AVUKATLIĞIN MAHİYETİ VE AMACI *  – 

Avukatlık Kanunu’nun iki fıkradan oluşan “Avukatlığın Mahiyeti” başlıklı 1.maddesinin 1.fıkrası hükmü “Avukatlık, kamu hizmeti ve bir serbest meslektir”, ikinci fıkrası ise “Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder” şeklindedir.   

Sözü edilen bu maddenin 1.fıkrası hükmünde avukatlık mesleğinin kamu hizmeti niteliğinin yanı sıra serbest bir meslek olduğunun ifade edilmiş olması, onun ticari bir faaliyet olarak kabul edilmemesi, her biri ticari bir faaliyet olan tacirlikten, esnaflıktan ayrı ve farklı olmasına işaret edilmek istenilmesi nedeniyledir.

Bu maddede vurgu yapılan serbestlik nitelemesinin ve sıfatının, avukatlık mesleğinin bir başıboşluk mesleği olduğu ve bu mesleğin icrasında her şeyin serbestçe yapılabileceği anlamına gelmediği, o anlamda bir serbestliği ve özgürlüğü içermediği, aksine bir hukuk ve kanun kişisi olarak avukatın, herkesten daha çok hukukla, kanunla, mesleğin etik kurallarıyla, iş ahlakının gerektirdikleriyle bağlı olduğu ve olması gerektiği hususu aşikardır.

Avukatlık mesleğinin bağımsız, özgür ve serbest bir meslek olduğu, kar ve ticari amaçlı bir meslek olmadığı hususu, sadece bizim ülkemiz yasasında düzenlenen bir husus değildir. Bu bağlamda, aynı düzenleme Almanya Avukatlık Yasası’nın Birinci Bölümü’nün 2.maddesinde, Lüksemburg Avukatlık Yasası’nın 1.maddesinde, Slovenya Avukatlık Yasası’nın 3.maddesinde, Finlandiya Avukatlık Yasası’nın 1.bölümünün 1.maddesinde de vardır.

Bu maddenin 2.fıkrasında yer alan “avukatın yargının kurucu olduğu” ifadesi, aynı zamanda bir hakkın teslimi niteliğindedir. Zira yargılama faaliyeti iddia, savunma ve hüküm unsurlarını, yani tez, antitez ve sentez olgularını içeren kolektif, diyalektik ve demokratik bir süreçtir. Esasen hüküm veya karar dediğimiz sentezin olması için ortada bir iddia edenin, (ceza yargılamasında savcı ve şikayetçi/müdahil taraf; hukuk davalarında davacı taraf), bir savunanın (ceza yargılamasında sanığın/şüphelinin; hukuk davasında davalı taraf) ve bir karar verenin (yargıç) varlığı şarttır.

Dolayısıyla bu üçlü yargılama faaliyetinin kurucu unsurlarıdır. Esasen biri olmadan diğerinin olmasının bir anlamı ve yararı yoktur. Bunların arasındaki ilişki bir hiyerarşik ilişki değildir. Yani, bunlardan hiçbirisi diğerinin üstü ve amiri konumunda değildir. Her birinin partisyonu, işlevi, görevi, yetkisi farklıdır. Esasen bunlardan birisinin yokluğu veya görevini yapmaması, yapamaması ya da eksik yapması sürecin demokratik işleyişine ve yargılama faaliyetinin amacına aykırılık olacağı gibi, verilecek kararın da hakkaniyete ve adalete uygun olmaması sonucunu doğuracaktır. Bu ise hem hakkın özüne zarar verecek, hem de bireylerin ve onların oluşturduğu toplumun adalete, yargıya, en başta gelen görevi adaleti sağlamak ve gerçekleştirmek olan devlete olan güvenini ve inancını ciddi şekilde aşındıracaktır.     

Ne var ki, Avukatlık Kanunu’nun 1/2.maddesinde yer alan “avukatın yargının kurucu olduğu” ifadesi son derece isabetli olmakla birlikte fiili gerçeğe uygun değildir. Şöyle ki, kimi davalarda ve zamanlarda avukatın görevini hakkıyla yapması, kendisini yargılama faaliyetinin asli unsuru ve patronu, avukatları ise aksesuar olarak gören yargıçlar tarafından yargılamanın disiplinini sağlamak adına engellenmekte, özellikle ceza davalarında savcıya açık olan bazı bilgi ve belgeler, ne yazık ki avukatların erişimine kapalı tutulmaktadır. Bu uygulama savunma görevinin hakkıyla ve layıkıyla yapılması yönünden önemli bir engel olmasının yanı sıra sürecin ve faaliyetin demokratik işleyişine zarar vermekte ve yine gerek anayasa, gerekse uluslararası hukukun teminat altına aldığı evrensel bir hukuk kuralı olan adil yargılama hakkı kapsamında bulunan “silahların eşitliği” ilkesine de açıkça aykırılık teşkil etmektedir.            

Avukatlık Kanunu’nun 2/1-2.maddesi hükmüne göre, avukatlığın amacı “hukuki münasebetlerin düzenlenmesine, her türlü hukukî mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesine ve genellikle hukuk kurallarının tam olarak uygulanması hususunda yargı organları ve hakemlerle resmî ve özel kurul ve kurumlara yardım etmektir. Avukat bu amaçla hukukî bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder” şeklinde belirlenmiştir.

Avukatın sermayesi, bilgi, zaman ve deneyimden oluşmakla, her üçü de değerli olan bu üç sermaye aracı da, anılan maddenin 2.fıkrası gereğince adalet hizmetinin emrindedir ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36./1.maddesinde öngörülen “hak arama özgürlüğü” çerçevesinde hak arayan kişilerin yararlanmasına özgülenmiştir.

Kaldı ki avukatlık mesleği sadece kişilerin hak arama özgürlüklerinin ciddi bir aracı olmadığı gibi, avukatın görevi sadece kanun çerçevesinde iş sahiplerine hizmet ve onların talimatlarını yerine getirmekle sınırlı da değildir. Bu bağlamda, avukat, hukukun üstünlüğüne saygı ilkesi üzerine kurulmuş olan bir toplumda, kişilerin hak ve özgürlüklerinin savunulmasının ve sağlanmasının, buna bağlı olarak adaletin gerçekleştirilmesine hizmet etmenin yanı sıra, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konularında da topluma hizmet eden, etmesi gereken bir mesleğin sahibidir. Bütün bu nedenlerle, kişilerin ve toplumun avukatın mesleki faaliyetine saygı göstermesi, siyasi iktidarların ise avukatların çalışmalarına hem destek hem de yardımcı olmaları şarttır.

Yine bu madde ile birlikte mütalaa edilmesi gereken Avukatlık Kanunu’nun 35/1-2.maddesi hükümleri de “Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir. Baroda yazılı avukatlar, birinci fıkradakiler dışında kalan resmi dairelerdeki bütün işleri de takip edebilirler” şeklindedir.

Yukarıda içeriklerine yer verilen her iki maddenin amir hükümlerine göre, anılan maddelerde çerçevesi çizilen konularda ve alanlarda, avukatların ve avukatlık mesleğinin yasa ile kabul edilmiş tekeli vardır. Diğer bir deyişle bu hizmetlerin icra edilme hakkı ve yetkisi münhasıran avukatlara aittir. Dolayısıyla avukat olmayan herhangi bir kişinin bu alanlarda faaliyet göstermesi yasal değildir. Dahası böyle bir fiil, diğer bir deyişle, herhangi bir kişinin avukat olmadığı halde avukatlık hak ve yetkilerini kullanması, nitelikli dolandırıcılık (TCK.madde 158/1-d) resmi evrakta sahtecilik (TCK.madde 204/1) suçlarının yanı sıra, Avukatlık Kanunun 63/3 maddesinde düzenlenen suçu oluşturur. Bu suçların üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi veya bu amaçla teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde gerçekleştirilmesi ise suçun ağırlaştırılmış halidir. Anılan bu suçların karşılığı olan ceza hem hapis cezası ve hem de adli ve idari para cezalarıdır.

Avukatlık mesleğinin avukat olmayan kişiler tarafından icra edilemeyeceğine, icra edilmesi durumunda bunun suç olduğuna ve cezai yaptırımı bulunduğuna ilişkin düzenleme çağdaşımız olan hem her ülkede kabul edilmiş bir düzenlemedir. Bu bağlamda, İngiltere Avukatlık Yasası’nın, Macaristan Avukatlık Yasası’nın 234.maddesinde, Finlandiya Avukatlık Yasası’nın 2.bölümünün 11.maddesinde, Slovenya Avukatlık Yasası’nın 41.maddesinde bu hususta yer alan düzenlemeler ve cezai yaptırımlar vardır.

Ne var ki, Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 26.03.2018 tarih ve 2018/2213 E. sayılı kararı ile bu suçu işleyen kişinin fiilinin sadece idari para cezasını gerektirdiği yönündeki kararı bu husustaki caydırıcılığı ortadan kaldırmış ve “kaç paraysa o parayı öder avukatlık yapmaya devam ederim” anlayışının önünü açmıştır.

Avukatlık Kanunu’nun 2.maddesinin 3.fıkrası hükmü gereğince, yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar avukatlara görevlerini yerine getirmeleri hususunda yardımcı olmak zorundadırlar. Bu bağlamda, kanunlarındaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla, bu kurumlar, avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri avukatın incelemesine sunmakla yükümlüdürler, bu belgelerden örnek alınması ise vekaletname ibrazına bağlıdır.

Bu düzenlemeden amaç, avukatın dava açma veya açılmış bir davada savunma yapma hazırlığında olduğu süreçte, açılacak davaya veya yapacağı savunmaya esas olacak belgeleri ve bilgileri edinmesi, edindiği bu bilgi ve belgeler çerçevesinde iddia ve savunmasını sağlıklı bir hukuki temele oturtmasının ve dolayısıyla bir hak kaybına neden olmamasının ve yanı sıra davada delil olarak dayanacağı belgeleri mahkemeye bir an önce sunmak suretiyle zaman kaybına uğranılmamasının ve bu yolla yargılama sürecinin hızlandırılmasının sağlanmasıdır.

Yine kanunda yer alan “avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak” şeklindeki düzenleme, yasa koyucunun bir lütfu değildir, aksine savunma görevini üstlenen avukatın, bu görevini hakkıyla ve gereği gibi yapabilmesi ve bunun yapılmasında kamu yararı olduğu içindir. O nedenle, Avukatlık Kanunu’nun 2.maddesinin 3.fıkrasında tahdidi olarak sayılan kurum ve kuruluşlar bu konuda avukata yardımcı olmakla yükümlüdürler. Nitekim Danıştay 1. Dairesi’nin bu husustaki 10.04.2002 gün ve 2002/26 E. 2002/52 K. sayılı istişari nitelikteki kararında ve yine Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Sayılı Tavsiye Kararı’nda, bu zorunluluğa işaret edilmiştir.

Ne var ki, son derece isabetli bir şekilde yapılmış olan bu düzenlemenin gereği, kimi zaman maddede zorunlu tutulan kurum ve kuruluşların çıkardıkları kimi engeller nedeniyle, kimi zaman da avukatların bu maddede sağlanan hak ve olanaklardan gereği kadar yararlanmamalarından dolayı hakkıyla yerine getirilememektedir.

Her ne kadar anılan madde hükmüne uygun hareket etmemek, Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen görevi kötüye kullanma suçunu oluşturmakta ise de, Avukatlık Kanunu’nun 2.maddesinin 3.fıkrasında öngörülen amacın işlevsel hale getirilebilmesi için bu fiilin Avukatlık Kanunu’nda ya da Türk Ceza Kanunu’nda somutlaştırılmasında ve özel bir yaptırıma bağlanmasında yarar vardır.

* Avukatlık Hukuku – Av.Vedat Ahsen Coşar-A.Salih Akgül, Yetkin Yayınları  – 2021

Resim

JOHN RAWLS’UN ‘BİR ADALET TEORİSİ’ İSİMLİ ESERİ ÜZERİNE YAPILAN ELEŞTİRİLERE CEVABI –

Phoenix Yayınevi tarafından yayınlanan Türkçeye benim çevirdiğim  Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’un “Bir Adalet Teorisi” isimli eseri, hem hukuki, hem de siyasi bir kavram olan adalet üzerine bugüne kadar yazılmış olan en önemli eserlerden birisidir.

Çağdaş bir sosyal sözleşme teorisi olan ve o nedenle Rawls’un kitabına yazdığı önsözde “Benim amacım, örnekleri Locke, Roussseau ve Kant’da bulunan sosyal sözleşme teorisini genelleştirmek, benzer nitelikteki bu teorilerin yüksek düzeydeki soyutlamasına ulaşan bir adalet kavramı sunmaktır” şeklinde takdim ettiği eser, geleneksel sözleşme teorisyenleri olan Locke’un, Rousseau’nun ve Hobbes’un  sosyal sözleşme teorilerini yazmakla amaçladıkları gibi siyasal itaat yükümlülüğünün ve siyasal topluma, yani devlet merkezli topluma geçişin temelini ve nedenlerini araştırmaktadır.

Gerek geleneksel sözleşme teorileri, gerekse Rawls’un teorisi, tarihsel bir gerçeklik değil, hukuksal, siyasal, düşünsel, felsefi ve sosyolojik bir kurmacadır. Yani varsayımsaldır. Adalet anlayışı konusunda Rawls’u geleneksel sosyal sözleşme teorisyenlerinden ayıran en önemli husus, onun teorisinin temelini toplumdaki tüm değerlerin dağıtımının, gelir ve refahla sınırlı olmaması, özgürlük gibi, eşitlik gibi, siyasal güç gibi, hayatın sunduğu fırsatlar gibi anlamlı değerler üzerine kurulu olmasıdır.

Rawls’un adalet üzerine olan bu çalışmasının bir diğer özelliği, kendisinin de ifade ettiği üzere, bu çalışmanın, Anglo-Sakson siyasi düşüncesini uzun bir süreden bu yana çekip çeviren faydacılık/utilitarianism kuramına, sistemli ve kabul edilebilir bir alternatif oluşturacak bir adalet kavramı olmasıdır. Rawls’a göre böyle bir alternatif oluşturmak istemesinin birinci nedeni, faydacılık kuramının anayasal demokrasi kurumları temelinin zayıf olmasıdır

Yakın Doğu Üniversitesi’nin değerli akademisyenlerinden Prof. Dr. Mehmet Kocaoğlu’nun “John Rawls – Adalet Teorisi ve Temel Kavramlar” isimli okunmaya değer eserinde ifade ettiği üzere “Rawls, adil bir toplumda toplumsal işbirliğinin nasıl inşa edileceğine ilişkin izlenecek yolu sorgularken, bunun Tanrı iradesine ve ahlaki değerler düzenine bağlı yapılamayacağını, toplumsal işbirliğinin aktörleri olan eşit ve özgür bireylerin karşılıklı avantajı üzerine bir anlaşmayla mümkün olacağını belirtmektedir. Rawls’un teorisinde bu anlaşmaya orijinal pozisyon aracılığıyla ulaşılmaktadır.

Rawls’a göre “orijinal pozisyon/başlangıç durumu”, geleneksel sözleşme teorilerindeki “tabii hal/state of nature” durumuna, yani doğa durumuna tekabül eden bir kavramdır. Bu aynı zamanda, adalet ilkelerinin seçilmesinde işlevsel olan düşünsel ve fakat tarafsız bir zemindir. Rawls’un ifadesiyle orijinal pozisyon/başlangıç durumu, “eşit ve özgür bireylerin, adil işbirliği temelinde birleştikleri, bunun koşullarını belirledikleri ve yine bütün bunların kamusal olarak kabul edilebilirliğini aradıkları bir pozisyondur.

Kurmaca, yani varsayımsal bir durum olan orijinal pozisyondaki/başlangıç durumundaki insanlar, “veil of ignorance/ cehalet perdesi” arkasında, alternatif adalet ilkelerini araştırmakta ve tartışmakta, bu ilkelerin ihtiyaçları karşılamasının gerekliliği içinde hareket etmekte, özgür ve eşit bireyler olarak adalet ilkelerini bu bilinçle ve bizzat kendileri seçmektedirler.

Rawls’a göre, başlangıç durumunun esaslı özellikleri arasında, hiç kimsenin o kişinin toplumdaki yerini, sınıfını, sosyal statüsünü bilmemesinin yanı sıra, o kişinin kendisinin de, doğal varlıkların, yeteneklerin, zekânın, kuvvetin ve benzeri diğer şeylerin dağıtılmasındaki kendi şansını bilmemesi vardır. Dahası Rawls, bu durumda olan tarafların, kendi iyi kavramları ile özel psikolojik eğilimlerini de bilmediklerini varsayar. Zira adalet ilkeleri bir cehalet perdesinin arkasından seçilmiştir.

Seçimin bu şekilde yapılmış olması, Rawls’a göre doğal bir şans veya beklenmedik durumlar tarafından belirlenen seçim ilkelerinin, hiç kimsenin lehine ya da aleyhine olmamasını sağlamaktadır. Herkes benzer bir şekilde konumlandığında, hiç kimse kendi lehine ya da aleyhine olan ilkeleri biçimlendirme gücüne sahip olamaz ve dolayısıyla adalet ilkeleri bir pazarlığın ve adil bir anlaşmanın sonucunda oluşur.

Rawls bu eserinde, sadece hukukun, hukuk devletinin, hukukun üstünlüğünün, kendi ifadesiyle, “düşünce sisteminin bir gerçeği olarak, sosyal kurumların en önde gelen erdemi olan adalet” kavramını ele almamış, “Sivil İtaatsizlik, Vicdani Ret, Ahlak, Yetki/Otorite Ahlakı, Ortaklık/İştirak Ahlakı, İlkeler Ahlakı, Ahlaki Duyguların Nitelikleri, Ahlak Psikolojisinin İlkeleri, Eşitlik, Özgürlük Kavramı, Vicdan Özgürlüğü, Hoşgörü, Hoşgörüsüzlüğün Hoşgörüsü, Siyasal Adalet ve Anayasa, Sosyal Adalet, Katılma İlkesinin Sınırları, Sezgicilik, Faydacılık, Hedonizm/Hazcılık, İstikrar, İyilik, Hınç, Kıskançlık, Utanç, Mükemmellik, Öz-saygı” gibi başlıklar altında: hukukun, siyasetin, hukuk ve siyaset biliminin, siyaset felsefesinin, genel felsefenin, ahlakın, etiğin, insani özelliklerin ve değerlerin her birini de ayrı ayrı ele alıp incelemiştir.

Eserin yayınlanması sonrasında, eserle ilgili olarak çok sayıda eleştiri yapılmış, bu amaçla makaleler ve kitaplar yazılmıştır.  

Rawls, bu eleştirilere karşı kayıtsız kalmamış ve bu eleştirilere, eserinin gözden geçirilmiş baskısına yazdığı önsözle cevap vermiştir.

Konuya ilgi duyanlara yararlı olacağı düşüncesiyle, aşağıda Rawls’un bu önsözünü sunuyorum.  

GENİŞLETİLMİŞ BASKI İÇİN ÖNSÖZ –

Bir Adalet Teorisi”nin gözden geçirilen bu baskısı için önsöz yazıyor olmaktan dolayı son derece memnunum. Çalışmamın ilk baskısına yönelik pek çok eleştiriye rağmen, ben hâlâ çalışmamın merkezini oluşturan görüşleri savunuyor ve eserimin temel çerçevesini kabul ediyorum. Elbette belirli bazı şeyleri farklı şekilde yaptığımı, daha sonra bunların üzerinde önemli bazı düzeltmelerde bulunduğumu birilerinin görmesini istiyorum. Bu münasebetle, bazı yazarların söyledikleri gibi “Bir Adalet Teorisi”ni bugün yeniden yazıyor olsaydım, asla ve tamamen ayrı bir kitap yazmayacağımın bilinmesini istiyorum.

Şubat ve Mart 1975’de kitabımın İngilizce ilk metni, o yıl Almanca olarak basılacağı için dikkate değer biçimde gözden geçirildi. Bildiğim kadarıyla daha sonra yapılan tercümeler, o tarihe kadar yapılan düzeltmeleri kapsıyordu ve o nedenle daha fazla eklemede bulunmayı gerektirmiyordu. Dolayısıyla bütün tercümeler gözden geçirilen bu metin üzerinden yapıldı. O aşamaya kadar gözden geçirilen bu metnin kapsadığından daha anlamlı bir düzeltme yapılmadı. Yapılan bütün düzeltmeleri içeren gözden geçirilen bu baskının tercümesi, (titizliğini korumayı sağladı) kanımca öncekilerden ve hatta İngilizce aslından da daha iyi oldu.

Başkaca önemli düzeltmeleri ve bu düzeltmelerin neden yapıldığını değerlendirmeden önce, “Bir Adalet Teorisi” isimli kitabımda, adalet kavramı üzerine sunduğum ve “hakkaniyet olarak adalet”  şeklinde isimlendirdiğim kavramı değerlendirmek istiyorum. Çünkü bu kavramın merkezi fikrini ve amacını, anayasal demokrasi yönünden felsefi bir kavram olarak görüyorum. Umudum, hakkaniyet olarak adalet kavramının, değişik siyasal yorumlar düşüncesini ve demokratik geleneğin ortak çekirdeğinin en hayati parçasını, tam ve doyurucu olarak ifade etmese dahi, yararlı ve kabul edilebilir olduğu yönündedir.

Bu kavramın merkezi amaç ve fikirleri hususunda, ilk baskının önsözüne yollamada bulunuyorum. İlk baskının önsözünün ikinci ve üçüncü paragrafında açıkladığım üzere, öyle ya da böyle Anglo-Sakson siyasi düşüncesini uzun bir süreden bu yana çekip çeviren faydacılık kuramına**, sistemli ve kabul edilebilir bir alternatif oluşturacak bir adalet kavramı üzerinde çalıştım. Böyle bir alternatif oluşturmak istememin birinci nedeni, faydacılık kuramının anayasal demokrasi kurumları temelinin zayıf olduğuna ilişkin düşüncemdir. Özellikle ifade etmek isterim ki, faydacılık kuramının, demokratik kurumlar adına birincil önemde ve mutlak bir gereksinim olduğuna, yine yurttaşların serbest ve eşit insanlar olarak temel hak ve özgürlüklerine tatmin edici şekilde hizmet ettiğine inanmıyorum. O nedenle, daha genel ve soyut olan orijinal pozisyon/başlangıç durumu fikri aracılığıyla sosyal sözleşme fikrine katkıda bulunmaya çalıştım. Hakkaniyet olarak adaletin birinci amacı, temel hak ve özgürlükler ile bunların önceliği konusundaki inandırıcılığıdır. İkinci amacı, farklılık ilkesine ve hakkaniyetli fırsat eşitliği ilkesine öncülük yapan demokratik eşitlik anlayışının birleşmesini sağlamasıdır.[1]

Kitabımın ilk baskısında bulunan bazı zayıf noktaları, 1975 yılında yaptığım gözden geçirmelerle gidermeye çalıştım. Şimdi bunlara işaret etmeye çalışacağım. Bunu yaparken, bunların, önceki metni bilmeyenler yönünden anlaşılabilir olmamasından dolayı endişe duyuyorum. Bu hususu bir yana bırakırsak, özgürlük adına en ciddi zafiyet, 1973 yılında H.L.A. Hart tarafından yapılan eleştirel incelemede ifade edilen eksikliklerdir.[2] Hart’ın anlaşılmaz olduğuna işaret ettiği bazı hususlara, Paragraf 11,1’den başlayarak yaptığım gözden geçirmelerle açıklık getirdim. Ama yine de gözden geçirilen metinde özenle yapılan bu düzeltmelerin, tam olarak tatmin edici olduğunu söyleyemem. Bu konudaki daha iyi bir örneği, 1982 yılında yazdığım “Temel Özgürlükler ve Bunların Önceliği[3]isimli makalemde bulabilirsiniz. Bu makale, Hart’ın önemli itirazları göz önüne alınarak yapılan bir yanıtlama girişimidir.

Bu makalemde de ifade edildiği üzere, benim iki temel olgu olarak isimlendirdiğim, – adalet duygusu için yeterlilik ve iyi kavramı için bunların yeterliliği – temel hak ve özgürlükler ile bunların önceliğinin yeterli biçimde geliştirilmesi, tam ve bilgili olarak uygulanması, temel haklar ve özgürlükler ile bunların önceliği, yurttaşların tamamı için güvenceli olan eşitlik koşullarıdır. Çok kısa biçimde ifade etmek gerekir ise, buradaki birinci temel olgunun, adalet ilkelerinin, yurttaşların uyguladıkları adalet duygusu yoluyla toplumun temel yapısına uygulanması olduğu söylenebilir. İkinci temel olgu, yurttaşların kendi iyi kavramını oluşturmada, bunu rasyonel olarak takip ve revize etmede, pratik akıllarını ve düşünce güçlerini kullanmalarıdır. Her iki durumda da, yurttaşların kendi adil değerlerini (36’da sunulan bir düşünce), düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü dâhil eşit siyasal özgürlükler için ahlaki güçlerini, serbest, etkili ve bilgilendirilmiş biçimde kullanmalarının sağlanmış olması gerekir. Gözden geçirilen metinde, özgürlük adına bu değişikliklerin bulunduğunu ve bunun hakkaniyet olarak adalet kavramının çerçevesiyle uyumlu olduğunu söyleyebilirim. 

İlk baskıdaki ikinci ciddi zafiyet birincil değerler üzerine* olandır. Bunlar, değer üzerine olan Kısım VII’de, ne isterlerse istesinler, ne ve neden olurlarsa olsunlar, rasyonel kişiler için söylenmiş olan hususların bir açıklamasıdır. Üzülerek ifade etmek gerekir ise, değer üzerine söylenmiş olan bu sözler, birincil değerlerin sadece insan psikolojisinin doğal olgularına mı, yoksa belirli bir idealin kişinin kendi ahlak kavramına mı dayandığı hususunda bir çift anlamlılık yaratmıştır. Bu çift anlamlılık, sonraki lehine çözümlenmiş: Kişiler, iki ahlaki gücü (yukarıda sözü edilen) ve bu güçleri kullanmak ve geliştirmek hususunda yüksek oranda menfaat sahibi olarak gösterilmişlerdir. Bu kez birincil değerler, tamamlanmış bir hayat üzerinde toplumla olağan ve tam bir işbirliği içindeki kişilerin statülerinde, serbest ve eşit yurttaşlar olarak neye ihtiyaç duydukları şeklinde karakterize edilmiştir. Yurttaşlar yönünden birincil değerler indeksinde yapılan siyasal adalet amaçlı kişiler arası karşılaştırmalar ve bu değerler kişilerin ihtiyaç duydukları kişisel arzu ve tercihlerinin aksine verilmiş bir cevap olarak görülebilir. §15’den başlayarak yaptığım bu bakış açısı değişikliği, 1982 yılında yayınlanan “Sosyal Birlik ve Birincil Değerler” başlıklı makalemden itibaren yer verdiğim daha tam bir açıklamanın kısaltılmışıdır.[4] Temel özgürlükler adına yapılan değişikliklerde olduğu gibi, o açıklamanın içerdiği değişikliklerin de, gözden geçirilen metnin çerçevesiyle uyumlu olduğunu söyleyebilirim.

Özellikle Kısım III’de ve yine daha az da olsa Kısım IV’de pek çok düzeltme yapılmıştır. Kısım III’de yanlış anlamalara daha az neden olacak ve muhakemede bulunmaya olanak sağlayacak basit düzeltmeler yapmaya çalıştım. Bu düzeltmelerin çok fazla olduğunu ifade etmekle birlikte, bunların ilk baskıdaki yaklaşımımdan çok önemli bir uzaklıkta olmadığını düşünüyorum. Kısım V içindeki 44’dekiler korunarak yapılan düzeltmeler, bu bölümün anlaşılmasını sağlamak için yapılmaya çalışılmış; Kısım IX, §82 içindeki ilk altı paragraf, özgürlüğün önceliği için ileri sürülen argümandaki ciddi hatanın düzeltilmesi için yeniden yazılmış[5]ve yine bu bölümün kalan kısmında daha ileri bazı değişiklikler yapılmıştır. Biri temel özgürlükler, diğeri birincil değerler üzerinde yaptığım bu değişiklikler, benim nazarımda, düzeltmelerin niteliğini ve kapsamını belirtmek için yeterli göstergelerdir.

Bir Adalet Teorisi”ni şimdi yeniden yazsaydım iki şeyi farklı biçimde ele alırdım. Bunlardan birisi, orijinal pozisyondan (bakınız Kısım III’e) adaletin iki ilkesi (bakınız Kısım II) için olan argümanın sunulmasıyla ilgilidir. Deyim yerindeyse, bu ikisinin karşılaştırmalı olarak sunulması bence daha iyi olmuştur. Birincisinde, taraflar, adaletin iki ilkesi arasında, adalet ilkesinin fayda ilkesinin (ortalama) yegâne birimi olduğunu esas alarak bir karar vermelidirler. İkinci karşılaştırmada, taraflar, adaletin iki ilkesi arasında ve aynı ilkeler üzerinde sadece önemli bir değişiklik yaparak karar vermelidirler; çünkü burada fayda (ortalama) ilkesi, farklılık ilkesiyle yer değiştirmiştir (Bu yer değiştirme sonrasında, her iki ilke, benim isimlendirmemle karma kavram olmakla, bu husus, fayda ilkesinin sınırlarının öncelik ilkelerinin konusuna uygulanması olarak anlaşılmalıdır: Eşit özgürlükler ilkesi ve adil fırsat eşitliği ilkesi). Bu iki ilkenin karşılaştırılmasının kullanılması, eşit temel özgürlükler argümanının ve bunların önceliğinin, farklılık ilkesi argümanından ayrılması konusunda önemli bir değere sahiptir.  Farklılık ilkesinin daha kırılgan bir dengeyi içerdiği dikkate alındığında ve ilk nazarda, eşit temel özgürlükler ilkesi argümanı kanımca daha güçlüdür. Adaletin temel amacı olan hakkaniyete ulaşılabilmesi için, önce ilk karşılaştırmaya esas olan bu iki ilkenin uygulanması gerektiği açıktır. Ve hatta üçüncü karşılaştırmada dahi, fayda ilkesi yerine ikinci karşılaştırmanın karma kavramı olan ikinci ilke uygulanmalıdır. Ben, farklılık ilkesinin önemli olduğunu düşünmeyi sürdürüyor, iki ilkenin kurumsal arka planını tatmin edecek (ikinci karşılaştırmada olduğu gibi) bir olguyu kabul etmek üzerinde hâlâ uğraşıyorum. Zira bu olguyu tanımak, açıkça iki ilkeye ilişkin argümanları zorlamaktan hem daha iyi, hem de daha benzersizdir.

Şimdi yapmak istediğim bir diğer düzeltme, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokrasi düşüncesini (kısım V’de sunulmuştur),  refah devleti düşüncesinden kesin olarak ayırt etmektir.[6]Bu iki düşünce birbirinden çok farklıdır; ancak her iki düşüncenin de üretken varlıklar içindeki özel mülkiyete izin vermesinden bu yana, biz, bunların gerçekten aynı olduklarını düşünmek konusunda yoldan çıkmış durumdayız. Bu iki düşünce arasındaki en büyük farklılık, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokrasi kurumlarının arka planının, rekabet edebilen pazarlar (çalışabilirse) sistemiyle birlikte, toplumun küçük bir parçasının ekonomiyi ve dolaylı olarak siyaseti kontrol etmesini engellemek için, refah ve sermaye sahipliğini dağıtıma tabi tutmaya çalışmasıdır. Mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokrasi, her periyodun sonunda gelirin daha az gelir sahibi olanlara yeniden dağıtılmaması için değil, bunun yerine her periyodun başlangıcında üretken varlıkların ve insani sermayenin (eğitilmiş yetenekler ve öğretilmiş/alıştırılmış beceriler) yaygın mülk sahipliğini sağlamak için bundan kaçınır. Zira bütün bunlar adil fırsat eşitliğinin ve eşit temel özgürlüklerin arka planına karşıdır. Buradaki düşünce, sadece kazayla veya şansızlıkla kayba uğramış olanlara yardım etmek düşüncesi olmayıp, (her şeye rağmen bu da yapılmalıdır) bunun yerine bütün yurttaşların işlerini yönetebilecekleri şekilde ve karşılıklı saygıya dayanan toplumsal işbirliği içinde ve uygun eşit şartlar altında toplumda yer almalarıdır.

Burada siyasal kurumların amacının zaman içinde değişen iki farklı yaklaşımı not edilmelidir. Refah toplumunda amaç, hiç kimsenin hayat standardının iyinin altına inmemesi, işsizlik ya da tıbbi bakım gibi konularda, herkesin kazalara ve şansızlıklara karşı belirli güvencelere sahip bulunmasıdır. Gelirin yeniden dağıtımı, her periyodun sona erdiği zaman yardıma ihtiyacı olanların yeniden tespit edilmesi amacına hizmet eder. Böyle bir sistem, gelirin eşit olmayan biçimde dağıtıldığı farklılık ilkesini ihlal ettiği kadar, büyük ve miras yoluyla intikal eden eşitsizliklerin, siyasal özgürlüklerin adil değerine karşıt olmasına da izin verir(§36’da sunulmuştur). Her ne kadar fırsat eşitliğinin güvence altına alınması yönünde çabalar var ise de, bunlar siyasal nüfuz ve refahın farklılığı nedeniyle oldukça yetersiz ya da etkisizdir.

Buna karşın, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokraside amaç, eşit ve özgür kişiler arasında zamanla adil bir işbirliği sisteminin olduğu bir toplum idealinin kurulmasını başarmaktır. Böylece, toplumun üyelerinin tam bir işbirliği içinde olmalarını sağlamak için, temel kurumlar, başlangıç olarak sadece birkaç yurttaşın değil, tamamının eline verimli araçlar vermelidir. Buradaki vurgu, fazla çalışmayla veya hukuk ya da miras yoluyla istikrarlı şekilde sermaye ve kaynak sahibi olmak kadar, siyasal özgürlüklerin adil değerini destekleyen kurumların veya buna benzeyen adil fırsat eşitliği hükümlerinin korunduğu eğitim ve öğretim üzerinden sermaye sahibi olmak noktasında toplanmaktadır. Farklılık ilkesinin tam gücünü görmek için bu ilkenin refah devletinde değil, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokrasi temelinde olması şarttır (veya liberal sosyalist rejim temelinde). Bu durum, toplumun serbest ve eşit yurttaşlar arasında ve bir kuşaktan diğer kuşağa adil bir işbirliği sistemini görebilmesi için gerekli olan bir karşılıklılık ilkesidir.

Birkaç satır yukarıda ifade edildiği üzere, liberal sosyalist rejim, bana, hakkaniyet olarak adaletin, mülkiyet-sahipli/kazanımlı demokraside mi, yoksa sosyalist bir rejimde mi en iyi şekilde gerçekleşebileceği sorusunun cevabını hazırlamam gerektiğini söylüyor. Elbette bu sorunun cevabı, her ülkenin kendi tarihsel şartları, gelenekleri, kurumları tarafından verilmelidir.[7]Siyasal bir kavram olarak adalet, tıpkı hakkaniyet gibi, verimlilik anlamında, ne özel mülkiyetin, ne de çalışan-sahipli ve yönetilen şirketlerin doğal hiçbir hakkını kapsamaz (Bununla birlikte, yurttaşların bağımsızlığı ve bütünleşmesi için gerekli kişisel mülkiyet hakkını kapsar.). Bu, adalet kavramı yerine, belirli bir ülkenin özel durumunun bu soruları makul şekilde cevaplandırmasını teklif eder.

John Rawls

Kasım 1990


*        Çevirenin notu: Jeremy Bentham ve James Mill tarafından geliştirilen bu kurama göre, insani tüm faaliyetlerin temelinde esas olan faydadır. Düşünce. mutluluk ve keyif veren şeyler iyidir, acı ve üzüntü veren şeyler ise kötüdür. Kişiler bu kurala dayanarak memnuniyeti çoğaltmaya, acıyı ise en aza indirmeye çalışırlar. Bunun ölçülmesinde duyulan haz veya işe yararlılık esas alınır.

[1]     Bu ilkeler için Kısım II *12-14’e bakınız. Hakkaniyet olarak adalete, liberal veya sosyal demokrat karakterini veren bu iki ilke ve özellikle farklılık ilkesidir.  

[2]        Bakınız Hart’ın Rawls on Liberty and Its Priority/Öncelik ve Özgürlük Üzerine Rawls, University of Chicago Law Review, 40 (1973), sf. 534-555

[3]     Bakınız Tanner Lectures on Human Values/İnsan Değerleri Üzerine Tanner Dersleri, (Salt Lake City: University of Utah Press, 1982) vol. III, sf. 3-87, John Rawls’un Political Liberalism/Siyasal Liberalizm isimli kitabında Ders VIII olarak yeniden basılmıştır.  (New York: Columbia University Press, 1993)

*     Çevirenin notu: Birincil değerler/primary goods kavramı John Rawls tarafından siyaset bilimine ve felsefesine kazandırılmıştır. Her insan tarafından sahip olunması arzu edilen ve insana yararlı olan bu değerleri Rawls, doğal birincil değerler ve sosyal birincil değerler olmak üzere ikiye ayırır. Doğal birincil değerler zeka, hayal etme, yaratıcılık, sağlık vb. şeylerdir. Sosyal birincil değerler ise, hakları (siyasal ve sivil haklar), özgürlükleri, geliri, refahı ve öz-saygının sosyal temellerini kapsar. Kitabının genişletilmiş/düzeltilmiş ikinci baskısında Rawls, bu değerleri, yurttaşların özgür kişiler ve toplumun üyeleri olarak ihtiyaç duydukları şeyler olarak nitelendirir. Çoğulu “goods”, tekili “good” olan bu  sözcüklerden “goods” İngilizcede mal/emtia, iyiler, “good” ise iyi anlamına gelir. Rawls’ın “primary goods” kavramı bağlamında yaptığı ayrımda yer alan özelliklerin mal veya iyi olmadığını, bir kısmının insana ait hasletler, özellikler, bireysel zenginlikler, diğer kısmının ise, yine insana ait maddi varlıklar ve düşünsel değerler olduğunu düşündüğüm için “primary goods” kavramını ‘birincil değerler’ olarak tercüme ettim.     

[4]     Bu makale Amartya Sen ile Bernard Williams’ın editörlüğünü yaptıkları Utilitarianism and Beyond/Faydacılık ve Ötesi (Cambridge: Cambridge University Press, 1982), sf. 159-185: yine Samuel Freeman’ın editörlüğünü yaptığı John Rawls’un Collected Papers/Toplu Makaleler, Cambridge, Mass: Harvard University Press, 1999, Chap.17, sf. 359-387 ile ilgilidir

[5]     Bu yanlış için bakınız ‘Basic Liberties and Their Priority/Temel Özgürlükler ve Bunların Önceliği’, ibid./adı geçen eser n.83, p.87 veya Political Liberalism/Siyasal Liberalizm, n.84, p.371

[6]     Mülkiyet sahipli/kazanımlı demokrasi, benim J.E.Meade’nin ‘Efficiency, Equality and the Ownership of Property/Verimlilik, Eşitlik ve Mülkiyet Sahipliği’ (London:G.Allen&Unwin, 1964). Bakınız, özellikle Kısım V. isimli eserinden borç aldığım fikrin bazı nitelikleridir.  

[7]     Kısım V, §42’nin son iki paragrafın bakınız.

“Halk, yani işçi ve zanaatkarlar kitlesi, fakir kaldıkları sürece Tanrı’ya bağlı kalırlar.” Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Max Weber.

MAX WEBER VE DİN SOSYOLOJİSİ –

Bilim olarak sosyolojinin kavramsal çerçevesini çizen, takip ettiği pozitivizm karşıtı görüşleri ile modern sosyolojinin kurucu babası olarak tanınan, sosyolojiye herhangi bir metot dayatmayan, sosyal olguları ele alış tarzıyla sosyolojiyi metodolojik bir olgunluğa taşıyan Alman sosyolog ve ekonomi politik uzmanı Max Weber, metodoloji, tarih, siyaset, ekonomi, din sosyolojisi alanlarında, davranış ve meşruiyet tipolojileri konularında önemli ve iz bırakan önemli çalışmalar yapmıştır.

Weber’in din sosyolojisi alanında yaptığı en önemli çalışma, onun “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli kitabında sunulmuştur. Ünlü sosyolog ve düşünür Raymond Aron’a göre, davranışın temelini, sorumluk ahlakı ve kanaat ahlakı üzerine inşa eden Weber’e göre, kanaat ahlakının temelini seçtiğimiz değerler oluşturur. Seçtiğimiz bu değerler ve bu değerlere göre oluşan kanaat ahlakı ve bu ahlakın çözümlemesi Weber’i din sosyolojisine götürür.        

Ona göre, çeşitli toplumlardaki insan davranışları, bu insanların varoluşlarındaki genel anlayışları çerçevesinde anlaşılabilir. Bu anlayışın ayrılmaz bir parçası olan dinsel dogmaların ve bunların yorumlanmalarının anlaşılabilmesi buna bağlı olduğu gibi, bireylerin, grupların ve toplumların davranışlarını ve özellikle ekonomik davranışlarını anlamak için de, bunları anlamak gerekir. Zira dinsel anlayışlar, ekonomik davranışların belirleyicisidir ve o nedenle toplumların ekonomik değişimlerinin nedenlerinden birisi ve hatta en önemlisi budur.1

Bu yazımızın konusu olan Weber’in din sosyolojisi temelinde incelediği, kapitalizm anlayışı ile Protestan ahlakı arasındaki ilişkisinin esasını bu çerçeve oluşturur. Esasen Weber, bu kitabındaki argümanıyla, Protestan ahlak anlayışı ile kapitalizm düşüncesi arasında entelektüel veya tinsel bir uygunluk kurmayı, dinsel bir düşünce ile davranışın bazı sorunlarına yönelik tavrı anlaşılır kılmayı amaçlamaktadır.2

Bu bağlamda, Weber’in anılan kitabına konu yaklaşımı, kapitalizm ile Protestanlık arasında anlamlı bir uygunluk olduğu yönündedir. Bu yaklaşıma göre, kişinin kendisi ile kapitalizmin ruhuna uygun ekonomik faaliyete karşı aldığı tavır, Protestanlık ruhuna uygundur ve yine kişinin belirli bir dünya görüşü ile belirli bir ekonomik faaliyet şekli arasında tinsel bir ilişki ve bağ vardır.3 

Bu yaklaşıma göre, Weber, kapitalizmin gelişimini Protestan ahlakının varlığına ve yaygınlaşmasına bağlamakta, modern topluma geçişi bu temelde ve rasyonalite kavramıyla, yani geleneksel toplumdaki insanların daha çok dine ve metafiziğe göre düşünce üretmesinin ve mantık yürütmesinin aksine, modern zamanlarda insanların, daha çok akıllarını kullanmalarıyla açıklamaktadır.4 Esasen Weber’e göre, modern dünyayı oluşturan kapitalizmin temel özelliği rasyonelliğidir, Protestan ahlakı ile kapitalizm örtüşmesinin esas nedeni de bu rasyonelliktir.5

Türkçeye Fransızca’dan geçen “protestan” sözcüğü, Latince “bir şey lehine tanıklık etmek, deklere etmek” anlamlarına gelen “protestari” fiilinden türetilmiş olup, kökeni itibariyle “protesto etmek, itiraz etmek” anlamlarına gelir.

Protestan ve Protestanlık kavramları, ilk olarak On Altıncı Yüzyıl’da Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde Katolik Kilisesi’ne ve Papa’nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketinin sonucunda doğmuş ve bu hareketin adı olarak kullanılmıştır. Dinsel anlamda Hristiyanlığın en büyük üç ana mezhebinden birisi olan Protestanlık, dinsel anlayış olarak insanın kurtuluşunun doğrudan Tanrı’dan geldiği, tüm iyiliklerin, ihsanların ve lütufların Tanrı’ya ait olduğu, koruyanın, esirgeyici olanın sadece Tanrı olduğu inancına dayanır. Hıristiyanlığın, Anglikan, Lütherci, Kalvenci gibi kollarını içine alan Protestanlık, Katolik kuralları ve Papanın dinsel başkanlığını reddeder. Hıristiyanlığın kutsal kitabı olan ve aslı kimilerine göre İbranice ile Aramice, kimilerine göre ise Grekçe ile yazılan İncil’in, her Hristiyan’ın anlaması için kendi ana diline tercüme edilmesi gerektiğini ileri süren ve bunu talep eden Protestanlar, en büyük tepkiyi, bu durumda din üzerindeki tekelini kaybetme korkusu yaşayan Katolik Kilisesi’nden, papazlardan ve rahiplerden görmüşlerdir.

Yine mistizmin her türüne karşı olan, insanın, Kilise’nin, papazların ve rahiplerin inayetiyle kurtuluşa ermesinin mümkün olmadığını, kurtuluşu sadece Tanrı’nın bahşedeceğini, bu yetkinin Kilise ile papazlar ve rahipler tarafından kullanılamayacağını, Tanrı ile kul arasında Kilise’nin, papazın ve rahibin aracılığının olmaması gerektiğini, “her müminin bir papaz ve rahip” olduğunu, insanların günahlarını affetme yetkisinin papazlara ve rahiplere ait olmadığını, Papa’nın sözünün İncil’den önce gelmesinin kabul edilemeyeceğini ileri süren Protestanlık, bu görüşleri nedeni ile de Katolik Kilisesi’nin tepkisini çekmiş ve bu görüşlerinden dolayı aforoz edilmeyle tehdit edilen Luther, üniversitedeki görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.

Katolikler ile Protestanlar arasındaki farklılıklar, ayrı bir yazıya konu olacak kadar geniş olmakla ve bu konu benim uzmanlık alanım içinde olmamakla birlikte, bilebildiğim kadarı ile bu farklılıkları; her iki mezhebin İncil’in anlamı ve otoritesi, Kilise anlayışları, Papa’nın üstünlüğü düşüncesi, vaftiz, evlilik töreni, günah çıkarma, takdis merasimi, ölen kişiler için düzenlenen ayin gibi dini törenler, boşanma yasağı, papazların ve rahiplerin evlenme ve cinsel ilişkiye girme yasakları vs. gibi hususlar üzerindeki farklı olan anlayışlarından, kabullerinden ve uygulamalarından oluşur.

Kendisi de Protestan olan Max Weber, “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli çalışmasında, Protestanlık ahlakını ve kapitalizm ruhunu, din sosyolojisi temelinde ele alır ve bu çerçevede inceler. Max Weber’e göre, modern kapitalizmin ideolojik etmeni Protestan ahlakıdır.6 Öyle ki, kapitalist sistemin yerleşmesini ve gelişmesini sağlayan motivasyonların kaynağı Protestanlık, bu sistemin taşıyıcısı Protestanlar ve Protestan ahlaktır. Bu husus, Protestanların yaygın olduğu Almanya’nın ve yine Protestanlığın bir kolu olan Kalvenizmin sayıca ağırlıkta olduğu İngiltere’nin, Katolik ağırlıklı olan İtalya, İspanya, Fransa, Portekiz gibi ülkelere nazaran ekonomik yönden daha gelişmiş, refah ve kalkınma düzeyi yönünden daha iyi durumda olmalarıyla, yine Katoliklerle Protestanların yaşadığı ülkelerde, Protestanların Katoliklere göre, gerek birey, gerekse cemaat olarak nispeten daha zengin ve iktisadi faaliyetlere katılmaya daha istekli bulunmalarıyla belirgindir.7 Yine din ve meslek istatistikleri temelinde, yüksek eğitimli teknik ve ticari personelin, büyük sermaye sahiplerinin ve işletme liderlerinin çoğu Protestandır.8         

Raymond Aron, Weber’in, bu konuda kendi görüşünü doğrulamak amacıyla modern kapitalizmle Protestanlık arasındaki üç temel ilişkiye göndermede bulunduğunu ifade eder.9 Bunlardan birincisi,  yukarıda işaret ve ifade edildiği üzere, Protestanların Katoliklere nazaran birey ve cemaat olarak daha zengin ve varlıklı olmaları, eğitim düzeyleri ile iş ve ticaret hayatındaki başarıları yönünden daha üstün durumda bulunmaları, Katoliklerin Protestanlara oranla hayata, kâra ve paraya karşı daha az hırs ve açlık duyan, bu dünyada yaşayan ama ölümden sonraki hayatı daha çok önemseyen, kendilerini ölümden sonraki hayata hazırlayan, sâkin tabiatlı ve tevekkül sahibi insanlar olmaları, daha az kârlı da olsa, güvenli bir hayatı, riskli ve heyecanlı bir hayata tercih etmeleridir.10 İkincisi, On Altıncı Yüzyıldan sonra Batı’da Reformu olumlu karşılayan ülkelerle kapitalizmin başarılı olduğu ülkeler arasında mevcut olan pozitif ilişkidir11 Öyle ki, dinde reformdan itibaren Almanya, Hollanda, İngiltere, Amerika gibi ekonomik yönden gelişmiş Batılı ülkelerin hemen hepsi Protestan’dır. Oysa ekonomi ve sanayi kalkınmışlık yönünden daha geri olan İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkelerde Katolik nüfus yoğunluktadır. Üçüncüsü, Protestanlık anlayışı ile kapitalizmin rasyonel ahlâkı arasında örtüşme olmasıdır.12

Weber’e göre, bu örtüşme esas itibariyle, Protestanlığın önde gelen Calvin’ ci ilahi takdir öğretisine ve özellikle 01 Temmuz 1643’de Londra’da Westminister Manastırı’nda toplanan Westminster Kongresi sonunda açıklanan Westminster Bildirisi’ne dayanır. Bu bildiride sunulan hususlar özetle şunlardır: 1- Kutsal Yazılar konusunda olan ilk bölüm bütün Protestan inanç açıklamaları içinde en iyi olanıdır. 2- Özellikle önceden seçilmiş olmak konusunda oldukça net bir anlatım vardır. (3,5,9,17. bölümlerde) Bunlarda, insanın kurtuluşu dahil olmak üzere Tanrı iradesinin her şeyin başında geldiği anlatılmaktadır. 3- Bu bölüm daha sonra 9.bölümde anlatılan özgür iradeyle uyum içindedir. 4- Tarih içinde Tanrı’nın antlaşmalar aracılığıyla insanlarıyla ilişkiye geçtiği (bölüm 7) vurgulanmaktadır. 5- Kurtuluş öğretisi Tanrı’nın işlevi (bölüm 10-13) ve insanın buna cevabı bölüm (14-17) üzerine kurulmuştur. Bu antlaşmalarda, ilahi hükümranlık ile insansal sorumluluk arasında bir denge görülmektedir. 6- Kurtuluş güvencesinde Püriten bir öğreti söz konusudur (bölüm 17), bu güçlü bir onaylamadır, ancak bu imanlıların bilinçli güvenceyi devam ettirmede karşılaştıkları öznel zorluklar ve inanç devrimi açısından daha duyarlıdır. 7- Tanrı’nın yasasına ilişkin bu güçlü onay, imanlı olanın vicdanını sürekli olarak bağlayıcı niteliktedir. Ama bazı törensel ve resmi kanunlar artık yürürlükte değildir. İmanlı olanın vicdan özgürlüğünün doğasına ilişkin titiz bir formülle dengelenmiştir.

Yukarıda özeti sunulan bildiriye konu öğreti, Raymond Aron’a göre beş ana noktada özetlenebilir: (1) Dünyayı yaratan ve yöneten, ama insanların sınırlı akıllarının kavrayamayacağı mutlak, yüce bir Tanrı vardır. (2) Her birimizin kurtuluşu (seçilmesi) ya da helâkı (lanetlenmesi) Tanrı tarafından önceden belirlenmiş olup kişinin, kendi çabasıyla önceden belirlenen bu akıbeti değiştirmesi mümkün değildir. (3) Tanrı dünyayı kendi şanı için yaratmıştır. (4) İster seçilmiş ister lanetlenmiş olsun bireyin dünyadaki ödevi, Tanrı’nın şanı için çalışmak ve yeryüzünde Tanrı’nın hâkimiyetini kurmaktır. (5) İnsan için kurtuluş ancak Tanrısal merhametle mümkündür.13 Bu bildirinin çıkarımları; Cennet her insana önceden müjdelenmiş ve vaat edilmiştir: Çalışma (iş) bir fazilettir:  İnsan kendi mesleğini kendi seçmelidir.14

Değerli akademisyen Prof.Dr.İshak Torun’a göre,13 bu tür bir dinsel görüşün her türlü mistizmi dışladığı aşikardır. Öyle ki, bu anlayışa ve Prof.Dr.İshak Torun’a göre, Kilise ve ayinlerin yardımıyla kurtuluşa ermek mümkün değildir, zira kurtuluşu bahşetmek Tanrı’nın elindedir. Kilise ile papazlar ve rahipler bu yetkiyi kullanmaz. Tanrı ile kul arasında aracıyı reddetme anlayışı, bireylerin bilincini doğaya ve doğal düzene yöneltmiştir. Bu bakımdan bu anlayış bilimsel araştırmanın gelişmesi konusunda yararlıdır ve her türlü putun, bâtıl inancın, büyünün karşısında yer alır. Böylece eski Ahit’le, yani Tevrat’la ve Yahudilikle başlayan, kurtuluşa ulaştıracak bütün sihirli araçları bâtıl inanç ve günah sayıp reddetme anlayışının egemen olduğu dünyanın büyüden temizlenmesi süreci sonuca ulaşmış olmaktadır.15 İlahi takdir öğretisine göre; dünyada günaha batmış mü’min, Tanrı için çalışmalıdır.16 Her şey Tanrı’nın takdirine bağlı olduğundan, insan, kurtuluşa mı ereceğini mi, yoksa lanetleneceğini mi bilemez.17 Bu durumda bireyler “seçilmiş olanın” işaretlerini arayacaktır.18 Kalvinci mezhepler, dünyevi (ekonomik) başarılarda seçilmişliğin (felahın) kanıtının bulunduğunu düşünürler.19 Birey, kurtuluş (seçilmiş olmak) belirsizliğinin verdiği korkudan kurtulmak için çalışmaya yönlendirilir.20 Seçilmişliğinden emin olmak için özellikle bir meslekte aralıksız çalışmanın en iyi yol olduğu salık verilir.21 Zira dinsel kuşkuyu sadece bu yatıştırır ve bağışlanma kesinliğini bu verir.22

Raymond Aron’a ve Prof.Dr.İshak Toruna’a göre, bu psikolojik süreç neticede bireyi ve bireycilik anlayışını güçlendirmiştir. Zira herkes Tanrı karşısında yalnızdır. Bireysellik, yakın ile ortaklık ve başkalarına karşı görev duygusunu zayıflatır. Akılcı, düzenli, sürekli çalışma, Tanrı’nın emrine boyun eğme olarak yorumlanmağa başlanır. Nitekim bu süreç, kapitalizmin “kahramanlık” zamanlarında ve kısmen günümüzde görülen “çelik iradeli” püriten tüccarlarda bulunan “azizleri” ortaya çıkarmıştır.23 Esasen ferdiyetçiliğin ilk önce Batı toplumlarında ortaya çıkması, kapitalizmin ilk belirtileridir. Weber’e göre; modern ferdiyetçiliğin en önemli tarihsel temellerinden biri, asketik/çileci tarikatlar ve mezheplerdir.24 Çünkü modern kapitalist öz-ahlâkın ferdiyetçi ekonomik dürtüleri Weber’e, Raymond Aron’a ve Prof.Dr. İshak Torun’a göre, sadece asketik mezheplerinin metodik yaşam biçimi meşrulaştırmıştır.

Ancak ilk reformist olan Luther’in iktisadi düşünceleri, aslında Calvin’ den oldukça farklıdır ve daha ziyade Orta Çağ’ın teolojik görüşüne bağlıdır.25 Zira Luther’ e göre, “parayı faize vermek doğru olmadığı gibi, fertlerin servet peşinde koşması da doğru değildir.”26 Çünkü herkes kendi işiyle meşgul olmalı ve asgari bir hayat seviyesine rıza göstermeli ve refah hırsına kapılmamalıdır.27 Yine Weber’in yaklaşımı temelinde ve Luther’e göre, meslek, Kalvinist öğretide olduğu gibi, metodik hayatla Tanrı’nın rızasına götüren yollardan değildir. Protestan iktisat ahlâkı ile kapitalist iktisat zihniyeti arasında bağlantı kuran Weber, kendi görüşünü Protestanlığın pragmatik düşünürlerinin görüşüne gönderme yaparak ispatlamaya çalışır.28 Ona göre, Protestan ahlâkın ekonomik hayata kazandırdığı en önemli erdem, bir meslek içinde düzenli ve metodik çalışmanın dini görev olduğu bilincidir. Bu anlayış beraberinde iyi bir ticaret ahlâkını da getirmiştir. Max Weber, Batı iktisadi gelişmesini belirleyen faktörlerin ne olduğu hususundaki düşünceleriyle iktisat tarihine önemli bir katkıda bulunmuştur.29 Ona göre, kapitalizmin ruhu Protestanlığın ruhudur; onun davranış kuralları ve pratik ahlâkıdır.29 Esasen iktisadi yaşayış, her yerde ve dönemde, yalnız dış verilerin bir araya gelişinden ibaret bir madde dünyası değildir.30 Eğer öyle olsaydı, kapitalizmin başlangıç ve maddi şartlarının ortaya çıktığı yerlerde Modern Kapitalizmin gelişmesi gerekirdi ama oralarda böyle bir gelişme olmamıştır, çünkü oralarda eksik olan kapitalizmin ruhunu oluşturan Protestan ahlâktır.31 Bütün bunlara rağmen, Weber’ in, tarihi maddeciliğe karşı sosyal etkilenmeyi tam tersine çevirerek olup biten her şeyi düşünce (idea) tarafına kaydırması bir yanılgıdır.32 O, Marks’ın tam karşısında olsa da, onun Marks gibi determinist bir tutumla zihniyetin ya da dinin modern kapitalizmi belirlediği tarzındaki düşüncesi, her şeyden önce onun metodolojik tutumuyla bağdaşmaz.33 Weber, kendi metodolojisine uygun olarak, iktisadi gelişmeyi belirleyen unsurlar arasından Marxistlerin inkar ettiği zihniyet faktörünü, diğerlerinden ayırmış ve bunu bütün ayrıntısıyla saflaştırarak (ideal-tip) gözler önüne sermek istemiştir.34 Zira onun temel amacı, insanların inanç sisteminin belirli bir anda ekonomik sistem tarafından yönetilmesi gibi, ekonomik tutumlarının da, inanç sistemleri tarafından yönetilebileceğini göstermektir.35

Weber, “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” üzerine olan çalışmasını daha da ileriye taşımış, bu bağlamda, bu konudaki karşılaştırmalarını diğer uygarlıklar üzerine de yapmıştır. Ona göre, Batı dışındaki uygarlıklarda pek çok kapitalist olgu varsa da, Batı kapitalizminin özgün nitelikleri olan kâr arayışı ile akılcı çalışma disiplinin bileşimi, tarih boyunca ilk kez Batıda ortaya çıkmış ve o nedenle, Batı tipi kapitalizm, Batı uygarlığı dışında hiçbir yerde gelişmemiştir.36

Weber’in sözünü ettiği uygarlık, dünya dinleri olan;  Konfüçyenlik, Hinduistlik, Budistlik, Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Musevilikliktir.37 Ona göre, mistik bir eğilim taşıyan dinler iktisadi gelişmeye uygun değildir, oysa dünyaya dönük (dünya içi) asketizmle uzlaşmış dinler, iktisadi gelişme için verimli ve önemli bir kaynaktırlar.38 Mistik dinler Hint-Çin dinleridir. İslâm dini de başlangıçta aktif riyazet, yani nefsi köreltme karakterli iken, sonradan bazı toplumsal tabakaların ve özellikle tasavvufun etkisi ile mistik bir karaktere bürünmüştür.39 Kaldı ki, din dogmalarının yalnızca aktif riyazeti taşıması yetmez, aynı zamanda, geniş kitlenin değerlerini belirleyebilecek düzeyde yaygınlaşıp benimsenmiş olmaları da gerekir.40

Kapitalizmin, İslamiyetin egemen olduğu Arap coğrafyasında ve diğer ülkelerde neden gelişmediğinin, ülkemizde ise Türkiye modernizminin başlangıcı olan Cumhuriyetle birlikte gelişmeye başladığının değerlendirilmesi konusunda, Max Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli kitabı önemli bir referanstır ve o nedenle, bu kitabın okunması, hem de dikkatle okunması gerekir.

KAYNAKÇA –

1Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

2 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

3 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

4 Prof.Dr. İsmail Hira, Max Weber’in Yöntem Anlayışı Bilgi, Sosyal Bilimler Dergisi – Sayı 2

5 Prof.Dr. İsmail Hira, Max Weber’in Yöntem Anlayışı

6 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

   Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

7 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

8 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

9 Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çeviren Prof.Dr.Korkmaz Alemdar, Bilgi Yayınevi

10 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

   Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

11 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

   Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

12 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

13- Prof.Dr.Orhan Türkdoğan, İslam Değerler Sistemi Ve Max Weber, Çizgi Kitabevi Yayınları, 2016

14  Prof.Dr.Orhan Türkdoğan, İslam Değerler Sistemi Ve Max Weber, Çizgi Kitabevi Yayınları, 2016

15  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

16  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

17  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

18 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

19 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

20 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

21  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

22 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

23 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

24 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

25 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

26 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

27 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

28 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

29 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

30 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

31 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

32 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

33 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

34 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

35 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

36 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

37 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

38 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

39 Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

40  Prof.Dr. İshak Torun, Kapitalizmin Zorunlu Şartı “Protestan Ahlâk” , C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler

    Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002 89

PEYGAMBER MARKS*

Bu kısma, din dünyasından bir başlığa benzetme yaparak giriş yapmış olmamız, bir hata ya da dil sürçmesi değildir. Esasen bu yapılan, benzetmeden daha fazla bir şeydir. Zira Marksizm de bir anlamda dindir. (çn: bu dinin de inananları, inanmayanları vardır) Bu din, kendi inananlarına, ilk önce, hayatın anlamını somutlaştıran ve olaylar ile eylemleri yargılamak için mutlak standartları olan bir nihai amaçlar sistemi; ikinci olarak, bu amaçlar için bir kurtuluş planı ve insanlığın veya insanlığın seçilmiş bir kesiminin kendisini kurtaracağı kötülüğün işaretlerini içeren bir rehber sunar. Bu hususta daha fazlası da ifade edilebilir, bu bağlamda, şunu da söyleyebiliriz: Marksist sosyalizm, mezarın bu tarafında cenneti vaat eden alt gruplara aittir. Ben Marksizmin bu özelliklerinin formüle edilmesinin, bir hiyerolojist (çn: kutsal şeyler/dini şeyler üzerine çalışan kişi) tarafından yapılmasının, ekonomistlerin söyleyebilecekleri şeylerden daha fazla Marksizmin sosyolojik özüne inilmesine öncülük edebilecek bir sınıflandırma ve yorumlama fırsatı vereceğine inanıyorum.

Bu hususta önemli olan bir diğer nokta, bunun, Marksizmin başarısının bir açıklaması olmasıdır.1 Bu, Marks örneğinde olduğu gibi, tamamen mükemmel olan bilimsel bir başarı dahi olsa, Marks’ın tarihsel anlamdaki başarısının ölümsüzlüğünden daha az bir başarıyı asla kazanamayacağı gibi, onun parti sloganlarının askeri teçhizatının yaptıklarını da yapamayacaktır. Marks’ın başarısının bir kısmı, hatta küçük bir kısmı, onun kendi takipçilerinin emrine verdiği herhangi bir platformda kullanılmaya hazır ithamları ile öfkeli el kol hareketlerine, gerçekten çok fazla olan ateşli sözlerine atfedilebilir. Bu hususta söylenmesi gerekenlerin tamamı, meselenin bu yönünün bu askeri mühimmata ve kendi hedefine çok mükemmel bir şekilde hizmet etmiş olmasıdır, ancak bu beraberinde taşıdığı bir dezavantajı da üretmiştir. Öyle ki, Marks, sosyal çekişme alanı için bu tür silahları zorlamak amacıyla kendi sistemini takip eden mantıklı görüşlerden bazılarına bazen katlanmak, bazılarından ise sapmak zorunda kalmıştır. Ne var ki, eğer Marks böyle bir ifade tedarikçisinden daha fazlası olmasaydı, şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdu. Zira insanoğlu bu tür hizmetleri takdir etmemekte ve kendi siyasal operaları için librettolar yazan insanların isimlerini çok çabuk unutmaktadır.     

Ama Marks bir peygamberdir ve onun başarısının doğasını anlamak için, bizim onun zamanının hikayesinin geçtiği yeri ve o zamanın şartlarını tasavvur etmemiz gerekir. O dönem, yeni bir sanatın ve yeni bir hayat tarzının, kendi ana rahminde olduğuna dair hiçbir işaret vermediği ve çoğu zaman isyan eden itici basitliğin burjuva uygarlığının zirvesinde veya burjuva uygarlığının en düşük noktasında olduğu mekanik bir materyalizm ve kültürel ortam dönemiydi.  Gerçek anlamda herhangi bir inanç, toplumun tüm sınıflarından hızla uzaklaşmakta ve onunla birlikte tek ışık huzmesi (Rochdale’in tavırlarının ve bankalardan tasarruf elde edilenlerin dışında) işçi dünyasında ölmekte iken, entelektüeller kendilerini Mill’in Logic/Mantık adlı eseri (çn: John Stuart Mill’in faydacılık felsefesinin esaslarını anlattığı System of Logic/Mantık Sistemi isimli eseri) ve Yoksullar Yasası (çn: İngiltere’de büyük dönüşümün bir parçası olarak yürürlüğe konulmuş olan ve yapılacak sosyal yardımın piyasadaki en düşük maaştan daha az olmamasını öngören 1834 tarihli Poor Law Amendment Act/Fakir Yasası Değişikliği Yasası) ile tatmin ediyorlardı.

Oysa Marks’ın sosyalist cennet dünyasına ait mesajı, artık günümüzde milyonlarca insanın kalbi için yeni bir ışık huzmesi ve yeni bir hayat anlamına geliyor.  Eğer isterseniz, siz Marksist dini bir sahte din veya karikatür bir kader dini olarak adlandırabilirsiniz – bu görüş için çok fazla şey söylenebilir – ama bu mesajın başarısının büyüklüğünü görmezden gelemezsiniz ve buna hayranlık duymadan edemezsiniz. Bu milyonların neredeyse tamamının, Marks’ın mesajının gerçek anlamını anlamamasının ve takdir edememesinin bir önemi ve değeri yoktur, ancak buna takılmamak gerekir. Çünkü bu aslında pek çok mesajın kaderidir. Önemli olan husus, Marks’ın mesajının kendi zamanının bir tür pozitivist anlayışına göre çerçevelenmiş ve nakledilmiş bulunması ve bunun hiç kuşkusuz özellikle burjuvaziye kabul ettirilmiş olmasıdır, ancak bu noktada Marksizmin özellikle bir burjuva zihninin ürünü olduğunun da ifade edilmesi gerekir ki, bu da bir paradoks değildir. Esasen bu, bir yandan eşi görülmemiş bir engelleme duygusunun varlığıyla ve kendi kendini tedavi etmekte başarısız pek çok davranış ve hastalıklı muameleyle formüle edilerek, diğer yandan bu hastalıklardan kurtuluşun kesin olarak sadece rasyonel kanıtlara dayanan sosyalizm ile mümkün olduğu ilan edilerek yapılmıştır.

Burada yüksek bir sanatla, dinin sağda solda sahipsiz köpekler gibi bıraktığı aşırı rasyonel isteklerin, sadece bilimsel veya sözde bilimsel nitelikleri kabul eden bir zamanda, rasyonalist ve materyalist eğilimleri nasıl başarılı bir şekilde dokuduğu gözlemlenmelidir. Ne var ki, bu hedefin vaaz edilmesi etkisiz olacak ve sosyal sürecin analizi sadece birkaç yüz uzmanı ilgilendirecektir. Ama analizin özel bir kıyafetle ve ihtiyaçlara yönelik kalpten bir bakışla vaaz edilerek yapılması, bu tutkulu bağlılığı fethetmiş ve Marksiste, kişinin temsil ettiği şeyi asla ret edemeyeceği ve sonunda zaferle fethetmek zorunda olduğu inancından oluşan yüce bir nimet vermiştir. Elbette, başarının nedeni sadece bu değildir. Zira kişisel güç ve kehanetin parıltısı, inancın içeriğinden bağımsız olarak çalışır. Hiçbir şey, hiçbir yeni hayat ve hayatın yeni anlamı olmadan etkili bir şekilde açığa çıkarılamaz. Ama biz burada bununla ilgili değiliz.   

Marks’ın, sosyalist hedefe kaçınılmaz olarak ulaşılacağını kanıtlama girişiminin inandırıcılığı ve doğruluğu üzerine de bir şeyler söylemek gerekir. Ancak, onun başarısız olan birçok duygusunu formüle etmesiyle ilgili olarak, bu konuda sadece bir açıklama yapmak yeterlidir. Bu, elbette, bilinçli ya da bilinçsiz gerçek duyguların gerçek bir formülasyonu değildir. Onun yerine buna, gerçek duyguların sosyal evrimin doğru ya da yanlış mantığının açığa çıkarılmasıyla ilgili bir değiştirme girişimi de diyebiliriz. Marks bunu yaparak, – bunu gerçekçi olmayan bir şekilde alıntılayarak – kitlelere kendi “sınıf bilinci” sloganı atfederek, şüphesiz işçinin gerçek psikolojisini tahrif etmiş (ki bu, küçük bir burjuva olma ve bu statüye siyasi bir güçle yardım edilme arzusunu merkeze alır) ve onun öğretisi yürürlüğe girdiği ölçüde bu onu büyütmüş ve yüceltmiştir. Marks, sosyalist düşüncenin güzelliği karşısında oturup ağlayacak ve bunun için duygusal gözyaşları dökecek birisi değildir. Bu, onun Ütopik Sosyalistler dediği şeye yönelik üstünlük iddialarından sadece birisidir. O, kâr payı için titreyen burjuva aşkının yaptığı gibi, işçileri günlük ücretli kahramanlar olarak yüceltmemiştir. O, kimi zayıf takipçilerinin işçinin çizmelerini yalaması karşısında, dikkati çekecek kadar her türlü eğilimden tamamen uzak ve özgür olmuştur. O, muhtemelen kitlelerin ne olduğuna dair net bir algıya sahip olduğu için, onların düşündüklerinin veya istediklerinin çok ötesindeki sosyal hedeflerin çok daha ötesine bakmıştır. Yine o, kendisinin belirlediği idealleri asla kimseye öğretmemiştir. Zira böylesi bir kibir ona fazlasıyla yabancıdır. Kendisini sadece kendi Tanrı’sının alçakgönüllü sözcüsü olarak gören her gerçek peygamber gibi, Marks’ta, tarihin diyalektik sürecinin mantığından başka bir şey söylemiyormuş gibi davranmıştır. Onun çalışmasında ve hayatında, oldukça tuhaf bir ittifak oluşturan ve her türlü küçüklük ile bayağılığı telafi eden bir ağırlık ve saygınlık vardır.

Son olarak, bir başka noktaya daha işaret etmeden geçmemiz gerekir. O da, Marks’ın, kişisel olarak baktıklarında, kendileri aciz oldukları için bir anıt göremeyen bayağı ve kaba sosyalist profesörlerin aksine, çok fazla uygar olmasıdır. Marks, bir uygarlığı ve o uygarlığın “göreceli mutlaklığının” değerini mükemmel bir şekilde anlayabiliyordu, bununla birlikte, o, bundan çok uzakta olduğunu da hissedebiliyordu. Bu bakımdan, onun geniş görüşlülüğüne tanıklık etmek için kapitalizmin başarılarının parıldamasından2 başka bir şey olmayan Komünist Manifesto isimli eserden daha iyi bir örnek yoktur; ve hatta Marks bu eserde, kapitalizmin gelecekteki ölüm cezasını ilan ederken dahi,  kapitalizmin tarihsel gerekliliğini asla kabul etmemezlik etmemiştir. Elbette bu tutum, Marks’ın kendisinin dahi kabul etmek istemeyeceği pek çok şeyi ifade etmektedir. Ama o, hiç şüphesiz, bu tutumuyla güçlendiği için, bu tutumu çok daha kolay takınmıştır. Çünkü onun tarih teorisinin, ona belirli bir ifade için verdiği şeylerin organik mantığına ilişkin algısı bunu gerektirmiştir. Zira sosyal şeyler onun yönünden bir düzene girmiş ve o, hayatının bazı dönemlerinde kahvehane komplocu olmuş olsa da, onun gerçek benliği aslında bu tür şeyleri daima küçümsemiştir. Esasen onun için sosyalizm, hayatın diğer tüm renklerini ortadan kaldıran ve diğer uygarlıklara karşı sağlıksız ve aptalca bir nefret ya da aşağılama yaratan bir saplantı değildir. Zira bu tür sosyalist bir düşünce için iddia edilen unvanın ve onun bilimsel sosyalizminin temelleri sayesinde birbiriyle kaynaşan sosyalist iradenin, birden fazla anlamda gerekçesi vardır.

1Marksizmin dini niteliği aynı zamanda Ortadoks bir Marksist’in muhaliflerine karşı olan davranışını da açıklar. Ona göre herhangi bir kadere inanan, sadece hata yapmamış, bir günah işlemiştir. Muhalefet eden sadece entelektüel yönden değil, ahlaki yönden de karşı çıkmıştır. Bu tür bir mesajın bir defa ortaya çıkmasının hiçbir mazereti yoktur.    

2 Burası biraz abartılı görülebilir. Onun için eserin İngilizce çevirisinin şu alıntısına bakmamız gerekir: “İnsan faaliyetinin ne yapabileceğini burjuvazi göstermiştir. Burjuvazi, Mısır piramitlerinin, Roma su kemerlerinin, Gotik katedrallerin çok ötesindeki harikaları gerçekleştirmiş…bütün ulusları uygarlığa taşımış…büyük şehirler kurmuş, nüfusun önemli kısmını kırsal hayatın yalıtılmışlığından kurtarmış…yüz yıllık egemenliği boyunca önceki nesillerin birlikte yaptıklarından daha muazzam ve devasa bir üretim gücü yaratmıştır.” İşaret edilen bütün bu başarıların, Marks tarafından burjuvaziye atfedildiğini ve bütün bu başarıların burjuva iktisatçılarının ileri sürdüklerinin dahi daha ötesinde olduğunu görmek gerekir. Benim yukarıdaki pasajda ifade ettiklerimin anlamı budur ve bu anlam günümüzün kaba Marksizmi ile veblen etkisi (çn: malın fiyatının artış eğrisinin etkisi) tarzındaki Marksist olmayan modern radikal malzemenin bakışından çarpıcı bir şekilde farklıdır. Hemen söylemem gerekir ki: kitabın ikinci kısmında kapitalizmin performansı üzerine söyleyeceklerimin hiçbirisi Marks’ın kapitalizm hakkında söylediklerinden daha fazla olmayacaktır.          

* Şimdilerde Türkçeye tercümesi üzerinde çalıştığım Joseph A.Schumpeter’in “Kapitalizm, Sosyalizm, Demokrasi” isimli kitabının “Peygamber Marks” başlığını taşıyan bölümünden alınmıştır.