BİR TERCÜME, BİR ÖNSÖZ  –

Yaklaşık beş aylık yoğun bir çalışma sonunda, üstlendiğim bir işin daha üstesinden geldim. Yakında Dorlion Yayınları tarafından basılacak ve yayınlanacak olan Joseph Alois Schumpeter’in, “Capitalizm, Socializm&Democracy/Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabını İngilizceden Türkçeye tercüme ettim. 

Avusturya asıllı Amerikalı olan Schumpeter, siyaset bilimci olmasının yanı sıra önemli bir iktisatçıdır. İktisat bilimi uzmanlarına göre, “evolutionary economics/evrimsel ekonomi”nin babası olarak görülen Schumpeter’in ekonomi bilimine yaptığı katkılar, Adam Smith’ten dahi daha fazla, daha önemli ve daha değerlidir.  

Schumpeter, Marksist değildir ama sosyalizme değer verir ve eserlerinde sıkça Marksist analizleri kullanır. Dahası ona göre Marks sıra dışı bir iktisatçıdır.     

Schumpeter’in yaratıcısı olduğu “creative destruction/yaratıcı yıkıcılık” kavramı ve bu kavrama dayalı tezi, kapitalizmin nihayetinde katılaşacağı, korporatist bir yapıya dönüşeceği, belirli bir süre sonra kar edebilmek için sosyalist bir düzen içerisinde devletle ve toplumla uzlaşacağı ve böylece sosyalizmin de hegemonyanın bir parçası haline geleceği iddiasına dayanır.

Ona göre kapitalist ekonomi çarkının dönmesi, yeniliğin ortaya çıkmasına bağlıdır. Öyle ki,  üretimin asgari şartı ve unsuru olan malların sağlanması, yeni ürünlerin, üretim ve satış metotlarının, piyasaların, rekabetin, tüketici eğilimlerinin ve diğer enstrümanlardaki her türlü değişikliğin oluşması, yeniliği ve yeniliğin ortaya çıkmasını gerektirir. Eğer bütün bunlarda ve başkaca alanlarda yenilikler ortaya çıkmaz veya düzensiz aralıklarla ortaya çıkarsa, ekonomide durgunluk, piyasalarda daralma ve sıkışma ortaya çıkar. Buna bağlı olarak, kapitalist ekonomi krize girer, üretim, satış, kar oranları düşer, pek çok şirket iflas eder. Esasen krizler kapitalizmin doğasında vardır.

O nedenle, kapitalizm çarkının dönmesi, ekonomik krize girilmemesi, girilmiş ise aşılması yeniliği, yani “inovasyonu” gerektirir. Yenilikle/inovasyonla birlikte, girdiler düşer, maliyetler azalır, satışlar artar, sistem içi dinamikler hareketlilik kazanır, özetle ekonomi canlanır, buna bağlı olarak reel ücretler ve tüketicilerin alım gücü yükselir. Buna göre, yenilik/inovasyon, kapitalist sistemin, bu sistem içinde büyümenin, kalkınmanın itici gücü ve refahın en başta gelen nedenidir.

Schumpeter’e göre, yeniliği/inovasyonu, girişimcilerin yaratıcı ruhları ve enerjileri yaratır. Bu ruhun ve enerjinin harekete geçmesini “yaratıcı yıkıcılık” anlayışı sağlar. Bu anlayışla birlikte eski olan, işe yaramayan, verimliliği kalmayan yıkılır, yerine yeni olan ikame edilir. Yeninin, eskinin yerine ikame edilmesiyle, motor yeniden çalışmaya, üretmeye, iş döngüleri (aynı zamanda iktisadi döngü veya konjonktür devresi şeklinde de kullanılan bu deyim, iktisadi etkinlik veya üretimde birkaç ayı veya yılı aşan iktisadi dalgalanmaları belirtmek için kullanılan bir deyimdir) hareketlenmeye başlar. Yeni olan eskidiğinde, onun yerini yine yeni olan alır ve bu süreç birbirinin ardı sıra bu şekilde devam eder. Marks’ın kapitalizmin dinamik özelliğini inkar etmemiş olması, Schumpeter’in “yaratıcı yıkıcılık” kavramını ortaya atmasının en önemli etkeni ve çıkış noktasıdır.    

Nitekim Schumpeter, “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli eserinde, bütün bunları şu şekilde açıklar: “Kapitalist ekonomi, yeni girişimlerle her an var olan endüstriyel yapıya yeni metaların veya yeni üretim yöntemlerinin ya da yeni ticari fırsatların girmesi ile sürekli bir şekilde genişlemek suretiyle devrim yaratmaktadır. Mevcut tüm yapılar ve iş yapmanın tüm koşulları daima bir değişim süreci içindedir…Kazanma olanakları yeni şeyler üretmek ya da eski şeyleri daha ucuza üretmek suretiyle bunları sürekli olarak somutlaşır ve yeni yatırımları davet eder. Bu yeni ürünler ve yeni yöntemler, eski ürünlerle ve eski yöntemlerle eşit düzeyde değildir, yeni ürünler ve yöntemler, eski ürünlerin ve yöntemlerin birçoğunun yok olmasına yol açacak şekilde kesin bir avantajla rekabet eder. Kapitalist toplumdaki “ilerleme” bu şekilde gerçekleşir. Ucuz ve düşük fiyatla satış yapmaktan kurtulmak için her firma, sonunda aynı yolu takip etmek, dolayısıyla yatırım yapmak ve bunu yapabilmek için de tasarrufta bulunmak/biriktirmek ve kârının bir kısmı ile yeniden yatırım yapmak zorundadır. Nitekim herkes bir şekilde tasarrufta/biriktirmede bulunur…Kapitalizm, doğası gereği bir ekonomik değişim biçimi veya yöntemidir, asla durağan değildir ve asla durağan olamaz. Kapitalist sürecin bu evrimsel karakteri, sadece ekonomik hayatın, ekonomik faaliyetin verilerini değiştiren sosyal ve doğal bir çevrede devam etmesinden dolayı değildir; ama bu olgu önemlidir ve bu değişiklikler (savaşlar, devrimler vb.) çoğu zaman endüstriyel değişimin şartlarını değiştirir, ancak kapitalizmin asıl taşıyıcıları bunlar değildir. Bu evrimsel karakter, nüfus ve sermayedeki yarı otomatik bir artıştan ya da tam olarak aynı şeyin geçerli olduğu parasal sisteminin aşırılıklarından kaynaklanmaz. Kapitalist sistemi harekete geçiren ve yürüten temel itici güç, yeni tüketici mallarından, yeni üretim veya taşıma yöntemlerinden, yeni pazarlardan, kapitalist girişimin yarattığı yeni endüstriyel organizasyon biçimlerinden kaynaklanır.

Her ne kadar, evrim teorisinin babası olan Darwin’in teorisi, doğa ve doğa bilimleri üzerine ise de, bu teorinin sosyal bilimlerin, bu bağlamda iktisat bilimimin gelişmesi üzerine de etkileri vardır. Nitekim Schumpeter’in “evolutionary economics/evrimsel ekonomi” anlayışının temeli Darwin’e ve buna bağlı olarak Schumpeter’in tarih felsefesi anlayışına dayanır. Öyle ki, benim Türkçeye tercüme ettiğim “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabında, Schumpeter, kendi evrimci iktisat teorisini tarih felsefesiyle açıklamaya çalışır. Böyle yaparak, bir ölçüde de olsa, Marks’ın tarihsel materyalizmine yaklaşır.

Bu yönüyle evrimsel ekonomi anlayışı, iktisadi değişim süreçlerini anlamaya ve açıklamaya odaklanmış bir teoridir. Bu teoriyi savunan iktisatçılara göre, eğer iktisadi gelişme süreçlerini etkileyen unsurlar arasında bulunan kurumlar, piyasalar, üretim ve tüketim süreçleri doğru tahlil edilebilirse, bunları çekip çeviren ve hızlandıran unsurlar, kurumlar, süreçler ve başkaca etmenler ile ortaya çıkabilecek diğer olasılıklar, bunlara egemen olacak, bunları destekleyecek doğru politika seçenekleri belirlenebilecek ve uygulanabilecektir.

Bu teori, iktisadi alanda günümüzün egemen anlayışını temsil eden neo-liberalizmin dengeye dayalı görüşünün tam tersidir. Öyle ki, bu teori, denge yaklaşımın aksine, değişimi öne çıkaran ve dinamik değişim süreçlerine vurgu yapan bir teoridir. O nedenle, bu teori, yani evrimsel ekonomi teorisi, günümüzün son derece hızlı olan iktisadi değişim süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni ekonomik ve siyasal sorunları anlamaya, bunlara çözüm bulmaya çalışır.

Klasik sosyalizmi, burjuva ideolojisinin ürünü olarak gören ve yine sosyalizmi yeni bir kültürel dünya olarak değerlendiren Schumpeter’e göre, sosyalizm pekala işe yarayabilir ve çalışabilir. Yine ona göre, tarihin ekonomik yorumunun felsefi materyalizmle hiçbir ilgisi yoktur. Ve Marks’ın başyapıtı olan Kapital, felsefeye hiçbir gönderme yapmadan tamamen ekonomik nitelikli bilimsel bir eser olarak görülebilir ve okunabilir. Dahası, Kapital’in ekonomideki insanın varoluşçu bir felsefesini oluşturduğu iddia edilebilir. Hegel’ci bir Marks, Kant’çı bir Marks, sosyolog bir Marks da anlatılabilir. 

Dolaylı olarak da olsa, Schumpeter, bugüne kadar beşeri gelişmenin piyasa bireyciliğinin ötesine geçebileceğinin hatırlatıcısı ve sadece kapitalizm karşıtı bir tasarım olarak görülen ve gösterilen sosyalizmi; Sovyetler Birliği’nin otoriteryanizminden, Marks’ın iktisadı determinizminden soyutlayarak yeniden yorumlanmak suretiyle, iflas eden kapitalist politikaların yerine bunların ikame edilebilirliğini ileri sürer. Yine dolaylı olarak, yeri geldiğinde ve ihtiyaç olduğunda, devletin piyasaya müdahalesini, bunun ekonominin canlanmasına ve işsizliğin azaltılmasına olumlu etki yapacağını, ekonomide sosyal devleti egemen kılacak sosyal demokrat politikaların uygulanması gerektiğini ifade eder.

Schumpeter, anılan kitabında, sadece bu konularla ilgili görüşlerini değil, aynı zamanda 1875’den 1914’e kadar olan süredeki sosyalist hareketlerin, sosyalist partilerin gelişme sürecini, İngiltere’deki Fabianizm sürecinden başlayarak, İsveç’teki, Rusya’daki, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki, Fransa’daki, Almanya’daki oluşumları da izleyerek sürdürür. Bu bölümde ve bunu takiben sosyalist partilerin kayıtları ile ilgili bölümde yazılanlar, bu konu hakkında az çok bilgi sahibi olan kişilerin dahi ilgisini çekecek ölçüde ilginçtir.

Öyle ki, sosyalist partilerin kayıtları, Schumpeter’in de ifade ettiği üzere, bu partilerin demokratik inancı homojen bir şekilde savundukları yönündeki iddialarının doğruluğu hakkında pek çok kuşkuyu ortaya koymaktadır. Örneğin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde, gerek başlangıçta, gerekse daha sonrasında, azınlıktaki bir parti tarafından yönetilen ve başka hiçbir partiye şans tanımayan büyük bir sosyalist topluluk vardı. Nitekim bu partinin 10 Mart ile 21 Mart 1939 tarihleri arasında Moskova’da toplanan 18.Kongresi’nde bir araya gelen temsilcileri, sunulan raporları dinlemişler, önergeleri bizim tartışma dediğimiz tarza benzemeyen şekilde tartışarak oybirliğiyle kabul etmişlerdir. Resmi olarak belirtildiği üzere, bu partinin anılan kongresindeki temsilcileri yapılan oylama sonunda: “Rus halkı, [?] Lenin’in ve Stalin’in partisine ve bu partinin büyük önderliğine kayıtsız şartsız bir bağlılıkla, çağımızın en muhteşem, en büyük eserinin ve Stalin yoldaşın hiç çekinmeden yerine getirmesi ve Bolşevik Partimizin büyük Stalin’in dehasının önderliğinde yeni bir gelişme aşamasına girdiğinin belgesi olarak tasarlanan programı kabul ettiğini oylayarak sonuçlandırmıştır.

Nitekim Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Nikita Kruşçev, 25 Şubat 1956 tarihinde, partinin 20.Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Lenin’in Stalin ile ilgili tespitlerine yer vermekte, bu bağlamda Stalin’in ülkeye ve partiye anlatılamayacak kadar çok zararlar verdiğini belirtmekte, aşağıda bir bölümüne yer verilen ders niteliğindeki bu tarihi konuşmasında şunları söylemektedir: “Stalin’in icraatını partinin ve ülkenin geldiği nokta açısından değerlendirecek olursak, bir an durup Stalin’in günahlarını düşünecek olursak, Lenin’in endişelenmekte ve korkmakta haklı olduğu sonucuna varırız. Stalin’in, Lenin’in sağlığında daha yeni yeni kendini göstermekte olan olumsuz özellikleri, sonraki yıllarda daha da artmış, Stalin elindeki iktidarı çok tehlikeli bir şekilde kullanmaya başlamış, bu da partimize çok büyük zararlar vermiştir. Bu konuyu ciddiyetle ele alıp doğru tahlil etmeliyiz ki, Stalin’in sağlığında gerçekleşenlerin bir daha hiçbir şekilde tekrarlanmaması için her türlü önlemi alabilelim. O, liderlikte ve çalışmada ortaklık ile işbirliğine asla tahammül göstermemiş, sadece kendisine karşı çıkanlara değil, kaprisli ve despot karakterine göre kendi anlayışına aykırı görünen her şeye karşı acımasızca şiddet uygulamıştır. Stalin, insanlara karşı ikna, açıklama, sabırlı işbirliği yöntemlerini tercih etmemiş, kendi anlayışını dayatmış, kendi fikrine mutlak olarak itaat edilmesini talep etmiştir. Onun fikrine ve kararına karşı çıkan, kendi fikrini, kendi görüşünü ileri süren herkes bulunduğu mevkiden uzaklaştırılmış, dahası maddi ve manevi olarak yok olmaya mahkum edilmiştir…’Halk düşmanı’ kavramı Stalin tarafından icat edilmiştir…Bu kavram, şu ya da bu biçimde Stalin’le uyuşmazlığa düşen, sadece düşmanca niyetler beslediğinden kuşkulanılan, adı kötüye çıkmış veya çıkarılmış olan herkese karşı, her türlü yasallık çiğnenerek en zalim şekilde uygulanmıştır. Bu kavram her türlü ideolojik çatışma ve tartışma zeminini ortadan kaldırmış, gündelik hayatla ilgili her konuda görüş bildirmek olanağını yok etmiştir. Uygulamada bu konuda kullanılan tek suç kanıtı, günümüz hukuk biliminin bütün normlarına aykırı biçimde, bizzat suçlanan kişinin üzerinde uygulanan fiziki baskı ve işkence sonucu elde edilen itirafıydı…Stalin’in büyüklük manisinin nelere yol açtığını hep birlikte gördük ve yaşadık. Gerçeği görme ve algılama yeteneğini tümüyle yitirmişti o; kuşkuculuğunu ve kendini beğenmişliğini, sadece ülkemizdeki insanlarla olan ilişkilerinde değil, bütün partiler ve başkaca uluslarla ilişkilerinde de ortaya koyuyordu.

Bütün bunları anlattıktan sonra Kruşçev sözlerini şunları söyleyerek tamamlamaktadır: : “Kişi kültü meselesini bütün ciddiyetiyle düşünmeliyiz…Kişi kültünü, bir daha asla kurulmayacak şekilde, kesin olarak yıkmak zorundayız. Hem ideolojik ve teorik, hem de pratik çalışmalardan kişi kültüyle ilgili sonuçlar çıkarmamız gerekiyor…Marksizm-Leninizm’e aykırı olan, parti liderliğinin ilkeleriyle, parti hayatının normlarıyla bağdaşmayan kişi kültünü, Bolşevik ruha uygun olarak mahkum etmek ve ortadan kaldırmak, bu uygulamayı şu ya da bu şekilde geri getirme yönündeki bütün çabalara karşı bıkıp usanmadan mücadele etmek zorundayız…

Sanırım, bunlar, az yukarıda işaret ettiğim Schumpeter’in, “sosyalist partilerin kayıtları, bu partilerin demokratik inancı homojen bir şekilde savundukları yönündeki iddialarının doğruluğu hakkında pek çok kuşku ortaya çıkmaktadır” şeklindeki tespitini ve öngörüsünü doğrulamaktadır.

Schumpeter, Türkçeye çevirisi yaptığım anılan kitabının “Sosyalizm ve Demokrasi” başlıklı bölümünde, önce demokrasinin klasik doktrinini incelemekte ve on sekizinci yüzyılın demokrasi felsefesini özetle şu şekilde tanımlamaktadır: “Demokratik metot, halkın kendi iradesini yerine getirmek için toplanan kişilerin seçilmesi yoluyla, meseleler üzerinde kendi adına karar vermek suretiyle, ortak iyiyi gerçekleştiren siyasi kararlara varmalarını sağlayan kurumsal bir düzenlemedir.

Klasik doktrinin yansıttığı şekliyle demokrasi ideolojisinin, insan faaliyetinin ve hayat değerlerinin rasyonalist bir şemasına dayandığına işaret eden Schumpeter’e göre, demokrasi, burjuva kökenli bir kavram ve kurumdur. Bize göre de doğru olan bu tespiti, tarih de doğrulamaktadır: öyle ki, tarihsel olarak, modern demokrasi kapitalizmle birlikte ortaya çıkmıştır ve onunla neden-sonuç ilişkisi içindedir. Bu aynı zamanda demokratik pratik temelinde de geçerlidir. Zira demokrasiye mündemiç olan rekabetçi teori anlamında demokrasi, burjuvazinin yeniden şekillendirdiği ve kendi bakış açısından rasyonelleştirdiği politik ve kurumsal değişim sürecinin üstünlüğüne öncülük etmiştir: demokratik metot ise, bu yeniden yapılanmanın sadece politik bir aracıdır. Aynı şekilde, modern demokrasi de, kapitalist sürecin bir ürünüdür. Ve modern demokrasi anlayışı ve uygulaması bağlamında, burjuva düzeni, kamu otoritesi alanını sınırlamak suretiyle siyaset alanını da sınırlar.

Schumpeter’e göre, klasik sosyalizm ideolojisi de, burjuva ideolojisinin bir ürünüdür. Bu, özellikle, ikincisinin rasyonalist ve faydacı geçmişini ve klasik demokrasi doktrinine giren fikir ve ideallerin çoğunu tam olarak paylaşmaktadır. Şimdiye kadar sosyalistler, burjuva mirasının bu kısmına el koymakta ve klasik doktrinin sosyalizmin sönümleyemeyeceği unsurlarını öne sürmekte hiçbir zorluk yaşamamışlardır, – örneğin, özel mülkiyetin korunmasına vurgu – ancak bu aslında sosyalizmin temel ilkeleri ile çelişmektedir. Bu türden inançlar, sosyalizmin tamamen demokratik olmayan biçimlerinde dahi hayatta kalabilir.

Demokrasinin klasik doktrinini, rekabet esasına dayanan modern demokrasi anlayışını ve bunların uygulanmasını analiz ettikten sonra Schumpeter, klasik demokrasi başlığı altında “Ortak İyi ve Halk İradesi/Genel İrade”, “Halk İradesi/Genel İrade ve Bireysel İrade”, “Siyasette İnsan Doğası” ve “Klasik Doktrinin Ayakta/Hayatta Kalmasının Nedenleri” konularını tek tek ve ayrıntılı bir şekilde değerlendirmektedir.

1950 yılında vefat eden Schumpeter, ne yazık ki, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü, kapitalizmin daha sonraki süreçlerini, bu bağlamda, serbest piyasa, özelleştirme, fiyat düzenlemelerinin azaltılması, devletin küçültülmesi, devlet sübvansiyonlarının sınırlandırılması, esnek iş gücü piyasalarıyla ilgili politikaları içeren neoliberalizm aşamasını görmemiş ve yaşamamıştır.

Ama öyle de olsa, onun “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabında yazdıkları, kapitalizme ve sosyalizme yönelik eleştirileri, her ikisine yönelik tespitleri ve öngörüleri, daha o aşamada bunlara işaret etmekle son derece önemli ve değerlidir.

Saygılarımla.

V.Ahsen Coşar