"Kalan bu kubbede bir hoş seda imiş." BAKİ 

BİR HÜRRİYET HİKAYESİ  – 

Demokrat Parti’den ayrılan milletvekilleri tarafından 20 Aralık 1954 tarihinde kurulan ve 24 Kasım 1958 tarihinde yapılan Olağanüstü Kongre’de, Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılma kararı ile kendi kendisini tasfiye eden, Cumhuriyet Halk Partisi’ne katıldıktan sonra bu partiyi demokrasi ve özgürlükler konusunda değiştiren ve dönüştüren Hürriyet Partisi, siyasi tarihimizde önemli izler bırakan bir partidir. 

Bu partinin hikayesi, kişisel birikimleri ve donanımlarıyla seçkin ve özel bir insan, hayattan ve siyasetten biriktirdikleri ve deneyimledikleriyle önemli ve değerli bir siyasi figür olan, Kültür ve Turizm Bakanı olarak Nazım Hikmet’in yurttaşlığının iadesi, Madımak’ın ticari kullanımdan kurtulması, yasadışı yollarla yurt dışına çıkarılmış olan çok sayıda tarihi eserin ülkeye geri getirilmesi, yeni müzeler açılması, daha önce açılmış olanların ıslah edilmesi gibi çok değerli ve önemli hizmetler yapan Sayın Ertuğrul Günay tarafından yazılan “Bir Hürriyet Hikayesi – Çok Partili Dönemde Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi (1955-1958)” isimli kitapta, okuyanı sürükleyen çok sade, çok akıcı bir dille anlatılmış.   

Yaşım gereği bir kısmını yaşadığım için bildiğim ve hatırladığım, bir kısmını daha önce okuduğum kitaplardan öğrendiğim bu sürecin ve siyasi girişimin, bilmediğim pek çok yönü ve özelliği olduğunu, Sayın Günay’ın kitabından öğrendim. 

Kitap ve kitapta yazılanlar, anlatılanlar, sadece siyasi tarihimizde mümtaz bir yeri olan bir siyasi partinin, Hürriyet Partisinin, bu partinin, Ekrem Hayri Üstündağ, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Turan Güneş, İbrahim Öktem, Muammer Aksoy, Coşkun Kırca, Emin Paksüt, Cihat Baban  gibi önde gelen siyasetçilerini daha yakından tanımama imkan sağlamadı, aynı zamanda bir çoğu daha sonra 1961 Anayasası ile düzenlenen; demokrasi, özgürlük, kuvvetler ayrılığı, insan hakları, seçim sistemi, yürütme erki üzerinde Meclisin denetiminin sağlanması, idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi tutulması, yargı bağımsızlığı, Cumhurbaşkanlığı makamının partiler üstü konuma getirilmesi, basın ve ifade özgürlüğü, üniversite özerkliği, sosyal devlet, hukuk devleti, yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek üzere Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, planlama yapılması, bu amaçla bir planlama teşkilatının kurulması, planlı, programlı, ülke ihtiyaçlarına uygun bir ekonomi ve mali politikanın takip edilmesi gibi konuların Türk siyasetinin gündemine ilk kez onlar tarafından getirildiğini öğrenmeme de imkan sağladı. 

Ve en önemlisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti döneminde, bu dönemdeki ceberut ve partizan uygulamalarına yönelik tepki ve itirazlar üzerine kurulan Demokrat Parti’nin on yıllık iktidarı döneminde, tek parti döneminden daha ağır ceberut uygulamaları nedeniyle, demokratik kurumsallaşmanın sağlanamadığı, “tek adam” sorunun çözümlenemediği, geçmişte yaşananlardan gerekli dersler çıkarılamadığı için, günümüzde de, aynı sorunları, üstelik daha ağır bir şekilde yaşamamızın nedenlerini çok daha iyi görmeme ve anlamama vesile oldu. 

“Reis beyefendi, rejim hala teminatsızdır, teminatsız olduğu içinde diktatörlüğe meyyaldir. Murakabe yoktur, meşveret yoktur. Partimizin programı bir yanda, tatbikat başka yandadır. Milli davalara prensipler değil, bir tek adam ve onun meydana getirdiği zümre hakimdir. Böyle olduğu için de iktidarı gaye olmuş ve her türlü fesadı, entrikayı gayenin hizmetinde kullanmak siyasi ve milli hayatımızın yet vasıtası haline gelmiştir. Hürriyet bayrağı ile iktidara gelen parti içinde hürriyet yoktur. Bu hal karşısında idealist partililer şaşkın, millet hayal kırıklığı içinde, üniversiteler hareket yeteneğini yitirmiş, matbuat zayıftır. Halas ve ümit sığınağımız olan Meclis grubu ise bu bozguna uğramış ruh haletlerine ışık ve aydınlık verip milli şevki temin etme yolunu bulamamaktadır.” 
Yukarıdaki bu satırlar, bu satırların yazıldığı 10 Ekim 1955 tarihinde, o tarihte Demokrat Parti milletvekili olan, daha sonra Hürriyet Partisi Genel Başkanlığı, Hürriyet Partisi’nin kendisi feshetmesinden sonra Cumhuriyet Partisi milletvekilliği yapan Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu tarafından Demokrat Parti başkanı ve Başbakan Adnan Menderes’e yazılmış. Bugün geldiğimiz nokta göz önüne alındığında, aradan geçen altmışaltı yıla yakın süre içerisinde Türkiye’de hemen hemen hiçbir şeyi değişmemiş olduğunu görmek, gerçekten hüzün ve ibret verici bir durumdur. 

“…Birkaç yıldan beri muhtelif kanunlarda yapılan bir takım tadillerin ve yeni çıkarılan birtakım kanunların ne maksatla hazırlandığı artık iyiden iyiye ve hiçbir tevile yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştır. Bunlar 1954’teki şartlar devam ettiği ve o seçim sistemi değişmediği takdirde ekseriyet kazanmasına imkan olmadığını anlamış bir iktidarın, her ne pahasına olursa olsun,  mevkilerinde tutunabilmek için sarf ettiği son gayretlerdir. Kendisini iktidara getiren programını bir tarafa atarak, yalnız Meclise karşı değil, bütün millete karşı bir hükümet taahhütnamesi olan dördüncü Menderes kabinesi programına tamamen zıt bir yol takip ederek Demokrat Partiyi böyle perişan bir duruma sokanların vicdani mesuliyetleri çok ağırdır. Bütün dünyada iflas etmiş bulunan otoriter ve totaliter bir sisteme doğru gitmek isteyen şimdiki Demokrat Parti şefleri ve sözcüleri 1946’daki iktidar sözcülerinden farksız bir mantıkla vaziyeti müdafaaya çalışıyorlar. Korkunç bir gaflet ve dalalet uçurumuna yuvarlanmış bulunan bu şefler ve sözcülere Demokrat Parti programının dördüncü maddesini hatırlatmak isterim. ‘Geniş ve ileri manasıyla demokrasi, bütün devlet faaliyetlerinde milli iradeyi ve halkın menfaatini hakim kılmak, yurttaşın ferdi ve içtimai bütün hak ve hürriyetlerine sahip olmasını gerçekleştirmek, vatandaşlar arasında hukuk eşitliğini, karşılıklı sevgi ve saygıyı ve iktisadi menfaatlerde ahengi sağlamaktır.’ Bütün bunları ve Demokrat Parti programındaki bütün ileri fikirleri ve prensipleri bir kenara atarak şimdi onların aleyhinde mücadele edenler, geri cemiyetlere yakışan karanlık fikirlerin Türk vatanında asla hakim olmayacağını her nedense unutuyorlar. Halbuki biz, Demokrat Parti programına 1946’da olduğu gibi bugün de tamamıyla bağlı olarak, demokrasiyi milli menfaat ve insanlık haysiyetine en uygun prensip olarak tanıyor ve Türk Milletinin siyasi olgunluğuna inanıyoruz.”         

Yukarıda yer verdiğim bu sözler, siyasi tarihimizde “Dörtlü Takrir” olarak bilinen ve siyasetin demokratikleştirilmesi konusundaki önerileri içeren önerge altında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ile birlikte imzası bulunan ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa ederek Demokrat Partiyi kuranlar arasında yer alan Prof.Dr. Fuat Köprülü’ye aittir. 

Adnan Menderes hükümetlerinde 1956’ya kadar Dışişleri ve Devlet Bakanlıkları görevlerinde bulunan, 1957 seçimlerinden sonra Demokrat Parti’den istifa ederek ayrılan Fuat Köprülü’nün, kendisiyle birlikte Cumhuriyet Halk Parti’nden istifa ederek Demokrat Partiyi kuran arkadaşlarına, “Ne idik, ne olduk?” diyen bu yazısı, 07 Ekim 1957 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanmış. 

Fuat Köprülü’nün önemli dersler veren, önemli dersler çıkarılması gereken bu mektubu, günümüz siyasetçilerinin ve özellikle iktidar partisi mensubu olan siyasetçilerinin kendilerini, dünlerini, bugünlerini sorgulamaları için sanırım önemli bir referanstır. 

Amerika Birleşik Devletler önceki Başkanlarından Kennedy’nin “Fazilet Mücadelesi” isimli kitabında yer verdiği sekiz cesur siyasi figürden birisi olan Cumhuriyetçi Parti Nebraska Senatörü George W.Norris, yapılacak bir oylamada, kullanacağı oy üzerinde partisinin baskı kurması üzerine, senatoda yaptığı konuşmada şunları söyler: “Herhangi bir partinin veya şahsın aleti, kölesi, uşağı olarak zafer arabalarında gezmektense, temiz bir vicdanla siyaset hayatından çekilir giderim daha iyi! Ne dostlarının ne de düşmanlarının güvenip saymadığı ihtiyar bir politika kurdu olarak bu hayata devam etmektense bir kenara çekilmeyi ve hem dostlarım hem de düşmanlarım tarafından daima düşüncelerine bağlı kalan ve doğru bildiği yoldan şaşmayan bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim!”

Bizim siyasi tarihimizde çok az örneği olan bu tür bir tavır, Hürriyet Partisi’nin kurucularından olan, her türlü istibdata karşı çıkan, çıkardığı Dergah ve Son Telgraf gazetelerinde yazdığı yazılarda dile getirdiği hakikatler nedeniyle ve Takriri Sükun Kanununa muhalefet etmekten dolayı Şark İstiklal Mahkemesinde yargılanan ama aklanan, Serbest Fırka üyesi olan, bu partinin kapatılması sonrasında Demokrat Parti saflarında milletvekili ve Bakan olarak demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren, Demokrat Parti’nin yolunu sapıtması ve şaşırması üzerine, 1955 yılında Demokrat Parti’den ayrılarak Hürriyet Partisi’ni kuranlar arasında yer alan, Hürriyet Partisi’nin kendisini feshetmesinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılan, 1961 seçimlerinde bu partiden milletvekili seçilen Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’na aittir.  

Olup biteni, bu bağlamda, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’nun örnek duruşunu, Sayın Ertuğrul Günay’ın kitabında yazdıklarından okuyalım:  

“Yeni partiler kurulmuş, seçimler yapılmış, Meclis açılmıştı. Ama ortam bu kez bir kişinin değil de bir merkezin, derinden derine varlığını sürdüren bir askeri cuntanın gölgesinde idi. Söylenecek ve söylenmeyecek şeylere akıl ve vicdanlardan önce izin ve karar vermeye çalışıyor, çokları da buna uymakta sakınca görmüyordu. İtaat geleneği, kapı kulluğu anlayışı berdevamdı. Kapılar değişse de, kulluk değişmiyordu. İşte bu günlerde, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, isyanını haykırmasına imkan verecek bir olayla karşı karşıya kaldı. 

27 Mayıs Darbesi’nin temel hedeflerini ve saygınlığını korumak amacıyla, Meclis’e görünüşte bütün partilerin desteklediği bir öneri sunuldu. Öneri yasalaşırsa 27 Mayıs’ı ve sonrasındaki uygulamaları eleştiren düşünce açıklamaları suç sayılacaktı. Tedbirler Kanunu diye isimlendirilen bu öneriyi bütün parti liderleri, İsmet İnönü, Ragıp Gümüşpala, Ekrem Alican, Osman Bölükbaşı imzalamışlardı. 

1951 Anayasası yeni meclisler, dokunulmazlıklar, bağımsızlıklar, özerklikler getirmişti. Kuşkusuz bunlar yeni kurumlardı. Kağıt üstünde özgürlükler de sıralanmış, madde madde yazılmıştı; öyleyse milletvekillerinin düşünce ve kanaat özgürlüğünü sınırlayan ‘Tedbirler Kanunu’ da neydi?

4 Mart 1962 günü, Anayasa Komisyonu üyesi Karaosmanoğlu bu düşüncelerle komisyon toplantısına gitti. Kalabalık bir 
milletvekili topluluğunun ve görüşmeleri izleyen Milli Birlik Komitesi üyesi senatörlerin önünde kanun tasarısını yerden yere vurdu: ‘Yasama Meclisinde söz özgürlüğü kullanılamayacaksa 1961 Anayasası neye yarayacaktı? Bu kanun bir baskı, zulüm kanunu değilse, neydi? 

Sözlerini bitirince yerinden kalktı, salonu terk etti, hiç kimseye danışmadan, hiç kimseye haber vermeden milletvekilliğinden istifa etti. Ertesi gün de Ankara’yı terk ederek Salihli’ye, toprağına döndü.

Fevzi Lütfi Bey, ismi Hürriyet Partisiyle özdeşleşmiş bir insandı Kurtuluş Mücadelesine inanmış, ancak kuruluştan sonra halkın söz ve karar sahibi olacağı bir Cumhuriyet ve gerçek bir hürriyet ortamı hayal etmişti. Serbest Fırka’da, DP’de, Hürriyet Partisi’nde, CHP’de aradığı sadece buydu: Korkusuz bir toplum, hür ve mamur bir ülke.

İnandıklarını, düşündüklerini özgürce söylemekten vazgeçmeden siyaset yapmaya çalışanların yüz yıldır aradıkları ama bir türlü bulamadıkları, erişmedikleri bir hayal; güzel bir rüya gibi.”              

Ne demek gerekir? Her insanın hayatında yıldızının parladığı ve bir zaman sonra söndüğü bir an vardır. İlkeleriyle, inançlarıyla çelişen, hak duygusuna, vicdanına, hakikat anlayışına ters düşen durumlar ve olaylar vardır. Siyasette, meslekte, özel hayatta ve kamusal hayatta ve her işte, bunu anlamak, bilmek ve zamanı geldiğinde gitmek önemli ve pek çok insanın yapamayacağı bir şeydir.

Son bir söz. Onu da büyük şairimiz, büyük insan Mehmet Akif söylüyor: “Geçmişten adam hisse kaparmış…Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi? / ‘Tarih’i tekerrür’ diye tarif ediyorlar; / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi.?”  

İşte! Sayın Ertuğrul Günay’da, “Bir Hürriyet Hikayesi – Çok Partili Dönemde Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi (1955-1958)” isimli son derece eğitici, öğretici, nostaljik kitabında bunu ve bunun örneklerini anlatıyor. 

Okumanızı öneririm.