PEYGAMBER MARKS*

Bu kısma, din dünyasından bir başlığa benzetme yaparak giriş yapmış olmamız, bir hata ya da dil sürçmesi değildir. Esasen bu yapılan, benzetmeden daha fazla bir şeydir. Zira Marksizm de bir anlamda dindir. (çn: bu dinin de inananları, inanmayanları vardır) Bu din, kendi inananlarına, ilk önce, hayatın anlamını somutlaştıran ve olaylar ile eylemleri yargılamak için mutlak standartları olan bir nihai amaçlar sistemi; ikinci olarak, bu amaçlar için bir kurtuluş planı ve insanlığın veya insanlığın seçilmiş bir kesiminin kendisini kurtaracağı kötülüğün işaretlerini içeren bir rehber sunar. Bu hususta daha fazlası da ifade edilebilir, bu bağlamda, şunu da söyleyebiliriz: Marksist sosyalizm, mezarın bu tarafında cenneti vaat eden alt gruplara aittir. Ben Marksizmin bu özelliklerinin formüle edilmesinin, bir hiyerolojist (çn: kutsal şeyler/dini şeyler üzerine çalışan kişi) tarafından yapılmasının, ekonomistlerin söyleyebilecekleri şeylerden daha fazla Marksizmin sosyolojik özüne inilmesine öncülük edebilecek bir sınıflandırma ve yorumlama fırsatı vereceğine inanıyorum.

Bu hususta önemli olan bir diğer nokta, bunun, Marksizmin başarısının bir açıklaması olmasıdır.1 Bu, Marks örneğinde olduğu gibi, tamamen mükemmel olan bilimsel bir başarı dahi olsa, Marks’ın tarihsel anlamdaki başarısının ölümsüzlüğünden daha az bir başarıyı asla kazanamayacağı gibi, onun parti sloganlarının askeri teçhizatının yaptıklarını da yapamayacaktır. Marks’ın başarısının bir kısmı, hatta küçük bir kısmı, onun kendi takipçilerinin emrine verdiği herhangi bir platformda kullanılmaya hazır ithamları ile öfkeli el kol hareketlerine, gerçekten çok fazla olan ateşli sözlerine atfedilebilir. Bu hususta söylenmesi gerekenlerin tamamı, meselenin bu yönünün bu askeri mühimmata ve kendi hedefine çok mükemmel bir şekilde hizmet etmiş olmasıdır, ancak bu beraberinde taşıdığı bir dezavantajı da üretmiştir. Öyle ki, Marks, sosyal çekişme alanı için bu tür silahları zorlamak amacıyla kendi sistemini takip eden mantıklı görüşlerden bazılarına bazen katlanmak, bazılarından ise sapmak zorunda kalmıştır. Ne var ki, eğer Marks böyle bir ifade tedarikçisinden daha fazlası olmasaydı, şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdu. Zira insanoğlu bu tür hizmetleri takdir etmemekte ve kendi siyasal operaları için librettolar yazan insanların isimlerini çok çabuk unutmaktadır.     

Ama Marks bir peygamberdir ve onun başarısının doğasını anlamak için, bizim onun zamanının hikayesinin geçtiği yeri ve o zamanın şartlarını tasavvur etmemiz gerekir. O dönem, yeni bir sanatın ve yeni bir hayat tarzının, kendi ana rahminde olduğuna dair hiçbir işaret vermediği ve çoğu zaman isyan eden itici basitliğin burjuva uygarlığının zirvesinde veya burjuva uygarlığının en düşük noktasında olduğu mekanik bir materyalizm ve kültürel ortam dönemiydi.  Gerçek anlamda herhangi bir inanç, toplumun tüm sınıflarından hızla uzaklaşmakta ve onunla birlikte tek ışık huzmesi (Rochdale’in tavırlarının ve bankalardan tasarruf elde edilenlerin dışında) işçi dünyasında ölmekte iken, entelektüeller kendilerini Mill’in Logic/Mantık adlı eseri (çn: John Stuart Mill’in faydacılık felsefesinin esaslarını anlattığı System of Logic/Mantık Sistemi isimli eseri) ve Yoksullar Yasası (çn: İngiltere’de büyük dönüşümün bir parçası olarak yürürlüğe konulmuş olan ve yapılacak sosyal yardımın piyasadaki en düşük maaştan daha az olmamasını öngören 1834 tarihli Poor Law Amendment Act/Fakir Yasası Değişikliği Yasası) ile tatmin ediyorlardı.

Oysa Marks’ın sosyalist cennet dünyasına ait mesajı, artık günümüzde milyonlarca insanın kalbi için yeni bir ışık huzmesi ve yeni bir hayat anlamına geliyor.  Eğer isterseniz, siz Marksist dini bir sahte din veya karikatür bir kader dini olarak adlandırabilirsiniz – bu görüş için çok fazla şey söylenebilir – ama bu mesajın başarısının büyüklüğünü görmezden gelemezsiniz ve buna hayranlık duymadan edemezsiniz. Bu milyonların neredeyse tamamının, Marks’ın mesajının gerçek anlamını anlamamasının ve takdir edememesinin bir önemi ve değeri yoktur, ancak buna takılmamak gerekir. Çünkü bu aslında pek çok mesajın kaderidir. Önemli olan husus, Marks’ın mesajının kendi zamanının bir tür pozitivist anlayışına göre çerçevelenmiş ve nakledilmiş bulunması ve bunun hiç kuşkusuz özellikle burjuvaziye kabul ettirilmiş olmasıdır, ancak bu noktada Marksizmin özellikle bir burjuva zihninin ürünü olduğunun da ifade edilmesi gerekir ki, bu da bir paradoks değildir. Esasen bu, bir yandan eşi görülmemiş bir engelleme duygusunun varlığıyla ve kendi kendini tedavi etmekte başarısız pek çok davranış ve hastalıklı muameleyle formüle edilerek, diğer yandan bu hastalıklardan kurtuluşun kesin olarak sadece rasyonel kanıtlara dayanan sosyalizm ile mümkün olduğu ilan edilerek yapılmıştır.

Burada yüksek bir sanatla, dinin sağda solda sahipsiz köpekler gibi bıraktığı aşırı rasyonel isteklerin, sadece bilimsel veya sözde bilimsel nitelikleri kabul eden bir zamanda, rasyonalist ve materyalist eğilimleri nasıl başarılı bir şekilde dokuduğu gözlemlenmelidir. Ne var ki, bu hedefin vaaz edilmesi etkisiz olacak ve sosyal sürecin analizi sadece birkaç yüz uzmanı ilgilendirecektir. Ama analizin özel bir kıyafetle ve ihtiyaçlara yönelik kalpten bir bakışla vaaz edilerek yapılması, bu tutkulu bağlılığı fethetmiş ve Marksiste, kişinin temsil ettiği şeyi asla ret edemeyeceği ve sonunda zaferle fethetmek zorunda olduğu inancından oluşan yüce bir nimet vermiştir. Elbette, başarının nedeni sadece bu değildir. Zira kişisel güç ve kehanetin parıltısı, inancın içeriğinden bağımsız olarak çalışır. Hiçbir şey, hiçbir yeni hayat ve hayatın yeni anlamı olmadan etkili bir şekilde açığa çıkarılamaz. Ama biz burada bununla ilgili değiliz.   

Marks’ın, sosyalist hedefe kaçınılmaz olarak ulaşılacağını kanıtlama girişiminin inandırıcılığı ve doğruluğu üzerine de bir şeyler söylemek gerekir. Ancak, onun başarısız olan birçok duygusunu formüle etmesiyle ilgili olarak, bu konuda sadece bir açıklama yapmak yeterlidir. Bu, elbette, bilinçli ya da bilinçsiz gerçek duyguların gerçek bir formülasyonu değildir. Onun yerine buna, gerçek duyguların sosyal evrimin doğru ya da yanlış mantığının açığa çıkarılmasıyla ilgili bir değiştirme girişimi de diyebiliriz. Marks bunu yaparak, – bunu gerçekçi olmayan bir şekilde alıntılayarak – kitlelere kendi “sınıf bilinci” sloganı atfederek, şüphesiz işçinin gerçek psikolojisini tahrif etmiş (ki bu, küçük bir burjuva olma ve bu statüye siyasi bir güçle yardım edilme arzusunu merkeze alır) ve onun öğretisi yürürlüğe girdiği ölçüde bu onu büyütmüş ve yüceltmiştir. Marks, sosyalist düşüncenin güzelliği karşısında oturup ağlayacak ve bunun için duygusal gözyaşları dökecek birisi değildir. Bu, onun Ütopik Sosyalistler dediği şeye yönelik üstünlük iddialarından sadece birisidir. O, kâr payı için titreyen burjuva aşkının yaptığı gibi, işçileri günlük ücretli kahramanlar olarak yüceltmemiştir. O, kimi zayıf takipçilerinin işçinin çizmelerini yalaması karşısında, dikkati çekecek kadar her türlü eğilimden tamamen uzak ve özgür olmuştur. O, muhtemelen kitlelerin ne olduğuna dair net bir algıya sahip olduğu için, onların düşündüklerinin veya istediklerinin çok ötesindeki sosyal hedeflerin çok daha ötesine bakmıştır. Yine o, kendisinin belirlediği idealleri asla kimseye öğretmemiştir. Zira böylesi bir kibir ona fazlasıyla yabancıdır. Kendisini sadece kendi Tanrı’sının alçakgönüllü sözcüsü olarak gören her gerçek peygamber gibi, Marks’ta, tarihin diyalektik sürecinin mantığından başka bir şey söylemiyormuş gibi davranmıştır. Onun çalışmasında ve hayatında, oldukça tuhaf bir ittifak oluşturan ve her türlü küçüklük ile bayağılığı telafi eden bir ağırlık ve saygınlık vardır.

Son olarak, bir başka noktaya daha işaret etmeden geçmemiz gerekir. O da, Marks’ın, kişisel olarak baktıklarında, kendileri aciz oldukları için bir anıt göremeyen bayağı ve kaba sosyalist profesörlerin aksine, çok fazla uygar olmasıdır. Marks, bir uygarlığı ve o uygarlığın “göreceli mutlaklığının” değerini mükemmel bir şekilde anlayabiliyordu, bununla birlikte, o, bundan çok uzakta olduğunu da hissedebiliyordu. Bu bakımdan, onun geniş görüşlülüğüne tanıklık etmek için kapitalizmin başarılarının parıldamasından2 başka bir şey olmayan Komünist Manifesto isimli eserden daha iyi bir örnek yoktur; ve hatta Marks bu eserde, kapitalizmin gelecekteki ölüm cezasını ilan ederken dahi,  kapitalizmin tarihsel gerekliliğini asla kabul etmemezlik etmemiştir. Elbette bu tutum, Marks’ın kendisinin dahi kabul etmek istemeyeceği pek çok şeyi ifade etmektedir. Ama o, hiç şüphesiz, bu tutumuyla güçlendiği için, bu tutumu çok daha kolay takınmıştır. Çünkü onun tarih teorisinin, ona belirli bir ifade için verdiği şeylerin organik mantığına ilişkin algısı bunu gerektirmiştir. Zira sosyal şeyler onun yönünden bir düzene girmiş ve o, hayatının bazı dönemlerinde kahvehane komplocu olmuş olsa da, onun gerçek benliği aslında bu tür şeyleri daima küçümsemiştir. Esasen onun için sosyalizm, hayatın diğer tüm renklerini ortadan kaldıran ve diğer uygarlıklara karşı sağlıksız ve aptalca bir nefret ya da aşağılama yaratan bir saplantı değildir. Zira bu tür sosyalist bir düşünce için iddia edilen unvanın ve onun bilimsel sosyalizminin temelleri sayesinde birbiriyle kaynaşan sosyalist iradenin, birden fazla anlamda gerekçesi vardır.

1Marksizmin dini niteliği aynı zamanda Ortadoks bir Marksist’in muhaliflerine karşı olan davranışını da açıklar. Ona göre herhangi bir kadere inanan, sadece hata yapmamış, bir günah işlemiştir. Muhalefet eden sadece entelektüel yönden değil, ahlaki yönden de karşı çıkmıştır. Bu tür bir mesajın bir defa ortaya çıkmasının hiçbir mazereti yoktur.    

2 Burası biraz abartılı görülebilir. Onun için eserin İngilizce çevirisinin şu alıntısına bakmamız gerekir: “İnsan faaliyetinin ne yapabileceğini burjuvazi göstermiştir. Burjuvazi, Mısır piramitlerinin, Roma su kemerlerinin, Gotik katedrallerin çok ötesindeki harikaları gerçekleştirmiş…bütün ulusları uygarlığa taşımış…büyük şehirler kurmuş, nüfusun önemli kısmını kırsal hayatın yalıtılmışlığından kurtarmış…yüz yıllık egemenliği boyunca önceki nesillerin birlikte yaptıklarından daha muazzam ve devasa bir üretim gücü yaratmıştır.” İşaret edilen bütün bu başarıların, Marks tarafından burjuvaziye atfedildiğini ve bütün bu başarıların burjuva iktisatçılarının ileri sürdüklerinin dahi daha ötesinde olduğunu görmek gerekir. Benim yukarıdaki pasajda ifade ettiklerimin anlamı budur ve bu anlam günümüzün kaba Marksizmi ile veblen etkisi (çn: malın fiyatının artış eğrisinin etkisi) tarzındaki Marksist olmayan modern radikal malzemenin bakışından çarpıcı bir şekilde farklıdır. Hemen söylemem gerekir ki: kitabın ikinci kısmında kapitalizmin performansı üzerine söyleyeceklerimin hiçbirisi Marks’ın kapitalizm hakkında söylediklerinden daha fazla olmayacaktır.          

* Şimdilerde Türkçeye tercümesi üzerinde çalıştığım Joseph A.Schumpeter’in “Kapitalizm, Sosyalizm, Demokrasi” isimli kitabının “Peygamber Marks” başlığını taşıyan bölümünden alınmıştır.