KISA BİR PAZAR MUHABBETİ! Ahmet Arif’in “Akşam Erken İner Mahpushaneye” isimli şiirinin “…Vurulsam kaybolsam derim, / Çırılçıplak, bir kavgada, / Erkekçe olsun isterim, / Dostluk da, düşmanlık da. / Hiçbiri olmaz halbuki …” dizeleri geldi aklıma. Bunu düşündüm, bir de bunların sadece akşamın erken indiği mahpushanede değil, “Hadrianus’un ya da Antonious’un yahut İskender’in ve Croisos’un” veya Bizans’ın, Osmanlı’nın, Fransız’ın, İngiliz’in saraylarında da böyle olduğunu, “bunların her birinde oyunların aynı, sadece oyuncuların farklı olduğunu” düşündüm. Yani ve ne yazık ki, dünden bugüne hayatta da, ne kavgalar, ne dostluklar, ne de düşmanlıklar, hemen hiçbir yer de ve hiç bir zaman da mertçe değil. Sonra Homeros’un, İlyada’da da şiirsel bir dille yazdığı şu cümlelerini düşündüm: “Rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları. Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran veya seni lanetleyen ya da gizli gizli seni kınayan yahut alaya alan insanlar da; yapraklar gibidir sen göçüp gittikten sonra, seni anlatacak olanlar da. Onların hepsi ilk baharda doğarlar, sonra rüzgar gelir ve yere savurur onları, sonra orman onların yerine yenilerini üretir. Zira olgun başaklar gibi biçilir hayatımız, biri var olurken, bir diğeri yok olur.” Onun için Buda “Her merhaba, yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir” demiştir. Onun için Bob Dylan, “bir adama, adam dememiz için ne kadar yol kat etmesi gerekir’ diye sorarak başladığı, o çok sevilen “Blowin’ In The Wind” isimli şarkısında: “sen adam olmak için çalış, yollar kat et, denizleri aşıp geldikleri için yorulan güvercinlerin kumlarda dinlenmelerini seyret, top güllerinin sesini dinle, insanların ağlamalarını duy, güzelliğini görmek, sonsuzluğunu anlayabilmek için gökyüzüne bak, dağları döven denizin dalgalarını hayal et, insanların özgürlük için verdikleri mücadeleyi düşün, bazı şeyleri görmemek için günde kaç kez başını başka yönlere çevirdiğini anımsa, ama unutma, bütün bunlar ve daha başkaca şeyler rüzgarla beraber uçar gider” diyor Yani işte, top gülleleri de, denizler aşan ve sonra gelip kumlarda uyuyan güvercinler de, hemen her gün baktığımız gökyüzü de, dağların eteklerindeki kayalıkları döverek yıkayan denizin dalgaları da, duyduklarımız da, gördüklerimiz de, okuduklarımız da, yazdıklarımız da, aşk da, mutluluk da, acı da, şan ve şöhret de, iktidar da geçicidir ve hepsi zamanla ve rüzgarla beraber uçup gider. Ve sonra hepsi, her şey unutulur. Sadece bunlar değil, tıpkı Marcus Aurelius’un Türkçeye “Düşünceler” adıyla tercüme edilen “Pensieri” isimli kitabında yazdığı gibi: “Gösterişli geçit törenleri, sahnede oynanan oyunlar, sığır ve koyun sürüleri, vuruşan kılıçlar, köpeğe atılan bir kemik, bir balık havuzuna atılmış ekmek kırıntıları, karıncaların uğraşıp didinmeleri, ürkmüş farelerin çılgınca koşuşturmaları, iplerinden çekilerek oynatılan kuklalar” da, bir gün gelip rüzgarla beraber uçup gidiyor ve yok oluyor. Zira hayatta da, kimi şeyler doğma sancısı, kimi şeyler de ölme korkusu içindedir. Ama bu sonsuz akış, bu sonsuz devran, bu sonsuz değişim ve dönüşüm, dünyayı ve hayatı hiç durmadan yenilemektedir. Peki, her şeyin geçici olduğu bu hayatta önemli olan, senden geriye kalacak olan nedir? Hayatta iken yaptıkların, ettiklerin, eylediklerin, başkalarının hayatına dokundurduklarındır. Bunlardır seni öldükten sonra da öldürmeyecek olanlar. Son birkaç söz. Onu da Cahit Sıtkı yazıyor o güzel dizelerinde: “Ne doğan güne hükmüm geçer, / Ne halden anlayan bulunur; / Ah aklımdan ölümüm geçer; / Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. / Ve gönül Tanrısına der ki: / Pervam yok verdiğin elemden; /Her mihnet kabulüm, yeter ki / Gün eksilmesin penceremden!” İşte böyle bir şey!
