“Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor ne yazık ki…” Sigmund FREUD  

NEREYE GİDİYORUZ!

1940’lı yıllardan itibaren Fransa’nın en önemli entelektüel figürlerinden olan Yunan asıllı Fransız filozof, psikanalist, hukukçu, aktivist ve özgürlükçü sosyalist Cornelius Castoriadis, takip edebildiğim kadarıyla daha henüz Türkçeye çevrilmemiş olan ‘Democracy as Procedure and Democracy as Regime/Usulü Olarak Demokrasi ve Rejim Olarak Demokrasi’ isimli kitabında, siyasete farklı bir tanım getirir, bu bağlamda, şöyle yazar; ‘Siyaset, kurumları ve – açık ve net bir biçimde sürdürülen kolektif faaliyete bağlı toplumsal kurumların olabildiğince kendi kendini kurduğu bir rejim olarak – demokrasiyi yenileyip onarmayla ilgili açık ve net bir faaliyettir. Bu kendi kendini kurma işi, durmayan bir harekettir ve bu “mükemmel bir toplumu” değil, mümkün olduğunca özgür ve adil bir toplumu gerçekleştirmeyi hedefler. Bu, benim özerk toplum projesi adını verdiğim ve başarılı olmak için demokratik bir toplum kurmak zorunda olan bir harekettir.

Demos “halk”, demokrasi de “halkın yönetimi” anlamına gelmekle, özünde kendi kendini kurma işi ve özerk bir toplum projesi olan demokratik bir toplumu oluşturacak hareketin öznesi de, halk veya yurttaş olarak insandır. Peki, insan kimdir? Toplumdan gelen ve yine topluma giden insan, klasik felsefeye göre “düşünen bir varlık”, antropolojiye göre “Homo sapiens”, yani “yeryüzünde en baskın türlerden biri olan zeki bir primattır.” Aristoteles’e göre ise insan, “siyasi bir hayvandır”. Bu tanımdaki siyasi sözcüğünü ortadan kaldırırsak eğer, geriye sadece hayvan kalır.

Bu hayvanı diğer hayvanlardan ayıran en önemli özellik, onun sadece “siyasi olması” değil, geçirdiği evrime bağlı olarak bir “dil” sahibi olması, yani “konuşma” becerisi edinmesi ve yanı sıra kavramsal olarak ve neden/sonuç ilişkisi çerçevesinde “düşünebilmesidir.”  Ama Freud’un söylediği gibi “düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor ne yazık ki…

Siyasi bir hayvan” olarak ihtiyaç duyduğumuz en önemli şey, toplum halinde başkalarıyla birlikte yaşamaktır. Başkaları ile birlikte yaşamanın asgari şartlarından birisi “hukuka” ihtiyacımızın olması, diğeri ise “siyasete, siyaset kurumuna” ihtiyaç duymamızdır. Hukuk demek, en basit ve yalın tanımı ile “kurallı” yaşamak, başkalarının hukukuna, yani haklarına “saygı duymak” demektir. Hukukun en önemli güvencesi ise, siyasi bir toplumun tesis edilmesi, yani devletin varlığıdır. Esasen devletin en önemli vasfı ve unsuru olan hukuku ve ona bağlı olan adaleti ortadan kaldırırsanız eğer, devlet, devlet olmaktan çıkar çete olur, topluma ise kaos, anarşi egemen olur.

O nedenle, insan olarak, toplum olarak en başta sahip olmamız gereken birinci şey eğer hukuk ve adalet ise, ikincisi de siyasettir. Çağdaş Fransız felsefeci Andre Comte-Sponville’in ‘Felsefeyi Takdimimdir‘ isimli kitabında işaret ettiği gibi; ‘Meydanı ırkçılara, faşistlere, darbecilere, demagoglara bırakmamak; kendilerini bir başına bizim adımıza karar almakla yetkili gören siyasetçilere/bürokratlara bu olanağı vermemek; kendilerine benzeyen bir toplumu bize kabul ettirmeye çalışan siyasetçilere/teknokratlara veya kariyer meraklılarına izin vermemek; bizi kendi anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışan toplum mühendislerine bu fırsatı tanımamak için ve en sonunda yolunda gitmeyen şeylerden şikayet etmek hakkımızı yitirmemek için siyasete ihtiyacımız vardır. Zenginliğe olduğu kadar, adalete, özgürlüğe, güvenliğe, barışa, kardeşliğe, projelere, ideallere de ihtiyacımız vardır. Bunun için siyasetle ilgilenmek zorundayız. Bizler ne aziziz, ne de yalnızca tüketiciyiz. Yurttaşız, yurttaş kalabilmek için siyasete ihtiyacımız var. Tarih ne alın yazısıdır, ne de yalnızca bizi oluşturan bir şeydir. Tarih, hep birlikte yaptığımız bir şeydir ve bu da siyasetin ta kendisidir.

Bütün bu nedenlerle, siyasete ihtiyacımız var ve yine bütün bu nedenlerle siyasetle, yani yönetimle ilgilenmemiz gerekir. Nitekim Atinalı devlet adamı Perikles ‘Yönetimle/siyasetle ilgileniniz’ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz ona yargılayacak yetenekteyiz.’ O yetenekteyiz, zira yurttaşız. Yurttaş olduğumuz için bu hakka, yani siyasetle ilgilenme hakkına, siyaset olarak ve siyaset olarak yapılanları eleştirme ve hatta oylarımızla onu yargılama hakkına sahibiz.

Perikles sadece bunları söylemiyor, ünlü ‘Cenaze Söylevi’nde hem bize, hem de bizi yönetme mevkiinde olanlara şunları öğütlüyor; ‘İdare şeklimizin adı demokratiadır. Bu ad ona bir kaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. Yasalarımız kişisel işlerde herkese aynı hakkı veriyor; devlet işlerinde herkesin alabileceği yer şu veya bu soydan oluşuna değil, gösterdiği yüksek yetenekle kazandığı üne göredir. Yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına da fakirliği veya daha alt bir sınıftan oluşu engel değildir. Devlet işlerinde çok serbest düşünüyoruz. Bu serbest düşünüşü günlük uğraşlarımızda da gösteriyor ama birbirimizi eleştirmekte göstermiyoruz. Birisi bir kere gönlünün dilediği gibi hareket etmiş ise, ona kızmadığımız gibi, başkalarına karşı da onları cezalandırmayan, fakat can sıkan somurtkan bir yüz takınmıyoruz. Özel yaşayışımızda hepimiz hemen hemen dilediğimizi pek çok şeyi yaptığımız halde, bütün yurttaşları ilgilendiren işlerde kötü bir şey yapmak korkusuyla çok disiplinli davranıyor, baştakilerin, yani yönetenlerin ve yasaların, özellikle haksızlığa uğrayanları korumak için konulmuş olan kuralları ayakları altına almalarına ses çıkartmıyoruz.”

Neden mi yazdım bütün bunları? “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” yaşasın deyip olan bitenlere sessiz kalanlara, bir gün sıranın onlara da geleceğini hatırlatmak için yazdım. Bir de hepimizin aynı gemide olduğumuzu, gemi battığında hepimizin sonunun geleceğini bilelim diye yazdım. Siyaset yapanlar, yaptıkları siyaseti Perikles’in çizdiği çerçevede düşünsünler, özeleştiri yapsınlar diye yazdım. Ve nihayet, hep beraber, bu siyasetle nereye gidiyoruz diye düşünelim diye yazdım.     

O halde, “Ben yanmasam, Sen yanmasan, Biz yanmasak, Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa..?” diyelim ve elimizi taşın altına koyalım.

Başka Türkiye yok zira!