Geride durarak liderlik yapın. Bırakın başkaları önde olduklarını sansınlar.” Nelson MANDELA

LİDERLİK: DÜNÜN VE GELECEĞİN LİDERLERİ –

Yönetim filozofu Drucker, “Yönetmek fiilinin kökeni Latince el anlamına gelen ‘manus’ sözcüğüdür” diyerek söze başlıyor ve sonra şöyle devam ediyor: “Türetilmiş sözcüğün ana kolu İtalyanca savaş atlarını idare etmek sözcüğünden, yani modern dillerde at terbiyeciliği olarak kullanılan sözcükten gelir. Bu çerçevede fiili şeyler ve ele avuca sığmaz şeyler – atlar, kılıçlar, kalemler, küçük çocuklar, sermaye, finans, para, stoklar, hisseler, makineler, enerji gibi maddesel kaynaklar ve zaman – yönetilebilir. Ama insanları yönetemezsiniz, insanları sadece yönlendirebilirsiniz. Aynı şekilde bir nesne, mal ve kaynak olmayan değişimi de, – aşkı, dini ya da mutluluğu yönetemediğiniz gibi – yönetemezsiniz.”

Zira değişim ister fiziksel, isterse mecazi anlamda olsun baştan sona bir yolculuktur. Bu yolculukta belki birilerine konuk olabilirsiniz, belki de sizi hiç kimse konuk etmez. Bu yolculuk insanın kafasındaki belli bir yönde başlar ve sonra uzun bir serüvene dönüşür. Değişimin en önemli etmeni düşünmek, ürünleri ve hizmetleri daha büyük bir içerikte görmektir. Bu bağlamda, değişime yön verebilmek, yeni ve olumlu yönleri belirlemeyi, stratejik planlar yapmayı, değişimi etkileyecek olan herkesle doğrudan ve içten iletişim kurmayı, yanı sıra etkileyecek olanlardan da etkilenmeyi, olumlu ve umut dolu bir iklim yaratmayı, bizi bekleyen yeni olanaklara karşı kendimizi hazırlamayı, olağan olanı tersine çevirmek suretiyle yeni bir yol açmayı, alışkanlıklarına, göreneklerine bağlı ve yaratıcılığa düşman görüşlere cesaretle ve eleştirel biçimde karşı koymayı gerektirir.

Herhangi bir kuruluşun yönetimine, bir şey olmak için değil de, bir şey yapmak için talip olanlar yönünden, bütünleyici üç özellik vardır. Uzmanlarının sınıflandırmasına göre, bunlar; “sahip olduğunuz nitelikler, bildikleriniz, yani durumsallığınız ve yaptıklarınız, yani işlevselliğinizdir. Bunlardan ne olduğunuz, kimi eylem veya konulara dahil olma isteğini de taşıyarak hazır olmanın ve ilgi göstermenin uç hali olan şevki; ahlaksal tutarlık ile sağlam olmayı, gerçeğe bağlılıktan hiç sapmamayı, bozulmamışlığı ve bir değerler yasasını ifade eden bütünlüğü; pozitif bir duygu olan başkalarına karşı ilgi ve sevgi duymak, nezaket ve önem vermek gibi temel insani simgeleri gösteren içtenliği; risk alma kapasitesi ve yeteneği ile tehlike ve zorluklarla karşı karşıya gelindiğinde, aklın ve ruhun dayanaklılığını gösteren cesareti; seçim yapmayı, insan tanımayı, sorun çözmeyi, olaylara analitik yaklaşmayı ve bütün bunlara bağlı olarak gerekli kararları vermeyi; insanın kendisine karşı yumuşak olmasını, gerçekçi, duyarlı, duygulu ama duygusal olmamasını, takım ilişkilerinde hakkaniyetli davranmasını, yani sert ve adil olmasını kapsar.

Ne bildiğiniz, Konfüçyüs’den Eflatun’a, Sokrates’den Mevlana’ya, Tao’dan Ludwig Wittgenstein’e, Karl Marks’dan Ahmet Yesevi’ye, Pir Sultan Abdal’dan Karl Popper’e kadar gelmiş geçmiş bilgelerin sayısı kadar çoktur. Ama yine de, Mussolini’nin 1926 ile 1937 yılları arasında hapiste tuttuğu İtalyan Marksist, eylemci, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci’nin “Hapishane Defterleri” adlı kitabında yazdığı gibi, “Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil- mesidir.’ Onun için demek gerekir ki, ne bildiğin, hem ne olduğundur ve hem de, kendini bilmendir.

Antonio Gramsci’nin dediği gibi, “bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevi görmez.” Yazıp çizmek, mesleğinizde ve yaşamda biriktirdiklerinizi başkaları ile paylaşmak, mesleğinizin, meslek örgütünüzün, ülkenizin, insanlığın bugünü ve geleceği ile ilgilenmek, bir şey olmak adına değil, bir şey yapmak için üyesi olduğunuz mesleki kuruluşun, dünya görüşünüze uygun bir siyasi partinin ya da amacı ve işlevi sizinle örtüşen bir sivil toplum kuruluşunun yönetiminde yer almak, entelektüel işlevi yerine getirmek için yapılan birer çabadan ibarettir. Zira entelektüel işlevi görmek, ne bildiğiniz ile ilgili olmakla birlikte, daha çok ne yaptığınız ve nasıl yaptığınız ile ilgilidir.

Felsefenin başlangıcı da, sonu da özgürlüktür. İnsanoğlu duraksamamak ve hareket etmek için doğar” diyor Schelling. Burada insanoğluna duraksamamak ve hareket etmek olarak yüklenen görev “yapmaktır.” Yapmak, mutlak olarak duraksamamayı ve hareket etmeyi gerektirir, ama hiç duraksamamak ve sadece hareket etmek yapmak demek değildir. Yapmakla kastedilen Anglosaksonların deyişiyle “not motion, but action”, yani “hareket etmek değil, icra etmektır.

İcra etmek, icraat yapmak veya yapabilmek için vizyona ihtiyaç vardır. Zira icra etmek, icraat yapabilmek vizyon sahibi olmayı gerektirir. Düşünsel ve eylemsel boyutlarıyla liderlik yaklaşımının başat öğesi olan vizyon Meksikalı şair Octavia Paz’ın özlü açıklaması ile; “An’ın kaosunda gizli ve var olan amacı görmektir. Vizyon, bir insana, bir kuruluşa veya bir ulusa yeni olanaklar sağlayacak olanı bulmaktır. Vizyon, gündelik yaşamın keşmekeşi içinde yaşamın nasıl bir şey olabileceğini görmektir. Vizyon, kendi başına bile insana yaşama amacı ve hevesi veren o derinlerdeki insan maneviyatı ile uğraşmaktır. Vizyon, çevresinde insanların oturduğu alev alev yanan bir kamp ateşidir; ışık verendir; enerji verendir; sıcaklık verendir; birleştirendir.

Latincede birden fazla anlam yüklenen “videre” fiilinden türetilen “visio” sözcüğü; uyanık olmak, anlamak, kavramak karşılığında kullanılmakta olup hayalperest olan, düşlerde dolaşan kişilere de “vizyoner”, yani “vizyoncular” denir. Başlangıçta mistik anlamlar yüklenerek de kullanılan vizyon sözcüğü, günümüzde liderleri ve iyi yöneticileri birbirlerinden ayıran özelliklerin bütünü olarak değerlendirilmektedir.

Bir yolda yürüyen yolcunun sadece ufku görmesi yeterli değildir. Ufkun ötesini de görmesi gerekir” diyor Büyük Atatürk. Bu maksimden bakıldığında, vizyon Büyük Atatürk’ün yaptıklarıdır. Yani “ufkun ötesini görmektir.” Yani O’nun yaptığı gibi bir topluma, bir devlete, bir örgüte yönelik olarak bir gelecek düşlemek, bir gelecek tasarlamaktır. Var olanla, olması gerekeni gerçekçi biçimde dengelemektir. Bilinenden bilinmeyene gidebilmek için gerçekleri, ümitleri, hayalleri harekete geçirerek, fırsatları kurgulayarak bir gelecek yaratabilmektir. Riske girebilmektir. Sosyal örüntüleri geniş bir çerçevede algılayarak insanları harekete geçirmektir.

Eskiden lider denildiğinde hepimizin aklına askerler, askeri kahramanlar gelirdi. Bu kahraman liderler ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini, neyi hedeflediklerini, hedefledikleri yere nasıl gideceklerini çok iyi bilirlerdi. Toplumun gereksinimlerini belirler, buna göre önlerine pozitif hedefler koyarlar ve bu yolda yürürlerdi. Öyle oldukları için kendileri en önde yer alırlar ve ekiplerini de beraberlerinde götürürlerdi.

Türkiye bağlamında baktığımızda biz liderliği ve gerçek liderleri önce orduda tanıdık. Öyle ki, Büyük Atatürk bize ve tüm dünyaya liderlik dersi verdi. Fransızların özlü bir sözü var. Doğru da bir söz. Diyor ki Fransızlar “Her sivili militerize edebilirsiniz, ama hiçbir militeri sivilize edemezsiniz.” Dünya siyasi tarihinde bunun iki istisnası vardır. Birincisi Büyük Atatürk, ikincisi ise De Gaulle’dür. Her ikisi de asker olmalarına rağmen, sivil bir kafaya ve ruha sahip oldukları için işe toplumlarını sivilleştirmekle başlamışlar, bunda ve yaptıkları diğer her işte başarılı olmuşlardır. Ama o günler, o liderlerin zamanları artık çok gerilerde kaldı. Öyle olduğu içindir ki, o kahramanlar, o nitelikteki ve çaptaki liderler artık günümüzde yoklar.

Dünya gürültü yapanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında dönüyor. Hem de sessizce …” diyor Nietzsche. Bugün dünya Nietzsche’nin bunu söylediği zamandan çok daha fazla yeni değer yaratanların etrafında dönüyor. Öyle olduğu için, günümüzün dünyası geçmişteki tüm zamanlara oranla çok daha fazla bilgi yoğun bir dünyadır.  O nedenle, başkaca şeylerde olduğu gibi liderlik konusundaki yaklaşımlar ve anlayışlar da, bugün düne oranla çok farklıdır. Çok farklıdır, zira günümüzde hemen hemen hiç kimse gelecekte ne olacağını bilmiyor ve bunu öngöremiyor. Bu belirsizlik ve öngörülemezlik hızlı değişimin sonucudur. Oysa geçmişte, özellikle Marksist gelenekte değişim kestirebilme, öngörebilme, kesinlik ve ilerleme ile birlikte düşünülürdü. Dünyanın dönüşümü, araçlar ve amaçlar bilinebilir, öngörülebilir, kavranabilirdi. Geride bıraktığımız yirminci yüzyılın deneyimlerinin ardından, hangi belli aracın hangi belli sonuca yol açacağından ya da bugünün çözümünün yarının sorunu olup olmayacağından emin olmak artık o kadar kolay ve hatta mümkün değildir. Zira Marks’ın “değişmeyen tek şey değişimdir” dediği değişim, artık düz bir çizgide ilerlemiyor, zigzaglar çiziyor, gelgitlerle, sıçramalarla bazen ileri, bazen de geri gidiyor.

Bu ileri ve geri gidişler, gelgitler, sıçramalar, zigzaglar, belirsizlikler, öngürelemezlikler, yanı sıra küreselleşme, bilgi teknolojilerinin gerçekleştirdiği teknolojik devrim, esnek takım ve organizasyonlara sahip olma gereksinimi, insanların farklılaşan beklentileri, günümüzün liderlik kavramını ve özelliklerini de bütünüyle değiştirmiştir. Öyle ki, eskiden bir işin başında olmak, bir işi yönetmek, bir işe ön ayak olmak, lider olmaya az çok yetiyordu, oysa günümüzde yetmiyor. Dahası, güç sahibi olmak, iktidar sahibi olmak, yetkiyi, otoriteyi kullanmak, insanları organize etmek, katılımcı yapmak da artık liderlik olarak kabul edilmiyor. Zira zamanımızda liderlik, pozisyona bağlı olmadığı gibi statüye de bağlı değildir. Artık liderlik, bilgiden bilgilere ulaşmakla, bilgiden yeniliklere, icatlara, buluşlara çıkabilmekle ilgilidir. Esasen lider dediğin önde olan değil, yolu, doğru yolu gösterendir.  

Onun için geleceğin liderliği, var olandan, elde olandan daha iyi bir yolu bulabilmekle, yol yok ise yol yapabilmekle, insanlara bunu gösterebilmekle, insanları inandırmakla ve eyleme geçirebilmekle mümkün olacaktır. Dünün aksine, örgütün, kuruluşun toplam sorumluluğunu almadan dahi liderlik yapabilecek. Başkalarından farklı ve yaratıcı olanlar, yeni yollar bulanlar veya açanlar, yol olmadığında yol yapanlar, farkı yakalayanlar, fırsatları değerlendirenler, ellerindeki bilgiyi ürün haline dönüştürenler, kendisini sunmak için önde görünenler değil, arkada durarak iş yapanlar, üretenler, hizmet edenler lider olacaklar.

Liderler, siyaset dünyasından daha çok, Steve Jobs gibi, Jeff Bezos gibi, Bill Gates gibi, Mark Zuckerberg gibi, değer yaratan, değişimi temsil ve buna öncülük edenler arasından, rekabete dayalı mücadele ortamından, teknolojiden, piyasadan, üretimden, yaratıcılıktan, yeni ürünlerin çıktığı fabrikalardan, atölyelerden çıkacak. Güç ilişkileri değişecek, yönetmeden yöneten liderlerin devri başlayacak. Gidilecek yol liderle birlikte ve hep beraber keşfedilecek. Bilinmezlikler, öngörülemezlikler, ileri geri gidişler, gelgitler ve bunların yaratacağı karmaşa, liderin, liderlerin katılımcı olmasını şart koşacak.

Yaptıkları işe inancı olan, işe ve hedefe kilitlenen, sadeliği yaşam tarzına dönüştüren, kasılmanın, kibrin yerine, alçak gönüllülüğü koyan, adil ve dürüst olan, gerçekleri söyleyen, şeffaflığı, katılımcılığı yönetim ilkesi haline getiren, sosyal adaleti destekleyen ve teşvik eden, algılaması güçlü olan, konuşmaktan daha çok dinlemesini bilen ve dahi yapan, konuştuğunda ise Mevlana’nın “Dün ile beraber gitti cancağızım/Ne var ise düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” dediği gibi “yeni şeyler söyleyen”, yeni ve insanlığa yararlı işler yapan, yaratıcılığı ve yararlılığı olan, iyi ve düzgün, ahlaklı insanların dönemi başlayacak.

Yaşarsak göreceğiz!

     
 
 
 

SOSYOLOG MARKS ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME –

İlgi duyanların çok iyi bildiği üzere, çalışmaları ve eserleri ile siyasi iktisada önemli katkıları olan   Joseph Alois Schumpeter, Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimcidir.

Kendisinin, Emperialism and Social Crises/Emperyalizn ve Sosyal Krizler, History of Economic Analysis/Ekonomik Analizlerin Tarihi, The Theory of Economic Development/Ekonomik  Kalkınmanın Teorisi, Economic Doctrine and Method/Ekonomik Doktrin ve Metot, Business Cycles/İş Döngüleri, The Economy and Sociology of Capitalism/Kapitalizmin Ekonomisi ve Sosyolojisi gibi son derece önemli ve değerli eserleri vardır.  

Schumpeter’in önemli bir diğer çalışması da Capitalism, Socialism and Democracy/Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi isimli eseridir.

Bu eserinde Schumpeter, Marks’ı ekonomik ve sosyolojik görüşleri yönünden, hem değerlendirmekte hem de eleştirmekte, sosyalizme ve kapitalizme yönelik görüş, düşünce ve eleştirilerini sunmakta, kapitalizmin geleceğini tartışmakta, demokrasi ile ilgili görüş ve düşüncelerini paylaşmaktadır.

Şimdilerde Türkçeye tercümesi üzerinde çalıştığım bu önemli ve değerli eserin, sosyolog olarak Karl Marks’ı değerlendiren ve “Sosyolog Marks” başlığını taşıyan bölümünün Türkçe tercümesini aşağıda sizinle paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.     

SOSYOLOG MARKS

Şimdi dine bağlılık için çok uygun olmayan ve o nedenle itiraz edilebilir olan bir şey yapmamız gerekiyor. Birileri için kaynağı hakikat olan bir şey üzerine yapılan soğuk bir analize, o birileri doğal olarak içerler. Onların yaptıkları yegane şey, Marks’ın eserlerini parçalar halinde kesmek ve bunları tek tek incelemektir. Onlar, bu hareketleriyle, burjuvazinin Marks’ın eserlerinin bütününü kavrayamadığını görüntülerler, birbirini tamamlayan ve açıklayan tüm parçaların bütünün parlaklığını yansıttığını, öyle ki, herhangi bir parçanın ya da özelliğin tek başına değerlendirildiğinde gerçek anlamın gözden kaçırıldığını, burjuvazinin bunu kavrayamadığını söylerler. Ancak böyle bir durumda bizim herhangi bir tercihimiz söz konusu olamaz. Bu suçu işleyerek ve bundan sonra sosyolog Marks’ı, Marks’ın peygamberliğinden sonraya alarak, Marksçı çalışmanın analitik birliğinin bir ölçüsünü vermeyi başaran bir toplumsal görüş birliğinin varlığını ya da daha çok bir birlik görüntüsünü inkar etmek istemiyorum, yazar olarak sadece özünde diğerinden bağımsız olan her bir parçanın birbirleriyle bağdaştırılmasını istiyorum. Zira öğrencinin emeğinin meyvelerini birinde kabul ve diğerlerinde reddederken, geniş bir egemenliğin her bölgesinden geriye yeteri kadar bir bağımsızlık kalır. İnancın ihtişamının çoğu süreç içinde kaybolsa da, umutsuz bir enkaza bağlı olmaktan çok daha değerli olan önemli ve uyarıcı bir gerçek ise, kurtarılarak kazanılır.

Biz bu konuda bir defa yoldan çekilsek de, bu, her şeyden önce Marks’ın felsefesi için uygulanır. Alman eğitimi alan ve spekülatif bir zihne sahip olan Marks, tam bir temel bilgiye sahiptir ve tutkulu bir şekilde felsefeyle ilgilidir. Esasen onun başlangıç noktası, Alman türü saf bir felsefedir ve o gençliğinde bu felsefeye sevdalıdır. O, bir süre bunun görevi olduğunu düşünmüştür. Marks, kabaca Hegel’in temel tarzını ve metodunu benimsemekle birlikte, o ve onun grubu zamanla bunu bertaraf etmiş, çok sayıdaki taraftarı ile birlikte bunun ve Hegel’in muhafazakar yorumlarının yerine hemen hemen kendi karşıtlığını koymuş yeni bir Hegelcidir. Bu, çıkan her fırsatta onun yazdığı geçmişteki bütün yazılarında kendisini gösterir. O nedenle, Alman olsun, Rus olsun, aklı başında ve benzer şekilde ikna olan onun tüm okuyucuları, esas olarak bu unsuru benimsemişler ve bunu sistemlerinin anahtarı yapmışlardır.

Ancak ben bunun yanlış ve Marks’ın bilimsel gücüne karşı bir haksızlık olduğuna inanıyorum. Zira Marks, Hegel’e olan erken dönem aşkını hayatı boyunca muhafaza etmiştir. O, kendisi ile Hegel’in argümanı arasında bulunabilen belirli şekli benzetmelerden daima memnun olmuş, kendi Hegelciliği ile Hegelci anlatım tarzını kullanmayı doğrulamayı sevmiştir. Ama hepsi bundan ibarettir. Zira Marks hiçbir yerde pozitif bilimi metafiziğe feda etmemiştir. Marks, en fazla Kapital’in ikinci cildinin önsözünde yazdığı gibi, hiçbir kendi kendini kandırmanın kendi argümanını analiz etmekle doğrulanamayacağını, hakikatin bu olduğunu, her yerin ve her şeyin sosyal olguya dayandığını, kendi önermelerinin gerçek kaynağının felsefenin nüfuz alanında bulunmadığını söylemiştir.  Kuşkusuz, Marks’ı ve Marks’ın bu açıklamasını felsefi yönüyle ele alan yorumcular ve eleştiriciler, bunu yapamazlar, çünkü onlar sosyal bilimlerin kapsadıkları hakkında yeteri kadar bilgili değillerdir. Kaldı ki felsefi sistem yapımcılarının eğilimi, onları ayrıca diğer herhangi bir yorumlamada bulunma konusunda isteksiz yapmıştır, o nedenle, bunu sadece bazı felsefi ilkeler konusunda ilerlemiş olan birisi yapabilir. Dolayısıyla, onlar, felsefi pek çok konudaki açıklamayı dahi, iktisadi konularda deneyimini kanıtlamış olanların yapabileceğini,  yanlış konular üzerindeki izlemelerin manevra yapılarak incelenmesinin, hem dostlarını, hem de hasımlarını yanılttığını görmüşlerdir.   

Sosyolog olarak Marks, bu görevini yerine getirmek için, esas itibariyle tarihsel ve çağdaş hakikat üzerine kapsamlı bir egemenliğe sahip bir donanım getirmiştir. Ancak onun çağdaş olaylarla ilgili bilgisi her zaman biraz yetersizdir. Zira o, kitaplara çok düşkün olmasına rağmen, temel materyaller ile gazetelerden seçilen en seçkin malzemelere daima geç sahip olmuştur. Bununla birlikte, onun yaşadığı dönemde yayınlanan genel önemdeki ve alandaki herhangi bir tarihi eser ve yine pek çok monografik literatür onun dikkatinden kaçmamıştır. Biz onun bu alandaki bilgisinin tamlığını, ekonomik teori alanındaki bilgisi kadar methetmesek de, o, sosyal vizyonunu sadece muhteşem tarihsel fresklerle göstermekte ve aynı zamanda bunların çoğunu pek çok ayrıntılarla güvenilir bir şekilde ilişkilendirmekte ve bunları kendi zamanının sosyologlarından hiçte aşağıda olmayan standartlarla ifade etmekte yetkindir. Onun bir bakışta derinliğine kavradığı yüzeydeki rastgele düzensizlikleri delip geçen bu olgular, tarihsel olayların görkemli mantığına uygundur. O, bunu yaparken sadece tutkuların, analitik dürtülerin ve saiklerin etkisi altında değildir, aksine bunların hepsinin  etkisi altındadır. Ve onun bu çalışmasının sonucu, Tarihin Ekonomik Yorumu’nu1 mantıklı bir şekilde formüle etmiştir ki, bu, kuşkusuz o günün sosyolojisinin bireysel başarılarının en büyüklerinden birisi olmuştur. Buna bağlı olarak, bu başarının bütünüyle özgün olup olmadığı, bunun Alman ve Fransız öncüllerinin kısmen verdiği pek çok etkiyle yapılıp yapılmadığı meselesi anlamını yitirmiştir.

Tarihin ekonomik yorumu, insanların bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde ya da tamamen öncelikli olarak ekonomik dürtüler ve saiklerle harekete geçirildikleri demek değildir. Aksine bu, ekonomik olmayan dürtüler ve saikler mekanizmasının rolünün açıklanması ve bireysel psişizmin/ruhun kendisini sosyal gerçeklik yolunda analiz etmesinin, teorinin gerekli bir unsuru olup olmadığı ve bunun teori için önemli bir katkı oluşturup oluşturmadığı demektir.  Marks, dinin, metafiziğin, sanat ekollerinin, etik görüşlerin ve siyasal iradenin ekonomik saik ve dürtüleri azaltmayacağını ve bunların önemli de olmadığını savunmamıştır. O sadece bunları ekonomik şartların şekillendirdiğini, aynı şartların bunların yükselişine ve düşüşüne neden olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Max Weber’in2 bütün bulguları ve argümanları, Marks’ın sistemine tam olarak uymaktadır. Onun en fazla ilgilendiği hususlar, sosyal gruplar ve sınıflar, bu grupların ve sınıfların kendi varlıklarını, yerlerini ve davranışlarını açıklama şekilleridir. O, en çok tarzları ve sözlü anlatımları ile (ideolojiler veya Pareto gibi konuşanlar ve türevleri) kendi itibari değerlerini açıklayan ve sosyal gerçekleri bunlar aracılığıyla yorumlayan tarihçilere karşı içini boşaltmıştır. Ama eğer düşünceler ve değerler onun için sosyal sürecin birincil taşıyıcıları değil ise, bunların hiçbirisi daha fazla tüttürülmez. Bu konuda şu benzetmeyi kullanabilirim: bunlar sosyal sistemdeki transmisyon/aktarma kayışlarıdır. (çn: Motorlu araçlarda gücü bir şafttan diğerine aktaran ve aktarma elemanı olarak kullanılan kayış) Ne var ki, biz savaş sonrası gelişmelerin en ilginç ilkelerini açıklayan ve bu konuda en iyi örnek olan Bilginin Sosyolojisi3 üzerinde durmayacağız. Ancak bu hususta daha fazla bir şeyler de söylemek gerekir, çünkü bu konuda Marks ısrarlı bir şekilde yanlış anlaşılmıştır. Öyle ki, Marks’ın arkadaşı Engels dahi, onun mezarı başında yaptığı konuşmada, söz konusu teorinin, bireylerin ve grupların esas itibariyle ve kesinlikle ekonomik dürtülerle ve saiklerle hareket ettikleri gibi anlaşılmasının, bazı açılardan yanlış ve bunun geri kalanının da acınacak derecede önemsiz olduğunu ifade etmiştir.

Bu konuyla ilgilenmiş iken, yanlış anlaşıldığı bir başka konuda da Marks’ı savunmalıyız: tarihin ekonomik yorumu çok sık olarak materyalist yorum şeklinde isimlendirilmiştir. Öyle ki, Marks’ın kendisi de bunu bu şekilde isimlendirmiştir. Marks’ın bu ifadesi onun bazıları nazarındaki popülerliğini fazlaca azaltmış, bazı kişilerin nazarında ise, onun popülerliğini artırmıştır. Ne var ki, bunun her ikisi de bütünüyle anlamsızdır. Zira Marks’ın felsefesi Hegel’in felsefesinden daha fazla materyalist olmadığı gibi, tarihsel süreci ampirik/deneysel bilimin emri aracılığıyla açıklayan bir başka çabadan daha da fazla materyalist değildir. Kaldı ki,  dünyanın herhangi bir fiziki resmi gibi, bunun mantıksal olarak herhangi bir metafizik veya dini inançla açıklanması da mümkündür. Ortaçağ teolojisi bunun uygunluğunun mümkün olduğu metotların kurulmasını sağlamıştır.4

Bu teorinin gerçekte neyi söylediği iki önerme içinde ortaya konulabilir. (1) Üretim şekilleri ve şartları, sosyal yapıların ve sırasıyla davranışların, eylemlerin ve uygarlıkların ortaya çıkmasının temel belirleyicidir. Marks bununla ne demek istediğini, çok iyi bilinen bir açıklamasında “el değirmeni” feodal toplumu, “buhar değirmeni/makinesi” kapitalist toplumu yaratmıştır şeklinde ifade etmiştir. Bu ifade teknolojik unsurun tehlikeli kapsamını vurgular, ne var ki, bu sadece her şeyin teknoloji ile anlaşılması olarak da kabul edilebilir. Bu ifade, bunun anlamını fazlasıyla yitirdiğimiz için azıcık basite indirgenerek ve farkına varılarak ifade edilir ise, günlük çalışmamızda bizim zihnimizi oluşturan ve üretim süreci içindeki şeylere ve yerimize yönelik bakış açımızı belirleyen – veya gördüğümüz şeylerin yönünü – sosyal hareket alanının, her birimize hükmettiğini söyleyebiliriz. (2) Üretim şekillerinin kendilerine göre bir mantığı vardır: diğer bir deyişle, bunlar kendi doğasında mevcut olan ihtiyaçlara göre değişen işleyişleriyle sadece kendi ardılları için üretim yaparlar. Bunu Marksçı açıdan aynı olan bir örnekle açıklayalım: “el değirmeni” sistemi, mekanik değirmencilik metodunu benimsemeyerek bir ekonomik ve sosyal durum yaratması ve bunun bireylerin ve grupların güçsüzlüklerini alt etmek için pratik bir ihtiyaç haline gelmesi şeklinde karakterize edilir. “Buhar değirmeninin/makinesinin” ortaya çıkması ve işlemesi, sırayla yeni sosyal işlevler ve konumlar, yeni gruplar ile görüşler yaratmıştır ki, bu onların kendi çerçevelerinin ve sınırlarının etkileşerek ve gelişerek bir şekilde büyümesini yaratmıştır. O nedenle, burada biz, her şeyden önce bütün ekonominin ve buna bağlı olarak herhangi bir sosyal değişimden sorumlu olmanın, bu değişimi ileriye götüren bir şey olduğunu görüyoruz ki, ileriye götüren bu eylemin kendisi herhangi bir harici ivmeye ihtiyaç duymaz.    

Kuşkusuz bu her iki önerme de, çok büyük bir miktarda hakikati içermektedir ve biz incelememizin ilerideki birkaç bölümünde, bunların işlemekte olan çok değerli hipotezlerini keşfedeceğiz. Bunlara yönelik olan, mesela etik ve dini etkilerle yapılan yalanlamalara ilişkin şimdiki itirazların veya esasen Eduard Bernstein tarafından keyifli bir basitlikle ileri sürülen “insanların kafaları vardır” ve o nedenle onlar tercih ettikleri gibi hareket ederler şeklindeki iddiaların çoğu tamamen başarısız olmuştur. Buraya kadar söylenmiş olanlardan sonra, bu tür argümanların zayıflığı karşısında, bu konu üzerinde durmak fazlasıyla gereksizdir: elbette, insanlar kendi hareket tarzlarını, çevrenin objektif bilgisinin doğrudan zorlaması olmadan kendileri tercih ederler; ancak onlar bu tercihi, bağımsız bir başka bilgi düzenlemesi oluşturmadan, kendi açıları, kendi görüşleri yönünden yaparlar ve kendilerini objektif bir duruşla şekillendirirler.

Bununla beraber, mesele, tarihin ekonomik yorumunun bazen bir durumdan bir başka duruma göre beklenenden daha az tatmin edici olup olmadığının uygun şekilde tahmin edilip edilmeyeceği noktasında ortaya çıkar. Başlangıçta gözle görülen aşikar bir durum meydana gelir. Sosyal yapılar, tipler ve tutumlar madeni paralar gibi kolayca erimez. Bunlar bir defa oluştuklarında, muhtemeldir ki yüzyıllarca, değişik yapılar olarak değişik derecelerde yaşama becerisi göstererek ayakta kalırlar. Biz bunlardan neredeyse güncel gruplar ve ulusal davranışlar olarak, bunların üretken dominant oluşumundan bir sonuç ve anlam çıkarmaya çalışsak da, az ya da çok beklediğimiz gibi, bunları daima birbirlerinden ayrılmadan buluruz. Bu genel olarak oldukça geçerli olsa da, son derece dayanıklı bir yapının bütünüyle bir ülkeden diğerine kendini aktarmasında en açık şekilde görülür. Sicilya’nın Normanlar tarafından istila edilmesiyle ortaya çıkan durum, benim demek istediğimi tanımlayan bir örnektir. Marks bu tür olguları göz ardı etmemiş olmakla birlikte, ne yazık ki, bunların tüm sonuçlarının farkına varamamıştır.

Bununla bağlantılı bir başka durumun daha kaygı verici bir anlamı ve önemi vardır. Örneğin, altıncı ve yedinci yüzyıl boyunca Frank krallığında toprak sahipliğiyle ortaya çıkan feodal yapıyı ele alalım. Bu elbette toplumun sosyal yapısını yüzyıllarca şekillendiren ve aynı zamanda üretim şartlarını, ihtiyaçları ve teknolojiyi etkileyen en önemli olaydır. Bunun en basit açıklaması, yeni toprakların fethedilmesi sonrasında, orduda daha önce liderlik işlevini yerine getiren ailelerin ve bireylerin (ne yazık ki bu işlevi muhafaza eden) feodal toprak sahibi haline gelmeleridir. Bu elbette Marksist şemaya hiçbir şekilde uymaz ve kolaylıkla istikameti bir başka yöne çevirecek şekilde yorumlanabilir.  Bu nitelikteki olgular, hiç kuşkusuz yardımcı hipotezler aracılığıyla bir araya getirilebilir, ancak bu tür hipotezlerin eklenme zarureti her zaman teorinin sonunun başlangıcıdır.

Marksist şema aracılığıyla tarihsel yorum girişimleri sırasında ortaya çıkan pek çok zorluk, üretim alanı ile sosyal hayatın diğer alanları arasında bazı etkileşim önlemleri alınarak karşılanabilir.5 Ancak bunu kuşatan hakikatin temel çekiciliği, kesinlikle bunun tek yönlü olarak iddia ettiği katılığa ve yalınlığa bağlıdır. Eğer bundan şüphe edilirse, tarihin ekonomik yorumu, yerini benzer türdeki önermelere bırakacak – pek çok kısmının hakikat olması gibi – veya daha fazla hakikati ifade eden bir başka yoruma neden olacaktır. Bununla birlikte, bir başarı olarak bunun hiçbir derecesi ya da bunun bir hipotez olarak işlemesinin yararlılığı, bu münasebetle bozulmayacaktır. 

Elbette, inananlar için, bu sadece insanlık tarihinin bütün sırlarını açan bir anahtardır. Eğer biz bazen bu uygulamalara safça bakmak yerine gülmek eğilimi hissedersek, bunun hangi tür argümanın yerine konulduğunu hatırlamamız gerekir. Zira tarihin ekonomik yorumunun arızalı/sakat kız kardeşi olan Sosyal Sınıfların Marksist Teorisi, biz bunu zihnimizde taşımaya başladığımız anda daha uygun bir ışığa geçer.

Yine de, bu teori ilk etapta kaydetmemiz gereken önemli bir katkıdır. Sosyal sınıflar olgusunu açıklamak hususunda ekonomistler şaşılacak derecede ağırdırlar. Kuşkusuz onlar, uğraştıkları etkileşimin ürettiği süreçlerin amillerini daima sınıflandırmışlardır. Ancak bu sınıflar, sadece bazı ortak özellikler sergileyen bir bireyler dizisi ve toplamıdır: nitekim bunların bazıları toprak sahibi veya işçiler olarak sınıflandırılmışlardır, çünkü bunlar arazi sahibidirler veya emeklerini satmaktadırlar. Ne var ki, sosyal sınıflar sadece bir gözlemin sınıflandırdığı varlıklar değil, bir şekilde var olan canlı varlıklardır. Onların varlığı, toplumu bireylerin veya ailelerin amorf bir topluluğu gibi gören bir şemanın tamamen gözden kaçırdığı sonuçlara yol açar. Sosyal sınıflar olgusunun, salt ekonomik teori alanındaki araştırma için ne kadar önemli olduğu hususu, tam olarak sorgulanmaya fazlasıyla açık olan bir husustur. Pek çok pratik uygulama ve genel olarak sosyal sürecin tamamıyla daha geniş yönleri için, bu hususun çok önemli olduğundan ise hiç kuşku yoktur.  

Kabaca demek gerekir ki, toplumsal sınıfların ön plana çıkması, Komünist Manifesto’da, “toplumun tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir” şeklindeki ünlü bir açıklamada ifade edilmiştir. Bu elbette, iddiayı en yüksek seviyeye koymuştur. Ancak, tarihsel olayları genellikle sınıf çıkarları ve sınıf tutumları açısından yorumlanabileceği ve mevcut sınıf yapılarının her zaman tarihsel yorumlamada önemli bir faktör olduğu yönündeki önermeye indirgeyecek olsak bile, neredeyse tarihin ekonomik yorumu kadar değerli bir kavramdan söz etme hakkı verecek kadar bir kısım yine de bize kalır.

Açıkça, sınıf mücadelesi ilkesi tarafından açılan ilerleme çizgisinin başarısı, bizim kendimizin yaptığı sınıflar teorisinin belirli ve özellikli olan geçerliliğine bağlıdır. Bizim tarih resmimiz ve kültürel kalıplar ile toplumsal değişim mekanizmasına ilişkin tüm yorumlarımız, örneğin ırkçı sınıflar teorisini seçmemiz ve Gobineau (çn: Ari Aryan ırkına/üstün ırka dair ırkçılık teorisinin geliştirilmesiyle ve İnsan Irklarının Farklılığı Üzerine Denemeler isimli eseri ile tanınan ünlü Fransız diplomat ve yazar Arthur de Gobineau) gibi insanlık tarihini ırklar mücadelesi tarihine indirgememiz veya diyelim ki, Schmoller (çn: İktisat biliminde yöntem araştırmalarında bulunan Alman Tarihçi Okulu’na mensup Alman iktisatçı Gustav Schmoller) veya Durkheim (çn: Sosyolojinin kurucularından olan, iş bölümü ve dayanışma teorisi ile ünlü Fransız sosyolog Émile Durkheim) tarzındaki sınıfların işbölümü teorisini ve sınıf karşıtlıkları ile meslek gruplarının çıkarları arasındaki karşıtlığa dönüştürmemiz, bizim bunları kabul etmemiz demek olur. Analizdeki olası farklılıklar aralığı da, sınıfların doğası sorunuyla sınırlı değildir. Bu konuda hangi görüşe sahip olursak olalım, bu, farklı yorumlardan, farklı sınıf çıkarları tanımlarından6 ve sınıf eyleminin kendisini nasıl ortaya koyduğuna ilişkin farklı görüşlerden kaynaklanacaktır. Konu, bugün için önyargılı bir kötülük yatağıdır ve bunun henüz daha bilimsel bir aşaması da pek yoktur.

İşin tuhaf tarafı, bizim bildiğimiz kadarı ile Marks hiçbir zaman sistematik olarak toplumsal sınıfların yalınlığı konusu üzerinde, kendi düşüncesinin ekseninde çalışmamıştır. Onun bu konuyu uygun olan daha sonraki bir zamana kadar ertelemiş olması muhtemel olduğu gibi, düşüncelerinin sınıf kavramları üzerinde fazlaca yoğunlaşması nedeniyle, bu hususta kesin bir ifadeyle görüş ileri sürmeye gerek görmemiş olması da muhtemeldir. Bununla ilgili bazı noktaların onun zihninde kararsız olması ve onun tam olarak gelişmiş bir sınıflar teorisine giden yolunun, tamamen ekonomik ve aşırı basitleştirilmiş bir fenomen kavrayışında ısrar etmek suretiyle kendisi için yarattığı bazı zorluklar karşısında bunun engellenmiş olması da aynı derecede mümkündür. Marks’ın kendisi ve müritleri, tam olmayan bu teori konusunda, Marks’ın sıra dışı bir çalışması olan Sınıf Mücadelesi’nin Fransa’daki Tarihi7örneğinde olduğu gibi belirli örneklerin uygulanmasını teklif etmişlerdir. Bu konuda bunun ötesinde gerçek bir ilerleme kaydedilmemiştir. Marks’ın en yakın çalışma arkadaşı olan Engels’in teorisi işbölümü üzerinedir ve onun bu teorisi sonuçları itibariyle esasen Marksist de değildir. Onun için biz bunların dışında kalan metinlerin, özellikle Kapital ve Komünist Manifesto olmak üzere, onun tüm yazılarına dağılmış olanların – bazıları çarpıcı derecede güçlü ve zariftir – yan ışıklarına ve değerlendirmelerine sahibiz.  

Bu parçaları birleştirerek bir araya getirmek, ince bir iştir, o nedenle, burada bu işe girişilememiştir. Bununla birlikte, bu konudaki temel düşünceler yeteri kadar açıktır. Bu temel düşünceler, toplumsal sınıfların oluşma ilkesinden, fabrika binalarından, makinelerden, hammaddeler ile işçi bütçesine giren tüketici malları gibi üretim araçlarının mülkiyetinden veya bunların mülkiyetten çıkarılmasından ibarettir. Temel olarak iki ve sadece iki sınıf vardır, bunlar mülkiyet sahipleridir, kapitalistlerdir, diğerleri emeklerini satmak zorunda olan, hiçbir şeye sahip olmayan işçi sınıfı veya proleterlerdir. Bu iki sınıf arasında bulunan, istihdam sağlayan ve aynı zamanda el işçisi olanlardan, memurlardan, büro elemanlarından, tezgahtarlardan ve serbest meslek sahiplerinden,  çiftçilerden, zanaatkarlardan oluşan bir aracı grup daha vardır. Bunların varlığı elbette inkar edilmez, ama bunlar kapitalistleşme sürecinde ortadan kalkacak olan ve o nedenle kendilerine anomoli olarak muamele edilenlerdir. İki temel sınıf, konumlarının mantığı gereği ve herhangi bir bireysel iradeden oldukça bağımsız bir şekilde birbirine karşıttır. Her sınıf içinde çelişkiler, anlaşmazlıklar ve alt gruplar arasında çatışmalar meydana gelir ve hatta bu tarihsel olarak belirleyici bir öneme sahip olabilir. Ancak son tahlilde, bu tür çelişkiler, anlaşmazlıklar veya çarpışmalar rastlantısaldır. Kapitalist toplumun temel tasarımında rastlantısal olmayan, ancak içkin olan tek düşmanlık, üretim araçları üzerindeki özel denetim üzerine kuruludur: bu da kapitalist sınıf ile proletarya arasındaki ilişkinin doğasında var olan çelişkidir, çekişmedir, yani sınıf mücadelesidir.

Şimdi göreceğimiz üzere, Marks, bu sınıf mücadelesinde kapitalistlerin birbirlerini ve sonunda kapitalist sistemi nasıl yok edeceklerini ve ayrıca sermaye mülkiyetinin nasıl daha fazla sermaye birikimine yol açacağını göstermeye çalışır. Ancak bu tartışma biçimi ve bir şeyin mülkiyetini bir toplumsal sınıfın sürekli karakteristiği yapan tanım, yalnızca “ilk sermaye birikimi” sorununun, yani kapitalistin nasıl ortaya çıktığı sorununun önemini artırmaya hizmet eder. Burada ilk önce kapitalist olmayı ya da Marksist öğretiye göre kapitalistlerin sömürmeye başlamalarını sağlamak için gerekli olan mal stokunu, yani sermaye birikimini nasıl elde ettikleri konusu ortaya çıkar. Marks bu sorun üzerinde çok daha az açıktır.8 O, üstün zeka ve enerjiyle çalışan ve tasarruf eden kapitalistlerin bazılarının, başkalarına oranla daha fazla bir şekilde ve her geçen gün kapitalistler haline geldiğine ve gelmeye devam ettiğine ilişkin burjuva çocuk masalını (kinderfibel) aşağılayarak reddeder. Marks iyi çocuklar hakkındaki bu hikayeyi, bu hikaye ile alay ederek tavsiye eder. Her politikacının kendi karını bilmesi gibi, rahatsız edici bir hakikatin gürültülü bir kahkaha ile kullanılması hiç kuşkusuz mükemmel bir yöntemdir. Oysa tarihsel ve rahatsız edici bir olguya, önyargısız bir zihinle bakan hiç kimse, bu çocuk masalının bütün hakikati söylemekten çok uzak olduğunu, ancak bu masalın yine de epeyce şey anlattığını gözlemleyemez. Endüstriyel başarıda ve özellikle endüstriyel pozisyon tesisinde, normalin üzerinde bir zekaya ve enerjiye sahip olmak onda dokuz olayda başarı sağlar. Kapitalizmin başlangıç aşamasında ve bireysel her endüstriyel kariyerde, sürecin en önemli unsuru elbette tasarruftur, ancak bu tam olarak klasik iktisat tarafından açıklandığı gibi değildir. Kişinin bir fabrika kurmak amacıyla ücretten veya maaştan tasarruf ederek oluşturduğu fonla kapitalist (endüstriyel işveren) statüsünü normalde elde edemeyeceğine ilişkin görüş doğrudur. Birikimin büyümesi kardan gelir ve o nedenle kar, gerçekten tasarrufun birikimden ayırt edilmesindeki geçerli nedenin ön şartıdır. Bir girişimi başlatmak için gerekli olan araçlar, normal olarak başkalarının tasarruflarını ödünç almakla sağlanabilir. Bunların mevcudiyeti küçük su birikintileri veya bankaların girişimde kullanılmak üzere tahsis ettikleri krediler şeklinde açıklanabilir. Bununla birlikte, bunlardan ikincisi kural olarak tasarrufu sağlar: girişimcinin tasarrufunun işlevi, onun günlük ekmeği için günlük ağır işini yapma zaruretinin üstesinden gelmesi, çevrede dolaşması, planlarını yapması ve işbirliğini geliştirmesi amacıyla ona nefes alacağı bir alan sağlamaktır. Her ne kadar Marks, ekonomik teori meselesi gibi, klasik yazarların tasarrufa atfettikleri rolü inkar etmiş ise de – bunu abartmış olsa da – bu konuda gerçek bir görüşe sahiptir. Ancak onun bu görüşle ilgili olarak vardığı sonuç yerinde değildir ve o nedenle bu görüş takip edilemez niteliktedir. Klasik teori haklı da bulsa, bu hususta hoş olmayan bir kahkaha doğru değildir.9          

Ne var ki, gürültülü bu kahkaha işini yapmış, ilk birikim teorisinin alternatifi olan teoriye giden yolun temizlenmesinde Marks’a yardım etmiştir. Ancak bu alternatif teori, bizim arzu ettiğimiz kadar açık ve belirgin değildir.  Kuvvet, soygun, kitlelere boyun eğdirme, insanların yağmalanmasını ve yağmanın sonuçlarını kolaylaştır, elbette bu tüm haklarla ve her türden entelektüeller arasında ortak olan fikirlerle takdire şayan bir şekilde ve günümüzde Marks’ın zamanından daha fazla olarak karşılaştırılmaktadır.  Ancak bu bazı insanların boyun eğdirme ve soygun yapma gücünü nasıl kazandıklarına ilişkin husus meseleyi açıkça çözmemektedir. Popüler literatür de bu konuyla ilgili değildir. Ben bu soruyu, bu konuda yazan John Reed’e (çn: Moskova’daki Kremlin Duvarı Mezarlığı’nda gömülü tek Amerikalı olan Amerikalı şair, gazeteci, yazar ve komünist aktivist) yöneltmeyi elbette düşünmüyorum. Zira biz bu hususta sadece Marks ile ilgiliyoruz.     

Günümüzde bu sorunun görünüşteki çözümü, en azından Marks’ın tüm ana teorilerinin tarihsel niteliğiyle sağlanmaktadır. Marks’a göre, kapitalizmin mantığı için bu gereklidir, ancak kapitalizmin toplumun feodal yapısından çıktığına ilişkin yaklaşım gerçekçi değildir. Elbette, sosyal tabakalaşmanın mekanizması ve nedenleri hakkındaki aynı sorun bu durumdan çıkmıştır, nitekim Marks’da, feodalizmin, kitlelerin boyun eğdirilmesinin ve sömürülmesinin zaten başarılmış gerçekler olduğu bir güç hükümdarlığından10 doğduğu şeklindeki burjuva görüşünü büyük ölçüde kabul etmektedir. Öncelikle kapitalist toplumun koşulları için tasarlanan sınıf teorisi, tıpkı kapitalizmin ekonomik teorisinin11 kavramsal aygıtının çoğunda olduğu gibi, feodal öncüllerine kadar genişletilmiş ve bu konuda en çetrefilli sorunlardan bazıları, bir kapitalist modelin analizinde veri biçiminde devlete mal edilmiştir. Bunun sonunda, sadece kapitalist sömürücü feodal sömürücünün yerini almıştır. Feodal senyörlerin gerçekten sanayileşmeye dönüştükleri durumlarda, bu tek başına sorunun kalan kısmını aydınlatabiliyordu. Tarihi bulgular da belirli bir miktarda bu görüşü destekliyordu: özellikle Almanya’da çok sayıda feodal senyör, genellikle kendi topraklarını kiraya vererek sağladıkları finansal araçlarla fabrikalarını inşa ederek çalıştırmışlar ve bu konuda tarımsal nüfusun emeğinden yararlanmışlardır (her zaman olmasa da bazen serfleriyle birlikte).12 Diğer tüm durumlarda, gerekli olan materyallerin boşluğu açıkça toplumun daha aşağıdaki kesimleriyle dolduruluyordu. Bu durumu samimi olarak Marksist açıdan açıklamanın tek yolu, bunun tatmin edici bir açıklamasının olmamasıdır, yani bu konuda Marksist unsurlar olmaksızın fikir verecek bir Marksist sonuç mevcut değildir.13

Ne var ki, bu teori hem tarihsel, hem de mantıksal kaynakları itibariyle yanlıştır. İlk birikim yöntemlerinin çoğu daha sonraki birikimi de açıkladığından, – ilk birikim, kapitalist çağ boyunca devam etmiştir – uzaktaki süreçler geçmiş hakkındaki zorluklar dışında, Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin tamam olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, en olumlu durumlarda bile açıklanması üstlenilen olgunun kalbine yaklaşmayan ve asla ciddiye alınmaması gereken bir teorinin eksikliğinde ısrar etmek gereksiz olabilir. Bu örnekler, esas olarak karakterini, orta büyüklükte olan ve sahibi tarafından yönetilen firmaların yaygın olduğu kapitalist evrim çağında bulunur. Bu tip alanın dışında ve pek çok durumda, bu konuyu ekonomik pozisyonun sonuçlarından daha çok nedenlerine bağlı olan sınıf pozisyonları yansıtmaktadır. İş hayatındaki başarı, sadece sosyal itibar dışındaki her alanda açık bir şekilde yoktur. Bu sadece sosyal yapıdaki üretim araçları mülkiyetinin, sosyal grup pozisyonunu belirlediği yerdeki mülkiyet sahipliğine bağlıdır. Oysa durum böyle dahi olsa, mülkiyet sahipliğinin açıklayıcı unsurunun bu şekilde açıklanması, bir askerin tesadüfen silah sahibi olduğunun açıklanması kadar mantıklı olur. Belirli insanların (onların neslinden olanlarla birlikte) kesin olarak kapitalist, diğerlerinin kesin olarak proleter (onların neslinden olanlarla birlikte) olarak kabul edilmesi şeklindeki çok keskin bir ayırım, genellikle tamamen mantıksız bir ayırımdır, zira bu ayırım sürekli olarak bireysel ailelerin üst tabakalara çıkmaları ve buradan inmeleri demek olmakla, sosyal sınıfların belirgin özelliğini ıskalamak demek olur. Oysa benim işaret ettiğim olguların tamamı, tartışmasız ve aşikar olan olgulardır. Eğer bunlar Marksist propagandada ifade edilmiyor ise, bunun nedeni, bunların Marksist olmayan ifadeler olmasıdır.

Bununla birlikte, bu teorinin Marks’ın sisteminde oynadığı rolün incelenmesi ve bu konuda kendimize analitik niyetimizin ne olduğunun sorulması, – kışkırtıcının bunu kullanmasındaki niyetinden soyutlanarak – kişinin hizmet etmeyi kastettiği şeyin gereksiz olmasından dolayıdır.

Bizim, Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin ve tarihin ekonomik yorumunun, bağımsız iki doktrin olmadığını zihnimizde tutmamız gerekir. Marks’a göre, bunlardan ilki sonrakini belirli bir şekilde sınırlamakta ve bunların üretim şeklinin ve şartının işleyiş tarzını değiştirmektedir. Bunlar sosyal yapıyı ve dolayısıyla sosyal yapı da, uygarlığın bütün tezahürleri ile kültürel ve siyasal tarihin tamamının ilerleyişini belirlemektedir. Sosyal yapı, sosyalist olmayan bütün tarihsel dönemleri, oyunun karakterleri ve aynı zamanda her şeyi etkileyen kapitalist üretim sistemi mantığının sadece dolaysız yaratıcıları olan iki sınıf açısından tanımlanır. Bu, Marks’ın neden sınıfları sadece ekonomik fenomenler ve fenomeni de en dar anlamıyla ekonomi olarak ifade etmeye zorlandığını açıklamaktadır. Marks bundan dolayı oldukça derin olan bu görüşten ayrılmış, ancak başka bir tercihi olmadığı için kendi analitik şemasında bunları bir yere yerleştirmiştir.  

Marks, diğer taraftan, kapitalizmi de özellikle sınıfları ayırdığı şekilde tanımlamaktadır. Okuyucu, azıcık bir düşünceyle bunun gerekli ve yapılması gereken bir şey olmadığı konusunda ikna olacaktır. Öyle ki, bu, sınıf fenomeninin kaderini kapitalizme ve bu yolla sosyalizme bağlama hususundaki analitik stratejinin cesur bir darbesidir. Bu gerçekte yapılacak bir şey olmamasının veya sosyal sınıfların bulunmamasının, sosyalizmi bir tür ilkel gruplar dışında sınıfsız bir toplum şeklinde tanımlamanın mümkün olan sadece bir yoludur. Bu zekice totoloji, (çn: dolambaçlı yol, laf salatası, gereksiz tekrar) Marks’ın sınıfları, kapitalizmi ve üretim araçlarının özel mülkiyetini bir başka şekilde tanımlamasının mümkün olmaması nedeniyle seçtiği bir yoldur. Dolayısıyla, mülkiyet sahibi olanlar ve mülkiyet sahibi olmayanlar olmak üzere iki sınıf vardır ve o nedenle, bunların arasındaki diğer bütün ayrım ilkeleri akla yatkın değildir ve bunlar ciddi olarak ihmal edilmiştir, önemsenmemiştir yahut biri diğeri için fakirleştirilmiştir.    

Bu anlamda kapitalist sınıfın proletarya ile arasında olan bölünme çizgisinin kesinliğinin ve öneminin abartılması, sadece bunlar arasındaki düşmanlığın ve çelişkinin abartılmasıyla aşılmıştır. Marksist tespih çekme alışkanlığına çarpılmayanlar, bu sınıflar arasındaki ilişkinin normal zamanlarda esas olarak işbirliğine dayandığının aşikar olduğunu bilirler ve buna karşıt olan teorinin çok büyük ölçüde patolojik durumlardan ibaret bulunduğunu doğrulamakta zorluk çekmezler. Sosyal hayatta, düşmanlığın ve sinagogizmin/havracılığın her ikisi de, nadir durumlar dışında kuşkusuz her yerde bulunur ve bunlar gerçekten ayırt edilemezler. Ama ben herhangi bir şeyin, eski uyum görüşünde mutlak anlamda ne kadar az olursa olsun – anlamsızlıklarla dolu olsa da – bunun neredeyse Marksizmdeki araçlarla, bu araçları kullananlar arasındaki geçilemez uçurum kadar baştan çıkarıcı olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte, Marks’ın bu konuda bir tercihi yoktur, Marks’ın bu konuda bir tercihinin olmaması, onun ihtilal ile sonuca ulaşmak istememesinden dolayı değil, – o bunları düzinelerce başka olası şemadan türetmiş olabilir – kendi donanımlarının analizleri ile bir sonuca ulaşamamasından dolayıdır. Eğer sınıf mücadelesi tarihin konusu ve sosyalist günün doğmasını sağlayan araç değil ve yine iki sınıf bir arada olacak ise, o takdirde onların ilişkileri ilke olarak düşmanca olacak, ancak bu durumda Marks’ın sosyal dinamiğine güç veren sistem kaybolacaktır.

Marks, kapitalizmi sosyolojik olarak ve üretim araçları üzerinde ki özel mülkiyet kurumunu esas alarak tanımlasa da, kapitalist toplumun mekaniği onun ekonomik teorisiyle sağlanmaktadır. Bu ekonomik teori, sınıf, sınıf çıkarları, sınıf davranışları sınıflar arasındaki değişim, ekonomik değerler ortamının işe yaraması, karlar, ücretler, yatırımlar vs. gibi sosyolojik verilerin, bu kavramları nasıl somutlaştırdığını ve bunların eninde sonunda kurumsal çerçevesini yıkacak ve aynı zamanda başka bir sosyal dünyanın ortaya çıkması için gerekli koşulları yaratacak ekonomik süreci tam olarak nasıl ürettiklerini göstermektedir. Bu özellikli sosyal sınıflar teorisi, tarihin ekonomik yorumu aracılığı, kar ekonomisi, diğer bütün sosyal olguların yol göstermesiyle bağlantılı olarak bütün fenomenin odağındaki analitik araçtır. Bundan dolayı bu teori, sadece fenomeni açıklayan bir bireysel teoriden başka bir şey değildir. Bu teorinin Marksist sistemde, sistemin problemlerini doğrudan çözmekteki başarı ölçüsü, gerçekten önemli bir organik işleve sahiptir. Eğer biz Marks’ın gücünün bir analistin kendi eksikliklerini nasıl karşılayabileceğini anlamak istiyorsak, bu işlevi görmemiz gerekir.

Marksist sosyal sınıflar teorisine, bu tür hayranlık duyanlar her zaman olmuştur. Ancak bu sentezin gücüne ve ihtişamına bir bütün olarak hayranlık duyan herkesin, tamamlayıcı parçalardaki hemen hemen her sayıda mevcut bulunan eksikliğe göz yummaya hazır olma noktasına kadar olan duyguları anlaşılabilir olmaktan uzaktır. Biz bunu kendi açımızdan övmeye çalışacağız. (Bölüm IV) Ama önce, Marks’ın iktisadi mekaniğinin, genel planının kendisine dayattığı görevden nasıl kurtulduğunu görmeliyiz.  

 1Bu yorum ilk kez Proudhon’un “Philosphie de la Misere/Sefaletin Felsefesi” isimli eserine karşı 1847’de yazılan sert bir eleştiriyi içeren Marks’ın “Das Elend der Phlosophie/Felsefenin Sefaleti” isimli kitabında yer almıştır. Bunun bir başka versiyonu da 1848 tarihli “Communist Manifestö/Komünist Manifesto” da vardır.   

2Yukarıda  yollamada bulunulan Weber’in araştırmaları, onun özellikle en ünlü çalışması olan ve toplu eserler olarak yeniden basılan dinlerin sosyolojisi üzerine yazdığı Die Protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismu/Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu isimli eseridir.   

3Almanca bir sözcük olan Wissenssoziologie/Bilgi Sosyolojisinin en iyi isimleri olarak zikredilmeleri gerekenler Max Scheler ve Karl Mannheim’dir.  Bu ikilinin Almanca Sözcükte, Sosyoloji üzerine yazdıkları Handwörterbuch der Soziologie/Sosyoloji El Sözlüğü isimli makale bu konuya girişe hizmet edebilir.   

4 Ben aralarında bir rahipte olan inanmış bütün dindarlar arasında bazı radikal Katoliklerin, bu görüşte olanları ile karşılaştım ki, bunlar kendilerini inançlarıyla ilgili meseleler dışında Marksist olarak tanıtmışlardır.

5 Engels hayatının geç döneminde, bunu özgürce kabul etmiştir. Plehanov (çn: Rusya’da sosyal demokrat hareketin kurucusu olan ve kendisini “Marksist” olarak tanımlayan ilk Rus Marksist teorisyen ve filozof) bu konuda daha da ileri gitmiştir.   

6 Okuyucu, kişinin sınıfların ne olduğuna ve neyin var olduğuna ilişkin görüşlerinin, bu sınıfların çıkarlarının ne olduğunu ve her bir sınıfın “o” nu – örneğin liderleriyle veya rütbe ve sırayla – nasıl hareket edeceğini benzeri olmayan bir şekilde belirlemediğini kavrayacak, uzun veya kısa vadede, hatalı ya da doğru olarak, kişinin çıkarı ya da çıkarları olduğunu düşünecek ya da hissedecektir. Grup çıkarları sorunu, incelenen grupların doğasından tamamen bağımsız olarak, kendi başına dikenlerle ve tuzaklarla dolu olan bir sorundur.

7 Bir başka örnek daha sonra konu edilecek olan emperyalizmin sosyalist teorisidir. O. Bauer’in (çn: Avusturya Marksizminin teorisyenlerinden olan sosyal demokrat politikacı Otto Bauer) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda yaşayan farklı ırklar arasındaki düşmanlıklar ve kapitalistler ile işçiler açısından sınıf mücadelelerini yorumlayan 1905 tarihli Die Nationalitätenfrage und die Sozialdemokratie/Milliyetler Sorunu ve Sosyal Demokrasi isimli eseri bu konuda zikredilmeye değer olmakla ve bu eser ustalıkla yazılmış bulunmakla birlikte, bunun analizinde kullanılan araçlar yetersizdir.   

8 Bakınız Kapital, cilt i, bölüm xxvi: “The Secret of Primitive Accumulation/İlkel Birikimin Sırrı”

9 Bu husustan söz etmem gerekse de, ben klasik teorinin Marks’ın iddia ettiği kadar yanlış olduğu hususunda ısrarlı olmayacağım. “Sermaye biriktirmek/tasarruf etmek” edebi anlamda, özellikle kapitalizmin erken dönemlerinde, önemsiz bir “özgün birikim” metodudur. Kaldı ki,  bununla aynı olmamakla birlikte, buna benzer bir başka metot daha vardır. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, çalışmak için sadece basit donanımları olan barakalar ve insanların buralarda elleriyle çalışarak yapabilecekleri işler vardı. Bu tür durumlarda, müstakbel kapitalist, küçük bir miktar tasarruf fonuna, el emeğine ve akla ihtiyaç duyuyordu.     

10 Marks’ın dışındaki pek çok sosyalist yazar, güç unsurunun açıklayıcı değerini ve gücün fiziksel araçlarla uygulanarak sergilenmesini eleştirmemiş ve buna güvenmişlerdir. Mesela, Ferdinand Lassalle, (çn: Alman filozof ve sosyalist aktivist) hükümet otoritesine ilişkin açıklamasında, top ve süngülerin azıcık ötesini önermektedir. Bu bana göre, pek çok insanın bu tür bir sosyolojinin kör zayıflığına karşı bir merak kaynağı olmalıdır, öyle ki, gücün toplar üzerinde kontrole neden olduğunu söylemenin, (ve insanlar bunları kullanmayı istemektedir) toplar üzerindeki kontrolün güç oluşturduğunu söylemekten çok daha doğru olacağı açıktır.  

11 Bu, Marks’ın öğretisinin K.Rodbertus’un (çn: Alman sosyalist iktisatçı) öğretisiyle olan benzerliğini oluşturmaktadır.

12 W.Sombart, (çn: Alman Tarihçi Okulu mensubu olan ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya’nın önde gelen tarihçisi ve sosyoloğu) Theorie des Modernen Kapitaismus/Modern Kapitalizmin Teorisi isimli eserinin birinci baskısında, bu durumları fazlasıyla açıklamaya çalışmıştır. Ancak Sombart’ın kendisinin de daha sonra kabul edeceği üzere, ilk sermaye birikiminin oluşumunun tamamen toprak kirası temelinde açıklanmaya çalışılmasının sonucu umut verici olmamıştır.           

13 Biz soygunun ve yağmanın varlığını en geniş şekliyle kabul etsek de, bu kabul, aklın alanının bunu suç işlemeksizin yaptığı gerçeğine dayanır. Soygun ve talan pek çok yerde ve zamanda ticari sermayenin oluşmasını sağlamıştır. Bunun bilinen örnekleri, İngiltere kadar Fenike’nin de zenginliğidir. Ama yine de bu konudaki Marksist açıklama yetersizdir, çünkü soygunun ve yağmanın başarısı soyguncunun ve yağmacının kişisel becerisine dayanır. Bu kabul edildiğinde, sosyal tabakalaşmanın çok daha farklı bir teorisi ortaya çıkar.            

KISA BİR PAZAR MUHABBETİ!

Ahmet Arif’in “Akşam Erken İner Mahpushaneye” isimli şiirinin “…Vurulsam kaybolsam derim, / Çırılçıplak, bir kavgada, / Erkekçe olsun isterim, / Dostluk da, düşmanlık da. / Hiçbiri olmaz halbuki …” dizeleri geldi aklıma. 

Bunu düşündüm, bir de bunların sadece akşamın erken indiği mahpushanede değil, “Hadrianus’un ya da Antonious’un yahut İskender’in ve Croisos’un” veya Bizans’ın, Osmanlı’nın, Fransız’ın, İngiliz’in saraylarında da böyle olduğunu, “bunların her birinde oyunların aynı, sadece oyuncuların farklı olduğunu” düşündüm. 

Yani ve ne yazık ki, dünden bugüne hayatta da, ne kavgalar, ne dostluklar, ne de düşmanlıklar, hemen hiçbir yer de ve hiç bir zaman da mertçe değil.       

Sonra Homeros’un, İlyada’da da şiirsel bir dille yazdığı şu cümlelerini düşündüm: “Rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları. Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran veya seni lanetleyen ya da gizli gizli seni kınayan yahut alaya alan insanlar da; yapraklar gibidir sen göçüp gittikten sonra, seni anlatacak olanlar da. Onların hepsi ilk baharda doğarlar, sonra rüzgar gelir ve yere savurur onları, sonra orman onların yerine yenilerini üretir. Zira olgun başaklar gibi biçilir hayatımız, biri var olurken, bir diğeri yok olur.” 

Onun için Buda “Her merhaba,  yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir” demiştir. Onun için Bob Dylan, “bir adama, adam dememiz için ne kadar yol kat etmesi gerekir’ diye sorarak başladığı, o çok sevilen “Blowin’ In The Wind” isimli şarkısında: “sen adam olmak için çalış, yollar kat et, denizleri aşıp geldikleri için yorulan güvercinlerin kumlarda dinlenmelerini seyret, top güllerinin sesini dinle, insanların ağlamalarını duy, güzelliğini görmek, sonsuzluğunu anlayabilmek için gökyüzüne bak, dağları döven denizin dalgalarını hayal et, insanların özgürlük için verdikleri mücadeleyi düşün, bazı şeyleri görmemek için günde kaç kez başını başka yönlere çevirdiğini anımsa, ama unutma, bütün bunlar ve daha başkaca şeyler rüzgarla beraber uçar gider” diyor  

Yani işte, top gülleleri de, denizler aşan ve sonra gelip kumlarda uyuyan güvercinler de, hemen her gün baktığımız gökyüzü de, dağların eteklerindeki kayalıkları döverek yıkayan denizin dalgaları da, duyduklarımız da, gördüklerimiz de, okuduklarımız da, yazdıklarımız da, aşk da, mutluluk da, acı da, şan ve şöhret de, iktidar da geçicidir ve hepsi zamanla ve rüzgarla beraber uçup gider. Ve sonra hepsi, her şey unutulur.  

Sadece bunlar değil, tıpkı Marcus Aurelius’un Türkçeye “Düşünceler” adıyla tercüme edilen “Pensieri” isimli kitabında yazdığı gibi: “Gösterişli geçit törenleri, sahnede oynanan oyunlar, sığır ve koyun sürüleri, vuruşan kılıçlar, köpeğe atılan bir kemik, bir balık havuzuna atılmış ekmek kırıntıları, karıncaların uğraşıp didinmeleri, ürkmüş farelerin çılgınca koşuşturmaları, iplerinden çekilerek oynatılan kuklalar” da, bir gün gelip rüzgarla beraber uçup gidiyor ve yok oluyor. 

Zira hayatta da, kimi şeyler doğma sancısı, kimi şeyler de ölme korkusu içindedir. Ama bu sonsuz akış, bu sonsuz devran, bu sonsuz değişim ve dönüşüm, dünyayı ve hayatı hiç durmadan yenilemektedir. 

Peki, her şeyin geçici olduğu bu hayatta önemli olan, senden geriye kalacak olan nedir? Hayatta iken yaptıkların, ettiklerin, eylediklerin, başkalarının hayatına dokundurduklarındır. Bunlardır seni öldükten sonra da öldürmeyecek olanlar.

Son birkaç söz. Onu da Cahit Sıtkı yazıyor o güzel dizelerinde: “Ne doğan güne hükmüm geçer, / Ne halden anlayan bulunur; / Ah aklımdan ölümüm geçer; / Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. / Ve gönül Tanrısına der ki: / Pervam yok verdiğin elemden; /Her mihnet kabulüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden!” 

İşte böyle bir şey! 
     

İNSANLIK TARİHİNDE YILDIZIN PARLADIĞI ANLAR!

Yazının başlığını görünce, sanırım içeriğini ve yazarını hatırladınız. Stefan Zweig’in yıllar sonra yeniden okuduğum çok bilinen kitabının adıdır “İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar.” Zweig, bu kitabı ile insanlık tarihinde iz bırakan, geçmişin karanlığına ışık tutan değişik zamanlara, değişik yerlere, değişik insanlara ait önemli an’lara tanıklık etmekte, insanlık tarihine yön veren on dört ayrı tarihsel olayı, insanı ve an’ı, tarihsel gerçekliği içinde okurları ile paylaşmaktadır.

Nitekim yazdığı bu kitapla ilgili açıklamasında ve kitabını takdiminde Zweig şöyle diyor: “Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate, çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi, hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar. İşte bu kitabımla, değişik zamanlara, değişik bölgelere ait kimi önemli anları, İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar’ı anımsatmaya çalıştım. Kitapta yer alan tarihsel olayları anlatırken, gerçekleri hiçbir biçimde değiştirmedim, onları sadece katkılarımla renklendirip zenginleştirmedim. Çünkü tarih, kusursuzluğa ulaştığı böylesine eşsiz anlarda, kendisine yardım için uzanan ellere gereksinim duymaz.

Fouche, Bir Politikacının Portresi”, “Balzac”, “Bir Yaşam Öyküsü, Magellan, Amerigo: Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi”, “Marie Antoinette”, “Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin’e” gibi eserleri ile tarihi ve tarihi kahramanları, hem düşsel hem de tarihsel karakterleriyle anlattığını bildiğimiz ve okuduğumuz Stefan Zweig, olağanüstü güzellikteki bu eserinde de, insanlık tarihine yön vermiş olan belirleyici an’lara, bu bağlamda Fatih Sultan Mehmed’den Händel’e, Dostoyevski’den Tolstoy’a, Lenin’e, Napoléon’a, Goethe’ye, Scott’a kadar olan on dört an’a, o an’ların ve koşulların dayattığı sınırların aşılmasına, insanlığın yazgısı etkileyen ve değiştiren fetihlere, keşiflere, yıkımlara, büyük yaratıcılıklara ışık tutuyor.

O an’ları yaşayan ve Zweig’in deyimiyle “çalışarak ebediyete katılan” o insanlar, çalıştıklarından, yaptıklarından dolayı “ hiç yorgun olmadıklarını, insanı sadece kararsızlığın yorgun düşürdüğünü, her türlü çabanın ve çalışmanın insanı özgürleştirdiğini” söylerler.

Mesela Tolstoy’un en büyük öğretmeni, insanlar, insanlık için yaptığı mücadeleler, bu mücadelelerde insanlar yüzünden çektiği acılardır. Zira çekilen acıların, yaşanan hayal kırıklıklarının, insanı daha çok çalışmaya ve üretmeye iten motive edici bir gücü vardır.

Nitekim Zweig, Johann Wolfgang Von Goethe’nin “ruhsal durumumun anı defteri” olarak tanımladığı Marienbad Ağıtı’nı 74 yaşında iken 19 yaşındaki Ulrike von Levetzow’a olan karşılıksız aşkından beslenerek yaptığını, yaşadığı bu hayal kırıklığının Goethe’yi daha çok çalışmaya, daha çok üretmeye sevk ettiğini, bu sayede Goethe’nin en büyük eseri olan Faust’u yazdığını ifade eder.

Yine özel hayatı çalkantılarla, inişlerle çıkışlarla geçen Georg Friedrich Händel’in, ünlü oratoryosu Messiah’ı, hayatının bu iniş çıkış anlarında ölmeyen ruhunun verdiği esinle bestelemesi, Zweig’in eserinde yer verdiği insanın yıldızının parlayan an’larından birisidir.   

V. G. Belinski’nin, çarlık düzenini aklamaya çalışan Gogol’a yanıt olarak yazdığı mektubu okuyan, bu nedenle tutuklanan ve kurşuna dizilerek idamına karar verilen, ama Çar I. Nikolay tarafından affedildiğini kurşuna dizilmiş bir şekilde öldürülmeyi beklerken öğrenen Dostoyevski’nin, yaşadığı bu travmayı Zweig eserinde, “Bir Yiğitlik Anı” adlı şiirle anlatır. Bu travma Dostoyevski’nin hayatında bir dönüşümün başladığı, yeni bir sayfanın açıldığı an’dır. Nitekim Dostoyevski ünlü romanı “Suç ve Ceza”yı bu olay sonrasında yazar.

Kararsızlık ve inisiyatifsizlik, bir insan için, bir siyasetçi için, bir asker için son derece önemli bir eksikliktir. Bu noktadan hareketle Zweig, Waterloo Savaşı’nın Fransızların aleyhine sonuçlanmasını, Napoléon Bonaparte’in Mareşali Emmanuel de Grouchy’nin, savaşın değişen dengelerine karşı inisiyatif kullanarak karar alamamasına bağlar.  

Zweig, bu eserinin satır aralarında başkaca mesajlar da verir. Mesela, “uşak olmaktan bir türlü kurtulamayan zayıf karakterli insanların, sadece kendilerine verilen emirleri yerine getirdiklerini, kaderin çağrısına kulak asmadıklarını” yazar. Kimilerini “insan onuruna layık hiçbir düzen zor kullanılarak kurulamaz. Silaha başvurur vurmaz, başka bir dikta rejimi kurmuş olursunuz ve böylece yok etmek istediğiniz insanları yüceltirsiniz” diyerek uyarır. İktidar hırsıyla hareket eden insanları ve özellikle siyasileri, “İktidar hırslıları için düşünce ve fikir ve hatta onur değil, sadece güç ve ele geçirecekleri ganimet önemlidi.” sözleri ile teşhis ve teşhir eder.

Zweig’ın bu ve yukarıda sözünü ettiğim eserlerinde yazdıklarını okuyunca, resmi tarihte bize anlatılanlarla gerçek tarih arasında olanları ve yaşananları ve bunun ikisinin arasındaki farkı çok daha iyi anlıyor insan.

Ve Zweig, bu ikisi arasındaki farkı anlatmak için şunları yazıyor kitabında; “İnsan hayatında çok nadiren alçakgönüllülük gösteren o büyük an, kendisinden yararlanmasını bilmeyenlerden son derece korkunç intikam alır. O büyük an, ürkekleri aşağılamayla geriye iter ve yeryüzünün bir başka tanrısı olan yılmayan yaradılışları ise, ateşli kolları arasına alıp kahramanların gökyüzüne yükseltir. O bir tek saniyeyi, layık olmadığı halde kendisini kadere söz geçirecek yere yükseltmiş ise, o saniyeyi hiçbir şey bir daha geri getiremez. Şans, çok sevdiklerine karşı bile her zaman cömert değildir ve ilahların, ölümsüzlere unutulmaz işler başarma imkânını bir defadan fazla verdikleri az görülmüştür.”

Zweig’ın “İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar” isimli kitabında mercek altına aldığı an’ları  yaşayan ve yaşatan o insanların her biri, tam da “Kolera Günlerinde Aşk”  isimli romanında, ‘İnsanlar annelerinin onları doğurmasıyla dünyaya gelmezler sadece, bu hayat onları doğmaya mecbur da eder’ diye yazan Gabriel Garcia Marquez’in “hayatın onları doğmaya mecbur ettiği insanlardır.

Dünya için, insanlık için, insanlığın yararı veya zararı için olmasa da, diğer bir deyişle dünyanın veya insanlığın tarihini değiştirmiş bir yıldızın parladığın bir an olmasa da, bizim kendi kişisel hayatımızda ve tarihimizde etkili olan böyle an’lar vardır aslında O anlarda yaptıklarımızla, yapmadıklarımızla, söylediklerimizle, söylemediklerimizle, verdiğimiz kararlarla, kendi hayatımızı veya başkalarının hayatını etkilemiş ve değiştirmişizdir ya da etkilemiş ve değiştirmiş olabiliriz.

Ya da tam aksine “beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın” diyerek, sadece olanları ve hayatı seyretmişizdir.