‘Hayat ileriye bakarak yaşanır, geriye bakarak anlaşılır.’ Søren KIERKEGAARD
2018 YILIYLA KİŞİSEL HESAPLAŞMAM –
Birkaç gün sonra 2018 yılını geride bırakacak ve yeni bir yıla gireceğiz. Ben her yılın sonunda, o yıl yaptıklarımın, yapamadıklarımın bir muhasebesini yaparım. Bu, bir bakıma kendimi sorguya çekmek, giden yıla ait kişisel performansımı gözden geçirmek, kendi kendime o yılın karnesini vermektir. Neden mi yaparım bunu? Böyle bir değerlendirme yapmak, bu yolla kendimi gözden geçirmek ve bir sonraki yıl için pozitif hedefler belirlemek bana her zaman iyi gelmiştir de onun için yaparım bunu.
Son diyeceğimi ilk önce söylemem gerekirse, kendi adıma iyi bir yılı geride bıraktığımı söyleyebilirim. Sevdiğim, saydığım, değer verdiğim iki üç arkadaşımın vefatı dışında, çok şükür bana acı veren bir üzüntüm, bir derdim olmadı bu yıl. Ama çok büyük bir sevincim, kocaman bir mutluluğum oldu. Ekim ayının on ikisinde kızımın kızı Alina doğdu. Alina en güzel yaz akşamı anlamına geliyor. Ayrıca asil, yüce, aydınlık, adil, dürüst demek. Sağlıklı, güzel mi güzel, akça pakça bir çocuk. Şimdilerde büyümekle ve dünyaya uyum sağlamakla meşgul. Oldukça da yol aldı bu konuda. Öyle ki iki buçuk ayda beş kilo oldu, boyu elli yedi santime ulaştı. Dilerim hayat ona iyi davranır, şansı bol, bahtı açık olur.
Ben geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yılda çalıştım. Hem de çok çalıştım. Avustralya’lı Chandran Kukkathas ve Philip Pettit isimli iki akademisyen tarafından yazılan, Stanford University Press tarafından ‘A Theory of Justice and Its Critics/Bir Adalet Teorisi ve Eleştirileri’ adıyla yayınlanan eseri İngilizceden Türkçeye çevirdim. Yayıneviyle telif konusunda henüz anlaşma sağlanamadığı için kitabın Türkçesi ne yazık ki bugüne kadar basılamadı. Dilerim anlaşma sağlanır ve basılır. Kitabın basımı gecikince, ben de, Türkçeye yine benim çevirdiğim John Rawls’un ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli eserine yönelik olarak bu kitapta yer alan ‘liberteryen’ ve ‘kömüniteryen’ eleştirileri iki ayrı bölüm halinde ‘ahsencosar.wordpress.com’ adresindeki blogumda makale haline getirdim ve yayınladım.
Aynı şekilde daha önce üçte birini Türkçe’ye çevirdiğim aşamada ‘çok satmaz’ diye basımından vazgeçilen İngiliz siyaset bilimci David Held’in ‘Political Theory and The Modern State/Siyasal Teori ve Modern Devlet’ isimli kitabında yer alan ‘Legitimation Problems and Crisis Tendencies/Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri’ isimli makaleyi ve bu makalede ele alınan Habermas’ın meşruiyet krizleri konusundaki görüşlerini esas alan yazımı ‘Meşruiyet Sorunları Ve Kriz Eğilimleri Üzerine’ başlığı adıyla blogumda yayınladım.
Blogumda yazdığım yazılar sadece bunlarla sınırlı kalmadı. Bu bağlamda ve bu yıl içinde blogumda, siyaset, hukuk, edebiyat, felsefe, sanat üzerine elli yazı yazdım. Bir yıl içinde bu sayıda yazı yazmak, benim gibi amatör bir yazar için iyi bir performans sayılabilir.
Blogumda yazdığım yazılardan oluşan ve ‘Bir Gözyaşı, Bir Gülümseme’ adıyla yayınlanan ilk kitabımdan sonra yazdığım yazıları kitap haline getirme girişimim, ne yazık ki bugüne kadar olumlu bir sonuç vermedi. Bunda kağıt ve basım giderlerinin son bir yıl içinde olağanüstü şekilde artması kadar, kendi içinde ayrı bir dünya olan yayınevleriyle benim sıcak bir temasımın olmaması, o dünyada bana elverecek bir çevremin bulunmaması da etkili oldu.
Ama buna rağmen bu yıl içinde anılarımı içeren ‘Fîhi Mâ-Fîh: İçindekiler İçindedir’ isimli kitabımın ikinci cildini bastırtma ve yayınlatma olanağını buldum. İlk cildi Phoenix Yayınevi, ikinci cildi Raf Yayınevi tarafından basılan/yayınlanan anılarımın üçüncü ve son cildi de, eğer olağanüstü bir şansızlık olmaz ise, yakında basılacak ve kitapevlerinin vitrinlerindeki yerini alacak.
Blogumda yazdığım ve yayınladığım yazıların dışında iki ayrı yazı daha yazdım. Bunlardan birincisi Adana Barosu üyesi avukat meslektaşlarımın çıkardıkları ‘Öncü Arabulucu Dergisi’nde yayınlanmak üzere, arabuluculuk üzerine yazmamı istedikleri makaledir. Bu makale anılan derginin Temmuz/Ağustos 2018 sayısında ‘Arabuluculuğun Tarihsel Yolculuğu ve Günümüzde Geldiği Nokta’ adıyla yayınlandı. Ankara Barosu Dergisi yönetiminin talebi üzerine yazdığım ikinci makalem avukatlık mesleğinin tarihi üzerine olup, eğer bir aksilik olmazsa bu derginin yakında basılacak olan 2018/4 nolu sayısında ‘Avukatlık Mesleğinin Ve Baroların Tarihsel Gelişimi’ başlığıyla yayınlanacak.
Bilkent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde ders verdiğim yıllarda, ders malzemesi olarak hazırladığım ve öğrencilerime fotokopisini dağıttığım ‘Introduction To Law and Turkish Law/Hukuka Giriş ve Türk Hukuku’ isimli ders notlarımı kitap haline getirme yönündeki çalışmam nihayet sonlandı. Bir şansızlık olmadığı takdirde, bu çalışmam da yakında basılacak/yayınlanacak.
Üzerinde çalıştığım bir diğer eser olan ‘Avukatlık Hukuku’ isimli kitabımın basılı hale getirilmesi yönündeki çalışmalar da olanca hızıyla devam ediyor. Oldukça mesafe aldığım bu eseri de 2019 yılı içinde tamamlayacak ve yayınlayacağım.
Bu yıl içinde özel bir eğitim kuruluşu tarafından hukuk üzerine düzenlenen sertifikalı eğitim programlarına katıldım. İstanbul’da, Trabzon’da ve Gaziantep’te düzenlenen bu programlarda bine yakın hukuk fakültesi öğrencisi ve avukat meslektaşım ile buluşma olanağı buldum. Bu etkinliklerde, katılımcılarla, destekten yoksun kalma, cismani zarar tazminatlarının hesaplanma tekniklerinin yanı sıra avukatlık mesleği, bu meslekte kariyer planlaması, ofis işletimi ve yönetimi konusundaki bilgi, birikim ve deneyimlerimi paylaştım.
Keyifle katıldığım bir diğer etkinlik, Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç.Dr.Sayın İlker Erdem Mutlu’nun daveti üzerine gittiğim ve anılan fakültenin doktora/yüksek lisans öğrencileriyle Türkçeye benim çevirdiğim John Rawls’un ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli eseri üzerine Aralık-2018’de yaptığımız söyleşi oldu.
2018 yılının yaz ayında iyi bir tatil yaptım. Her sene olduğu gibi bu sene de biri Mayıs, diğeri Ekim ayında olmak üzere iki kez çok sevdiğim Alanya’ya gittim. Her iki gidişimde de 10 gün kaldım. Üçü gezmek, biri iş için olmak üzere dört kez İstanbul’a gittim. Takip ettiğim davaların duruşmalarına katılmak için Konya’ya, Denizli’ye, Eskişehir’e gittim birkaç kez. Beni rutinin dışına çıkaran kısa süreli bu seyahatler, benim için hem dinlendirici, hem keyifli, hem de eğlendirici oldu. Bu geziler münasebetiyle uzun zamandır görmediğim dostlarımı, arkadaşlarımı gördüm, yeni insanlarla tanıştım.
Her yıl olduğu gibi bu yılda da sinemaya gittim çokça. Bana göre bu yılın en güzel sinema eserleri olan ‘The Post’ ve ‘Bohemian Raphsody’ filmlerini keyifle izledim. Çok sayıda kitap okudum, sabah akşam müzik dinledim.
‘Öğrenmek için bilenlerle birlikte ol. Öğretmek için bilmeyenlerle birlikte ol. Bilmediğini bilmeyenlerle birlikte olma, onlar seni aptallaştırır’ diyen bilge Konfüçyüs’un sözünü dinledim. Bilenlerle, bilmeyenlerle beraber oldum. Onlarla çay içtim, kahve içtim, rakı içtim, sohbet ettim. Böylece bilmediklerimi öğrendim, bildiklerimi öğretmeye çalıştım. Ama bilmediğini bilmeyenlerle hiç bir araya gelmedim. Zamanımı böyleleri için boşuna harcamadım yani. Özetle huzurlu, mutlu, verimli bir yıl geçirdim.
Ve elbette asıl işimi, yani mesleğimi icra ettim.
Sonuç itibariyle 2018 yılından kendi adıma, kendi performansım adına memnunum. Ama aynı şeyleri ülkem adına söylemem olanaksız. Zira Türkiye iyi değil. Öyle ki, ABD merkezli Heritage Foundation kuruluşu tarafından iş özgürlüğü, ticaret özgürlüğü, vergi özgürlüğü, kamu harcamaları, parasal özgürlük, yatırım özgürlüğü, mali özgürlük, mülkiyet özgürlüğü, yolsuzluktan uzaklık ve emeğin özgürlüğü verileri esas alınmak suretiyle düzenlenen ‘Ekonomik Özgürlük Endeksi 2018 Yılı Raporu’na göre Türkiye, ekonomik özgürlük sıralamasında 180 ülke arasında 58. sırada yer alıyor. The Economist Intelligence Unit’in yaptığı sıralamaya göre Türkiye’nin ‘Dünya Demokrasi Endeksi’ndeki yeri 165 ülke arasında 97. sırada. Dünya Adalet Projesi (JWP) tarafından hazırlanan ‘2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ raporuna göre Türkiye, bu konuda 113 ülke arasında 101’inci sırada yer alıyor. Ki bu sıranın hukukun ve yargının daha da kötüleştiği 2018 yılında çok daha aşağılara indiği muhakkak. Nitekim Dünya Ekonomi Forumu (WEF) tarafından yayınlanan 2017-2018 dönemi ‘Küresel Rekabetçilik Endeksi’ne göre Türkiyenin yargı bağımsızlığı sıralamasındaki yeri 137 ülke arasında 103.sırada. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) yayınladığı ‘İnsani Gelişme Endeksleri ve Göstergeleri’ne göre Türkiye, bu alanda 188 ülke arasında 64.sırada yer alıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün her yıl yayınlandığı ‘Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre Türkiye, basın özgürlüğü konusunda 2018 yılında 180 ülke arasında 157. sırada bulunuyor. Bu rapordaki nitelendirmeye göre Türkiye, ‘gazeteciler için dünyanın en büyük hapishanesi’ durumunda.
Özetle ülkemizin durumu pek çok yönden son derece kötü. Ve bir yurtsever olarak bu duruma üzülmemek mümkün değil.
Bir ülkenin demokrat olup olmamasının ölçüsü iktidarın mevcudiyeti değil, muhalefetin mevcudiyetidir. Zira iktidar, demokrat olmayan ülkeler de dahil olmak üzere her ülkede vardır. Ama muhalefet sadece demokrasiyle yönetilen ülkelerde mevcuttur. Hal böyle iken muhalefetin, muhalif kişilerin ve basının sesini kesmek, onları ceza baskısı ve tehdidiyle susturmak demokratik bir tavır değildir. Esasen iktidar olmak ne kadar haksa, muhalif olmak da o kadar haktır. Bu bağlamda işaret etmek gerekir ki, Türkiye’nin iki güzide sanatçısı Müjdat Gezen’in ve Metin Akpınar’ın ifade özgürlüğü kapsamında olan ve asla suç olmayan açıklamaları sonrasında haklarında ceza soruşturması açılmış, muhalif kimi televizyon kanallarına RTÜK tarafından ceza verilmiş olması, gerek hukuken, gerekse demokratik teamüller yönünden asla kabul edilebilir uygulamalar değildir. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın halkın gönlünde taht kurmuş bu iki değerli sanatçıyı ‘sanatçı müsveddesi’ olarak nitelendirmesi ve aşağılaması da hiç hoş olmamıştır.
Bu konuda hukuken gözden geçirilmesi gereken bir diğer önemli husus, Cumhurbaşkanına hakaret yönünden pozitif hukukta yer alan düzenlemelerdir. Şöyle ki, TCK’nun 299.maddesinde ‘Cumhurbaşkanına Hakaret’ başlığı altındaki düzenlemenin yürürlüğü girdiği 12.10.2004 tarihindeki Anayasal düzenlemeye göre Cumhurbaşkanı’nın bir siyasi partiye üye olması mümkün değildi. Ancak Anayasa’nın 101.maddesinde daha sonra yapılan değişiklikle, Cumhurbaşkanı olarak seçilen kişinin bir siyasi partiye üye olmamasına ilişkin düzenleme yürürlükten kaldırıldı. Buna göre Cumhurbaşkanı’nın aynı zamanda bir siyasi partiye üye ve o hatta o siyasi partinin genel başkanı olması hukuken mümkün hale geldi. Bu durumda TCK’nun 299.maddesinde ‘Cumhurbaşkanına Hakaret’ başlığı altında yer alan düzenlemenin de, Anayasa’nın değişen bu maddesine göre değiştirilmesi ve yeniden düzenlenmesi ve yine mahkemelerin cezanın tayin ve tertibinde, Cumhurbaşkanı’nın hangi sıfatla konuştuğunu dikkate almaları gerekir.
Son bir söz: Yeni yılın ülkemize, insanlığa, herkese, hepimize iyilikler, güzellikler, mutluluklar ve barış getirmesini dilerim. Mutlu Yıllar!
