Sıkılmanın gizemi her şeyi söylemektir.” Pierre BOVET

KAVGA ETME İÇGÜDÜSÜ –

Bu yazıma konu yaptığım “The Fighting Instinct/Kavga Etme İçgüdüsü”, Dorlion Yayınevi tarafından tercüme edilmek üzere tarafıma tevdi edilen ve İsviçreli Pierre Bovet tarafından 1923 yılında yazılan kitabın adıdır. Psikolog ve pedagog olan Bovet, anılan kitabın yazıldığı tarihte, Cenevre Üniversitesi Jean-Jacques Rousseau Enstitüsü direktörüdür.

Bovet, anılan kitabında çocukların kavgalarını, bu kavgaların nedenlerini okul öğrencisi olan çocuklardan aldığı yazılı anlatılar ve saha/alan çalışmaları temelinde incelemekte ve yanı sıra kavga etme içgüdüsünün evrimini, kavga etme içgüdüsü ile eğitim sorunlarını,  kavga etme içgüdüsü ile din arasındaki ilişkiyi, gaddarlık/zalimlik duyguları ile bu nitelikteki davranışları, bu duygu ve davranışların cinsel beraberliklere yansımasını, hayvanların oyun oynamalarını ve kavgalarını ele almaktadır.

Hali hazırda dörtte birini İngilizceden Türkçeye çevirdiğim bu ilginç eserin “Gaddarlık/Zalimlik  Birliktelikleri/Ortaklıkları” başlıklı bölümünü, ilginizi çekeceği düşüncesiyle aşağıda sizinle paylaşıyorum. Okuyalım.   

The Law of Association/Psikoloji Bağlantı Yasası, (çn: bu deyimin bir diğer Türkçe karşılığı Dernekler Yasası ise de, yazar bu deyimle, MÖ yaklaşık 300’de Aristo, 17. yüzyılda John Locke tarafından formüle edilen ve Locke’un ‘tabula rasa/boş levha’ olarak isimlendirdiği psikolojinin/ruhbilimin bağlantı yasalarını kastediyor. Bu felsefi görüşe göre, insan beyni doğuşta bir ‘tabula rasadır/boş levhadır’, insan zihninde doğuştan gelen bir fikir yoktur, nedenselliği zamanla edinilen deneyimsel alışkanlıklar vardır) benim bildiğim tüm açıklayıcı gaddarlık/zalimlik teorilerinde baskın bir yere sahiptir. “İki gerçek aynı anda bilince sunulduğunda, birinin yeniden ortaya çıkması diğerini yeniden canlandırma eğilimindedir.”1 Bu yasaya göre, hisler ve duygular, tıpkı imgeler ve fikirler için olduğu gibi duygusal gerçekler için de geçerlidir. Öyleyse, bir başkasının acısının, karakteristik bir kişisel zevkle yan yana bir şekilde birisinin bilincinde meydana geldiği durumlarla karşılaşırsak,  daha sonra ötekinin acısının algılanmasına, söz konusu bilincin yokluğunun eşlik etmesine şaşırmamız gerekir. Elbette bu tür durumlar olağan değildir. Az önce gördüğümüz üzere, bireyi,  çok sık ve doğal olarak komşusunun acısını çekmeye yönlendiremeyen içgüdüsel bir eğilimi yoktur. Avını ele geçiren kaplan, beslenecek bir şeye sahip olduğu için mutludur; ama kurbanının acı çekmesi, ne açlık sancıları ne de onları yatıştırmanın sevinci, daha güçlü olanın kurbanının gözündeki ıstıraplı bakışı görmesini her zaman engelleyecektir. Böylece, bir başkasının sefaletinin imgesi, pek çok özelliğiyle benzediğimiz yırtıcı hayvanlarla doğal olarak onun iştahının tatminiyle ilişkilendirilmiştir. “Bazılarının talihsizlikleri başkalarının mutluluğunu sağlar”. Açıkçası bu önerme, gaddarlık/zalimlik olgusunu açıklamak için yeterli olacaktır.

Ancak, gaddarlığın/zalimliğin bir başkasının acısıyla kendi zevkimiz arasında kurduğu içgüdülerden biri, diğerleriyle daha yakından bağlantılıdır. Bu üreme içgüdüsüdür. Hayvanlar aleminde ve ilkel kültürde, gördüğümüz gibi, kavga aşkla/sevgiyle yakından ilişkilidir. Bu, acı ve cinsel zevk arasında aynı uzvun var olduğunu söylemek kadar iyidir. Ve aslında, çok fazla sayıda iyi bilinen durumda/vakıada, gaddarlığın/zalimliğin hazzının, özellikle duyusal zevkin sonradan tadına sahip olduğunu gözlemleriz. Duyguları harekete geçirmek için acı verme ihtiyacı – sadizm – uzun zamandır psikopatolojiye ait bir cinsel sapkınlık olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, daha dikkatli bir çalışma göstermektedir ki, bu konuda normal psikolojide bir yere atfedilmesi gereken genel bir olguya sahibiz ve burada da yine sağlıklı ve hastalıklı olan arasındaki farkın bir dereceye kadar daha az bir türü vardır.

Çocukta dahi, gaddarlık/zalimlik ve duyular arasında, genellikle gizemli bir ilişki gözlemleriz.  Buna ilişkin olgular hatırlanacak kadar iğrenç ve çok aşikardır. Havelock Ellis2, erkek çocuklarla ilgili birkaç vakadan alıntı yapar ve ben de küçük kızların hayatlarında olan tamamen benzer vakaları biliyorum. Bu olgular, eğitimle ilgilenen herkese, bundan ve diğer tüm bedensel cezalandırma yöntemlerinden kaçınmayı emreder. 

Ancak çocuklardan elde edilen bu tür kanıtlar, dikkatimizi çok tekil bir olguya çeker: Cinsel zevk, genellikle belirsiz bir şekilde bir başkasının acı çekmesi ve öznenin bizzat hissettiği acı ile ilişkilendirilir. Rousseau’nun Confessions/İtiraflar isimli eserinde verdiği örnek iyi bilinmektedir. Duyguların uyarılmasıyla ilişkili acı çekme arzusunu ifade etmek için sadizme paralel bir terim olan  mazoşizmi ilk icat edenler psikiyatristlerdir. Ne var ki, aynı bireylerin art arda veya aynı anda sadist ve mazoşist olduklarını, yani hem acı vermekten hem de acı çekmekten zevk aldıklarının fark edilmesi de uzun sürmemiştir; ve böylelikle, psikiyatristler, ilk kez kendilerini ayırt etmek için belirledikleri ve düşmanlık olarak gördükleri vakıaları aynı başlık altında birleştirmişlerdir. Bu kural/bölümleme, algolagnia (çn: genellikle erojen bir bölgeyi içeren cinsel zevk ve fiziksel acıdan uyarılma ile tanımlanan cinsel eğilim, diğer bir deyişle karşı cinse acı verme isteğiyle belirlenen şehvet duygusu) olarak bilinir.3

Algolagnia’nın iki şekli/oluşumu cinsellikten ayırt edilebilir. Bu Freud tarafından ustalıkla yapılmıştır.

“Aktif algolagnianın’ kökleri olarak, normal olarak sadizm kolayca gösterilebilir. Çoğu erkeğin cinselliği, bir tür saldırganlığı bastırma eğilimi gösterir; bunun biyolojik önemi, cinsel nesnenin direnişini salt kur yapma eylemleri dışındaki eylemlerle aşma gerekliliğinde bulunmaktadır. Sadizm, daha sonra tecrit edilmiş ve abartılmış bir yer değiştirme ile ön plana çıkarılan cinsel içgüdünün saldırgan bir bileşenine karşılık gelmektedir.”4

Bu sadece erkekler için doğru ve geçerli değildir. Erkeği kendisine uyguladığı küçük düşürmelerle heyecanlandırmaktan zevk alan kadında da,5 daha az olan saldırgan cinsi gaddarlığın/zalimliğin başlangıçlarından birini görebiliriz.

Benzer şekilde, Freud’a göre, pasif algolagnianın veya mazoşizmin köklerinden en az bunun birine eşit olan bir özgüven izlenebilir. Bu, sevgilinin, sevilen nesneye verdiği aşırı değerin, yaptığı seçimin gerekli psikolojik sonucunun bir neticesidir.

Bu hususta kadın yönünden yapılacak açıklama daha basittir. Çoğu hayvan türünde olduğu gibi, kadında da cinsel zevk acıdan önce gelir.

Ancak, Hovelock Ellis’in (çn: insan cinselliğini inceleyen, ayrıca eşcinsellik üzerine ilk İngilizce tıp ders kitabını 1897’de yazan, çeşitli cinsel uygulamalar ve eğilimler ile transseksüel psikolojisi üzerine yayınlanmış çalışmaları bulunan, ilerici entelektüel ve sosyal reformcu İngiliz doktor ve öjenist, yazar) bir algolagnia analizinde yaptığı gibi, eğer kavga kavramına öncelik verirsek6, bu tür ayrıntılı analizlerden vazgeçebiliriz. .O nedenle, bir aracı olarak, başka bir kişiye verilen acı ve kişinin kendi başına hissettiği ıstırap, cinsel zevki ön plana çıkarmak için eşit hak elde eder.

Ellis’e göre, “acının cinsel çekiciliği gerçekten özel bir erotik sembolizm durumudur …”7

Bu tür mülahazalar, Ellis’in alçakgönüllülükle söylediği gibi, “büyük ölçüde”, gaddarlığın/zalimliğin daha genel bir gerçeği olan özel algolagnia vakalarını kesinlikle açıklar.

1  Davranışçılar, bu yasayı, uyaranın ikame yasası olarak özenle yeniden ifade etmişlerdir.

2 The Sexual Impulse, Love and Pain/Cinsel Dürtü, Aşk ve Acı, 1908, sayfa 109 ve ekleri.

3 Acıdan ve cinsel uyarılmadan.

4 (Three Contributions to the Theory of Sex/Cinsiyet Teorisine Üç Katkı, s. 22. Başka yerlerde olduğu gibi burada, Dr.Brill’in çevirisinden, bana tatmin edici görünmeyen birkaç ayrıntıda ayrıldım)

5 (Hovelock Ellis tarafından kullanılan terimi benimsemek için, büyüme/şişkinlik sürecinin yoğunluğunu artırmak için.)

6 Krş. Adler, “Der Aggresionstrieb im Leben u. der Neorose/ Yaşamda ve Nevrozda Saldırganlık İçgüdüsü, ”, Heilen und Bilden/İyileştirme ve Eğitme, s.23:“ Sadizm ve mazoşizmin tedavisinde her zaman cinsel düzene ait olgulardan bir başlangıç yapılmıştır. Aslında bu, ilkel olarak ayrılmış iki içgüdünün, cinsel içgüdünün ve saldırganlık içgüdüsünün karıştırılması anlamına gelir. ” Ayrıca, özellikle, Stanley Hall’ın, A Synthetic, Genetic Study of Fear/Yapay Korkunun Genetik Yönden İncelenmesi, s. 185: “Dolayısıyla sadist dürtüler bile ardıldır ve Freudçuların iddia ettiği gibi başkalarına karşı saldırganlığın öncülü değildir.”

7 Erotic Symbolism/Erotik Sembolizm, vd. 1914, sayfa 42. “Erotik sembolizmden kastım, aşıkların dikkatinin, cinsel çekiciliğin merkezi odağından, bu odak noktasının çevresinde bulunan veya hatta tamamen dışında olan bir nesne veya sürece, onu bir araya getirmek suretiyle yakınlığı veya benzerliği hatırlayarak yönlendirildiği eğilimi kastediyorum.. ” Ellis, age. s. 1.

SEN HALA DÜNYA KOKUYORSUN! *

Hacı Bektaş Veli’nin Dergahı’ndan, nefes istemek yerine birkaç çuval buğday dünyalık isteyerek ayrılan ve sonrasında bu yaptığından dolayı çok pişman olan Yunus Emre, yeniden Hacı Bektaş Veli’nin huzuruna çıkmış, af dileyerek buğday istemekten pişman olduğunu beyanla kendisine nefes vermesini dilemiştir.

Ama Hacı Bektaş Veli, Yunus’a “bunun olmayacağını, o kilidin anahtarını Takduk Emre’ye verdiğini, nasibini ondan alması gerektiğini” söylemiştir.

Böylece Takduk Emre’nin huzuruna çıkan Yunus, Takduk Emre’den de “Hizmet et, emek ver, nasibini al” cevabını almıştır.

İlim, irfan sahibi olmak isteyen Yunus, Taktuk Emre’nin emriyle odunculukla görevlendirilmiş, bu görevini bihakkın yapmış, Takduk Emre’nin Dergahı’na kırk yıl odun taşımıştır.

Yaptığı bu hizmetlerin karşılığında nasibini almak için yeniden Takduk Emre’nin huzuruna çıkan Yunus, şeyhi Takduk Emre’den “Sen hala dünya kokuyorsun Yunus’um” cevabını alınca, şeyhine veda etmeden ve “Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana/Ne akıllı ne divane gel gör beni aşk neyledi/Kah eserim yeller gibi gel gör beni aşk neyledi” diyerek oradan ayrılmış, Hakka ulaşmak,  ilim ve irfan sahibi olmak için yollara düşmüştür.

Bir zaman sonra yaşadıklarından dersler çıkaran, şeyhine veda etmeden ayrılmanın ayıbını ve azabını yaşayan Yunus, şeyhinin kapısını yeniden çalmıştır.

Yunus’u kabul eden, onu dinleyen, onun dünyevi seyahatinin bittiğini, onun artık dünya kokmadığını anlayan Takduk Emre asasını fırlatmış ve Yunus’a, “Gez dolaş, asamın düştüğü yere yerleş” diyerek el vermiştir.

Takduk Emre’nin fırlattığı asayı bulan ve oraya yerleşen Yunus, şeyhi Taktuk Emre’ye ve kendisine el verip ilim irfan öğretenlere, “Biz bu dünyadan gider olduk kalanlara selam olsun/Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun” diyerek teşekkür etmiştir.

Peki! Dünya kokmak ne demektir? İnsan dünyanın kokusundan nasıl arınır?

Dünya kokmak; yalan söylemektir, başkalarının hakkını yemektir, onun bunun dedikodusunu yapmak, insanların arasına nifak sokmaktır, kibirli olmak, hırsızlık yapmaktır, başkalarına düşmanlık etmek, kin tutmaktır.

Elbette Takduk Emre Yunus’a “sen hala dünya kokuyorsun” demekle, Yunus’un bunları yaptığını kastetmemiş, onun daha kamil bir insan olmadığını, daha pişmesi gerektiğini ima etmiştir.

Yunus’un şeyhi Takduk Emre’nin kapısını yeniden çaldığında ve onun eşiğine geldiğinde:  “Takduk’un hizmetinde kul olduk kapısında/Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah/Adımız miskindir bizim düşmanımız yoktur bizim/Biz kimseye kin tutmayız dünya alem dosttur ” demesi bundandır, bundan dolayıdır.

Sadece bunu değil, yaptığı manevi yolculuğun onu nasıl terbiye ettiğini, üzerindeki dünya kokusundan nasıl arındığını anlattığı aşağıdaki dizeleri yazması da bundandır, bundan dolayıdır:

Haktan gelen şerbeti

İçtik elhamdülillah

Şol kudret denizini

Geçtik elhamdülillah

Kuru idik yaş olduk

Ayak idik baş olduk

Havalandık kuş olduk

Uçtuk elhamdülillah

Vardığımız illere

Şol sefa gönüllere

Halka Taptuk manisin

Saçtık elhamdülillah

Balım Sultan ilinden

Şeker damlar dilinden

Dost bağının yolundan

Geçtik elhamdülillah

Beri gel barışalım

Yad isen bilişelim

Atımız eyerlendi

Eştik elhamdülillah

İndik Rum’u kışladık

Çok hayrı şer işledik

Üç bahar geldi geçti

Göçtük elhamdülillah

Dirildik pınar olduk

İrkildik ırmak olduk

Aktık denize dolduk

Aktık elhamdülillah

Taptuk’un tapusunda

Kul olduk kapısında

Yunus miskin çiğ idik

Piştik elhamdülillah

Çiğ iken pişen” Yunus Emre’nin, piştikten sonra kendisine, hakka, ilim ve irfana ulaşmak için yaptığı uzun yolculukta öğrendiği ve bize de öğütlediği “Seç bu dünyada iyi bir yoldaş/Ki nefsin olmasın sana arkadaş” dizeleri, nefse, kötülüğe teslim olmamak için arkadaş, dost seçmenin önemini ve değerini anlatır.

Pişen Yunus’un öğrendikleri ve bize öğretmeye çalıştıkları elbette bunlar ve bunlardan ibaret değildir. Dahası da vardır: taht sahibi olanlara, kibirle yoldaşlık edenlere, gönül kıranlara, sabırsızlara, kendini ve dengini bilmezlere, sevgiye dair önemli, değerli, anlamlı, yol gösterici öğütleri vardır. Okuyalım:

Karga ile bülbülü bir kafese koysalar

Biri diğerinin sohbetinden sıkılmaz mı

Öyle ki karga ister bülbülden ayrılmayı

,Bülbülün de billahi böyledir maksadı.        

İlim ilim bilmektir ilim kendini bilmektir

Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır

Okumaktan anlam Hakk’ı bilmektir

Çünkü okuduğunu bilmezsen bu kuru emektir

Sabır gerek sana her hal içinde

Sabırsızlar kalırlar boş laf içinde

Bir kez gönül yıktı ise bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elini yüzünü yıkar değil

Nice tahta çıkanlar yere düştü

Nice benim diyene sinek üşüştü

Sakın olma kibir ile yoldaş

Kibir neredeyse onunla savaş

Haset kişi daima sıkıntıdadır

Vücudu sağken bile ıstıraptadır

Hasettir o yüzden eli ermez işe

Kime kuyu kazsa kendi düşe

Gelin tanışalım işi kolaylaştıralım

Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz

* Özlem Pekcan tarafından yazılan ve Dorlion Yayınevi tarafından yayınlanan “Çocuk Yüreklerde Yunus Emre – Hayatı ve Şiirleri” isimli kitaptan esinlenilmiş ve yararlanılmıştır.  

MARKS’IN VE MARKSİZMİN SOSYOLOJİSİ –

Çoğumuzun iktisatçı, filozof, felsefeci olarak bildiğimiz ve tanıdığımız Karl Marks, aynı zamanda çok önemli ve değerli bir sosyologdur. Nitekim Fransa’nın yetiştirdiği en önemi sosyologlardan olan Prof.Dr.Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri* isimli kitabında “Marks hiç kuşkusuz bir sosyologdu, ama belirli bir tip sosyolog-iktisatçı tarzında bir sosyologdu; çağdaş toplumun ekonomik sisteminin işleyişine başvurmadan, ekonomik sistemin gelişmesinin de işleme kuramı ihmal edilerek anlaşılamayacağına inanıyordu. Son olarak, şimdinin anlaşılmasını geleceğin kestiriminden, eylem istediğinden ayırmıyordu. Bugünün nesnel denilen sosyologlarına oranla, bir peygamber ve bir eylem adamı, aynı zamanda bir bilgindi. Ama ne de olsa, belki de olanın yorumu ile olması gereken üzerindeki yargı arasında her zaman bulunan bağı reddetmeme açık yürekliliği vardı.” diye yazmakta ve Marks’ı, sosyolojinin diğer büyük isimleri olan Montesquieu, Comte, Tocqueville, Durkheim, Pareto ve Weber ile birlikte incelemektedir.

Sosyolojiyi, toplumsalın, olduğu gibi, ya kişiler arası ilişkiler düzeyinde ya geniş bütünlerin, sınıflar, uluslar, uygarlıklar ya da yaygın deyişle, bütünsel toplumların makroskopik düzeyde bilimsel olmak isteyen incelemesidir şeklinde tanımlayan Aron’a göre, On Dokuzuncu Yüzyılın Marksist Sosyolojisi devrimcidir. Zira kapitalist rejimi yıkacak devrimi önceden selamlamaktadır. Yine Marksizmden esinlenen sosyoloji, evrensel tarihin akışı içinde yerine konmuş, çağdaş toplumların bütünün bir yorumunu yapmıştır.

Karl Marks’ı yetkin ve sıra dışı bir iktisatçı olarak nitelendiren, “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi”isimli eserinde, Marks’ın iktisatçılığının ve iktisadi görüşlerinin yanı sıra Marksizmin felsefi temellerini inceleyen, değerlendiren ve eleştiren Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph A.Schumpeter, aynı zamanda Marks’ı sosyolog olarak da kabul ettiği için, onun sosyolojisini “Sosyolog Marks” başlığı altında incelemekte ve değerlendirmektedir.

İngilizceden Türkçeye benim tercüme ettiğim ve yakında Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan Schumpeter’in “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi”isimli eserinin “Sosyolog Marks” başlıklı bölümünü aşağıda sunuyorum.                          

SOSYOLOG MARKS

Şimdi dine bağlılık için çok uygun olmayan ve o nedenle itiraz edilebilir olan bir şey yapmamız gerekiyor. Birileri için kaynağı hakikat olan bir şey üzerine yapılan soğuk bir analize, o birileri doğal olarak içerler. Onların yaptıkları yegane şey, Marks’ın eserlerini parçalar halinde kesmek ve bunları tek tek incelemektir. Onlar, bu hareketleriyle, burjuvazinin Marks’ın eserlerinin bütününü kavrayamadığını görüntülerler, birbirini tamamlayan ve açıklayan tüm parçaların bütünün parlaklığını yansıttığını, öyle ki, herhangi bir parçanın ya da özelliğin tek başına değerlendirildiğinde, gerçek anlamın gözden kaçırıldığını, burjuvazinin bunu kavrayamadığını söylerler. Elbette böyle bir durumda bizim herhangi bir tercihimiz söz konusu olamaz. Bu suçu işleyerek ve bundan sonra sosyolog Marks’ı, Marks’ın peygamberliğinden sonraya alarak, Marksçı çalışmanın analitik birliğinin bir ölçüsünü vermeyi başaran bir toplumsal görüş birliğinin varlığını ya da daha çok bir birlik görüntüsünü inkar etmek istemiyorum, yazar olarak sadece özünde diğerinden bağımsız olan her bir parçanın birbirleriyle bağdaştırılmasını istiyorum. Zira öğrencinin emeğinin meyvelerini birinde kabul ve diğerlerinde reddederken, geniş bir egemenliğin her bölgesinden geriye yeteri kadar bir bağımsızlık kalır. İnancın ihtişamının çoğu süreç içinde kaybolsa da, umutsuz bir enkaza bağlı olmaktan çok daha değerli olan önemli ve uyarıcı bir gerçek ise, kurtarılarak kazanılır.

Biz bu konuda bir defa yoldan çekilsek de, bu, her şeyden önce Marks’ın felsefesi için uygulanır. Alman eğitimi alan ve spekülatif bir zihne sahip olan Marks, tam bir temel bilgiye sahiptir ve tutkulu bir şekilde felsefeyle ilgilidir. Esasen onun başlangıç noktası, Alman türü saf bir felsefedir ve o gençliğinde bu felsefeye sevdalıdır. O, bir süre bunun görevi olduğunu düşünmüştür. Marks, kabaca Hegel’in temel tarzını ve metodunu benimsemekle birlikte, o ve onun grubu, zamanla bunu bertaraf etmiş, çok sayıdaki taraftarı ile birlikte bunun ve Hegel’in muhafazakar yorumlarının yerine hemen hemen kendi karşıtlığını koymuş yeni bir Hegelcidir. Bu, çıkan her fırsatta onun yazdığı geçmişteki bütün yazılarında kendisini gösterir. O nedenle, Alman olsun, Rus olsun, aklı başında ve benzer şekilde ikna olan onun tüm okuyucuları, esas olarak bu unsuru benimsemişler ve bunu sistemlerinin anahtarı yapmışlardır.

Ancak ben bunun yanlış ve Marks’ın bilimsel gücüne karşı bir haksızlık olduğuna inanıyorum. Zira Marks, Hegel’e olan erken dönem aşkını hayatı boyunca muhafaza etmiştir. O, kendisi ile Hegel’in argümanı arasında bulunabilen belirli şekli benzetmelerden daima memnun olmuş, kendi Hegelciliği ile Hegelci anlatım tarzını kullanmayı doğrulamayı sevmiştir. Ama hepsi bundan ibarettir. Zira Marks, hiçbir yerde pozitif bilimi metafiziğe feda etmemiştir. Marks, en fazla Kapital’in ikinci cildinin önsözünde yazdığı gibi, hiçbir kendi kendini kandırmanın kendi argümanını analiz etmekle doğrulanamayacağını, hakikatin bu olduğunu, her yerin ve her şeyin sosyal olguya dayandığını, kendi önermelerinin gerçek kaynağının felsefenin nüfuz alanında bulunmadığını söylemiştir.  Kuşkusuz, Marks’ı ve Marks’ın bu açıklamasını felsefi yönüyle ele alan yorumcular ve eleştiriciler, bunu yapamazlar, çünkü onlar sosyal bilimlerin kapsadıkları hakkında yeteri kadar bilgili değillerdir. Kaldı ki felsefi sistem yapımcılarının eğilimi, onları ayrıca diğer herhangi bir yorumlamada bulunma konusunda isteksiz yapmıştır, o nedenle, bunu, sadece bazı felsefi ilkeler konusunda ilerlemiş olan birisi yapabilir. Dolayısıyla, onlar, felsefi pek çok konudaki açıklamayı dahi, iktisadi konularda deneyimini kanıtlamış olanların yapabileceğini,  yanlış konular üzerindeki izlemelerin manevra yapılarak incelenmesinin, hem dostlarını, hem de hasımlarını yanılttığını görmüşlerdir.  

Sosyolog olarak Marks, bu görevini yerine getirmek için, esas itibariyle tarihsel ve çağdaş hakikat üzerine kapsamlı bir egemenliğe sahip bir donanım getirmiştir. Ancak onun çağdaş olaylarla ilgili bilgisi her zaman biraz yetersizdir. Zira o, kitaplara çok düşkün olmasına rağmen, temel materyaller ile gazetelerden seçilen en seçkin malzemelere daima geç sahip olmuştur. Bununla birlikte, onun yaşadığı dönemde yayınlanan genel önemdeki ve alandaki herhangi bir tarihi eser ve yine pek çok monografik literatür onun dikkatinden kaçmamıştır. Biz onun bu alandaki bilgisinin tamlığını, ekonomik teori alanındaki bilgisi kadar methetmesek de, o, sosyal vizyonunu sadece muhteşem tarihsel fresklerle göstermekte ve aynı zamanda bunların çoğunu pek çok ayrıntılarla güvenilir bir şekilde ilişkilendirmekte ve bunları kendi zamanının sosyologlarından hiçte aşağıda olmayan standartlarla ifade etmekte yetkindir. Onun bir bakışta derinliğine kavradığı yüzeydeki rastgele düzensizlikleri delip geçen bu olgular, tarihsel olayların görkemli mantığına uygundur. O, bunu yaparken, sadece tutkuların, analitik dürtülerin ve saiklerin etkisi altında değildir, aksine bunların hepsinin  etkisi altındadır. Ve onun bu çalışmasının sonucu, Tarihin Ekonomik Yorumu’nu1 mantıklı bir şekilde formüle etmiştir ki, bu, kuşkusuz o günün sosyolojisinin bireysel başarılarının en büyüklerinden birisi olmuştur. Buna bağlı olarak, bu başarının bütünüyle özgün olup olmadığı, bunun Alman ve Fransız öncüllerinin kısmen verdiği pek çok etkiyle yapılıp yapılmadığı meselesi anlamını yitirmiştir.

Tarihin ekonomik yorumu, insanların bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde ya da tamamen öncelikli olarak ekonomik dürtüler ve saiklerle harekete geçirildikleri demek değildir. Aksine bu, ekonomik olmayan dürtüler ve saikler mekanizmasının rolünün açıklanması ve bireysel psişizmin/ruhun kendisini sosyal gerçeklik yolunda analiz etmesinin, teorinin gerekli bir unsuru olup olmadığı ve bunun teori için önemli bir katkı oluşturup oluşturmadığı demektir.  Marks, dinin, metafiziğin, sanat ekollerinin, etik görüşlerin ve siyasal iradenin ekonomik saik ve dürtüleri azaltmayacağını ve bunların önemli de olmadığını savunmamıştır. O sadece bunları ekonomik şartların şekillendirdiğini, aynı şartların bunların yükselişine ve düşüşüne neden olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Max Weber’in2 bütün bulguları ve argümanları, Marks’ın sistemine tam olarak uymaktadır. Onun en fazla ilgilendiği hususlar, sosyal gruplar ve sınıflar, bu grupların ve sınıfların kendi varlıklarını, yerlerini ve davranışlarını açıklama şekilleridir. O, en çok tarzları ve sözlü anlatımları ile (ideolojiler veya Pareto gibi konuşanlar ve türevleri) kendi itibari değerlerini açıklayan ve sosyal gerçekleri bunlar aracılığıyla yorumlayan tarihçilere karşı içini boşaltmıştır. Ama eğer düşünceler ve değerler onun için sosyal sürecin birincil taşıyıcıları değil ise, bunların hiçbirisi üzerinde daha fazla durulmaz. Bu konuda şu benzetmeyi kullanabilirim: bunlar sosyal sistemdeki transmisyon/aktarma kayışlarıdır. (çn: Motorlu araçlarda gücü bir şafttan diğerine aktaran ve aktarma elemanı olarak kullanılan kayış) Ne var ki, biz savaş sonrası gelişmelerin en ilginç ilkelerini açıklayan ve bu konuda en iyi örnek olan Bilginin Sosyolojisi3 üzerinde durmayacağız. Ancak bu hususta daha fazla bir şeyler de söylemek gerekir, çünkü bu konuda Marks ısrarlı bir şekilde yanlış anlaşılmıştır. Öyle ki, Marks’ın arkadaşı Engels dahi, onun mezarı başında yaptığı konuşmada, söz konusu teorinin, bireylerin ve grupların esas itibariyle ve kesinlikle ekonomik dürtülerle ve saiklerle hareket ettikleri gibi anlaşılmasının, bazı açılardan yanlış ve bunun geri kalanının da acınacak derecede önemsiz olduğunu ifade etmiştir.

Bu konuyla ilgilenmiş iken, onun yanlış anlaşıldığı bir başka konuda da onu savunmalıyız: tarihin ekonomik yorumu çok sık olarak materyalist yorum şeklinde isimlendirilmiştir. Öyle ki, Marks’ın kendisi de bunu bu şekilde isimlendirmiştir. Marks’ın bu ifadesi, onun bazıları nazarındaki popülerliğini fazlaca azaltmış, bazı kişilerin nazarında ise, onun popülerliğini artırmıştır. Ne var ki, bunun her ikisi de bütünüyle anlamsızdır. Zira Marks’ın felsefesi Hegel’in felsefesinden daha fazla materyalist olmadığı gibi, tarihsel süreci ampirik/deneysel bilimin emri aracılığıyla açıklayan bir başka çabadan daha da fazla materyalist değildir. Kaldı ki,  dünyanın herhangi bir fiziki resmi gibi, bunun mantıksal olarak herhangi bir metafizik veya dini inançla açıklanması da mümkündür. Ortaçağ teolojisi bunun uygunluğunun mümkün olduğu metotların kurulmasını sağlamıştır.4

Bu teorinin gerçekte neyi söylediği iki önermeyle ortaya konulabilir. (1) Üretim şekilleri ve şartları, sosyal yapıların ve sırasıyla davranışların, eylemlerin ve uygarlıkların ortaya çıkmasının temel belirleyicidir. Marks bununla ne demek istediğini, çok iyi bilinen bir açıklamasında “el değirmeni” feodal toplumu, “buhar değirmeni/makinesi” kapitalist toplumu yaratmıştır şeklinde ifade etmiştir. Bu ifade teknolojik unsurun kapsamındaki tehlikeyi vurgular, ne var ki, bu, sadece her şeyin teknoloji ile anlaşılması olarak da kabul edilebilir. Bu ifade, bunun anlamını fazlasıyla yitirdiğimiz için azıcık basite indirgenerek ve farkına varılarak ifade edilir ise, günlük çalışmamızda bizim zihnimizi oluşturan ve üretim süreci içindeki şeylere ve yerimize yönelik bakış açımızı belirleyen – veya gördüğümüz şeylerin yönünü – sosyal hareket alanının, her birimize hükmettiğini söyleyebiliriz. (2) Üretim şekillerinin kendilerine göre bir mantığı vardır: diğer bir deyişle, bunlar kendi doğasında mevcut olan ihtiyaçlara göre değişen işleyişleriyle, sadece kendi ardılları için üretim yaparlar. Bunu Marksçı açıdan aynı olan bir örnekle açıklayalım: “el değirmeni” sistemi, mekanik değirmencilik metodunu benimsemek suretiyle bir ekonomik ve sosyal durum yaratmak ve bunu bireylerin ve grupların güçsüzlüklerini alt etmeler için pratik bir ihtiyaç haline getirmek şeklinde karakterize edilir. “Buhar değirmeninin/makinesinin” ortaya çıkması ve işlemesi, sırayla yeni sosyal işlevler ve pozisyonlar, yeni gruplar ve görüşler yaratmıştır ki, bu onların kendi çerçevelerinin ve sınırlarının etkileşerek ve gelişerek bir şekilde büyümesini sağlamıştır. O nedenle, biz burada, her şeyden önce bütün ekonominin ve buna bağlı olarak herhangi bir sosyal değişimden sorumlu olmanın, bu değişimi ileriye taşıyan bir şey olduğunu görüyoruz ki, ileriye götüren bu eylemin kendisi herhangi bir harici ivmeye ihtiyaç duymaz.   

Kuşkusuz her iki önerme de, çok büyük bir miktarda hakikati içermektedir ve biz incelememizin ilerideki birkaç bölümünde, bunların işlemekte olan çok değerli hipotezlerini keşfedeceğiz. Bunlara yönelik olarak, etik ve dini etkilerle yapılan yalanlamalara dayanan mevcut itirazların veya esasen Eduard Bernstein tarafından keyifli bir sadelikle ileri sürülen “insanların kafaları vardır” ve o nedenle, onlar, tercih ettikleri gibi hareket ederler şeklindeki iddiaların çoğu başarısız olmuştur. Buraya kadar söylenmiş olanlardan sonra, bu tür argümanların zayıflığı karşısında, arttık bu konu üzerinde durmak fazlasıyla gereksizdir: elbette, insanlar kendi hareket tarzlarını, çevrenin objektif bilgisinin doğrudan zorlaması olmadan kendileri tercih ederler; ama onlar bu tercihi, bir başka bağımsız bilgi düzenlemesi oluşturmadan, kendi açıları, kendi görüşleri yönünden yaparlar ve kendilerini objektif bir duruşla şekillendirirler.

Ne var ki, mesele, tarihin ekonomik yorumunun bazen bir durumdan başka bir duruma göre beklenenden daha az tatmin edici olup olmadığının uygun şekilde tahmin edilip edilmeyeceği noktasında ortaya çıkar. Öyle ki, o noktada, daha başlangıçta görülen aşikar bir durum meydana gelir. Sosyal yapılar, tipler ve tutumlar madeni paralar gibi kolayca erimez. Bunlar bir defa oluştuklarında, muhtemeldir ki, yüzyıllarca değişik yapılar olarak değişik derecelerde yaşama becerisi göstererek ayakta kalırlar. Biz bunların üretken dominant oluşumundan bir sonuç ve anlam çıkarmaya çalışsak da, az ya da çok beklediğimiz gibi, güncel gruplar ve ulusal davranışlar olarak, bunları daima birbirlerinden ayrılmamış şekilde buluruz. Bu genelde oldukça geçerli olsa da, en açık şekilde son derece dayanıklı bir yapının bütünüyle bir ülkeden diğerine kendisini aktarmasında görülür. Sicilya’nın Normanlar tarafından istila edilmesiyle ortaya çıkan durum, benim bu konuda ne demek istediğimi tanımlayan bir örnektir. Marks bu tür olguları göz ardı etmemiş olmakla birlikte, ne yazık ki, bunların tüm sonuçlarının farkına varamamıştır.

Bununla bağlantılı bir başka durumun daha kaygı verici bir anlamı ve önemi vardır. Örneğin, altıncı ve yedinci yüzyıl boyunca Frank krallığında toprak sahipliğiyle birlikte ortaya çıkan feodal yapıyı ele alalım. Bu elbette toplumun sosyal yapısını yüzyıllarca şekillendiren ve aynı zamanda üretim şartlarını, ihtiyaçları ve teknolojiyi etkileyen en önemli olaydır. Bunun en basit açıklaması, yeni toprakların fethedilmesi sonrasında, orduda daha önce liderlik işlevini yerine getiren ailelerin ve bireylerin (ne yazık ki bu işlevi muhafaza eden) feodal toprak sahibi haline gelmiş olmalarıdır. Bu elbette,  hiçbir şekilde Marksist şemaya uymaz ve kolaylıkla istikameti bir başka yöne çevirecek şekilde yorumlanabilir.  Bu nitelikteki olgular, hiç kuşkusuz yardımcı hipotezler aracılığıyla bir araya getirilebilir, ancak bu tür hipotezlerin eklenme zarureti her zaman teorinin sonunun başlangıcıdır.

Marksist şema aracılığıyla tarihsel yorum girişimleri sırasında ortaya çıkan pek çok zorluk, üretim alanı ile sosyal hayatın diğer alanları arasında bazı etkileşim önlemleri alınarak karşılanabilir.5 Ancak bunu kuşatan hakikatin temel çekiciliği, kesinlikle bunun tek yönlü olarak iddia ettiği katılığa ve yalınlığa bağlıdır. Eğer bundan şüphe edilirse, tarihin ekonomik yorumu, yerini benzer türdeki önermelere bırakacak – pek çok kısmının hakikat olması gibi – veya daha fazla hakikati ifade eden bir başka yoruma neden olacaktır. Bununla birlikte, bir başarı olarak bunun hiçbir derecesi ya da bunun bir hipotez olarak işlemesinin yararlılığı, bu münasebetle bozulmayacaktır. 

Elbette, inananlar için, bu sadece insanlık tarihinin bütün sırlarını açan bir anahtardır. Eğer bazen biz bu uygulamalara safça bakmak yerine gülme eğilimi hissedersek, bunun hangi tür argümanın yerine konulduğunu hatırlamamız gerekir. Zira tarihin ekonomik yorumunun sakat kız kardeşi olan Sosyal Sınıfların Marksist Teorisi, bunu biz zihnimizde taşımaya başladığımız anda daha uygun bir ışığa geçer.

Yine de, bu teori ilk etapta kaydetmemiz gereken önemli bir katkıdır. Sosyal sınıflar olgusunu açıklamak hususunda ekonomistler şaşılacak derecede ağırdırlar. Kuşkusuz onlar, uğraştıkları etkileşimin ürettiği süreçlerin sebeplerini daima sınıflandırmışlardır. Ancak bu sınıflandırmalar, sadece bazı ortak özellikler sergileyen bir bireyler dizisi ve toplamıdır: nitekim bunların bazıları toprak sahibi veya işçiler olarak sınıflandırılmışlardır, çünkü bunlar arazi sahibidirler veya emeklerini satmaktadırlar. Ne var ki, sosyal sınıflar sadece bir gözlemin sınıflandırdığı varlıklar değil, bir şekilde var olan canlı varlıklardır. Onların varlığı, toplumu bireylerin veya ailelerin oluşturduğu amorf bir topluluk gibi gören bir şemanın tamamen gözden kaçırdığı sonuçlara yol açar. Sosyal sınıflar olgusunun, sadece ekonomik teori alanındaki araştırma için ne kadar önemli olduğu hususu, tam olarak sorgulanmaya fazlasıyla açık olan bir husustur. Pek çok pratik uygulama ve genel olarak sosyal sürecin tamamıyla daha geniş yönleri için, bu hususun çok önemli olduğundan ise hiç kuşku yoktur. 

Kabaca demek gerekir ki, toplumsal sınıfların ön plana çıkması, Komünist Manifesto’da, “toplumun tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir” şeklindeki ünlü bir açıklamada ifade edilmiştir. Bu elbette, iddiayı en yüksek seviyeye koymuştur. Ancak, tarihsel olayları genellikle sınıf çıkarları ve sınıf tutumları açısından yorumlanabilecek ve mevcut sınıf yapılarının her zaman tarihsel yorumlamada önemli bir faktör olduğu yönündeki önermeye indirgeyecek olsak bile, hemen hemen tarihin ekonomik yorumu kadar değerli bir kavramdan söz etme hakkı verecek kadar bir kısım yine de bize kalır.

Açıkça, sınıf mücadelesi ilkesiyle açılan ilerleme çizgisinin başarısı, bizim kendimizin yaptığı sınıflar teorisinin belirli ve özellikli olan geçerliliğine bağlıdır. Bizim tarih resmimiz ve kültürel kalıplar ile toplumsal değişim mekanizmasına ilişkin tüm yorumlarımız, örneğin ırkçı sınıflar teorisini seçmemiz ve Gobineau (çn: Ari Aryan ırkına/üstün ırka dair ırkçılık teorisinin geliştirilmesiyle ve İnsan Irklarının Farklılığı Üzerine Denemeler isimli eseri ile tanınan ünlü Fransız diplomat ve yazar Arthur de Gobineau) gibi insanlık tarihini ırklar mücadelesi tarihine indirgememiz veya Schmoller (çn: İktisat biliminde yöntem araştırmalarında bulunan Alman Tarihçi Okulu’na mensup Alman iktisatçı Gustav Schmoller) veya Durkheim (çn: Sosyolojinin kurucularından olan, iş bölümü ve dayanışma teorisi ile ünlü Fransız sosyolog Émile Durkheim) tarzındaki sınıfların işbölümü teorisini ve sınıf karşıtlıkları ile meslek gruplarının çıkarları arasındaki karşıtlığa dönüştürmemiz, bizim bunları kabul etmemiz demek olur. Analizdeki olası farklılıklar aralığı da, sınıfların doğası sorunuyla sınırlı değildir. Bu konuda hangi görüşe sahip olursak olalım, bu, farklı yorumlardan, farklı sınıf çıkarları tanımlarından6 ve sınıf eyleminin kendisini nasıl ortaya koyduğuna ilişkin farklı görüşlerden kaynaklanacaktır. Konu, bugün için önyargılı bir kötülük yatağıdır ve bunun henüz daha bilimsel bir aşaması da pek yoktur.

İşin tuhaf tarafı, bizim bildiğimiz kadarı ile Marks, hiçbir zaman sistematik olarak toplumsal sınıfların yalınlığı konusu üzerinde, kendi düşüncesinin ekseninde çalışmamıştır. Onun bu konuyu uygun olan daha sonraki bir zamana kadar ertelemiş olması muhtemel olduğu gibi, onun düşüncelerinin sınıf kavramları üzerinde fazlaca yoğunlaşmış olması nedeniyle, bu hususta kesin bir ifadeyle görüş ileri sürmeye gerek görmemiş olması da muhtemeldir. Bununla ilgili bazı noktaların onun zihninde kararsız olması ve onun tam olarak gelişmiş bir sınıflar teorisine giden yolunun, tamamen ekonomik ve aşırı basitleştirilmiş bir fenomen kavrayışında ısrar etmek suretiyle kendisi için yarattığı bazı zorluklar karşısında bunun engellenmiş olması da aynı derecede mümkündür. Marks’ın kendisi ve müritleri, tam olmayan bu teori konusunda, Marks’ın sıra dışı bir çalışması olan Sınıf Mücadelesi’nin Fransa’daki Tarihi7örneğinde olduğu gibi belirli örneklerin uygulanmasını teklif etmişlerdir. Ancak bu konuda bunun ötesinde gerçek bir ilerleme kaydedilmemiştir. Marks’ın en yakın çalışma arkadaşı olan Engels’in teorisi işbölümü üzerinedir ve onun bu teorisi sonuçları itibariyle esasen Marksist de değildir. Onun için biz bunların dışında kalan metinlerin, özellikle Kapital ve Komünist Manifesto olmak üzere, Marks’ın tüm yazılarına dağılmış olanların – bazıları çarpıcı derecede güçlü ve zariftir – yan ışıklarına ve değerlendirmelerine sahibiz. 

Bu parçaları birleştirerek bir araya getirmek, ince bir iştir, o nedenle, burada bu işe girişilememiştir. Bununla birlikte, bu konudaki temel düşünceler yeteri kadar açıktır. Bu temel düşünceler, toplumsal sınıfların oluşma ilkesinden, fabrika binalarından, makinelerden, hammaddeler ile işçi bütçesine giren tüketici malları gibi üretim araçlarının mülkiyetinden veya bunların mülkiyetten çıkarılmasından ibarettir. Temel olarak iki ve sadece iki sınıf vardır, bunlar mülkiyet sahipleridir, kapitalistlerdir, diğerleri emeklerini satmak zorunda olan, hiçbir şeye sahip olmayan işçi sınıfı veya proleterlerdir. Bu iki sınıf arasında bulunan, istihdam sağlayan ve aynı zamanda el işçisi olanlardan, memurlardan, büro elemanlarından, tezgahtarlardan ve serbest meslek sahiplerinden,  çiftçilerden, zanaatkarlardan oluşan bir aracı grup daha vardır. Bunların varlığı elbette inkar edilmez, ama bunlar kapitalistleşme sürecinde ortadan kalkacak olan ve o nedenle anomoli olarak muamele edilenlerdir. İki temel sınıf, konumlarının mantığı gereği ve herhangi bir bireysel iradeden oldukça bağımsız bir şekilde birbirine karşıttır. Her sınıf içinde çelişkiler, anlaşmazlıklar ve alt gruplar arasında çatışmalar meydana gelir ve hatta bu tarihsel olarak belirleyici bir öneme de sahip olabilir. Ancak son tahlilde, bu tür çelişkiler, anlaşmazlıklar veya çarpışmalar rastlantısaldır. Kapitalist toplumun temel tasarımında rastlantısal olmayan, ancak içkin olan tek düşmanlık, üretim araçları üzerindeki özel denetim üzerindeki düşmanlıktır: bu da kapitalist sınıf ile proletarya arasındaki ilişkinin doğasında var olan bir çelişkidir, bir çekişmedir, yani sınıf mücadelesidir.

Şimdi göreceğimiz üzere, Marks, bu sınıf mücadelesinde kapitalistlerin birbirlerini ve sonunda kapitalist sistemi nasıl yok edeceklerini ve ayrıca sermaye mülkiyetinin nasıl daha fazla sermaye birikimine yol açacağını göstermeye çalışır. Ancak bu tartışma biçimi ve bir şeyin mülkiyetini bir toplumsal sınıfın sürekli karakteristiği yapan tanım, yalnızca “ilk sermaye birikimi” sorununun, yani kapitalistin nasıl ortaya çıktığı sorununun önemini artırmaya hizmet eder. Burada ilk önce kapitalist olmayı ya da Marksist öğretiye göre kapitalistlerin sömürmeye başlamalarını sağlamak için gerekli olan mal stokunu, yani sermaye birikimini nasıl elde ettikleri konusu ortaya çıkar. Marks bu mesele üzerinde çok daha az açıktır.8 O, üstün zeka ve enerjiyle çalışan ve tasarruf eden kapitalistlerin bazılarının, başkalarına oranla daha fazla bir şekilde ve her geçen gün kapitalistler haline geldiğine ve gelmeye devam ettiğine ilişkin burjuva çocuk masalını (kinderfibel) aşağılayarak reddeder. Marks iyi çocuklar hakkındaki bu hikayeyi, bu hikaye ile alay ederek tavsiye eder. Her politikacının kendi karını bilmesi gibi, rahatsız edici bir hakikatin gürültülü bir kahkaha ile kullanılması hiç kuşkusuz mükemmel bir yöntemdir. Oysa tarihsel olan rahatsız edici bir olguya, önyargısız bir zihinle bakan hiç kimse, bu çocuk masalının bütün hakikati söylemekten çok uzak olduğunu, ancak bu masalın yine de epeyce şey anlattığını gözlemleyemez. Endüstriyel başarıda ve özellikle endüstriyel pozisyon tesisinde, normalin üzerinde bir zekaya ve enerjiye sahip olmak onda dokuz olayda başarı sağlar. Kapitalizmin başlangıç aşamasında ve bireysel her endüstriyel kariyerde, sürecin en önemli unsuru elbette tasarruftur, ancak bu tam olarak klasik iktisat tarafından açıklandığı gibi değildir. Kişinin bir fabrika kurmak amacıyla ücretten veya maaştan tasarruf ederek oluşturduğu fonla kapitalist (endüstriyel işveren) statüsünü normalde elde edemeyeceğine ilişkin görüş doğrudur. Birikimin büyümesi kardan gelir ve o nedenle, kar, gerçekten tasarrufun birikimden ayırt edilmesindeki geçerli nedenin ön şartıdır. Bir girişimi başlatmak için gerekli olan araçlar, normal olarak başkalarının tasarruflarını ödünç almakla sağlanabilir. Bunların mevcudiyeti küçük su birikintileri veya bankaların girişimde kullanılmak üzere tahsis ettikleri krediler şeklinde açıklanabilir. Bununla birlikte, kural olarak tasarrufu bunlardan ikincisi sağlar: girişimcinin tasarrufunun işlevi, onun günlük ekmeği için günlük ağır işini yapma zaruretinin üstesinden gelmesi, çevrede dolanması, planlarını yapması ve işbirliğini geliştirmesi amacıyla ona nefes alacağı bir alan sağlamaktır. Her ne kadar Marks, ekonomik teori meselesi gibi, klasik yazarların tasarrufa atfettikleri rolü inkar etmiş ise de – bunu abartmış olsa da – bu konuda gerçek bir görüşe sahiptir. Ancak onun bu görüşle ilgili olarak vardığı sonuç yerinde değildir ve o nedenle, bu görüş takip edilemez niteliktedir. Klasik teori haklı da bulsa, bu hususta hoş olmayan bir kahkaha doğru değildir.9         

Ne var ki, gürültülü bu kahkaha işini yapmış, ilk birikim teorisinin alternatifi olan teoriye giden yolun temizlenmesinde Marks’a yardım etmiştir. Ancak bu alternatif teori, bizim arzu ettiğimiz kadar açık ve belirgin değildir.  Kuvvet, soygun, kitlelere boyun eğdirme, insanların yağmalanmasını ve yağmanın sonuçlarını kolaylaştır, elbette bu tüm haklarla ve her türden entelektüeller arasında ortak olan fikirlerle takdire şayan bir şekilde ve günümüzde Marks’ın zamanından daha fazla olarak karşılaştırılmaktadır.  Ancak bazı insanların boyun eğdirme ve soygun yapma gücünü nasıl kazandıklarına ilişkin bu husus, meseleyi açıkça çözmemektedir. Popüler literatür de bu konuyla ilgili değildir. Ben bu soruyu, bu konuda yazan John Reed’e (çn: Moskova’daki Kremlin Duvarı Mezarlığı’nda gömülü tek Amerikalı olan Amerikalı şair, gazeteci, yazar ve komünist aktivist) yöneltmeyi elbette düşünmüyorum. Zira biz bu hususta sadece Marks ile ilgiliyiz.    

Günümüzde bu sorunun görünüşteki çözümü, en azından Marks’ın tüm ana teorilerinin tarihsel niteliğiyle sağlanmaktadır. Marks’a göre, kapitalizmin mantığı için bu gereklidir, ancak kapitalizmin toplumun feodal yapısından çıktığına ilişkin yaklaşım gerçekçi değildir. Elbette, sosyal tabakalaşmanın mekanizması ve nedenleri hakkındaki aynı sorun bu durumdan çıkmıştır, nitekim Marks’da, feodalizmin, kitlelerin boyun eğdirilmesinin ve sömürülmesinin zaten başarılmış gerçekler olduğu bir güç hükümdarlığından10 doğduğu şeklindeki burjuva görüşünü büyük ölçüde kabul etmektedir. Öncelikle kapitalist toplumun koşulları için tasarlanan sınıf teorisi, tıpkı kapitalizmin ekonomik teorisinin11 kavramsal aygıtının çoğunda olduğu gibi, feodal öncüllerine kadar genişletilmiş ve bu konuda en çetrefilli sorunlardan bazıları, bir kapitalist modelin analizinde veri biçiminde devlete mal edilmiştir. Bunun sonunda, sadece kapitalist sömürücü feodal sömürücünün yerini almıştır. Feodal senyörlerin gerçekten endüstriyelleşmeye dönüştükleri durumlarda, bu tek başına sorunun kalan kısmını aydınlatabiliyordu. Tarihi bulgular da belirli bir miktarda bu görüşü destekliyordu: özellikle Almanya’da çok sayıda feodal senyör, genellikle kendi topraklarını kiraya vererek sağladıkları finansal araçlarla fabrikaları inşa ederek çalıştırmışlar ve bu konuda tarımsal nüfusun emeğinden yararlanmışlardır (her zaman olmasa da bazen serfleriyle birlikte).12 Diğer tüm durumlarda, gerekli olan materyallerin boşluğu açıkça toplumun daha aşağıdaki kesimleriyle dolduruluyordu. Bu durumu samimi olarak Marksist açıdan açıklamanın tek yolu, bunun tatmin edici bir açıklamasının olmamasıdır, yani bu konuda Marksist unsurlar olmaksızın fikir verecek bir Marksist sonuç mevcut değildir.13

Ne var ki, bu teori hem tarihsel, hem de mantıksal kaynakları itibariyle yanlıştır. İlk birikim yöntemlerinin çoğu daha sonraki birikimi de açıkladığından, – ilk birikim, kapitalist çağ boyunca devam etmiştir – uzaktaki süreçler geçmiş hakkındaki zorluklar dışında, Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin tamam olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, en olumlu durumlarda bile açıklanması üstlenilen olgunun kalbine yaklaşmayan ve asla ciddiye alınmaması gereken bir teorinin eksikliğinde ısrar etmek gereksiz olabilir. Bu örnekler, esas olarak karakterini, orta büyüklükte olan ve sahibi tarafından yönetilen firmaların yaygın olduğu kapitalist evrim çağında bulunur. Bu tip alanın dışında ve pek çok durumda, bu konuyu ekonomik pozisyonun sonuçlarından daha çok nedenlerine bağlı olan sınıf pozisyonları yansıtmaktadır. İş hayatındaki başarı, sadece sosyal itibar dışındaki her alanda açık bir şekilde yoktur. Bu sadece sosyal yapıdaki üretim araçları mülkiyetinin, sosyal grup pozisyonunu belirlediği yerdeki mülkiyet sahipliğine bağlıdır. Oysa durum böyle dahi olsa, mülkiyet sahipliğinin açıklayıcı unsurunun bu şekilde açıklanması, bir askerin tesadüfen silah sahibi olduğunun açıklanması kadar mantıklı olur. Belirli insanların (onların neslinden olanlarla birlikte) kesin olarak kapitalist, diğerlerinin kesin olarak proleter (onların neslinden olanlarla birlikte) olarak kabul edilmesi şeklindeki çok keskin bir ayrım, genellikle tamamen mantıksız bir ayrımdır, zira bu ayrım sürekli olarak bireysel ailelerin üst tabakalara çıkmaları ve buradan inmeleri demek olmakla, sosyal sınıfların belirgin özelliğini ıskalamak demek olur. Oysa benim işaret ettiğim olguların tamamı, tartışmasız ve aşikar olan olgulardır. Eğer bunlar Marksist propagandada ifade edilmiyor ise, bunun nedeni, bunların Marksist olmayan ifadeler olmasıdır.

Bununla birlikte, bu teorinin Marks’ın sisteminde oynadığı rolün incelenmesi ve bu konuda kendimize analitik niyetimizin ne olduğunun sorulması, – kışkırtıcının bunu kullanmasındaki niyetinden soyutlanarak – kişinin hizmet etmeyi kastettiği şeyin gereksiz olmasından dolayıdır.

Bizim, Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin ve tarihin ekonomik yorumunun, bağımsız iki doktrin olmadığını zihnimizde tutmamız gerekir. Marks’a göre, bunlardan ilki sonrakini belirli bir şekilde sınırlamakta ve bunların üretim şeklinin ve şartının işleyiş tarzını değiştirmektedir. Bunlar sosyal yapıyı ve dolayısıyla sosyal yapı da, uygarlığın bütün tezahürleri ile kültürel ve siyasal tarihin tamamının ilerleyişini belirlemektedir. Sosyal yapı, sosyalist olmayan bütün tarihsel dönemleri, oyunun karakterleri ve aynı zamanda her şeyi etkileyen kapitalist üretim sistemi mantığının sadece dolaysız yaratıcıları olan iki sınıf açısından tanımlanır. Bu, Marks’ın neden sınıfları sadece ekonomik fenomenler ve fenomeni de en dar anlamıyla ekonomi olarak ifade etmeye zorlandığını açıklamaktadır. Marks bundan dolayı oldukça derin olan bu görüşten ayrılmış, ancak başka bir tercihi olmadığı için kendi analitik şemasında bunları bir yere yerleştirmiştir. 

Marks, diğer taraftan, kapitalizmi de özellikle sınıfları ayırdığı şekilde tanımlamaktadır. Okuyucu, azıcık bir düşünceyle bunun gerekli ve yapılması gereken bir şey olmadığı konusunda ikna olacaktır. Öyle ki, bu, sınıf fenomeninin kaderini kapitalizme ve bu yolla sosyalizme bağlama hususundaki analitik stratejinin cesur bir darbesidir. Bu gerçekte yapılacak bir şey olmamasının veya sosyal sınıfların bulunmamasının, sosyalizmi bir tür ilkel gruplar dışında sınıfsız bir toplum şeklinde tanımlamanın mümkün olan sadece bir yoludur. Bu zekice totoloji, (çn: dolambaçlı yol, laf salatası, gereksiz tekrar) Marks’ın sınıfları, kapitalizmi ve üretim araçlarının özel mülkiyetini bir başka şekilde tanımlamasının mümkün olmaması nedeniyle seçtiği bir yoldur. Dolayısıyla, mülkiyet sahibi olanlar ve mülkiyet sahibi olmayanlar olmak üzere iki sınıf vardır ve o nedenle, bunların arasındaki diğer bütün ayrım ilkeleri akla yatkın değildir ve bunlar ciddi olarak ihmal edilmiştir, önemsenmemiştir yahut biri diğeri için fakirleştirilmiştir.   

Bu anlamda kapitalist sınıfın proletarya ile arasında olan bölünme çizgisinin kesinliğinin ve öneminin abartılması, sadece bunlar arasındaki düşmanlığın ve çelişkinin abartılmasıyla aşılmıştır. Marksist tespih çekme alışkanlığına çarpılmayanlar, bu sınıflar arasındaki ilişkinin normal zamanlarda esas olarak işbirliğine dayandığının aşikar olduğunu bilirler ve buna karşıt olan teorinin çok büyük ölçüde patolojik durumlardan ibaret bulunduğunu doğrulamakta zorluk çekmezler. Sosyal hayatta, düşmanlığın ve sinagogizmin/havracılığın her ikisi de, nadir durumlar dışında kuşkusuz her yerde bulunur ve bunlar gerçekten birbirlerinden ayırt edilemezler. Ama ben herhangi bir şeyin, eski uyum görüşünde mutlak anlamda ne kadar az olursa olsun – anlamsızlıklarla dolu olsa da – bunun neredeyse Marksizmdeki araçlarla, bu araçları kullananlar arasındaki geçilemez uçurum kadar baştan çıkarıcı olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte, Marks’ın bu konuda bir tercihi yoktur, Marks’ın bu konuda bir tercihinin olmaması, onun ihtilal ile sonuca ulaşmak istememesinden dolayı değil, – o bunları düzinelerce başka olası şemadan türetmiş olabilir – kendi donanımlarının analizleri ile bir sonuca ulaşamamasından dolayıdır. Eğer sınıf mücadelesi tarihin konusu ve sosyalist günün doğmasını sağlayan araç değil ve yine iki sınıf bir arada olacak ise, o takdirde, onların ilişkileri de ilke olarak düşmanca olacak, ancak bu durumda Marks’ın sosyal dinamiğine güç veren sistem kaybolacaktır.

Marks, kapitalizmi sosyolojik olarak ve üretim araçları üzerinde ki özel mülkiyet kurumunu esas alarak tanımlasa da, kapitalist toplumun mekaniği onun ekonomik teorisiyle sağlanmaktadır. Bu ekonomik teori, sınıf, sınıf çıkarları, sınıf davranışları sınıflar arasındaki değişim, ekonomik değerler ortamının işe yaraması, karlar, ücretler, yatırımlar vs. gibi sosyolojik verilerin, bu kavramları nasıl somutlaştırdığını ve bunların eninde sonunda kurumsal çerçevesini yıkacak ve aynı zamanda başka bir sosyal dünyanın ortaya çıkması için gerekli koşulları yaratacak ekonomik süreci tam olarak nasıl ürettiklerini göstermektedir. Bu özellikli sosyal sınıflar teorisi, tarihin ekonomik yorumu aracılığı, kar ekonomisi, diğer bütün sosyal olguların yol göstermesiyle bağlantılı olarak bütün fenomenin odağındaki analitik araçtır. Bundan dolayı bu teori, sadece fenomeni açıklayan bireysel bir teoriden başka bir şey değildir. Bu teorinin Marksist sistemde, sistemin problemlerini doğrudan çözmekteki başarı ölçüsü, gerçekten önemli bir organik işleve sahiptir. Eğer biz Marks’ın gücünün bir analistin kendi eksikliklerini nasıl karşılayabileceğini anlamak istiyorsak, bu işlevi görmemiz gerekir.

Marksist sosyal sınıflar teorisine, bu tür hayranlık duyanlar her zaman olmuştur. Ancak bu sentezin gücüne ve ihtişamına bir bütün olarak hayranlık duyan herkesin, tamamlayıcı parçalardaki hemen hemen her sayıda mevcut bulunan eksikliğe göz yummaya hazır olma noktasına kadar olan duyguları anlaşılabilir olmaktan uzaktır. Biz bunu kendi açımızdan övmeye çalışacağız. (Bölüm IV) Ama önce, Marks’ın iktisadi mekaniğinin, genel planının kendisine dayattığı görevden nasıl kurtulduğunu görmeliyiz. 

* Prof.Dr.Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Bilgi Yayınevi, Ekim-2000

1 Bu yorum ilk kez Proudhon’un “Philosphie de la Misere/Sefaletin Felsefesi” isimli eserine karşı 1847’de yazılan sert bir eleştiriyi içeren Marks’ın “Das Elend der Phlosophie/Felsefenin Sefaleti” isimli kitabında yer almıştır. Bunun bir başka versiyonu da 1848 tarihli “Communist Manifestö/Komünist Manifesto” da vardır.   

2Yukarıda yollamada bulunulan Weber’in araştırmaları, onun özellikle en ünlü çalışması olan ve toplu eserler olarak yeniden basılan dinlerin sosyolojisi üzerine yazdığı “Die Protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismu/Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli eseridir.   

3Almanca bir sözcük olan Wissenssoziologie/Bilgi Sosyolojisinin en iyi isimleri olarak zikredilmeleri gerekenler Max Scheler ve Karl Mannheim’dir.  Bu ikilinin Almanca Sözcükte, sosyoloji üzerine yazdıkları Handwörterbuch der Soziologie/Sosyoloji El Sözlüğü isimli makale bu konuya girişe hizmet edebilir.  

4 Ben aralarında bir rahipte olan inanmış bütün dindarlar arasında bazı radikal Katoliklerin, bu görüşte olanları ile karşılaştım ki, bunlar kendilerini inançlarıyla ilgili meseleler dışında Marksist olarak tanıtmışlardır.

5 Engels hayatının geç döneminde, bunu özgürce kabul etmiştir. Plehanov (çn: Rusya’da sosyal demokrat hareketin kurucusu olan ve kendisini “Marksist” olarak tanımlayan ilk Rus Marksist teorisyen ve filozof) bu konuda daha da ileri gitmiştir

6 Okuyucu, kişinin sınıfların ne olduğuna ve neyin var olduğuna ilişkin görüşlerinin, bu sınıfların çıkarlarının ne olduğunu ve her bir sınıfın “o” nu – örneğin liderleriyle veya rütbe ve sırayla – nasıl hareket edeceğini benzeri olmayan bir şekilde belirlemediğini kavrayacak, uzun veya kısa vadede, hatalı ya da doğru olarak, kişinin çıkarı ya da çıkarları olduğunu düşünecek ya da hissedecektir. Grup çıkarları sorunu, incelenen grupların doğasından tamamen bağımsız olarak, kendi başına dikenlerle ve tuzaklarla dolu olan bir sorundur.

7 Bir başka örnek daha sonra konu edilecek olan emperyalizmin sosyalist teorisidir. O. Bauer’in (çn: Avusturya Marksizminin teorisyenlerinden olan sosyal demokrat politikacı Otto Bauer) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda yaşayan farklı ırklar arasındaki düşmanlıklar ve kapitalistler ile işçiler açısından sınıf mücadelelerini yorumlayan 1905 tarihli Die Nationalitätenfrage und die Sozialdemokratie/Milliyetler Sorunu ve Sosyal Demokrasi isimli eseri bu konuda zikredilmeye değer bulunmakla ve bu eser ustalıkla yazılmış olmakla birlikte, bu konunun analizinde kullanılan araçlar yetersizdir.  

8 Bakınız Kapital, cilt i, bölüm xxvi: “The Secret of Primitive Accumulation/İlkel Birikimin Sırrı

9 Bu husustan söz etmem gerekse de, ben klasik teorinin Marks’ın iddia ettiği kadar yanlış olduğu hususunda ısrarlı olmayacağım. “Sermaye biriktirmek/tasarruf etmek” edebi anlamda, özellikle kapitalizmin erken dönemlerinde, önemsiz bir “özgün birikim” metodudur. Kaldı ki,  bununla aynı olmamakla birlikte, buna benzer bir başka metot daha vardır. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, çalışmak için sadece basit donanımları olan barakalar ve insanların buralarda elleriyle çalışarak yapabilecekleri işler vardı. Bu tür durumlarda, müstakbel kapitalist, küçük bir miktar tasarruf fonuna, el emeğine ve akla ihtiyaç duyuyordu.     

10 Marks’ın dışındaki pek çok sosyalist yazar, güç unsurunun açıklayıcı değerini ve gücün fiziksel araçlarla uygulanarak sergilenmesini eleştirmemiş ve buna güvenmişlerdir. Mesela, Ferdinand Lassalle, (çn: Alman filozof ve sosyalist aktivist) hükümet otoritesine ilişkin açıklamasında, top ve süngülerin azıcık ötesini önermektedir. Bu bana göre, pek çok insanın bu tür bir sosyolojinin kör zayıflığına karşı bir merak kaynağı olmalıdır, öyle ki, gücün toplar üzerinde kontrole neden olduğunu söylemenin, (ve insanlar bunları kullanmayı istemektedir) toplar üzerindeki kontrolün güç oluşturduğunu söylemekten çok daha doğru olacağı açıktır. 

11 Bu, Marks’ın öğretisinin K.Rodbertus’un (çn: Alman sosyalist iktisatçı) öğretisiyle olan benzerliğini oluşturmaktadır.

12 W.Sombart, (çn: Alman Tarihçi Okulu mensubu olan ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Almanya’nın önde gelen tarihçisi ve sosyoloğu) Theorie des Modernen Kapitaismus/Modern Kapitalizmin Teorisi isimli eserinin birinci baskısında, bu durumları fazlasıyla açıklamaya çalışmıştır. Ancak Sombart’ın kendisinin de daha sonra kabul edeceği üzere, ilk sermaye birikiminin oluşumunun tamamen toprak kirası temelinde açıklanmaya çalışılmasının sonucu umut verici olmamıştır.          

13 Biz soygunun ve yağmanın varlığını en geniş şekliyle kabul etsek dahi, bu kabul, aklın alanının bunu suç işlemeksizin yaptığı gerçeğine dayanır. Soygun ve talan pek çok yerde ve zamanda ticari sermayenin oluşmasını sağlamıştır. Bunun bilinen örnekleri, İngiltere kadar Fenike’nin de zenginliğidir. Ama yine de bu konudaki Marksist açıklama yetersizdir, çünkü soygunun ve yağmanın başarısı soyguncunun ve yağmacının kişisel becerisine dayanır. Bu kabul edildiğinde, sosyal tabakalaşmanın çok daha farklı bir teorisi ortaya çıkar.           

 

"Kalan bu kubbede bir hoş seda imiş." BAKİ 

BİR HÜRRİYET HİKAYESİ  – 

Demokrat Parti’den ayrılan milletvekilleri tarafından 20 Aralık 1954 tarihinde kurulan ve 24 Kasım 1958 tarihinde yapılan Olağanüstü Kongre’de, Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılma kararı ile kendi kendisini tasfiye eden, Cumhuriyet Halk Partisi’ne katıldıktan sonra bu partiyi demokrasi ve özgürlükler konusunda değiştiren ve dönüştüren Hürriyet Partisi, siyasi tarihimizde önemli izler bırakan bir partidir. 

Bu partinin hikayesi, kişisel birikimleri ve donanımlarıyla seçkin ve özel bir insan, hayattan ve siyasetten biriktirdikleri ve deneyimledikleriyle önemli ve değerli bir siyasi figür olan, Kültür ve Turizm Bakanı olarak Nazım Hikmet’in yurttaşlığının iadesi, Madımak’ın ticari kullanımdan kurtulması, yasadışı yollarla yurt dışına çıkarılmış olan çok sayıda tarihi eserin ülkeye geri getirilmesi, yeni müzeler açılması, daha önce açılmış olanların ıslah edilmesi gibi çok değerli ve önemli hizmetler yapan Sayın Ertuğrul Günay tarafından yazılan “Bir Hürriyet Hikayesi – Çok Partili Dönemde Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi (1955-1958)” isimli kitapta, okuyanı sürükleyen çok sade, çok akıcı bir dille anlatılmış.   

Yaşım gereği bir kısmını yaşadığım için bildiğim ve hatırladığım, bir kısmını daha önce okuduğum kitaplardan öğrendiğim bu sürecin ve siyasi girişimin, bilmediğim pek çok yönü ve özelliği olduğunu, Sayın Günay’ın kitabından öğrendim. 

Kitap ve kitapta yazılanlar, anlatılanlar, sadece siyasi tarihimizde mümtaz bir yeri olan bir siyasi partinin, Hürriyet Partisinin, bu partinin, Ekrem Hayri Üstündağ, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Turan Güneş, İbrahim Öktem, Muammer Aksoy, Coşkun Kırca, Emin Paksüt, Cihat Baban  gibi önde gelen siyasetçilerini daha yakından tanımama imkan sağlamadı, aynı zamanda bir çoğu daha sonra 1961 Anayasası ile düzenlenen; demokrasi, özgürlük, kuvvetler ayrılığı, insan hakları, seçim sistemi, yürütme erki üzerinde Meclisin denetiminin sağlanması, idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi tutulması, yargı bağımsızlığı, Cumhurbaşkanlığı makamının partiler üstü konuma getirilmesi, basın ve ifade özgürlüğü, üniversite özerkliği, sosyal devlet, hukuk devleti, yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek üzere Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, planlama yapılması, bu amaçla bir planlama teşkilatının kurulması, planlı, programlı, ülke ihtiyaçlarına uygun bir ekonomi ve mali politikanın takip edilmesi gibi konuların Türk siyasetinin gündemine ilk kez onlar tarafından getirildiğini öğrenmeme de imkan sağladı. 

Ve en önemlisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti döneminde, bu dönemdeki ceberut ve partizan uygulamalarına yönelik tepki ve itirazlar üzerine kurulan Demokrat Parti’nin on yıllık iktidarı döneminde, tek parti döneminden daha ağır ceberut uygulamaları nedeniyle, demokratik kurumsallaşmanın sağlanamadığı, “tek adam” sorunun çözümlenemediği, geçmişte yaşananlardan gerekli dersler çıkarılamadığı için, günümüzde de, aynı sorunları, üstelik daha ağır bir şekilde yaşamamızın nedenlerini çok daha iyi görmeme ve anlamama vesile oldu. 

“Reis beyefendi, rejim hala teminatsızdır, teminatsız olduğu içinde diktatörlüğe meyyaldir. Murakabe yoktur, meşveret yoktur. Partimizin programı bir yanda, tatbikat başka yandadır. Milli davalara prensipler değil, bir tek adam ve onun meydana getirdiği zümre hakimdir. Böyle olduğu için de iktidarı gaye olmuş ve her türlü fesadı, entrikayı gayenin hizmetinde kullanmak siyasi ve milli hayatımızın yet vasıtası haline gelmiştir. Hürriyet bayrağı ile iktidara gelen parti içinde hürriyet yoktur. Bu hal karşısında idealist partililer şaşkın, millet hayal kırıklığı içinde, üniversiteler hareket yeteneğini yitirmiş, matbuat zayıftır. Halas ve ümit sığınağımız olan Meclis grubu ise bu bozguna uğramış ruh haletlerine ışık ve aydınlık verip milli şevki temin etme yolunu bulamamaktadır.” 
Yukarıdaki bu satırlar, bu satırların yazıldığı 10 Ekim 1955 tarihinde, o tarihte Demokrat Parti milletvekili olan, daha sonra Hürriyet Partisi Genel Başkanlığı, Hürriyet Partisi’nin kendisi feshetmesinden sonra Cumhuriyet Partisi milletvekilliği yapan Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu tarafından Demokrat Parti başkanı ve Başbakan Adnan Menderes’e yazılmış. Bugün geldiğimiz nokta göz önüne alındığında, aradan geçen altmışaltı yıla yakın süre içerisinde Türkiye’de hemen hemen hiçbir şeyi değişmemiş olduğunu görmek, gerçekten hüzün ve ibret verici bir durumdur. 

“…Birkaç yıldan beri muhtelif kanunlarda yapılan bir takım tadillerin ve yeni çıkarılan birtakım kanunların ne maksatla hazırlandığı artık iyiden iyiye ve hiçbir tevile yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştır. Bunlar 1954’teki şartlar devam ettiği ve o seçim sistemi değişmediği takdirde ekseriyet kazanmasına imkan olmadığını anlamış bir iktidarın, her ne pahasına olursa olsun,  mevkilerinde tutunabilmek için sarf ettiği son gayretlerdir. Kendisini iktidara getiren programını bir tarafa atarak, yalnız Meclise karşı değil, bütün millete karşı bir hükümet taahhütnamesi olan dördüncü Menderes kabinesi programına tamamen zıt bir yol takip ederek Demokrat Partiyi böyle perişan bir duruma sokanların vicdani mesuliyetleri çok ağırdır. Bütün dünyada iflas etmiş bulunan otoriter ve totaliter bir sisteme doğru gitmek isteyen şimdiki Demokrat Parti şefleri ve sözcüleri 1946’daki iktidar sözcülerinden farksız bir mantıkla vaziyeti müdafaaya çalışıyorlar. Korkunç bir gaflet ve dalalet uçurumuna yuvarlanmış bulunan bu şefler ve sözcülere Demokrat Parti programının dördüncü maddesini hatırlatmak isterim. ‘Geniş ve ileri manasıyla demokrasi, bütün devlet faaliyetlerinde milli iradeyi ve halkın menfaatini hakim kılmak, yurttaşın ferdi ve içtimai bütün hak ve hürriyetlerine sahip olmasını gerçekleştirmek, vatandaşlar arasında hukuk eşitliğini, karşılıklı sevgi ve saygıyı ve iktisadi menfaatlerde ahengi sağlamaktır.’ Bütün bunları ve Demokrat Parti programındaki bütün ileri fikirleri ve prensipleri bir kenara atarak şimdi onların aleyhinde mücadele edenler, geri cemiyetlere yakışan karanlık fikirlerin Türk vatanında asla hakim olmayacağını her nedense unutuyorlar. Halbuki biz, Demokrat Parti programına 1946’da olduğu gibi bugün de tamamıyla bağlı olarak, demokrasiyi milli menfaat ve insanlık haysiyetine en uygun prensip olarak tanıyor ve Türk Milletinin siyasi olgunluğuna inanıyoruz.”         

Yukarıda yer verdiğim bu sözler, siyasi tarihimizde “Dörtlü Takrir” olarak bilinen ve siyasetin demokratikleştirilmesi konusundaki önerileri içeren önerge altında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ile birlikte imzası bulunan ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa ederek Demokrat Partiyi kuranlar arasında yer alan Prof.Dr. Fuat Köprülü’ye aittir. 

Adnan Menderes hükümetlerinde 1956’ya kadar Dışişleri ve Devlet Bakanlıkları görevlerinde bulunan, 1957 seçimlerinden sonra Demokrat Parti’den istifa ederek ayrılan Fuat Köprülü’nün, kendisiyle birlikte Cumhuriyet Halk Parti’nden istifa ederek Demokrat Partiyi kuran arkadaşlarına, “Ne idik, ne olduk?” diyen bu yazısı, 07 Ekim 1957 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanmış. 

Fuat Köprülü’nün önemli dersler veren, önemli dersler çıkarılması gereken bu mektubu, günümüz siyasetçilerinin ve özellikle iktidar partisi mensubu olan siyasetçilerinin kendilerini, dünlerini, bugünlerini sorgulamaları için sanırım önemli bir referanstır. 

Amerika Birleşik Devletler önceki Başkanlarından Kennedy’nin “Fazilet Mücadelesi” isimli kitabında yer verdiği sekiz cesur siyasi figürden birisi olan Cumhuriyetçi Parti Nebraska Senatörü George W.Norris, yapılacak bir oylamada, kullanacağı oy üzerinde partisinin baskı kurması üzerine, senatoda yaptığı konuşmada şunları söyler: “Herhangi bir partinin veya şahsın aleti, kölesi, uşağı olarak zafer arabalarında gezmektense, temiz bir vicdanla siyaset hayatından çekilir giderim daha iyi! Ne dostlarının ne de düşmanlarının güvenip saymadığı ihtiyar bir politika kurdu olarak bu hayata devam etmektense bir kenara çekilmeyi ve hem dostlarım hem de düşmanlarım tarafından daima düşüncelerine bağlı kalan ve doğru bildiği yoldan şaşmayan bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim!”

Bizim siyasi tarihimizde çok az örneği olan bu tür bir tavır, Hürriyet Partisi’nin kurucularından olan, her türlü istibdata karşı çıkan, çıkardığı Dergah ve Son Telgraf gazetelerinde yazdığı yazılarda dile getirdiği hakikatler nedeniyle ve Takriri Sükun Kanununa muhalefet etmekten dolayı Şark İstiklal Mahkemesinde yargılanan ama aklanan, Serbest Fırka üyesi olan, bu partinin kapatılması sonrasında Demokrat Parti saflarında milletvekili ve Bakan olarak demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren, Demokrat Parti’nin yolunu sapıtması ve şaşırması üzerine, 1955 yılında Demokrat Parti’den ayrılarak Hürriyet Partisi’ni kuranlar arasında yer alan, Hürriyet Partisi’nin kendisini feshetmesinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılan, 1961 seçimlerinde bu partiden milletvekili seçilen Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’na aittir.  

Olup biteni, bu bağlamda, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’nun örnek duruşunu, Sayın Ertuğrul Günay’ın kitabında yazdıklarından okuyalım:  

“Yeni partiler kurulmuş, seçimler yapılmış, Meclis açılmıştı. Ama ortam bu kez bir kişinin değil de bir merkezin, derinden derine varlığını sürdüren bir askeri cuntanın gölgesinde idi. Söylenecek ve söylenmeyecek şeylere akıl ve vicdanlardan önce izin ve karar vermeye çalışıyor, çokları da buna uymakta sakınca görmüyordu. İtaat geleneği, kapı kulluğu anlayışı berdevamdı. Kapılar değişse de, kulluk değişmiyordu. İşte bu günlerde, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, isyanını haykırmasına imkan verecek bir olayla karşı karşıya kaldı. 

27 Mayıs Darbesi’nin temel hedeflerini ve saygınlığını korumak amacıyla, Meclis’e görünüşte bütün partilerin desteklediği bir öneri sunuldu. Öneri yasalaşırsa 27 Mayıs’ı ve sonrasındaki uygulamaları eleştiren düşünce açıklamaları suç sayılacaktı. Tedbirler Kanunu diye isimlendirilen bu öneriyi bütün parti liderleri, İsmet İnönü, Ragıp Gümüşpala, Ekrem Alican, Osman Bölükbaşı imzalamışlardı. 

1951 Anayasası yeni meclisler, dokunulmazlıklar, bağımsızlıklar, özerklikler getirmişti. Kuşkusuz bunlar yeni kurumlardı. Kağıt üstünde özgürlükler de sıralanmış, madde madde yazılmıştı; öyleyse milletvekillerinin düşünce ve kanaat özgürlüğünü sınırlayan ‘Tedbirler Kanunu’ da neydi?

4 Mart 1962 günü, Anayasa Komisyonu üyesi Karaosmanoğlu bu düşüncelerle komisyon toplantısına gitti. Kalabalık bir 
milletvekili topluluğunun ve görüşmeleri izleyen Milli Birlik Komitesi üyesi senatörlerin önünde kanun tasarısını yerden yere vurdu: ‘Yasama Meclisinde söz özgürlüğü kullanılamayacaksa 1961 Anayasası neye yarayacaktı? Bu kanun bir baskı, zulüm kanunu değilse, neydi? 

Sözlerini bitirince yerinden kalktı, salonu terk etti, hiç kimseye danışmadan, hiç kimseye haber vermeden milletvekilliğinden istifa etti. Ertesi gün de Ankara’yı terk ederek Salihli’ye, toprağına döndü.

Fevzi Lütfi Bey, ismi Hürriyet Partisiyle özdeşleşmiş bir insandı Kurtuluş Mücadelesine inanmış, ancak kuruluştan sonra halkın söz ve karar sahibi olacağı bir Cumhuriyet ve gerçek bir hürriyet ortamı hayal etmişti. Serbest Fırka’da, DP’de, Hürriyet Partisi’nde, CHP’de aradığı sadece buydu: Korkusuz bir toplum, hür ve mamur bir ülke.

İnandıklarını, düşündüklerini özgürce söylemekten vazgeçmeden siyaset yapmaya çalışanların yüz yıldır aradıkları ama bir türlü bulamadıkları, erişmedikleri bir hayal; güzel bir rüya gibi.”              

Ne demek gerekir? Her insanın hayatında yıldızının parladığı ve bir zaman sonra söndüğü bir an vardır. İlkeleriyle, inançlarıyla çelişen, hak duygusuna, vicdanına, hakikat anlayışına ters düşen durumlar ve olaylar vardır. Siyasette, meslekte, özel hayatta ve kamusal hayatta ve her işte, bunu anlamak, bilmek ve zamanı geldiğinde gitmek önemli ve pek çok insanın yapamayacağı bir şeydir.

Son bir söz. Onu da büyük şairimiz, büyük insan Mehmet Akif söylüyor: “Geçmişten adam hisse kaparmış…Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi? / ‘Tarih’i tekerrür’ diye tarif ediyorlar; / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi.?”  

İşte! Sayın Ertuğrul Günay’da, “Bir Hürriyet Hikayesi – Çok Partili Dönemde Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi (1955-1958)” isimli son derece eğitici, öğretici, nostaljik kitabında bunu ve bunun örneklerini anlatıyor. 

Okumanızı öneririm.