Dün geçtim Balat’tan
Hani o çok sevdiğimiz sokaklardan
Yine elma şekeri aldım, köşedeki bakkaldan
Kırmızı güller aldım, yüreği güzel ablamdan
…
Hüseyin Kün
BALAT NOSTALJİSİ –
‘Bir şehirde senelerce oturulur. Bıkılır. Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır. Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğimiz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.’
Bu sözler usta hikaye yazarımız Sait Faik’e ait. ‘Bir Bahçe’ isimli hikayesinin başlangıç cümleleri bunlar.
Sait Faik’in bu ifade ve hikaye ettikleri, bir kentte yaşayan pek çok insanın sözcüklere dökmese dahi düşündüğü, hissettiği şeylerdir aslında. Mesela benim için öyledir. Bunu böyle olduğunu; uzun seneler yaşadığım, şimdilerde bazen işim, bazen de gezmek için gittiğim, hemen her semtini gördüğüm İstanbul için, sonrasında yerleştiğim ve halen yaşadığım Ankara için söyleyebilirim mesela.
Nereden aklıma geldi de yazdım bunları? Anlatayım.
Geçen hafta İstanbul’a gittim. Herhangi bir işim olduğu için değil, özlediğim için. Sadece insanlar değil, kentler de, kentlerdeki bazı yerler de özlenir zira. Kadıköy’de, Bağdat Caddesi’nde dolaştım. Moda’ya çıktım. Moda Burnu’nda denize bakan çay bahçesinde oturdum bir süre. Çay ve nargile içtim. Sonra vapurla Karaköy’e geçtim. Karaköy Köprüsü boyunca Eminönü’ne kadar yürüdüm. Balık ekmek yedim orada. Belediye otobüsüne bindim ve Balat’a gittim.
Ben Balat’ı ilk kez 1971 yılında öğrenci iken görmüştüm. Anket yapmak için gitmiş, pek çok sokağını dolaşmış, çok sayıda evine girip çıkmıştım. O yıllarda Haliç’in kendisi gibi kıyısındaki yerlerde köhne ve salaştı. Balat’ta öyleydi. Çok fazla gidilen, gezilen, çekiciliği olan bir yer değildi. İstanbul’un hemen her semtinde olduğu gibi, Balat’ta da mahalle aralarında kahvehaneler, tek tük de olsa mahalle meyhaneleri vardı. Yorulduğumuzda oturup çay içerdik o kahvehanelerde. Mahallenin delikanlıları, orta yaşlıları o kahvehanelerde oyun oynarlardı. Ağır yaralı şarkıların çalınıp söylendiği Agora Meyhanesi’nde, ‘rakı içeceğiz Balat’ta, dedin de gelmedik mi?’ diyerek birkaç kez kafa da çekmiştik.
Balat’ın sokaklarının çoğu denize dik iner. Hemen hepsi dardır bu sokakların. Şimdi olduğu gibi benim ilk gördüğüm 70’li yıllarda da o sokakların büyük bir kısmı zamana kafa tutan Arnavut kaldırımı taşlarla döşelidir. Renk renk boyanmış, cumbalı cumbasız eski İstanbul evleri bu sokaklar boyunca sağlı sollu sıralanmıştır. Bu evlerin pencerelerinde, tek tük olan balkonlarında çamaşırlar asılıdır. O zamanlar kadınlar otururlardı bu evlerin önünde. Birbirleriyle sohbet ederler, örgü örerlerdi. Oyun oynardı çocuklar. O yıllarda sokaklarda tek tük sokak lambaları vardı. Onun için sokaklar karanlıktı. Birkaç bakkal, birkaç manav, birkaç tane de kasap vardı.
Benim Balat’a ilk gittiğim günden, son gittiğim güne kadar çok zaman geçti aradan. Geçen zamanla birlikte pek çok şey değişmiş Balat’ta. İstanbulluların, İstanbul’a gezmek amacıyla veya iş için gelenlerin Balat’ı keşfetmesiyle başlayan bu değişim sonrasında ve bugün bambaşka bir Balat var. Bunu üç beş yıl önce gittiğimde de görmüştüm, bu gittiğimde de gördüm. Benim ilk gördüğüm yıllarda kendi yalnızlığını yaşayan, hayata ve İstanbul’a küskün Balat’ın yerini bir başka Balat almış bugün. Pek çok yeni mağaza, alış veriş merkezi, kafe, pastane açılmış. İnsanlar sokaklarda, kafelerde, alışveriş merkezlerinde. Balat kendisiyle ve İstanbul’la barışmış ve yeni bir hayat başlamış Balat’ta. Evlerin büyük bir kısmı restore edilmiş, yenilenmiş. Sadece işlevsel değil, özgün mimarileriyle sanatsal birer eser olan Fener Patrikhanesi’nin, Sveti Stefan, Aya Yorgi Kilislerinin yüzü gözü ağarmış, ata mirası Ferruh Kethüda, Çandarlı Zade Atik Mustafa Paşa Cami’lerinin eli yüzü çıkmış ortaya. Balat Meydanı adına uygun duruma gelmiş, yani meydan olmuş. Bütün sevimliliği ve sadeliğiyle hoş geldin diyor gelenlerine.
Bu son gidişimde de, ilk gidişimde gördüğüm sokaklarını yeniden dolaştım Balat’ın. Evlere, evlerin pencerelerine baktım. Yine evlerin kapılarının önünde oturan, sohbet eden kadınlar, sokakta oynayan çocuklar vardı. Bizim yorulduğumuzda oturup çay içtiğimiz kahvehanede delikanlılar, orta yaşlılar oyun oynuyor, ihtiyarlar kahvenin önündeki sahanlıkta oturmuş sohbet ediyorlardı. Kim bilir bu ihtiyarlar belki de 70’li yılların delikanlıları ya da çocuklarıydı. O günün gençlerinin bir kısmı, ihtiyarlarının hemen hepsi herhalde vefat etmişlerdir diye düşündüm hüzünle. İnce belli bardakla çay içerken sohbet ettim onlarla. Hepsi yorgun, hepsi maişet derdindeydi. Ama ‘olur mu beyim, yakışır mı bize’ dediler ve çay parası ödetmediler bana.
Meğer ‘daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları’, 70’li yıllarda ve daha sonraki gelişlerimde ‘önünden dört beş defa geçtiğim halde iyice göremediğim binaları varmış’ Balat’ın.
Özetin özeti Balat’ta gezmelere doyamadım.
Derken akşam oldu, hava hafiften kararmaya başladı. Gitmek zamanı geldi dedim ve sessizce geldiğim Balat’tan yine sessizce ayrıldım. Ne Balat farkındaydı bunun, ne Balat’ın evleri, ne de insanları.
Sonra Beyoğlu’na çıktım. İstiklal Caddesi’ni yürüdüm boydan boya. Çiçek Pasajı’na girdim, çıktım. Balat ne kadar kendisine gelmiş ise, Beyoğlu’da o kadar kendisinden vazgeçmiş. O eski rengini, ışığını kaybetmiş.
İstanbul’a gelip de ‘rakı balık’ yapmamak ayıp olur dedim kendime ve Asmalı Mescit’e gittim. Oradaki meyhanelerden birisine oturdum.
Serin ama üşütmeyen bir sonbahar akşamı, hafif esen bir rüzgar vardı dışarıda. Koyu lacivert bir gökyüzü, gökyüzünde tek tük yıldızlar vardı. O buğulu, o hüzünlü sesiyle rahmetli Müslüm Gürses, ince ince esen rüzgara adeta sitem edercesine ‘Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı’ diyordu. Asmalı Mescit kıpır kıpırdı. Her zaman ki gibi canlıydı. Maişet derdi çok fazla yoktu buralarda. Yandaki masada oturan hafif alkollü kalabalık bir grup ‘ne olacak bu Türkiye’nin hali’ üzerine konuşuyordu. Ben de kendime yirmilik bir rakı, palamut, birkaç da meze ısmarladım.
Günün bir muhasebesini yaptım orada. ‘Hayat yaşandığı kadar vardır’ dedim ve kadehimi hayatın, hayatımın şerefine kaldırdım. Tesellilerimi, isyanımı, özlemlerimi dileklerimi, şiirlerimi, şarkılarımı, talihimi ise, ait oldukları yerlere iletsin diye esen rüzgarla gökyüzündeki yıldızlara yolladım.
Son bir söz. Bitmeyen, hiç sonu gelmeyen, onun için de hayat boyu devam eden bir süreç olan büyümenin, yani insanın kendisini oldurmasının bir yolu kitap okumaktan geçiyorsa eğer – ki öyledir – diğer bir yolu da seyahat etmekten, gezmekten, yeni insanları ve yerleri tanımaktan geçiyor. Bunlar da kitap okumak kadar büyütüyor, olduruyor insanı.
Bundan olsa gerek, birkaç yaş daha büyüdüğümü, kendimi oldurduğumu hissettim İstanbul’dan Ankara’ya dönerken.
