimizin bildiği üzere, hukuk yoluyla veya yargı eliyle insan özgürlüğünü kısıtlamanın en etkili, en caydırıcı ve evrensel aracı hapis cezası kararıdır. Hapis cezası kararı dışında kişi hak ve özgürlüklerine yönelik en ağır yargı kararı, niteliği itibariyle geçici olan tutuklamadır. Tutuklama kararı, temel bir hakka, yani özgürlük hakkına hukuk yoluyla da olsa müdahale niteliği taşıdığı, adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili bulunduğu ve yine ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olduğu için son derece dikkatli biçimde verilmesi gereken yargı kararlarındandır.

Tokyo Kuralları olarak bilinen “1990 tarihli Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları” ile yine “1990 tarihli Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri” de işaret edildiği üzere; yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır. Yine yargılama öncesi tutukluluğa alternatif adli tedbirler, yani kefalet, ev hapsi, polis denetimi, pasaporta el koyma ve yurt dışına çıkma yasağı ise mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır.

Hal böyle iken, yargılamanın gerektiğinde alternatif koruma tedbirleri uygulanmak suretiyle tutuksuz olarak yapılması, ülkemizde uygulaması çok nadir görülen bir durumdur.

O nedenle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz ve dileğimiz; hakimlerimizin tutuklama konusunda son derece duyarlı davranmaları, bu konudaki ulusal ve uluslararası mevzuata uymaları, ülkemizde iyi gitmeyen işlerden olan, Türkiye olarak hiç de hak etmediğimiz “tutuklama ayıbından” ülkemizi bir an önce kurtarmalarıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Geciken adalet adaletsizliktir” tümcesi veciz ve adalet talep etme konumunda olmayanlar için söylenmesi hem kolay, hem de hoş bir maksimdir. Hakkına, yani adalete geç kavuşanlar için ise acı veren bir durumdur. Ülkemizde iyi olmayan, iyi gitmeyen işlerden birisi de adaletin geç tecelli etmesi, daha doğrusu adaletin adaletsizlik olarak tecelli etmesidir. Oysaki hem Anayasamızda, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen adil yargılanma hakkı bağlamında davaların makul süre içinde görülüp karara bağlanmaları gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Eckle-Almanya davası kararında (15 Temmuz 1982, Seri A No.51, s33, paragraf 73) ve yine Metzger-Almanya kararında (31 Mayıs 2001 tarihli Başvuru No: 37591/97, paragraf 31) işaret edildiği üzere, ceza davalarında makul süre kişiye suç isnat edilir edilmez başlar. Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin bir bütün olduğu dikkate alındığında, bu süre halen derdest olan, sanıkların sorgulanmaları henüz tamamlanmayan, ne zaman sonuçlanacağı belli olmayan kamuoyunda Ergenekon adıyla anılan davada olsun, KCK davasında olsun, derdest olan diğer pek çok davada olsun daha şimdiden aşılmıştır. Bu durum sadece ceza davaları yönünden böyle olmayıp hukuk davaları yönünden de böyledir. Yeni bir şey değildir, kader hiç değildir. Sorumluluk ise hepimizindir. Hakimindir, savcınındır, avukatındır, hemen her şeyi ihtilaf konusu yapan veya yapılmasına neden olan idari makamlarındır. Çözecek olan da bizleriz. O halde hep beraber, yasama, yürütme ve özellikle de yargı olarak, elimizi taşın altına koyalım, halkımızı geciken adaletin haksızlığından, ülkemizi bu ayıptan kurtaralım.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bir zamanlar Devlet Güvenlik Mahkemeleri vardı. Bu mahkemeler rahmetli hocamız Nurullah Kunter’in özlü ifadesiyle “demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri değildiler.” Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kaldırılmasından sonra bu mahkemelerin yerine ikame edilen “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” her ne kadar olağanüstü mahkemeler değil ise de, tıpkı Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri de değildirler. Bu mahkemeler sadece demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri olmadıkları gibi, demokratik hukuk devletinin mahkemeleri de değildirler.

Hepimizin bildiği üzere 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile ceza yargılaması sistemimize dahil edilen bu mahkemeler için düzenlenmiş olan ve genel muhakeme kurallarından ayrı, özel ve istisnai bir yargılama usulünün olmasının yanı sıra bu mahkemelerin bakmakla görevli kılındıkları “katalog suçlar” olarak isimlendirilen ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250.maddesinde sayılan suçlar vardır. Aslı Yunancadan gelen, hukuk diline yabancı olan ve daha çok kütüphane ve yayın işlerinde kullanılan katalog sözcüğü “belli bir sıraya göre hazırlanmış liste” anlamına gelir. Hemen işaret etmek gerekir ki, değişik birçok suçun bir arada aynı hukuki yaptırıma bağlanması amacıyla katalog suç adı altında listeler oluşturulmasının ve suçların bu şekilde kategorize edilmesinin “ağır hapis/hafif hapis”, “ağır tahrik/hafif tahrik” ayrımlarını kaldıran yeni ceza kanunun mantığına uygun olmadığını ve kaldırılması gerektiğini özellikle belirtmek isteriz.

İhtisas mahkemesi niteliği taşımayan, örneğine demokratik hukuk devletlerinde rastlanılmayan bu mahkemelerin işleyişindeki en büyük yanlış, yargılama pratiğindeki en önemli hak olan adil yargılanma hakkına, silahların eşitliği ilkesine aykırı biçimde, bu mahkemelerin görev alanına giren ve katalog suç olarak isimlendirilen suçlarla ilgili olarak getirilen özel nitelikteki soruşturma ve kovuşturma usulüdür. Örneğin, bu mahkemelerde sanığın yokluğunda duruşma yapılmasına mahkemece resen karar verilme olanağının bulunması, savunma hakkına, adaletsizliği ortadan kaldırmak için normlaştırılan adil yargılanma hakkına aykırıdır. Zira sanık için duruşmada hazır bulunmak sadece bir ödev değil, aynı zamanda bir haktır. Yine gözaltında olan şüphelinin müdafi ile görüşme yapma hakkının Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine, hakim kararıyla yirmi dört saat kısıtlanmasına ilişkin düzenleme çok açık biçimde savunma hakkının ihlali niteliğindedir. Mevcut düzenlemeler içerisinde en vahim olanı, silahların eşitliği ilkesine en aykırı olanı, müdafiin dosya içeriğini incelemesinin veya dosya içerisindeki herhangi bir belge örneğini alabilmesinin – soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmek gibi son derece soyut ve afaki nedenlere bağlı olarak – Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine hakim kararıyla kısıtlanabilmesidir.

Bütün bu nedenlerle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri olmayan özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bu çerçevede değinmek istediğimiz bir diğer önemli husus, gerek özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin, gerekse diğer ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçların soruşturulmasında, asıl inisiyatif alması, soruşturmayı bizzat yürütmesi gereken makam, Cumhuriyet Savcılığı makamıdır. Oysaki uygulamada bu böyle olmamakta, soruşturmalar kolluk güçleri tarafından yürütülmekte ve kolluk tarafından telefon dinleme dışında delil toplama zahmetine pek girilmemektedir. Bu durum, hukukun koruması ve teminatı altında olan kişi hak ve özgürlüklerini tehlikeye atmakta, her koşulda korunması gereken özel alanın mahremiyetini ortadan kaldırmakta ve ülkemize sanki bir polis devleti varmış görüntüsü vermektedir.

O nedenle Cumhuriyet savcılarının; ceza soruşturmalarını kolluk güçlerine bırakmadan bizzat yürütmeleri, kolluk güçlerini telefon dinleme dışında delil toplamaya zorlamaları, soruşturmanın gizliliği ilkesine uyulmasının sağlanması için gerekli her türlü önlemi almaları, iddianameleri mümkün olduğu kadar çabuk ve kısa yazmaları, soruşturmaların uzamasına ve davaların geç açılmasına neden olan olgunlaşmadan operasyon yapma ve yine hak kayıplarına, mağduriyetlere ve kuşkuya neden olan kişiden delile ulaşma alışkanlıklarından vazgeçmeleri gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yüksek malumları olduğu üzere, demokratik rejimlerde kanunlar kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince yasama organları tarafından yapılır. Gerek parlamenter, gerekse başkanlık ve yarı-başkanlık sistemlerinde hem kural, hem de uygulama bu yöndedir. Buna göre kanun yapmak, yürütme organının görevi değildir. Kanun yapma konusunda yasama organını devreden çıkararak yürütme organını görevli ve yetkili kılmanın yolu, Türkiye’de olduğu gibi Anayasa ile yürütme organına Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisinin verilmesidir.

Hükümete Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi verilmesi ülkemize ilk kez 12 Mart 1971 ara rejimi döneminde, o tarihte yürürlükte olan 1961 Anayasasında yapılan değişiklikle girmiş, bu düzenleme 1982 Anayasasında da hemen hemen aynen korunmuştur. Doğal afet, ağır ekonomik bunalım, şiddet olaylarının yaygınlaşması, kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması gibi olağanüstü durumlar ile seferberlik ve savaş hali gibi koşullar dışında, yürütme erkinin bu yetkiyle donatılmış olması, kanımızca demokratik olmadığı gibi kuvvetler ayrılığı ilkesine de uygun değildir. O nedenle yeni yapılacak anayasada bu kuruma hiç yer verilmemesi, aksi düşünüldüğü takdirde son derece istisnai durumlarla sınırlı olarak yer verilmesi gerekir.

Bu bağlamda yanlışlığına işaret etmek istediğimiz husus, bugüne kadar Kanun Hükmünde Kararname kurumuna pek fazla itibar etmeyen Hükümetimizin, Ağustos ayı içerisinde çıkardığı Kanun Hükmünde Kararnameler ile Adalet Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun başta olmak üzere, Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Uyuşmazlık Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar, Türkiye Adalet Akademileri kanunlarında ve başkaca kanunlarda değişiklik yapmasıdır. Bu değişiklikler her ne kadar siyasi iradenin tercihi ise de, değişiklikler arasında yer alan hakimlik stajının iki yıldan bir yıla, yüksek mahkeme başkanlıklarına aday olma süresinin ise yarı oranda indirilmesini kurumsal yönden yararlı görmediğimizi ve hatta bu değişikliklerin kurumların zararına olduğunu düşündüğümüzü özellikle belirtmek isteriz.

Yine Danıştay’ın ve Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı verdiği Tam Gün Yasası ile ilgili olarak düzenleme yapılmış olması, hukuk devleti ilkesine uygun olmadığı gibi, Anayasa hükmü gereğince kanunla yapılması gereken düzenlemelerden olan yüksek mahkemeler ile ilgili düzenlemelerin, Kanun Hükmünde Kararnameler ile yapılmış olması da Anayasaya aykırıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Adliyeler, sadece hakimlerin ve savcıların mesleklerini icra ettikleri yerler değil, avukat olarak bizlerin de mesleklerimizi icra ettiğimiz yerlerdir. Bu mekanlarda biz avukatlar müvekkillerimizin hukukunu korumak, hakimler haklı olanı haksız olandan ayırarak adaleti dağıtmak, savcılar kamunun haklarını savunmak, icra daireleri ve kalemlerde çalışan personel de adli hizmetleri görmek suretiyle ve hep birlikte adalet hizmeti yapıyoruz. Dolayısıyla adliyeler, adalet hizmetinin yürütülmesinde avukatların, savcıların, hakimlerin, kalem ve icra çalışanlarının ortak mekanlarıdır. Bu mekanlarda adalet hizmetini yürüten avukat, savcı ve hakimler arasında hiçbir hiyerarşik ilişki yoktur. Herkesin kendi görevi, kendi partisyonu vardır ve herkes kendi işini yapmaktadır.

Hal böyle iken, Adliye Yönetimi adıyla ve şimdilerde seçilen kimi pilot adliyelerde yürütülmekte olan proje kapsamında ve adliye sarayları içerisinde, avukatların kartla giriş yaptıkları, halkın ise hiç giremediği veya merasimle girdiği alanlar yaratılmaktadır. Yargılama yetkisini halktan alan yargı gücünün; kendisini, halktan, halkın vekili olan avukatlardan, bu şekilde izole etmesi doğru olmadığı gibi, bu durum avukat için, yurttaş için son derece incitici ve hatta onur kırıcı bir uygulamadır. Dahası yaygınlaştırılması planlanan bu projenin, Adliye Yönetimi olarak bilinen ve dünyada örnekleri de olan modellerle hiçbir ilgisi yoktur.

Adliye Yönetimi kurumu, adliyeleri adalet hizmeti üreten bir işletme olarak gören ve ilk kez 60’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde geliştirilen anlayışın ürünüdür. Bu anlayışa göre adalet işletmesinin, klasik işletmelerden farkı amacının ekonomik değil, toplumsal olmasıdır. Bu işletme modelinde asıl hedef; hızlı, verimli, ekonomik ve isabetli biçimde adalet üretmektir. Her işletmenin olduğu gibi adalet işletmesinin de insan kaynakları, muhasebe, Ar-Ge, halkla ilişkiler, tedarik, finansman gibi fonksiyonları vardır. Her işletmede olduğu gibi adliye işletmesinde de toplumsal değerlerin ve iş ahlakının korunması, ayrımcılık ve mobbing yapılmaması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, hizmet kalitesinin artırılması, adalet hizmeti alan vatandaşların adliye içerisinde işlerini rahatlıkla yapabileceği fiziki koşulların yaratılması temel hedeftir. Diğer yönetim biçimlerinde olduğu gibi Adliye Yönetiminde de yönetim, işletmenin genel fonksiyonudur. O nedenle organizasyon kaynaklarının etkin, yeterli ve verimli biçimde planlanması, örgütlenmesi, yönetilmesi, koordine edilmesi, denetlenmesi, işbirliği ve iş bölümü yapılması gibi yönetimi başarıya götürecek ve organizasyonun amaçlarına erişmesini sağlayacak olan yönetim ilkeleri Adliye Yönetiminde de uyulması gereken temel ilkelerdir.

Tıpkı hastanelerin başhekimler tarafından değil, hastane müdürleri tarafından yönetilmesi örneğinde olduğu gibi, bütün bu işlerin Cumhuriyet Savcıları tarafından değil, yönetim ve/veya işletme uzmanı olan profesyonel kişiler tarafından yürütülmesi Adliye Yönetimi’nin özüdür. Yürütülen projede ön büro oluşturulması dışında kalan uygulamaların tamamı Adliye Yönetimi kurumunun ruhuna, amacına, felsefesine, işlevine aykırıdır.

Bütün bu nedenlerle, Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz ve beklentimiz, Adliye Yönetimi projesinin az yukarıda ifade ettiğimiz çerçevede yürütülmesidir. Projenin yürütülme sürecinde Baroların ve Barolar Birliğinin sürece katılımını sağladıkları, bizlerle işbirliği yaptıkları için Adalet Bakanlığı yetkililerine, hakim, savcı meslektaşlarımıza huzurunuzda teşekkür etmeyi bir borç ama bunları söylemeyi de görev saydığımızı özellikle belirtmek isterim.

Değinmek istediğimiz bir diğer husus, UYAP tarafından şimdiye kadar avukatlara ücretsiz olarak verilen hizmetlerin ücretli yapılmak istenmesidir. Dünyanın en büyük servis sağlayıcılarından birisi olan Google’ın ücretsiz hizmet verdiği, avukatların, hakim ve savcılarla birlikte yargı sisteminin üç ayağından birisini oluşturduğu, avukatlık hizmetinin serbest meslek olmakla birlikte bir kamu hizmeti olduğu dikkate alındığında, UYAP hizmetlerinin avukatlara ücretli olarak verilmesini kabul etmek ve bunu doğru bulmak mümkün değildir. Nimet/külfet ilkesi gereğince verilecek hizmetler arasında yer alan tapu, sosyal güvenlik, taşıt, nüfus bilgileri gibi hizmetlerin ücretli olarak verilmesi her ne kadar kabul edilebilir ise de herhalde bu hizmetlerin verilmesi için belirlenecek ücretlerin de makul ve kabul edilebilir oranlarda olması gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Adalet hizmetlerinin kalitesinin artırılması, avukat, savcı ve hakimlerin kalitelerinin artırılması ile mümkündür. Avukat, savcı ve hakim kalitesini yükseltmek ise, nitelikli bir hukuk öğretimini, kalitesi yüksek bir staj eğitimini gerektirir. Ülkemizde öğretim kalitesi yüksek hukuk fakülteleri kadar, öğretim kalitesi son derece düşük hukuk fakülteleri de vardır. Yine avukatlık stajı bağlamında, imkanları geniş olduğu için iyi staj eğitimi veren baroların yanı sıra hiç eğitim veremeyen veya yetersiz düzeyde eğitim veren barolar vardır. Hakimlik stajının kalitesinde epeyce iyileştirmeler yapılmış bulunmasına ve bu iyileştirmelerin devam ediyor olmasına rağmen, hakimlik stajının da eksiklikleri olduğu bilinen bir husustur. O nedenle hem hukuk öğretiminin, hem de avukatlık ve hakimlik stajlarının yeniden yapılandırılmaya ihtiyacı vardır.

Bize göre bu konuda asgari olarak yapılması gerekenler; ABD’de olduğu gibi hukuk öğretimini ikinci fakülte haline getirmek, bu suretle meslek yaşını daha yukarılara çekmek, ayrı ayrı yapılmakta olan avukatlık ve hakimlik stajlarının bir bölümünü ortak düzenlemek, stajın başlangıcında ve sonunda olmak üzere iki kez sınav yapmak, bu sınavlarda başarılı olanları staja ve mesleğe kabul etmek, geçici bir statü olarak avukat, savcı, hakim yardımcılığı kurumu ihdas etmektir.

Yine yürürlükteki Avukatlık Kanunu oldukça eski olup günümüzün ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. O nedenle değişen ülke ve dünya koşullarına uyumlu yeni bir Avukatlık Kanunu’na ihtiyacımız vardır. Yasama ve yürütme organlarımızdan talebimiz, bu konuda bizlere yardımcı ve destek olmalarıdır.

Malumları olduğu üzere, avukatlık serbest bir meslek olmakla birlikte bir kamu hizmetidir. Bu bağlamda avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eder, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesinde ve hukuk kurallarının uygulanmasında yargının diğer kurucu unsurları ile birlikte adalet hizmeti görür. Buna göre avukatlık hizmeti, en az sağlık ve eğitim hizmetleri kadar önemli ve yaşamsaldır. Hal böyle iken, sağlık ve eğitim hizmetlerinde katma değer vergisi oranı %8 iken, avukatlık hizmetinde bu oran %18’dir ve takdir edileceği üzere son derece yüksektir. O nedenle bu oranın, sağlık ve eğitim hizmetlerinde olduğu gibi %8’e indirilmesi, adli yardım hizmetleri ile CMK gereğince yapılan zorunlu müdafilik/vekillik hizmetlerinden ise – bu hizmetlerin niteliği ile ücretlerinin devlet tarafından ödendiği göz önüne alındığında – katma değer vergisi alınmaması gerekir.

Diğer taraftan, vergi kamu hizmetlerinin yürütülmesinde ve maliyetlerinin karşılanmasında kullanılan en sağlıklı kaynaktır. Elbette her yurttaş elde ettiği gelirle orantılı olarak vergi ödemek zorundadır ve bu bir yurttaşlık ödevidir. Bununla birlikte “devletin sahip olduğu vergilendirme gücünün, yok etme gücü olmaması” gerekir. Bu husus dikkate alınmak suretiyle yurttaş olarak talebimiz; vergilendirme politikalarının yeniden gözden geçirilmesi, mükellefler olarak altında gerçekten ezildiğimiz vergi oranlarının makul ve ödenebilir oranlara indirilmesi, vergi sisteminin basitleştirilmesidir.

Yine yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla yürürlüğe konulan 6217 sayılı Kanunla mahkeme harçları yeniden düzenlenmiş, bu bağlamda Yargıtay Ceza Dairelerine yapılacak temyiz, Bölge Adliye Ceza Dairelerine yapılacak istinaf, idari yaptırımlar konusunda sulh ceza mahkemelerince verilen son karara karşı itirazen yapılacak başvurulardan harç alınması zorunluluğu getirilmiştir. Bizce bu düzenleme, hak arama özgürlüğüne ve adil yargılanma hakkına aykırıdır. Diğer taraftan bu düzenleme, CMK gereğince adli yardım alan sanıkların zorunlu müdafiliğini yüklenmiş olan avukat meslektaşlarımıza mali yönden yeni bir yük getirmiştir. Her ne kadar 10.06.2011 gün ve 27960 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri ile Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik’de yapılan değişiklik ile sorun bir ölçüde aşılmış ise de, yine de devam etmektedir. O nedenle ceza uygulamaları yönünden getirilen bu nitelikteki harç ödeme yükümlülüğünün kaldırılması gerekir.

CMK kapsamında zorunlu müdafilik yapan avukatların aldıkları ücretler, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin çok altındadır. Dahası bu hizmetlerin ücretleri çok gecikmeli olarak ödenmektedir. Yol gideri olarak ödenen miktar, mutat vasıta olarak kabul edilen otobüs, dolmuş ücreti düzeyindedir. Yol gideri tutarı, avukatlık ücreti karşılığında düzenlenen serbest meslek makbuzuna dahil edilmektedir. Yani yapılan gider gelir kabul edilmekte ve avukat tarafından bunun gelir vergisi ile katma değer vergisi ödenmektedir. Bu son derece haksız ve yasal olmayan bir uygulamadır. O nedenle bu konumdaki avukatların mağduriyetlerinin ivedi olarak giderilmesi gerekir.

Yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla çıkarılan 6217 sayılı Kanun’la Cumhuriyet Savcılarının Asliye Ceza Mahkemelerinin görev alanı içersinde olan ceza davalarının duruşmalarına 01.01.2014 tarihine kadar katılmamaları hususunda yasal düzenleme yapılmıştır. Bu düzenleme, yargılama diyalektiğine, yargılamanın demokratik işleyişine, silahların eşitliği ilkesine, iddia, savunma, hüküm birlikteliğine aykırıdır. Getirilen bu düzenleme, yargının işleyişine herhangi bir hız getirmeyeceği gibi adaletin daha sağlıklı biçimde tecellisini de engelleyecektir. O nedenle bu yasal düzenlemeden vazgeçmek, eski düzenlemeye geri dönmek gerekir.

5904 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 35. maddesiyle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Avukatlık Ücret Tarifesinin Hazırlanması” başlıklı 168/2. maddesine, birinci cümlesinden sonra gelmek üzere, “Şu kadar ki hazırlanan tarifede; genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davalar ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan her türlü davalar için avukatlık ücreti tutarı maktu olarak belirlenir” cümlesi eklenmiştir. Vergi davalarında avukatlık ücretinin maktu olması sonucunu doğuran bu düzenleme, avukatın emeğine, çabasına, uzmanlığına yönelik bir haksızlıktır. Dahası devletin özel veya tüzel diğer hak sahiplerine göre bir ayrıcalığı olmamakla, bu düzenleme – her ne kadar bu konuyla ilgili olarak açılan dava Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiş ise de – bize göre Anayasa’nın 10.maddesinde öngörülen eşitlik ilkesine aykırıdır. O nedenle haksız ve Anayasaya aykırı olan bu düzenlemenin düzeltilmesi gerekir.

Kamu avukatları ile aynı veya benzer işleri yapan diğer kamu görevlileri arasında, gerek özlük hakları ve statüleri, gerekse mali haklar yönünden çok büyük farklar bulunmaktadır. Dileğimiz bu mağduriyetin bir an önce giderilmesidir. Kamu avukatlığı kurumu ile ilgili olarak önemsediğimiz bir diğer husus, avukatlık mesleğinin en önemli özelliğinin bağımsızlık olduğu göz önüne alınarak, kamu avukatlığı kurumunun, mesleğin bu özelliğine uygun olarak bağımsız ve özerk bir yapıya kavuşturulması için gerekli yasal düzenlemenin yapılmasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yüksek malumları olduğu üzere anayasa, özü ve işlevi itibariyle hukuki olmaktan daha çok siyasi alana ilişkin bir üst norm olup, bir yönüyle devlet örgütlenmesinin dayandığı temel ilkeleri gösterir. O nedenle, bir devletin veya bir toplumun ya da bir kuruluşun kendini kurma biçimine temel teşkil eden gerçeklik vizyonunu oluşturan değerlerin, ilkelerin, algıların, düşüncelerin toplamı olan paradigma her ne ise, o devletin anayasasının da o paradigma üzerine inşa edilmesi gerekir.

Buna göre ülkemizin gündeminde olan yeni anayasanın yapımında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna esas olan ve yürürlükteki anayasanın ilk üç maddesinde anlamını bulan paradigmanın göz önüne alınması, dahası bu paradigmanın korunması gerekir.

Çağımızın en önemli anayasacılarından Giovanni Sartori, “Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği/Yapıları Özendiriciler ve Sonuçlar Üzerine Bir İnceleme” isimli özgün eserinde; dünyanın ilk yazılı anayasalarından olan 1787-1791 tarihli Amerikan Anayasası’nın 21 bölüme bölünmüş 7 madde ile ilk on ek maddeden oluştuğunu, buna karşın günümüz dünyasında anayasa adı verilen 170 civarında belgenin yarısından fazlasının 1974 yılından sonra yazıldığını, örneklerini verdiği bu anayasaların büyük bir kısmının oldukça uzun olduğunu, pek çok ayrıntıyı düzenlediğini, bir anayasanın ne kadar uzun olursa anayasal erdeminin o kadar az olacağını ifade edecek derecede ileri gitmek istememekle birlikte, yine de anayasaların diğer kanunların düzenlemesi gereken hususları düzenlemesine kesinlikle karşı olduğunu, her şeyi düzenleyen ve her şeyi vaat eden anayasalar yapmakta ne kadar ileri gidilirse, bunların ihlaline ve ülkenin felaketine o kadar çok yol açılacağına inandığını, o nedenle kendisinin, anayasacılığın özü ve özellikle siyasal sistemin etkin şekilde “çerçevelendirilmesi” üzerine odaklandığını belirtmektedir.

Anayasalar, devletin karar alma sürecine yapı ve disiplin sağlayan biçimler, öncelikli olarak iktidarın kontrollü biçimde kullanılmasını amaçlayan usuller olmakla; normlarla neyin emredileceğini değil, normların nasıl yapılması gerektiğini göstermek ve onun için de tarafsız/nötr olmak durumundadırlar. Bu ise ancak Sartori’nin de savunduğu “faydacı anayasa/çerçeve anayasa” ile mümkündür.

O nedenle yeni Anayasa’nın “faydacı anayasa/çerçeve anayasa” olması, yani siyasal/ideolojik yönden nötr/tarafsız olması, toplumun bütün sosyo-politik güçlerinin iktidar sürecinin tanımlanan mekanizmalarına uyduğu, var olan kurumlarından yararlandığı, bu kurumların birbirleriyle yarışabilecekleri demokratik zeminin bulunduğu, siyasal sürecin sadece genel kurallarının düzenlendiği bir anayasa olması gerekir.

Yeni anayasanın, “faydacı/çerçeve anayasa” anlayışına uygun olarak, maddi anlamda hukuk kurallarından, diğer bir deyişle hukuki ilişkileri belirleyen ve değiştiren kurallardan oluşan bir anayasa olmaması; aksine maddi hukuk kurallarına yer vermeyen, sadece iktidar sürecinin işleyişiyle ilgili usuli kuralları düzenleyen ve dolayısıyla değişen ülke ve dünya koşullarına kolaylıkla uyarlanabilen “şekli/usuli” ve kısa bir anayasa olması gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yeni yapılacak anayasada, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını tam olarak tesis edebilmek amacıyla yargının devletten bağımsız kılınması için gerekli düzenlemelerin yapılması, diğer yasalarda yer alan buna engel hükümlerin ayıklanması, en son yapılan değişiklikle kooptasyon, yani kapalı bir kast sistemi üzerine kurulu olan yapıdan kurtulan ve çoğulcu bir yapıya kavuşan Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’ndan, Adalet Bakanı ile Müsteşarının çıkarılması ve bu suretle yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının iyiden tahkim edilmesi gerekir.

Yargılama faaliyetinde sav, savunma ve yargı bir bütündür ve hep birlikte yargının kurucu unsurudur. Dünyanın demokratik her ülkesinde kabul gören ve genel geçer evrensel bir kural olan bu durum göz önüne alınarak, barolara ve savunma makamına yeni anayasanın yargı ile ilgili bölümünde yer verilmesi gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sözlerime son verirken, gelecekteki bütün zamanların hem dünya, hem de Türkiye için; zamanların en iyisi olmasını, hem akıl çağı, hem aydınlık mevsimi, hem de umut baharı olmasını diliyor, beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.