Özgürlükçü bir yönetim biçiminin önemli bir karakteri, belki de en önemli karakteri, negatif niteliğidir, diğer bir deyişle totaliter olmayışıdır” GEORGE SABİNE

LİBERALİZM, SOSYAL DEMOKRASİ, DEVLET, HUKUK DEVLETİ, YARGI BAĞIMSIZLIĞI, ANAYASACILIK, KUVVETLER AYRILIĞI, SİYASİ PARTİLER ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER –

17 ve 18. Yüzyıllarda siyasal bir teori olarak gelişen, merkezine bireyciliği, özgürlüğü, hoşgörüyü ve rızaya bağlılığı koyan, ama esas itibarı ile doğal hukuka, insan haklarına, sosyal sözleşme ve anayasacılık teorilerine dayanan liberalizm entelektüel bir birikimin adı­dır.

Daha sonraki süreçte siyasal ve toplumsal bir öğreti olarak ortaya çıkan muhafazakarlık ile sol olarak kendisini ifade eden siyasi ve felsefi görüşler, liberalizme karşı tepki olarak gelişmiş olmakla birlikte, liberalizmin kimi değerlerini kendilerine esas almışlardır. Buna göre demokrasi uygarlığımızın özünü liberal değerler oluşturur.

Günümüzde, hem sağ hem de sol tahayyüller tarafından siyasi argüman olarak kullanılan hukuk devleti veya bununla eş anlamlı olan hukukun üstünlüğü, hukukun egemenliği, özgürlük, anayasacılık, anayasal devlet, kuvvetler ayrılığı, insan hakları, doğal hukuk gibi kavramlar, kurumlar ve ilkeler, ilk kez liberalizm tarafından ortaya atılmış ve savunulmuş olmakla, bunların hepsi esas itibariyle siyasal liberalizmin değerleridir.

Ülkemizde, gerek sağ, gerekse sol ideolojiler tarafından yapılan siyasetin merkezinde siyasal liberalizme ait olan bu değerler, kurumlar ve ilkeler olmasına, bu argümanlar referans alınarak ve kullanılarak siyaset yapılmasına rağmen, siyasal liberalizm ve liberaller, liboş vs. gibi hiç de hoş ve doğru olmayan bir şekilde isimlendirilmekte, deyim yerinde ise aşağılanmakta ve hor görülmektedir.

Bu düşüncelerimden dolayı lütfen beni liberal olarak görmeyiniz. Zira ben liberal değilim, sosyal demokratım. Sosyal demokrat olduğum için de ekonomik liberalizme karşıyım. Özgürlüğü, demokrasiyi, çoğulculuğu, hukukun üstünlüğünü, eşitliği, adaleti, dayanışmayı, hakça bölüşümü,  tarihsel ve felsefi kökleri olan bu temel değerlerin, başta eğitim, sağlık, çalışma hayatı olmak üzere günümüzün siyasetine uygulanmasını savunuyorum.

Kaldı ki, sosyal demokrat olmam, siyasal liberalizmi savunmama engel de değildir. Engel değildir, zira sosyal demokrasi, solun eşitlik ilkesiyle siyasal liberalizmin temel ilkelerinden olan özgürlük ilkesinin bir bileşkesidir. Esasen sol siyasi tahayyülün savunduğu ve dayandığı ilkeler arasında yer alan insan sevgisi ve sevecenliği, siyasal liberalizmin hoşgörü ilkesinin bir çeşitlemesidir. Yine siyasal liberalizmin merkezine aldığı birey ve bireycilik, solun merkezine koyduğu en önemli hammadde olan ve toplumdan gelip yine topluma giden insan unsurundan çok farklı bir değer değildir. Kaldı ki, birey olma sürecini tamamlayamayanlar toplumsallaşamazlar. Dolayısıyla birey, insan ve toplum üçlüsü arasında organik bir bağ ve ilişki vardır.

Bu çerçeveden yaklaşıldığında, tarihsel olarak siyasal liberalizmin gerçek mirasçısı soldur, sol olması gerekir. Nitekim İsrailli tarihçi Zeev Stemhell ‘La Liberation’ gazetesinde yayımlanan röportajında şunları söyler; “1789 Fransız Devrimi liberal bir devrimdi. Ondan önceki Amerikan ve İngiliz devrimleri de liberal devrimlerdi. Tarihsel olarak sol, liberal değerlerin mirasçısıdır. Sosyal demokrasi, solun eşitlikçi değerleriyle liberalizmin özgürlükçü değerlerini birleştiren harekettir. Liberalizme karşı çıkmak sola yapılan en büyük kötülüktür. Çünkü bu, özgürlüğe, demokrasiye karşı çıkmakla eş anlamlıdır. Dahası liberal değerleri sağa bırakmaktır.

Solun büyük abisi Sovyetler Birliği’nin vefatından sonra Avrupa solu, siyasal liberalizmi böyle anladığı, yorumladığı ve uyguladığı için ayakta kalmış ve pek çok ülkede iktidar olmuştur. Türkiye’de solun bocalamasının temel nedeni ise, siyasal liberalizmin değerlerini ıska geçmiş, sol ile siyasal liberalizm arasındaki temel ve birleştirici değerlere sahip çıkmak suretiyle özgürlükler alanını genişletmekten yana tavır koymamış olmasıdır. Ne yazık ki, bizim pek çok solcumuz, ne solu, ne sosyal demokrasiyi, ne de siyasal liberalizmi bilmemektedir. Esasen Türkiye solunun temel sorunlarından birisi de budur.

Hukuk, toplum yaşamını hemen her alanda düzenleyen, toplumsal ilişkilerde uygulanması gereken, bu amaçla yöntemler ve araçlar geliştiren bir disiplindir. Normatif sosyal bir bilim dalı olarak değişmezlik dogmasına dayanmasına rağmen, sosyolojik, ekonomik, siyasal, teknolojik gelişme ve değişimlerden yararlanan, bunlara bağlı olarak kendisini değiştiren ve yenileyen, bu suretle bireyin ve toplumun gereksinimlerini karşılayan hukuk, her şeyden önce düzen demektir. Bu düzen, bir yandan uygarca yaşamanın dayanağı, diğer yandan toplum içinde ve birlikte yaşamanın ortak güvencesidir. Sağlıklı bir iktisadi kalkınma, bunun için gerekli olan iktisadi yatırımlar, güvenilir bir hukuk ve yargı sisteminin varlığını gerektirir. Esasen hukuk düzeninde ortaya çıkacak bir aksama, toplum düzenini olumsuz yönde etkiler, bireyin haklarını, güvenliğini ve özgürlüğünü tehlikeye sokar. Zira hukuk düzeni, toplumda barışı, güveni, eşitliği, adaleti ve özgürlüğü sağlamanın en etkili ve yegane aracıdır. Locke’un özlü ifadesi ile “Hukukun amacı, özgürlükleri kaldırmak veya kısıtlamak değil, aksine bunları korumak ve bunların alanını genişletmektir.

Dünyanın ve ülkemizin bugün geldiği noktada, adalet de, bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk da, hak ve özgürlüklerin korunması da, her türlü sosyal, siyasal ve ekonomik faaliyetin gerçekleştirilmesi de, büyük ölçüde yerel olmaktan çıkmış, şimdiye kadar yaratılmış ve şimdiden sonra yaratılacak olan geleceğe bağlanmış, çağımızın aşılması gereken zorlukları ulusal çerçevelerin dışına taşmıştır.

Nerede bir toplum varsa, orada bir hukuk vardır” sözü eski Roma’ya aittir. Son derece yerinde bir tespiti içeren bu maksimden hareketle demek gerekir ki, hukukun yeryüzünde var oluşunun tarihi, insanın var oluşunun tarihi kadar eskidir. Ortaya çıkışı insanın var olması kadar eskiye kadar giden ve öyle olduğu için de kadim olan hukuk, sanırım kendi tarihinin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar önemli, günümüzde olduğu kadar gerekli, günümüzde olduğu kadar anlamlı ve yaşamsal olmamıştır.

Bu tespitten hareketle, günümüzde insanlığın hukuku yeniden keşfettiğini söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Son zamanlarda hukukun üstünlüğüne, hukuk devletine yapılan yollamalar, bu ilke, kavram ve kurumların referans alınması, çağcıl bütün devletlerin örgütlenmelerinin merkezine hukuku almaları, başta Avrupa Birliği olmak üzere benzeri diğer örgütlenmelerin projelerini ve gelecekle ilgili tasavvurlarını hukuk yoluyla toplumu dönüştürme anlayışı üzerine kurmuş bulunmaları bu savımızı desteklemekte ve doğrulamaktadır.

Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramların hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan kendilerini açıklayamaması, hukukun gerek toplum yaşamı, gerekse ulusal veya uluslararası düzeyde ne ölçüde etkili ve işlevsel olduğunun kanıtı ve göstergesidir.

İnsan davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın odak noktası olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, hukukun üstün ve evrensel ilkelerine olan bağlılıktır. Yani hukuk devleti olmaktır, hukuku kurucu bir değer, üstün, egemen ve vazgeçilmez bir kurum olarak görmektir. O nedenle, devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlardan olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik unsurlarına günümüzde hukuk devleti olma niteliği de eklenmiştir.

On yedinci yüzyılın başlarından bu yüzyıla kadar geçen süre içinde oluşan gelişmelere bağlı olarak, devletin varlık nedeni Tanrı’nın hikmetinden, devletin kutsal bir varlık olarak kutsanması anlayışından kurtulmuş ve böylelikle günümüzde devlet, işlevsel bir aygıta, bir hizmet organizasyonuna, insanların günlük yaşantılarını kolaylaştıran, güzelleştiren ve koruyan teknik bir yapıya dönüşmüştür. Devletin varlık nedeninde ki bu radikal dönüşüm ve değişim, Platon’un zamanından bu yana sorulan ve farklı cevapları olan devleti kim ve nasıl yönetmelidir sorusunun cevabını da değiştirmiştir. Bu sorunun günümüzde tek bir cevabı vardır ve o cevapta son derece açık ve nettir; “devleti halkın oyuyla seçilen kişiler, yani siyasetçiler yönetmelidir.

Peki, devlet nasıl yönetilmelidir? Bu sorunun da tek bir cevabı vardır ve o cevap da birincisi kadar nettir; “devlet, kurallarla, yani hukukla, yani adaletle yönetilmelidir.”

Esasen hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hukukun egemenliği kavramlarının ve kurumlarının amacı da, insani bütün eylem, davranış ve tasarrufları kapsayacak, gerek bireylerin ve yurttaşların, gerekse devlet gücü kullanan kişilerin veya kuruluşların tabi olacağı ve uyacağı ve bunların herkese eşit olarak uygulanacağı bir yapı inşa etmektir. Bu anlamda hukuk devleti, hukukun egemenliği, hukukun üstünlüğü bir “emretme ve yönetme” ilkesidir. Bu ilke temelini sınırlı devlet anlayışından alan anayasacılık, anayasal demokrasi, liberal demokrasi fikirleri üzerinde somutlaşmış, cisimlenmiş ve öylece formüle edilmiştir.

Çok eski zamanlardan bu yana, düşünürler; üyelerinin her birinin gerek siyasal yönden, gerekse haklara sahip olmak ve bu hakları kullanmak yönünden eşit olan, kolektif olarak egemen ve kendilerini yönetmek için gerek duydukları yeteneklerin, kaynakların ve kurumların tamamına sahip bulunan bir siyasal sistemi inşa etmeyi düşünmüşlerdir. Tarihin kaydettiği bu ilk düşünce ve pratikler, zaman içinde insanlığı demokrasi adı verilen bir anlayışa ve yönetim şekline taşımıştır. Kuşkusuz demokrasi, insanların ve toplumların yaşadığı sorunların tamamının çözümlenebileceği, insanların ve toplumların bütün hayallerinin ve özlemlerinin tatmin edilebileceği bir sistem değildir. Bu anlamda demokrasi, sadece yönetenlerin başarısız olduklarında değiştirilebilmelerine olanak sağlayan ve kurumsallaşması için devamlılığı öngören bir süreçtir. Kaldı ki sorunların bütünüyle çözümünü gerçekleştirmek zor ve hatta kimi zaman ve koşullarda olanaksızdır. Ama ikincisini yapmak, yani başarısız olanı değiştirmek nispeten daha kolaydır. Esasen demokratik işleyişin özü de budur. Seçimler yoluyla başarısız olan yönetenler iktidardan indirilip yerlerine yenileri getirildiğinde, iktidar politikalarında ve yönetilenlerin durumlarında tam olarak iyileşmeler olmasa da, mutlaka olumlu yönde değişmeler olacaktır.

Onun için insanlar ve toplumlar, demokrasinin istibdat sorununa karşı etkili bir çözüm olduğunu, başkaca sorunların çözümü için tek başına yeterli olmadığını öğrendikleri zaman, toplumda demokrasi bilinci yerleşmiş olacaktır. Diğer bir deyişle, bu sistem içi işleyiş ve arayışlara bağlı olarak demokrasi de kurumsallaşacaktır.

Liberal demokrasinin önde gelen düşünürlerinden olan Karl Popper’in, başta faşizm ve komünizm olmak üzere özgürlükçü demokratik düzenin karşısında olan ideolojilerin özlü bir değerlendirmesini ve eleştirisini yaptığı “Açık Toplum ve Düşmanları” isimli özgün eserinin “Platon’un Büyüsü” başlıklı bölümünün hemen önünde yer alan iki farklı görüş vardır.

Bunlardan birisi Atinalı Perikles’e, diğeri ise Platon’a aittir.

Popper’in açık toplumdan yana olduğunu ifade ettiği Perikles, “Bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak yetenekteyiz” derken, Perikles’ten yaklaşık 80 yıl sonra yaşayan ve açık toplum düşmanı olan Platon şunları söylemektedir; “İlkelerin en büyüğü, erkek-kadın hiç kimsenin öndersiz kalmamasıdır. İster gayretkeşlikten gelsin, ister oyun olsun diye kimsenin aklı kendi girişkenliği ile iş becermeye alışmamalıdır. Savaşta da, barışta da herkes gözünü önderine dikmeli ve sadakatle onun ardından gitmelidir. En küçük işlerde bile herkes önderini izlemelidir. Ancak önderi öyle buyurduğunda kalkmalı, yürümeli, yıkanmalı, yemelidir. Bir sözcüklükle, herkes, kendi ruhunu, bağımsız hareket etmeyi hayal edemeyecek ve böyle hareket etmek yeteneğini büsbütün yitirecek biçimde alıştırılarak eğitilmelidirler.

Buna göre, açık toplumdan yana olan Perikles’in yaklaşımında, yönetimde söz sahibi olan birden çok kişi, yani halk, yani demokrasi olmasına karşın, açık toplum düşmanı olan Platon’un anlayışında, hikmetinden sual olunmaz bir lider ile ona kayıtsız şartsız tabi ve teslim olan bir sürü ve dolayısıyla totaliter bir yönetim biçimi vardır.

Amin Maalouf, “Yüzüncü Ad” isimli romanında, halka çeki düzen vermenin peşinde olan, tek doğ­ru etrafında halkı biçimlendirmeyi amaçlayan, demokrasi ve açık toplum düşmanı Platon’cu toplum mühendisliğini: “Senin için iyi olan, başkaları için de iyidir; gerçek senin elindeyse, yolunu yitirmiş koyunları doğru yola getirmen gerekir, hangi yolla olursa olsun” sözleri ile metaforik bir şekilde ifade eder.

Amin Maalouf ‘un kullandığı bu metafor, Michel Foucault’nun iktidar teknolojisinin gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu ifade ettiği ve özellikle İbraniler tarafından geliştirilen “pastoral iktidar”, yani halkın yararına olan iktidar geleneğinin bir türü olan “çoban-kral” anlayışına dayanır.

Pastoral iktidarda, çoban-kral, kendisine Tanrı tarafından emanet edilen sürünün esenliğinden sorumludur. Burada sürüden ayrılanları takip edip doğru yola getirmek, yani yeniden sürüye katmak, yola getiremediklerini ise yok etmek çoban-kralın asli görevidir. Modern dönemlerde de siyasal seçkinler, yoldan çıkanları doğru yola getirmek için, kimi zaman beyin yıkama ve propaganda gibi yöntemleri, kimi zaman şiddet yöntemini, çoklukla da her iki yöntemi birlikte kullanırlar.

Oysaki demokrasi, kimin yöneteceğinden daha çok, nasıl yöneteceği ile ilgili olan ve zorba yönetimlerden kaçınmayı mümkün kılan, şiddeti, her ne sebeple olursa olsun şiddet kullanmayı reddeden bir yönetim şeklidir. Nitekim George Sabine “Felsefi-Siyasi Düşünceler Tarihi”  isimli eserinde, “Özgürlükçü bir yönetim biçiminin önemli bir karakteri, belki de en önemli karakteri, negatif niteliğidir, diğer bir deyişle totaliter olmayışıdır” diye yazar.

Gerçekten liberal demokrasi, totaliter ve otoriter yapılardan ve yönetimlerden farklı olarak, barış içinde ve aynı zamanda toplumsal ve ahlaki bir temelde bir arada yaşama anlayışına dayanır. O nedenle, hukuk devletini, hukukun üstünlüğünü, anayasal devleti, sınırlı dev­leti, insan haklarını, kuvvetler ayrılığını, siyasal özgürlükleri kendisine referans olarak alan “siyasal liberalizm”, liberal öğretinin bir aracı değil, aksine demokrasinin aracıdır. Buna göre liberal demokrasi, özgürlük yoluyla, yani özgürlükleri kullanarak ve özgürlüklerin alanını genişleterek eşitliği sağlamayı amaçlar.

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren, geçmişteki bütün çağlardan çok farklı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı demokrasi çağıdır. Bu çağla birlikte kapalı sistemler açılmaya, otoriter rejimler çökmeye, alışılagelmiş hiyerarşiler yıkılmaya, kimi tabular sorgulanmaya, daha düne kadar doğru olarak bilinenler yanlış, yanlış bilinenler ise doğru bulunmaya başlamıştır. Sadece bunlar değil, güç ilişkisi de değişmiş, iktidar seçkinlerin elinden çıkmış ve halkın eline geçmiştir. Buna bağlı olarak devletlerin, hükümetlerin, kurumların, kuruluşların yanı sıra, ekonomi de, kültür de, teknoloji de, enformasyon da demokratikleşmiştir. Böylece kadim Yunan’dan bu yana bir yönetim biçimi olarak bildiğimiz demokrasi, aynı zamanda bir yaşam biçimi halini almıştır. Onun için Amerikalı futurist Allvin Toffler, “Gelecek yüzyılın cahilleri, okuma yazma bilmeyenler değil, dün öğrendiklerini ve ezberlediklerini unutup yeni şeyleri öğrenmeyenler olacaktır” der.

Esasen az yukarıda sözünü ettiğimiz gelişmelere bağlı olarak, günümüzde demokrasinin anlamı ve içeriği de değişmiştir. Öyle ki, sadece siyasi gücün olabildiğince geniş ve eşit biçimde dağıtılması, yani siyasal anlamda eşitlikten ve yine açık, özgür, adil seçimlerden ibaret bir kurum, kuram ve pratik olarak anlaşılan demokrasi, günümüzde bunlardan çok daha fazla bir değer olarak kabul görmeye ve anlaşılmaya başlamıştır.

Bu bağlamda, hem bunları, hem de hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, yani sınırlı devleti, başta yaşam hakkı olmak üzere, ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, teşebbüs özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, haberleşme özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, diğer temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve güvence altına alınmasını temel alan ve o nedenle “anayasal demokrasi” olarak isimlendirilen yeni bir demokrasi algısı ve anlayışı ortaya çıkmıştır.

Demokrasinin geçirdiği bu değişime bağlı olarak, devlet anlayışı da değişime uğramış, bu bağlamda “bekçi devlet”, “refah devleti”, “sosyal devlet” gibi aşamalardan geçen devlet örgütü, günümüzde yerini yeni bir modele bırakmıştır. Bu yeni model, anayasası olan bir devlet değil, bir yandan devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandıran, diğer yandan bireysel özgürlükleri koruyan bir dizi hukuki ve kurumsal sınırlama çerçevesinde işleyen “anayasal devlet”tir.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok, ne yapmayı amaçladıkları, neyi nasıl yaptıkları ile ilgili olan “anayasal demokrasi” ve onun devlet biçimi olan “anayasal devlet”, klasik liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya, barış temelinde bir arada yaşama anlayışına dayanmaktadır.

Ama en az bunlar kadar ve hatta bunlardan daha çok, temel hak ve özgürlükleri korumak ve güvence altına almak için kuvvetler ayrılığı ilkesine, yargı bağımsızlığına, yargıç tarafsızlığına, laiklik ilkesine, adil yargılanma hakkına, bütçe hakkına dayanmakta ve bunun için de hukukun üstünlüğünü siyasetin merkezine koymaktadır.

Anayasal Demokrasi/Anayasal Devlet” anlayışına göre, devlet, kutsal bir varlık olarak değil, insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak örgütlenir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde; şeffaflık, denetlenebilirlik, hesap verilebilirlik ve sivillik esastır. Bütün bunların sağlanabilmesi için de, gerek devletin örgütlenmesinde, gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında, yurttaşların, devletin asli üyesi olarak kamusal ve bireysel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması esastır.

Anayasacılığın özünü, devletin temel örgütlenmesinin nasıl olacağı, bu bağlamda egemenliğin kullanılmasında hangi organların, hangi sınırlar çerçevesinde devlet gücünü kullanacaklarından daha çok, “birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için siyasal iktidarın sınırlandırılması” ilkesi oluşturur. O nedenle bütün modern anayasalar, devletin temel örgütlenmesinden daha çok, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alma ilkesi üzerine yoğunlaşmışlardır.

Seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri ilkesi üzerine kurulu olan klasik demokrasi anlayışının aksine, günümüzde egemen olan anayasal demokrasilerde, başta yasama, yürütme ve yargı olmak üzere, anayasal ve kamusal yetki kullanan her organ, kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilir.

Kuşkusuz siyasal sistemler, anayasa olmaksızın, herhangi bir yasama organı ve hatta yargı organı olmaksızın, siyasal partiler olmaksızın öyle ya da böyle işleyebilir. Ama devlet siyasasını oluşturan ve çalıştıran bir yürütme organı olmaksızın ayakta kalamaz. Onun için siyasal bir sistemin veya bir devletin “olmaz ise olmaz” organı “yürütme organı”dır.

Ne var ki, günümüz Türkiyesi’nde olduğu gibi, sadece yürütme organının ve hatta tek bir kişinin etkili olduğu, yürütme organının hesap verebileceği seçilmiş bir yasamanın, tasarruflarını hukuken denetleyecek bir yargı organın bulunmadığı veya çalışmadığı, çalıştırılmadığı bir siyasal sistem uzun süre ayakta kalamaz, kalsa da demokratik olmaz. Kaldı ki, her türlü iktidar kötüye kullanılabilir. Kullanılmıştır da. Ama dünya siyasi tarihi bize göstermiştir ki, en çok kötüye kullanılan iktidar yürütme iktidarıdır. Zira yürütme iktidarı sübjektif olmakla, hemen her yerde ve bütün zamanlarda keyfi bir şekilde kullanılmış, birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit ve tehlike olmuştur.

Anayasacılığın özüne uygun biçimde örgütlenmiş olan devletlerde ve demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal demokrasilerde, sistemin sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlayan mekanizma, kuvvetlerin birbirlerini denetlemesi ve dengelemesi esası üzerine kurulu olan “kuvvetler ayrılığı” ilkesidir. Bu ilke gereğince, yürütme iktidarı, anayasanın ve yasaların çizdiği sınırlarla, yani hukukla, evrensel hukukla bağlıdır. Esasen klasik demokrasi anlayışı ile anayasal demokrasi anlayışı arasındaki gerilim veya gerginlik de bu noktadadır.

Öyle ki, klasik demokrasi anlayışı, iktidarın, çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken, anayasal demokrasi, siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı ve buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti öngörür. Yönetme yetkisini seçimle gelen çoğunluğa verirken, bireylerin, azınlıkta ve farklı olanların haklarını korur, bu amaçla devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandırır.

Bu bağlamda, ülkemizde olduğu gibi çoğu ülkede yürütme organının yasama organına da hükmettiği dikkate alındığında, mevcut kuvvetler içinde denetleme ve dengeleme işlevini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak, yasama ve yürütme organlarını denetleyip dengeleyecek olan güç yargı gücüdür. O nedenle, devletin kurallarla, yani hukukla yönetilmesi, hukuk güvenliğinin sağlanması, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, bağımsız ve tarafsız bir yargı organın mevcudiyetidir.

Bağımsızlık yargı için bir ayrıcalık değil, yargının tarafsızlığını sağlamanın asgari koşuludur. Burada sakınılması gereken husus ile kurulması gereken denge, bir başka tehlike olan yargı gücünün “judiocracy”e, yani “yargıçlar yönetimine” dönüşmemesini ve yargının kendi sınırları içinde kalmasını sağlayacak bir sistemin kurulmasıdır.

Yargı bağımsızlığının önemli dört koşulu vardır. Bunlardan ilki, yargının yasama organına karşı bağımsız olmasıdır. İkincisi, yargının yürütme organına karşı bağımsız olmasıdır. Üçüncüsü, yargının devlete karşı bağımsız olmasıdır. Yani yargının kendisini devletin hamisi, vasisi olarak görmemesi, kendisini devletin çıkarlarını korumakla görevli saymaması, her kişiye ve kuruluşa karşı aynı mesafede olması, eşit ve adil davranmasıdır. Dördüncüsü, yargıcın kendi vicdanındaki, kendi karakterindeki bağımsızlıktır. Bu aynı zamanda yargıç tarafsızlığı anlamında yargının veya yargıcın ideolojik yönden bağımsız olması demektir. Bu koşullardan herhangi birisinin eksik olması veya işlememesi durumunda, yargı bağımsızlığından söz etmek olanaksızdır.

Yargı bağımsızlığı ilkesi yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değildir. Aksine yargıçların tarafsızlığını, güven içinde ve korkusuz bir şekilde görev yapmalarını sağlamanın teminatıdır. Kişisel bir davranış ve hatta dürüstlük ilkesi olan tarafsızlık ise, verilen kararların siyasi sempatiye ve ideolojik eğilimlere dayanmaması gerektiği anlamına gelir. Kuvvetler ayrılığının uygulamasından ibaret bir anayasal ilke olan yargı bağımsızlığı, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında kesin bir ayrımı gerektirir.

Peki! Bütün bunlar olmazsa veya olup da bunlara uygun davranılmaz ise ne olur? Ne olacağını Hindistan asıllı Amerikalı siyaset bilimci Fareed Zakaria “Özgürlüğün Geleceği/Yurtta ve Dünyada İlleberal Demokrasi” isimli özgün eserinde söylüyor; “…Demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğundan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı takdirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştırır…

Peki! Sınırları belirli bir toprak parçası üzerinde en üstün hükümet etme işlevini ifa eden bir siyasi birlik olan devlet nasıl olmalıdır, nasıl örgütlenmelidir?

Devlet, liberal kuramın öngördüğü gibi, toplumda birbirleriyle rekabet eden gruplar ve bireyler arasında tarafsız, her bir vatandaşı, diğer vatandaşların hak ihlallerinden korumaya ve onların özgürlüklerini güvence altına almaya gücü yeten bir hakem olmalıdır. Bu bağlamda, devlet hukuku egemen kılmalı, adaleti sağlamalıdır. Devlet iç ve dış güvenliği korumalı, anayasa ve yasalarla kendisine eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, çevrenin korunması, çalışma hakkının insanca düzenlenmesi ve çalışanların haklarının güvence altına alınması konularında verilmiş olan pozitif yükümlülükleri ve görevleri yerine getirmeli, bu bağlamda devlet sosyal bir devlet olmalıdır. Devlet, yüzyıllar boyunca, özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt edebilmenin ölçüsü olarak kabul edilen kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine inşa edilmiş olmalıdır. Nitekim Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 16.maddesi “Hakların güvence altına alınmasını sağlamayan, kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsenmeyen toplumlar, asla bir anayasaya sahip değildirler” der.

Birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit olan güç temerküzünü, yani gücün bir kişide veya bir kurumda toplanmasını engellemek amacı ile önce büyük İngiliz düşünürü Locke tarafından vazedilen, daha sonra Montesquieu tarafından geliştirilen ve günümüzdeki şeklini alan kuvvetler ayrılığı ilkesi, anayasal devleti kurumlaştırma yolundaki arayışlar sonucu gelişmiş bir teori olup, modern anayasacılığın temelini oluş­turur.

Bu süreç, İngiliz Kralı John ile baronlar arasında imzalanmış ve Papa III.Innocent tarafından onaylanmış olan 12l5 tarihli “Magna Carta” ile başlamış, daha sonraki süreçte kabul edilen Hak Bildirgeleri/Bill of Rights ile devam etmiş ve nihayet 1787 tarihli Amerikan Anayasası ile taçlanmıştır.

Kuvvetler ayrılığı, işlevlerine göre farklılaşan hukuki iktidarın, diğer bir deyişle yasama, yürütme ve yargı erkinin, birbirinden bağımsız birer organ olarak örgütlenmesinin, iktidarın anayasa çerçevesinde kullanılmasının ve paylaşılmasının aracı olup, bu organların birbirlerine üstünlüğünün bir ifadesi değildir. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, sadece iktidarı sınırlandırmanın ve güç temerküzünü önlemenin aracıdır. Esasen bu ilkenin vazedilmiş olmasının amacı ve nedeni de budur.  Montesquieu’nun “iktidarı, iktidar durdurur” demiş olması da, bunu bilmesinden, bunun bilincinde olmasından dolayıdır.

Onun için Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babaları, kendi devletlerini kurarken ve dünyanın ilk yazılı Anayasası olan 1787 tarihli Amerikan Anayasası’nı yürürlüğe koyarken, güç temerküzünün önüne geçmek için kuvvetler ayrılığı ilkesini esas almışlar, bu amaçla yasama, yürütme ve yargı erkini birbirinden katı biçimde ayırmışlar, kendi siyasal sistemlerini “checks and balances” diye isimlendirdikleri bu üç gücün birbirini “denetlemesi ve dengelemesi” anlayışı üzerine inşa etmişlerdir.

Gerek özgürlüklerin korunmasında, gerekse eşitliğin sağlanması ile adaletin gerçekleştirilmesinde, kuşkusuz iktidar temerküzünü ve yetkilerin istismarını önlemek için biçimlendirilmiş bir dengele­me ve denetleme sistemi olan anayasacılığa ve bu amaca hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesine ihtiyaç vardır.

Bütün bu nedenlerle, anayasalar sadece bir haklar listesi hazırlayarak yapılamaz, yapılmaması gerekir. Yanı sıra, iktidarların bu hakları çiğneyemeyeceği bir sistem inşa ederek yapılabilir, yapılması gerekir. Bu yapılmadığında, insanlar, anayasaları, önemli bir farklılık ve güvence yaratmayacak yazılı kağıt parçaları olarak görmeye başlarlar. Bunun yaşanmış en trajik örneği, Almanya’nın özenle yaptığı ve fakat Hitler Nazizmini bertaraf etmekte başarısız olduğu ve o nedenle “Weimar Sendromu” olarak adlandırılan Weimar Anayasası’dır.

Daha öncede işaret ve ifade ettiğim üzere, siyasi iktidarların, birey hak ve özgürlüklerini çiğneyemeyeceği bir sistemin inşasında ve yürütülmesinde, buna bağlı olarak demokrasinin yerleşmesinde ve kurumsallaşmasında, kuvvetler ayrılığı kadar önemli olan bir diğer husus, yargı organının bağımsız ve tarafsız bir şekilde örgütlenmesi ve çalıştırılmasıdır. Esasen yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının sağlanamaması durumunda, ne ya da neler olabileceğini Weimar Sendromu tüm dünyaya göstermiştir.

Yarışmaya, yani halkın tercihine dayanan liberal demokrasi, farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu, karşı siyasi düşüncelerin ve felsefelerin kendilerini ifade etmelerini, bir siyasi parti içinde örgütlenmelerini, siyasi eşitliğe dayanarak gerçekleştirilen düzenli seçimleri gerektirir. Bütün bunlar, halkı yönetime ortak etmenin, diğer bir deyişle halkı yetki­lendirmenin asgari araçlarıdır.

Halkı yetkilendirmenin aracı olarak saydığımız unsurların arasında yer alan siyasi partiler, hiç kuş­kusuz siyasi rejimler ile demokrasinin de en önemli ve vazgeçilmez unsurlarındandır. Esasen, demokratik bir siyasi yaşam siyasi partiler olmaksızın düşünülemez. Onun için usta siyaset bilimci Maurice Duverger bizi; “Klasik anayasa hukukunu bilen, fakat siyasi partilerin işlevini bilmeyen kişi, çağdaş siyasi rejimler hakkında yanlış bir görüş sahibidir: siyasi partilerin işlevini bilen ve fakat klasik anayasa hukukunu bilmeyen kişi ise, çağdaş siyasi rejimler hakkında eksik ama doğru bir görüş sahibidir” diyerek uyarmıştır.

Bu uyarıyı dikkate alarak demek gerekir ki; nispi ölçüde temsili nitelik taşıyan parlamentonun oluşmasına, kısmen de olsa siyasi iktidarın mutlakiyetçi monarkın elinden alınmasına ve oy hakkının giderek genişlemesine bağlı olarak, On Dokuzuncu Yüzyılda ABD’de ve İngiltere’de ortaya çıkan siyasi partiler, gerek geçmişte ve gerekse günümüzde, bir ülkenin siyasi rejimi ile o ülkede demokrasinin işleyişi, varlığı veya yokluğu hakkında bize fikir veren en önemli kuruluşlardır.

Siyasi partilerin, geride bıraktıkları iki yüzyılı aşkın süre içinde, toplumlara ve insanlara yaşattıklarına baktığımızda, siyasi partilerin bulundukları ülkenin siyasal rejiminin hem dostu, hem de düşmanı, o ülkede demokrasinin yaşamasının ve gelişmesinin veya bunun tam tersinin oluşmasının en etkili nedeni olduğunu söylemek mümkündür.

Bu gerçeği gördüğü için ünlü Fransız kamu hukukçusu Georges Vedel “Demokrasi siyasi partiler olmaksı­zın yaşayamaz, ancak siyasi partiler yüzünden son bulabilir.” demiştir. Hitler’in Nasyonal Sosyalist Parti’si, Mussolini’nin İtalyan Faşist Parti’si, Lenin’den Stalin’e miras kalan Komünist Parti, Talat ve Enver Paşaların İttihat ve Terakki Parti’si ve bu partilerin ülkelerinin felaketine neden olmaları ne yazık ki Vedel’in bu tespitini doğrulamaktadır.

İYİ SAVCILAR, İYİ KOVBOYLARA BENZER!

Babamdan bana kalan ve o nedenle benim için önemli ve değerli olan iki obje var. Birisi ben daha henüz küçük bir çocukken babamın bana verdiği tüfek, diğeri de bronzdan yapılmış üzerinde adam olan bir küçük at heykeli.

Bu sözler yaşıtım olan pek çok çocuk gibi, benim çocukluğumun da vazgeçilmezlerinden olan kovboy filmlerinin unutulmaz oyuncusu John Wayne’nin oğlu Ethan’a ait.

Bir Amerikan gazetesine verdiği röportajda sözlerine bu şekilde başlayan Ethan sonra şöyle devam ediyor; ‘Ama benim için objelerden daha aziz olan, film yıldızından daha çok bir insan ve baba olan onunla birlikte geçirdiğim çocukluğuma ait hatıralar, bana her zaman ilham veren, rehberlik eden, onun bana bıraktığı sözler, örnekler ve deneyimlerdir. Bana hayatın yaşanmak için var olduğunu o öğretmiştir. O hiçbir zaman olduğu yerde kalmamıştır. Hiç geçmişe bakmamış, hep ileriye, daha ileriye doğru bakmış, olumlu olana odaklanmıştır. Küçük olandan, anlamsız olandan, amaç değil araç olandan her zaman sakınmıştır. Atla, bisikletle, motosikletle gezmeye çıktığımızda, bana, tuttuğunu bırakma, mücadele etmekten vazgeçme, at da, bisiklet de, motosiklet de, hayat da aynı şekilde çalışır, tuttuğun şeyi bırakırsan düşersin, onun için tuttuğun hiç bir şeyi bırakma ve nereye gitmek istiyorsan oraya git demiş ve bunu bana o öğretmiştir.

Ethan’ın babasından, yani John Wayne’dan, o adil, o güçlü, o dirayetli kovboydan, biz de çok şey öğrendik çocukluğumuzda. Ne mi öğrendik? Behçet Necatigil’in o güzel şiirinde yazdığı şeyi öğrendik. ‘…Kötüler ceza yer en sonda / Adalet var, iş onda! / Hak hukuk dağıtma yeri / Kovboy filmleri’ Ama ne yazık ki öğrendiğimizle kaldık! Zira büyüdükçe gördük ki, hayat hiç de öyle işlemiyor ve adalet denilen o yüksek idealin gözleri Themis Heykeli gibi gerçeklere kapalı. Ve adalet sadece kovboy filmlerinde var.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan emekli olan bir başsavcının görevini ve cübbesini devrettiği yeni Başsavcı’ya; ‘…birilerini fazlasıyla rahatsız etmeden görevini yapacağına ve bunu başarıyla yapacağına yürekten inanıyorum’ şeklindeki öğüdünü okuyunca, kovboy filmleri, John Wayne, Behçet Necatigil, hak, hukuk, adalet aklıma gelmiş ve bu yazıyı 24 Mayıs 2015 tarihinde o nedenle yazmıştım. Şimdi güncelleyerek yeniden yazıyor ve yayınlıyorum.

Bu yazıyı yazmayı düşünürken John Wayne’nin önemli filmlerinden biri aklıma gelmişti. Ülkemizde ‘Kahramanın Sonu’ adıyla gösterilen ‘The Man Who Shot The Liberty Valence’ isimli film. Tam Türkçe karşılığı ‘Özgür Valence’ı Vuran Adam’ olan bu filmde, kasabanın düzenini bozan, herkesin başına bela kesilen ‘Liberty Valance’ isimli haydudun hakkından gelen ve böylece kasabaya yeniden adalet ve düzen getiren bir kovboyun hikayesi anlatılır.

Filmin bende iz bırakan çok da güzel bir şarkısı vardır. Altmışlı yılların önemli rock şarkıcılarından Gene Pitney’in söylediği filmle aynı adı taşıyan, yani ‘The Man Who Shot The Liberty Valence’ isimli şarkı.

Kovboy filmlerinde adaleti sağlayan, toplumun düzenini, huzurunu koruyan iyi kovboylar vardır. Kötülerin karşısına hep bu iyi kovboylar çıkar ve sonunda da her zaman bu iyi kovboylar kazanır.

Kovboy filmlerinde iyi kovboyların yaptıkları bu işi, günümüzde ve hukuk devletlerinde savcılar yapar. Tabii eğer yapabilirse! Esasen savcılar bunun için vardır. Yani savcılar, kötü adamlarla, suçla ve suçlularla mücadele etmek için vardır. İyilerin yanında, kötülerin karşısında olan, olması gereken savcılar, yargılama sürecinde, yargıçlar gibi tarafsız değil, taraftırlar. İyilerin yanında, doğrunun yanında, halkın, kamunun, toplumun yanında, hukukun, adaletin, devletin yanında taraftırlar. Birilerini rahatsız etmemek için değil, aksine birilerini, kötüleri, suç işleyenleri, toplumun huzurunu bozanları, yasaları çiğneyenleri rahatsız etmek, onlara dokunmak, hukukun, adaletin gücünü onlara göstermek için vardırlar. Bu görevlerini yapabilmek için de, hem statü, hem de vicdani yönden bağımsız olmak durumundadırlar.

Kamu adına hareket eden, toplumun huzuru, güveni ve yararı için suçu ve suçluları takip eden, soruşturan, bu amaçla iddia eden, iddiasının ve iddiası içinde yer alan ithamının dayanağını oluşturan kanıtları toplayan ve gerektiğinde dava açan savcıların, insan haklarının korunması, insan haklarına saygılı olunması bağlamında da önemli görevleri vardır.

Daha önce yargıçlık yapan, şimdi ise avukat olan Murat Aydın’ın ‘Kamu Davasının Açılması ve İddianame‘ isimli kitabında vurgu yaptığı üzere, iddia etmek, iddianın ve ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplamak, savcı için nasıl bir görev ise, lekelenmemek de şüphelinin/sanığın hakkıdır. Esasen itham edilmiş, hakkında soruşturma ve onu takiben dava bile açılmış olsa, suçlu olduğunun kanıtlanmasına kadar kişinin suçsuz sayılacağını öngören masumiyet karinesinin doğal bir unsuru ve uygulamadaki uzantısı olan ‘lekelenmeme hakkı’, temel bir insan hakkıdır. Genelde tüm sanık/şüpheli hakları dahil, lekelenmeme hakkının korunması, dahası sadece sanığın/şüphelinin aleyhine olan delilleri değil, lehine olan delilleri toplamak da savcıya, savcılara ait bir görevdir.

Cumhuriyetin merkez-i idaresinde bir Hukuk Mektebi açmak vesilesi bugünkü içtimaimizi ihzar etmiş bulunuyor. Bugün şahit olduğumuz, hâdise, yüksek memur ve mütehassıs âlimler yetiştirmek teşebbüsünden daha büyük bir ehemmiyeti haizdir. Senelerden beri devam eden Türk İnkilâbı, mevcudiyetini ve zihniyetini, hayat-ı içtimaiyenin mebnâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tesbit ve teyit etmek çaresine tevessül etmiştir… Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşadında hissettiğim saadeti hiç bir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum.

Bu sözler Büyük Atatürk’e ait. Atatürk bu sözleri, Ankara Hukuk Mektebi’nin/Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında, yani 05 Kasım 1925 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (1. Meclis Binası) Genel Kurul Salonu’nda yaptığı konuşmada söylüyor..

Pek çok yönüyle önemli ve değerli olan bu veciz konuşmanın bana göre en önemli yönü, Büyük Atatürk’ün hizmete açtığı hukuk fakültesini ‘Cumhuriyetin müeyyidesi’ olarak nitelendirmesi, oradan mezun olacak olanları Cumhuriyet Devrimleri’nin ‘mevcudiyetini ve zihniyetini hayat-ı içtimaiyenin mebnâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tesbit ve teyit etmek çaresi’ olarak görmesi, yani toplumsal hayatın temelinin, yani devletin, yani Cumhuriyetin temelinin hukuk olduğunu, yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla hukukçular olduğunu ifade etmesidir.

Bunu şimdilik bir kenara koyalım ve Dünya Adalet Projesi’nin (World Justice Project), Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne (Rule of Law Index) bakalım. Bu endekse göre Türkiye 2020 yılında 128 ülke arasında 107. sırada yer almaktasdır. Türkiye ile aynı endeks puanına sahip diğer ülkeler ise, Angola, İran ve Nijerya’dır. Aynı araştırmada, Türkiye hükümetin hesap verebilirliği açısından 128 ülke arasında 97. / yasal ve yönetsel düzenlemelerin adil ve etkili biçimde uygulanması açısından 128 ülke arasında 110. / iktidarın sınırlanması açısından ise 128 ülke arasında 124. sıradadır. Hukukun Üstünlüğü Endeksi çalışmasının son beş yıllık sonuçları da aynı şekilde, Türkiye’de hiçbir zaman iyi durumda olmayan hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konusundaki gerilemeyi de açıkça ortaya koymaktadır. Buna göre, 2015’te 102 ülke arasında 80. sırada yer alan Türkiye, 2016’da 113 ülke arasında 99. / 2017-2018’de 113 ülke arasında 101. / 2019’da ise 126 ülke arasında 108. sıradadır Benzer biçimde, Dünya Ekonomik Forumu tarafından 2019 yılında yapılan bir araştırmada da, Türkiye, düşük endeks puanına sahip ülkeler arasında yer almış ve yargı bağımsızlığı açısından yapılan değerlendirmede 141 ülke arasında 104. olmuştur. Ört ki ölem!

Herhalde yüzümüzü kızartması gereken bu sonuçtan, iktidarıyla, muhalefetiyle ama en başta yargıcıyla, avukatıyla, savcısıyla biz sorumluyuz.

Peki! Ne yapalım? Önce aklımızı başımıza toplayalım, daha sonra konuşmayı, nutuk çekmeyi, hamaset yapmayı, onu bunu suçlamayı bir tarafa bırakalım, aynaya bakalım ve işimizi yapalım. İşimizi iyi yapalım, yapar gibi yapmayalım, yapalım, adam gibi yapalım. Bir de hem vakit geçirmek, hem de adalete olan özlemimizi az da olsa giderebilmek, hukuk fakültesinde okuyarak, bu kadar yıl avukatlık, yargıçlık, savcılık yaparak öğrenemediğimiz adalet denilen, hak hukuk denilen o dersi öğrenmek için oturup kovboy filmlerini izleyelim biraz.

Hem kovboy filmlerini seyredelim, hem de 1945 yılında yazılmış olmasına rağmen, günümüz Türkiye’si yönünden güncelliğini hala koruyan usta şairimiz Behçet Necatigil’in o güzel şiirini okuyalım:

KOVBOY FİLMLERİ

Ucuz sinemalara giderim, / Cebimde fazla para oldukta / Otururum koltukta. / Kovboy filmlerine biterim: / Kızı hesaba katma, / Artistler yalnız erkek. /Şarkı, çalgı, gürültü / Kavga, yumruk, tabanca / Yaşa, vur, kır sesleri / Çın çın öter salonda. / Sahneler basitmiş, basit / İncelik yokmuş, yok! / Kötüler ceza yer en sonda / Adalet var, iş onda! / Hak hukuk dağıtma yeri / Kovboy filmleri.

BİR KİTAP: “KAVGA ETME İÇGÜDÜSÜ” VE BİR ÖNSÖZ

Fransızca olarak yazılan, J.Y.T.Greig tarafından Fransızcadan İngilizceye, benim de İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim “The Fighting Instinct/Kavga Etme İçgüdüsü’ isimli kitabın yazarı İsviçreli Pierre Bovet’tir. Bizim buralarda hemen hemen hiç bilinmeyen Pierre Bovet, kitabın yazıldığı 1923 yılında Cenevre Üniversitesi Jean-Jacques Rousse Enstitüsü direktörü ve aynı zamanda yetkin bir psikolog ve pedagogdur.

Müfredat, öğrenme, öğretme ve değerlendirme ile ilgili çalışmalar yapan, bu konularda UNESCO üyesi devletlere özel teknik destek ve uzmanlık sağlayan, bu çerçevede eşit, kapsayıcı, yüksek kaliteli bir eğitimin verilmesini kolaylaştırmayı amaçlayan International Bureau of Education/Uluslararası Eğitim Bürosu’nun kurucularından olan ve özellikle eğitimin gelişmesine önemli katkılarda bulunan Bovet’in, yakında yine benim Türkçeye çevireceğim “The Child’s Religion/Çocuğun Dini” isimli bir kitabı daha vardır.

Elinizdeki bu ilginç kitabında Bovet, çocukların kavgalarını, bu kavgaların nedenlerini, okul öğrencisi olan çocuklardan alınan yazılı anlatılar, saha/alan çalışmaları temelinde incelemekte,  bu verilerden hareketle kavga etme içgüdüsünün evrimini, kavga etme içgüdüsü ile eğitim sorunlarını,  kavga etme içgüdüsü ile din arasındaki ilişkiyi, gaddarlık/zalimlik duygularını, bu nitelikteki duygu ve davranışları, bu duygu ve davranışların cinsel beraberliklere yansımasını, psikolojik ve pedagojik yönden inceleyip değerlendirmekte, yanı sıra hayvanların oyun oynamalarına ve kavgalarına yer vermekte ve bunu insan davranışları ile karşılaştırmaktadır.  

Buna göre kitap, anne babalar için, eğitimciler için, psikolog ve pedagoglar için önemli ve değerli bir referans ve rehber, bir yol haritası niteliğindedir. 

Hepimizin bildiği üzere kavga, evrensel bir olgu ve gerçekliktir. Okulda vardır, mahallede ve sokakta vardır, ailede vardır, işyerinde vardır, siyasette vardır, tarihin her döneminde ve her ülkede vardır. Çoğumuzun okulda, mahallede, işyerinde, aile içi ilişkilerde, siyasette, özetle hayatımızın herhangi bir alanında ve aşamasında yaptığımız, başvurduğumuz bir fiildir.

Temelinde başkaları ile aramızda olan iletişim kopukluğunun, kendimizi yanlış ifade etmenin, başkalarını yanlış anlamanın, geçmişteki bir husumetin, yanlış yetişmenin veya yetiştirilmenin, buna bağlı olarak ortaya çıkan kişilik ve denge bozukluklarının, insanın doğasında mevcut olan veya yaşadığı çevrenin etkisiyle sonradan öğrendiği saldırganlık dürtüsünün, kıskançlığın, kızgınlığın, kötü ruh halinin, çıkarın olduğu kavganın, en önemli unsuru fiili ya da sözel bir şiddeti içermesi, diğer insanlara maddi veya manevi yönden zarar vermek isteği ve amacı taşımasıdır.

Psikanalizm teorisinin kurucusu olan Freud’un, önceleri biyolojik ve cinsellik temelli iki içgüdüyle, daha sonra ise hayatın tahrip edilmesine ve sonlandırılmasına yönelik bir enerji olarak tanımladığı tatanos (ölüm içgüdüsü) ve eros içgüdüsüyle açıkladığı saldırganlık, davranışçı teorisyenlere göre, bireyin çevreyle olan etkileşimine, hayatına ve hayatı yaşayış biçimine göre şekillenir.

Psikanalizmin tam tersini savunan davranışçı teoriye göre, saldırganlık ve şiddete başvurma, doğrudan koşullanmayla, yani bilginin öğrenilip öğrenilmemesiyle, bilginin davranışa dönüştürülüp dönüştürülmemesiyle belirlenir. Bu teoriye göre, eğer birey kendi hayatında bir şey öğrenmiş ise, bunu davranışına yansıtabilir, öğrenmemiş ise yansıtamaz. Bu bağlamda, insan, çocukluğunda kötü muameleye ve davranışa maruz kalmış, saldırıya ve istismara uğramış ise,  sonraki hayatında da şiddete, saldırganlığa ve istimara başvurur.

Bu teoriyi bilişsel yaklaşım psikolojisiyle geliştiren ve zenginleştiren görüşe göre, saldırgan davranışın oluşumunda ve bunun sürdürülmesinde, anlamlandırma, yorumlama gibi bilişsel etkenler önemli rol oynar.  Bilişsel etkenler ise, çevre koşullarına, gözlemsel öğrenme ve rol model alma şekillerine göre gelişir ve değişir. Gözlemsel öğrenmede ve rol model almada, başta anne ve babalar olmak üzere, çocuğun yetişmesinde etkili olan kişi ve kişiler ile bu kişilerin çocuk tarafından gözlemlenen ve benimsenen davranışları etkili olur. Bu görüşe göre, saldırganlık, başkaca sosyal davranışlar gibi öğrenilen ve dolayısıyla sonradan edilen bir tutumdur. Özetle bu tutumun kökeninde, saldırıya ve şiddete yönelik içsel bir dürtü ve engellenme değil, doğrudan geçmiş deneyimler ve yaşanmışlıklar, bu nitelikteki davranışların çevrede takdir görmesi, desteklenmesi, teşvik edilmesi, çevrenin ve çevredekilerin bu davranışlara karşı olan duyarsızlığı vardır.       

Çaresizlik, reddedilmek ve engellenmek bilişsel olarak saldırganlığı besler ve tetikler. Zira bu durumdaki kişi, kendi benlik değerinin olmadığını veya dikkate alınmadığını ya da eksildiğini, aşındığını hisseder. Kendisini reddeden, engelleyen veya çaresiz bırakan kişi veya kişilere karşı öfke duyar. O kişi veya kişileri düşman, kendisini ise kurban olarak görür. Kişinin böyle bir durumda seçeceği ve başvuracağı savunma aracı, düşman olarak gördüğü kendisini reddeden, engelleyen ve çaresiz bırakan kişi veya kişilere saldırmak ve onlarla kavga etmek olacaktır. Zira bu durumda saldırmak ve kavga etmek, kişinin kendisini değerli ve güçlü hissetmesini sağlayacaktır.

Şiddete başvurmanın, diğer kişilere saldırmanın, sorunları kavgayla çözmek istemenin bir diğer nedeni de anti-sosyal kişilik bozukluğudur. Bu rahatsızlığın temel özelliği, başta ahlak ve nezaket kuralları olmak üzere sosyal düzen kuralları ile kanunlara uymamak, sorumluluk almaktan kaçınmak,  başkalarına zarar vermek ve bütün bunlardan dolayı pişmanlık ve suçluluk duymamaktır.

Her ne kadar, bu psikopati de anti-sosyal kişilik bozukluğu olarak gösterilmekte ve bir anlamda öyle olsa da, yüzeysel çekicilik, büyüklük kompleksi, egosantrizm/ben merkezcilik, kişinin davranışlarına sınır koymaması olarak tanımlanan dürtüsellik/impulsivite, manipülatif tutum ve davranışlar gösterme, empati yapamama, suçluluk ve pişmanlık duymama gibi özellikler gösteren psikopati aslında ruhsal bir hastalıktır.

Peki! Şiddetin, saldırmanın, kavga etmenin, başkalarına zarar verme düşüncesinin ve eyleminin önüne nasıl geçilebilir?

Alman asıllı Amerikalı psikanalist ve sosyolog olan, ruh bilimine Marksist-Sosyalist ve insancıl bir yaklaşım gösteren ve bu yaklaşımın en önemli temsilcilerinden birisi olarak kabul edilen Eric Fromm’a ve onun ezber bozan tespitlerini içeren “Sevme Sanatı” ve “Umut Devrimi” isimli kitaplarındaki açıklamalarına göre, bu konudaki sihirli kelime “umuttur.” Zira Fromm’a göre umut, umut etmek insanı hayata ve başka insanlara bağlayan en önemli duygudur. İnsan parasını, malını, mülkünü kaybetmekle tükenmez, umudunu kaybetmekle tükenir. Şairin “Ben bir insan, / ben bir Türk şairi Nâzım Hikmet / ben tepeden tırnağa insan / tepeden tırnağa kavga, hasret ve umuttan ibaret…” ve yine Cahit Kulebi’nin “Yorgunsun, uzaklardan gelmişsin, / Yitirmişsin nen varsa birer birer. / Bir sağlık, bir sevinç, bir umut / Onlar da nerdeyse gitti, gider. / Dost bildiğin insanların yüzleri / Aynalar gibi kapkara. / Suyu mu çekilmiş bulutların, / Dönmüşsün kuruyan ırmaklara. / Taşlara düşen saat gibi, / Ne artı, ne eksi. / Bir sağlık, bir sevinç, bir umut / Hikâye hepsi. bundandır, bundan dolayıdır” demesi bundandır ve bunun içindir.  

Eric Fromm, “Mutluluk eğlenmek değildir” diyor ve şöyle devam ediyor: “İnsan,  tekniğe ve maddi tüketime tek taraflı ağırlık vermekle, kendisiyle ve yaşamla olan bağını yitirmiştir…Kendisine ve hayata yabancılaşmıştır… Oysa asıl olan sevmektir. Sevmek, içinde sevme ve sevilme duygusu ile eylemini birlikte muhafaza eden bir sanattır. Bu sanat, diğer bütün sanat dallarından daha fazla içgörüye ve anlayışa sahip olmaya ihtiyaç duyar. Sevmenin bir ustası, bir kılavuzu yoktur; sevmek, kişinin salt kendisi için ve tek başına edinebileceği bireysel bir tercih ve deneyimdir…Modern toplumun bunalımı, ‘insanların var olmak yerine, sahip olmayı’ tercih etmeleridir…”

O halde, şiddeti, saldırıyı, kavgayı minimize etmek için işe, bütün bunların panzehiri olan insanı sevmek ve anlamakla başlamalı, Marks’ın “Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısının belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuksal ve siyasal üstyapının, üzerinde yükseldiği gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuksal ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşer. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” şeklindeki tespitini dikkate alarak, öncelikle toplumsal yapıyı değiştirmek, insanı önceleyen,  insanı merkeze olan, insanı eğiten ve insana yatırım yapan yeni bir düzen kurmak gerekir. Bunu yaparsak, yapabilirsek eğer, arkası nasıl olsa daha sonra gelir…

EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN 27.04.2021 TARİH VE 2021/19 SAYILI GENELGESİ ÜZERİNE –

Hepimizin bildiği üzere, hukuk, insan yaşamını doğumdan ölüme ve hatta bazı durumlarda ölümden sonrasına kadar; toplum yaşamını ise hemen her alanda ve her daim düzenleyen, toplumsal ilişkilerde ve yönetim işlerinde hukuka uyulmasını kimi zaman emreden, kimi zaman tavsiye eden, bu amaçla kurallar, kurumlar tesis eden, yöntemler, araçlar, yaptırımlar geliştiren bir disiplindir.

Normatif ve sosyal bir bilim dalı olarak değişmezlik dogmasına dayanmaması, sosyolojik, tarihsel, felsefi, ekonomik, siyasal, teknolojik gelişme ve değişimlerden yararlanması ve o nedenle kendisini sürekli yenileyerek ve değiştirerek, bireyin ve toplumun gereksinimlerini karşılaması gereken hukuk, her şeyden önce bir düzen demektir.

Bu düzen, bir yandan uygarca yaşamanın dayanağı, diğer yandan, toplumda huzur ve başkalarıyla birlikte barış içinde bir hayat sürmenin güvencesidir. Hukuk düzeninde ortaya çıkacak herhangi bir eksiklik, boşluk ve aksama, toplumun düzenini olumsuz yönde etkileyeceği gibi, bireyin güvenliğini, özgürlüğünü, mal varlığını ve hatta hayatını tehlikeye sokar. Zira hukuk düzeni, toplumda adaleti, barışı, güveni, huzuru, eşitliği, özgürlüğü, istikrarı sağlamanın, hak ve özgürlükleri güvence altına almanın en etkili, belki de tek aracıdır.

Hukuk düzeninin, “ceza hukuku” disiplini adı altında yaptığı düzenlemelerin önemli olmasının en başta gelen nedeni, bu düzenlemelerin bireyin hak ve özgürlüklerine doğrudan ve çok etkili biçimde müdahale eden yaptırımları içermesidir. O nedenle, bir ülkenin ceza yasalarına egemen olan felsefe ve ceza yasalarının mahkemeler tarafından uygulanma şekli, o ülkedeki siyasal rejimin de niteliğini gösterir.

Bu anlamda, tıpkı Konfüçyüs’un “bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız şarkılarına bakın” maksiminden hareketle, “bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız, ceza yasalarına, o yasaların mahkemeler tarafından uygulanma şekline, bu uygulamada ceza hukukunun evrensel ilkelerine uyulup uyulmadığına bakın” demek her halde yanlış değildir.

En büyük öğreticilerden birisi olan tarih bize, totaliter devletlerin, gerek kendi ideolojilerini benimsetmek, gerekse rejimlerini ayakta tutmak için, ceza yasaları ve bu yasaları uygulayan mahkemeler aracılığıyla; öncelikle ve özellikle birey hak ve özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırdıklarını ya da bütünüyle ortadan kaldırdıklarını bilfiil yaşatarak göstermiştir.

Bu bağlamda, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da yönetimi ele geçiren faşistler ile Almanya’da iktidara gelen Naziler, Ekim Devriminden sonra ve özellikle Stalin döneminde komünistler, hem kendi ülkelerinde, hem de işgal ettikleri ülkelerde, başta ceza yasalarına ilişkin tüm mevzuatlarını ve bunların yargısal uygulamalarını kendi otoriter/totaliter anlayışlarına göre değiştirmişlerdir.

Demokratik hukuk devletleri ise, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için, en başta anayasalarında; siyasal iktidarın kullanılmasını birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırmışlar, bu amaçla kuvvetler ayrılığı ilkesini esas almışlar, ceza hukuku ile ilgili temel ve evrensel ilkelere anayasalarında yer vermişler ve uygulamada bu ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır.

Yine geride bıraktığımız yüzyılda demokrasinin başlıca muhalifi olan totalitarizmin, insanlığa yaşattığı derin ve unutulmaz acılardan hareket eden uygar dünya, insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve önlemlere maruz kalmamaları için, başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere, birçok uluslararası sözleşme ve belgede, bireyi ceza yasalarının keyfi uygulamalarına karşı koruyan ve güvence altına alan hükümlere yer vermiştir. Bu hükümlerin içinde gerçekten önemli ve değerli olan haklardan üçü, özelde “sanık hakları”, “mahkum hakları”, “adil yargılanma hakkı”, genelde insan hakları ve bu hakların korunması amacıyla oluşturulan insan odaklı ceza hukuku mevzuatıdır.

Suçu/suçluyu kazıyın altından insan çıkar.” Bu özdeyiş, sevgili Hocamız, Türkiye Barolar Birliği’nin unutulmaz Başkanı, çok değerli bir akademisyen ve ceza avukatı olan rahmetli Faruk Erem’e aittir ve çok doğru, çok anlamlı, çok gerçekçi bir tespiti içermektedir. Zira insan olarak hiçbirimiz suç denilen olgunun uzağında değiliz. Yani hepimiz her an bir suçun sanığı olabiliriz. O nedenle, hammaddesi insan olan ceza hukukunun temel ilkesi insan odaklı, yani insani/humanist olmalıdır.

Diğer taraftan bir hizmet organizasyonu ve esas amacı kamu yararına hizmet etmek olan idareye kanunlarla verilen görev ve yetkilerin kaynağı anayasadır. Buna ve bizim Anayasamızın 6.maddesi hükmüne göre, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.” Yine Anayasamızın 10.maddesi hükmüne göre, “devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek” zorundadır.

İdarenin yürüttüğü işlerde ve işlemlerde objektif hareket etme zorunluluğu ise eşitlik ilkesinin gereğidir.

Gerek buna, gerekse kamu hizmetlerinin sürekli, düzenli, tarafsız bir biçimde yürütülmesinin, değişkenlik, bedelsizlik ilkelerine uygun olmasının amacı; halkın hayatını kolaylaştırmak, huzur, güvenlik ve refahını sağlamak, hayat kalitesini geliştirmek, kişilerin hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmaktır.  

Kamu yönetiminin geleneksel bu amaç, işlev ve özelliklerinin yanı sıra günümüzdeki en önemli özelliği ve niteliği ise,  iyi yönetişim ilkelerinden olan “şeffaf”, “hesap verebilir”, “katılımcı” olması ile “hukukun üstünlüğü” ilkesini esas almasıdır.

Ülkemizde bu konuda yapılan araştırmalarda tespit edilen verilere göre, halkın büyük bir çoğunluğunun, kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirlik ile hukukun üstünlüğü ilkelerine uygunluk algıları ne yazık ki negatiftir.

Özellikle her geçen gün bir başka örneğine tanık olduğumuz kolluk güçlerinin toplumsal olaylar karşısındaki uygulamaları, bu bağlamda hiçbir hukuki norma uygun olmayan, dahası keyfi ve orantısız olan güç kullanımı, toplumun huzurunu ve güvenliğini koruma amacını fazlasıyla aşmış, tehlikeli ve tehdit edici bir şiddete dönüşmüştür.

Her ne kadar devletin güvenlik güçleri, toplumun düzenini, huzurunu, güvenliğini sağlamak konusunda “cebir tekeline” sahip ise de, bu tekel sınırsız olmadığı gibi keyfi de kullanılamaz. Bu tekel ancak ve ancak hukukun belirlediği alan dahilinde kullanılabilir ve o koşulla meşrudur. Aksine uygulama eziyet olur, suç olur.  Bu nitelikteki bir suçun işlenmesi durumunda, bu suçu işleyen kolluk mensubunun “aldığımız emre göre hareket ettik” şeklindeki savunmasının, Anayasa’nın 137.maddesinin çizdiği çerçeveye uygun olmaması durumunda, hukuken hiçbir değeri yoktur.    

Bu yazıya konu olan ve “özel hayatın gizliliği, kişisel verilerin korunmasının, kanunlara uygun tedbirlere uyulmasının sağlanması” amacı ile emniyet personelinin görüntüsünün alınmasını yasaklayan 27.04.2021 tarih ve 2021/19 sayılı Emniyet Genel Müdürlüğü Genelgesi, özel hayatın gizliliğiyle, kişisel verilerin korunmasıyla ilgili olmadığı gibi idari bir işlemin sahip olması gereken “yetki, şekil, sebep, konu ve amaç” unsurlarına aykırı nitelikte olmakla hukuken geçersiz ve hatta “yok” hükmündedir.

Dahası, bu genelge az yukarıdaki bölümde kamu yönetiminin en önemli özelliği ve iyi yönetişimin gereği olan “şeffaflık ve hesap verebilirlik” ilkesine de aykırıdır. Zira kolluk görevlilerinin bu görevlerini yerine getirirken, kendilerine tanınan “cebir tekeline” hukukun belirlediği alan çerçevesinde kullanıp kullanmadıklarının, bu çerçeveyi aşıp aşmadıklarının, insanlık onuruna uygun davranıp davranmadıklarının tespitinde, bu genelgeyle alınması yasaklanan görüntülerin hukuken çok büyük önemi ve değeri vardır.

O nedenle, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün veya başkaca kamu organlarının, bu ve benzeri konularda görüntü alınmasını yasaklaması değil, aksine bu görüntülerin alınmasını desteklemesi ve hatta bizzat kendilerinin görüntü alınmasına uygun bir mekanizmayı kurması ve yine kendi kaydettikleri görüntüleri kamuoyunun bilgisine ve denetimine sunması gerekir.

Bunların yapılması kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanmaları konusunda mutlaka bir caydırıcılık getirecek, dahası halkın kolluk kuvvetlerine karşı olan olumsuz algısını olumluya dönüştürecek ve güvenini daha da artıracaktır.

Nitekim Türkçeye benim tercüme ettiğim ve “ahsencoşar.wordpress.com” adresindeki bloğumda, 17 Ocak 2017 ve 30 Ocak 2017 tarihlerinde iki bölüm halinde yayınladığım, Amerika Birleşik Devletleri’nin önceki Başkanı Barrack Obama, kendi başkanlık görevi sona ermeden önce Harvard Hukuk Fakültesi’nin “Harvard Law Review/Harvard Hukuk Dergisi”nin Ocak 2017 sayısında, “Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü” konulu makalesinde, benim az yukarıda ifade ettiğim polisin operasyonlarda kendi kaydettiği görüntülerin halkın bilgisine ve denetimine açılmasının yarar sağladığını ifade etmekte ve bu konuda şunları yazmaktadır: “Beyaz Saray, polis-toplum ilişkilerinde polisliğin, kanunun uygulanması kurumuna ilişkin icraatlarının topluma tanıtılmak suretiyle geliştirilmesine yardımcı olmanın kavranmasının bir yolu olarak PDI’yi (Police Data Inıitiative/Polis Veri İnisiyatifi) oluşturdu. Benim yönetimim şeffaflığı öncelikli hale getirdi ve biz polislik alanında muazzam kazançlar elde ettik. PDI sürecinde 130’un üzerinde kanun uygulayıcısı olan ve kırk milyonun üzerinde Amerikalı üzerinde yetkisi bulunan kuruluş bu çabaya gönüllü olarak iştirak etti. Bu kuruluşlar 175’den fazla ırk ve cinsiyet olarak parçalara ayrılmış olan ve ilgili görevlilerin ateş etmeleri, ihzar ve şikayette bulunmaları gibi kuvvet kullanılmasını kapsayan konulara ait makinece okunan veri setlerinin yayınına izni verdi. Mesela, Louisville, Kentucky, her ihzarın ve operasyonun tam zamanında yayınına imkan sağladı. Orlando, Florida polisinin ilgili olduğu her silah kullanmanın tam verisinin yayını serbest bıraktı ve New Orleans, Louisiana federal yargıcı, polis departmanının bu “mucizevi dönüşümünün” verisinin yayınına izin verdiğini açıkladı. İştirakçi kuruluşlar, bu şeffaflığı, veriyi daha doğru şekilde kamu başvuru kayıtlarının maliyetinin azaltılması ve toplumla olan ilişkilerinin geliştirilmesine yardım olarak tanımladı. Beklendiği üzere, harici organizasyonlar yayınına yeni izin verilen bu veri ile polis icraatlarını daha iyi kavradı ve bu icraatlar değişik toplulukları etkiledi. Adalet Departmanındaki Topluluk Amaçlı/Yönlü Polislik Servisi Dairesi bu çalışmayı özel işlerde ve hükümet dışı kuruluşlarda da sürdürecektir. Giderek artan bir şekilde ülkedeki kuruluşlar, polisteki ve ceza mahkemelerindeki geliştirilmiş olan bu verileri kullanmaktadır.

Evet! Birey olarak, toplum olarak, devlet olarak, devletin ve kamunun kurum ve kuruluşları olarak kendimize güvenelim ve şeffaf olalım. Unutmayalım şeffaf olan güven verir. Güven ve şeffaflık ise birbirini besler.

Son bir söz: Onu da “Böyle Buyurdu Zerdüşt” isimli kitabında Nietzsche söylüyor: “Derinliğime kimse bakmasın ve son irademi kimse öğrenmesin diye uzun ve ışıltılı bir sessizlik yarattım kendime. İçlerini kimse okumasın diyerek yüzlerini kapayan ve suyu bulandıran nice akıllı insan gördüm ben ama yanlarına daha akıllı ve kuşkucu kahinler gelip onların özenle sakladıkları balıkları avlıyorlardı. Sessizler arasında en zekiler duru, cesur, şeffaf olanlardır çünkü dipleri o kadar derindir ki en duru su bile onları ele vermez.

Gerçek ilerleme ilerici olmaktan değil, ilerliyor olmaktan meydana gelir.”

TARİHSEL DÜŞÜNCEYLE YARATILAN İLERLEME*  –          

On dokuzuncu yüzyılda kullanılan ve herkesin dilinde olan ‘ilerleme’ sözcüğü, birbirinden ayrılması gereken iki şeyi kapsar: tarihte ilerleme ve doğada ilerleme. Doğada ilerleme için ‘evrim’ sözcüğü o kadar fazla kullanılmıştır ki, bu sözcük doğada ilerlemenin yerleşik anlamı olarak kabul edilebilir. Ben her ikisini birbirine karıştırmamak için, ‘evrim’ sözünü doğada ilerleme anlamında kullanmakla sınırlandıracağım, diğerini de ‘tarihsel ilerleme’ adıyla ayıracağım.

Doğal süreçler, doğada yeni özel şekillerin ortaya çıkması olarak düşünüldüğü ölçüde, ‘evrim’ sözcüğü doğal süreçlere uygulanan bir terimdir. Ancak evrim karşılığı kullanılan doğa anlayışı ile süreç olarak kullanılan doğa anlayışı birbirine karıştırılmamalıdır. İkinci anlayışın kabul edilmesi durumunda, doğa süreçleri konusundaki iki görüş de hala geçerlidir. Öyle ki, doğadaki olaylar, durumların ayrı ayrı çeşitliliği içinde, kendilerine özgü şekilleri aynı kalarak birbirlerini kendilerine özgü bir şekilde tekrarlarlar. Ancak ‘doğanın akışı tek biçimlidir’ ve ‘gelecek geçmişe benzeyecektir’ veya özel şekillerin kendileri değişime uğrarlar ve eskinin başkalaşmasıyla birlikte yeni şekiller ortaya çıkar. İkinci anlayış evrim denen şeydir.

Doğal bir sürece evrimsel demek, bir anlamda ilerleyici demekle aynı şeydir.  Zira kendine özgü belli bir şekil, sadece daha önceki yerleşik bir şeklin başkalaşması olarak meydana gelebilir, belli bir şeklin yerleşikliği, onun başkalaşmasının ön şartıdır ve bu, bu şekilde sürüp gidebilir. Eğer bir b şekli a’nın, c şekli b’nin ve d şekli c’nin başkalaşmasıysa, a, b, c, d şekilleri sadece bu sırayla meydana gelebilir. Sıra, sadece bu sırayla meydana gelebilen bir terimler dizisi olması anlamında ilerleyicidir. Bunu söylemek, kuşkusuz, başkalaşmanın neden olduğu, büyük mü, küçük mü olduğu hususunda hiçbir şey demek değildir. ‘İlerleme’ sözcüğü, bu anlamda ilerleyici ve fakat sırayla demektir, buradaki sırayla sözcüğü kendini gösterme sırasını ifade eder.

Ancak, doğadaki ilerleme veya evrim çoğu zaman bundan daha fazlasını ifade etmektedir, yani bu her yeni şeklin sadece sonuncusunun başkalaşması olmayıp, onda bulunan bir gelişme teorisini ifade etmektedir. Gelişmeden söz etmek, bir değerlendirme standardını ifade eder. Bu, evcil hayvanların veya bitkilerin yeni şekiller üretmesi durumunda, fazlasıyla anlaşılabilir bir durumdur. Bununla ifade edilen değer, yeni şeklin insanın amaçlarına sağladığı yarardır. Ancak hiç kimse doğal evrimin bu yararları meydana getirmek üzere dizayn edildiğini düşünmez, dolayısıyla, bununla ifade edilen standart, aynı standart olamaz. O halde bu standart nedir?

Kant, insan amaçlarından bağımsız bir değer şeklinin, tek bir değer şekli olduğunu savunmuştur, bu da iyi niyetin değeridir. Kant, diğer iyilik türlerinin sadece talep edilen bir amaç için iyilik olduğunu ileri sürmüştür. Ama ahlaki iyilik talep edilen herhangi bir amaca bağlı değildir, ahlaki iyilik, Kant’ın ortaya koyduğu gibi kendi başına bir amaçtır. Bu görüşe göre, evrim süreci gerçekten ilerleyici olmuştur, çünkü belirli bir şekiller dizisi içinden geçerek insanın varlığına, ahlaki iyiliğe muktedir ve eğilimli olan bir yaratık götürmüştür.

Eğer bu görüş reddedilirse, bunun sadece sırayla olma dışında bize evrime ilerleyici deme hakkını verecek herhangi bir başka değerlendirme standardı bulunup bulunamayacağı fazlasıyla kuşkuludur. Bu, değer düşüncesinin bizim doğa görüşümüzde yeri olmamasından dolayı değildir, çünkü kendi varlığını korumaya ve sürdürmeye çabalayan bir organizma düşünmek zordur ve bu çaba, en azından kendisi için varlığının sadece bir olgu meselesi değil, değerli bir şey olduğunu gösterir, bunun nedeni bütün değerlerin sadece izafi olarak görünmesidir. Arkeopteriks (çn: özellikleri tam olarak günümüzün modern kuşları gibi olmasa da, dinozorlardan türeyen yarı kuş-yarı sürüngen ve kuşların bilinen ilk temsilcisi olduğu kabul edilen bir canlı) gerçekte kuşun atası olabilir ama kuşa arkeopteriksteki bir gelişme demeye hakkımız var mıdır? Bir kuş daha iyi bir arkeopteriks değildir, ondan çıkarak gelişmiş olan farklı bir şeydir. Zira her kuş kendi olmaya çalışır.            

İnsan doğasının evrimsel sürecin en soylu sonucu olduğuna ilişkin görüş, hiç kuşku yok ki, on dokuzuncu yüzyılın doğa yasalarıyla gerçekleştiği düşünülen tarihsel ilerleme anlayışının temelini oluşturmaktadır. Gerçekte bu anlayış iki varsayıma veya varsayım grubuna dayanmaktaydı. Bunlardan birincisi, bunun insanın mutlak değeri olan bir şey olduğu veya insanın böyle bir değeri kendinde taşıdığı, dolayısıyla, evrimi içinde bulunan doğa sürecinin insanın varlığına götüren sıralı bir süreç olduğu ölçüde bir ilerlemenin gerçekleştiği varsayımıdır. Bu varsayımdan, insan, insanı kendi varlığına götüren süreci açıkça kontrol edemediği için, doğada bu mutlak değerin gerçekleşmesine yönelik bir iç eğilimin olduğu sonucu çıkıyordu. Diğer bir deyişle, bu sonuç ‘ilerleme, doğanın bir yasasıdır’ kuralının bir sonucuydu. İkincisi, doğanın bir çocuğu olarak insanın doğa yasasına tabi bulunduğu, tarihsel süreç yasalarının evrim yasalarıyla aynı olduğu gibi tarihsel sürecin de doğal süreçle aynı tür bir süreç olduğu varsayımıdır. Bu varsayımın sonucu da, insanın tarihinin zorunlu bir ilerleme yasasına tabi olduğu, yani toplumsal düzenlemenin yeni özel şekillerinden olan insanın yarattığı sanat, bilim vb.nin her birinin bu gelişmenin zorunlu sonucu olduğunun kabul edilmesiydi.

‘İlerleme yasası’ düşüncesine, bu iki varsayımdan biri inkar edilerek saldırılabilir. İnsanın kendisinin mutlak değeri olan bir şeye sahip bulunduğu düşüncesi inkar edilebilir. İnsanın rasyonelliğinin, insanın hayvanların en zararlısı ve imha edicisi olmasına hizmet ettiği, bu rasyonelliğin doğanın en soylu işi olmaktan ziyade doğanın bir hatası ve zalim bir şakası olduğu, insanın ahlakiliğinin (modern jargonun diliyle) canavarlığındaki kabalığı kendinden gizlemek için bulduğu bir rasyonelleştirme veya bir ideoloji olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında, insanın varlığını yaratan doğa süreci artık daha fazla bir ilerleme olarak kabul edilemez. Sadece bunlar değil, daha fazlası da söylenebilir. Şöyle ki, eğer doğal sürecin sadece bir yayılması olarak tarihsel süreç anlayışı inkar edilirse, bu inkardan sağlam bir tarih teorisinde olması gereken tarihin de doğal ve o anlamda zorunlu bir ilerleme yasasının bulunmadığı sonucu çıkar. Yine belirli bir tarihsel değişmenin bir gelişme olup olmadığı sorusunun, her belli durumda kendi değerine göre cevaplanacak bir soru olması gerekir.

İnsan faaliyetlerinin birbirini takip eden şekillerinin her biri, sonuncudaki bir gelişmeyi gösterecek şekilde tarihin akışını yöneten bir ‘ilerleme anlayışı’, o nedenle, insanın doğaya üstünlüğüne olan inanç ile doğanın bir parçasından fazla bir şey olmadığın ilişkin inanç arasında doğal olmayan birleşmeden doğmuş olan sadece bir düşünce karışıklığıdır. Eğer bu inançlardan birisi doğru ise, diğeri yanlıştır. Bunlar mantıksal bir ürün ortaya çıkarmak için birleştirilemezler.

Belli bir durumdaki tarihsel bir değişmenin ilerleyici olup olmadığı sorusu da, bu tür soruların bir anlamı olduğundan emin olunmadığı takdirde cevaplandırılmaz. Bunlar ortaya çıkmazdan önce, doğal ilerlemeden ayrılmış olan tarihsel ilerleme ile neyin kastedildiğini sormamız gerekir. Eğer bununla bir şey kastedilmiş ise, o anlamın incelediğimiz belli bir duruma uygulanabilir bir anlamı bulunup bulunmadığını sormalıyız. Çünkü bir doğa yasası tarafından belirlenen tarihsel ilerleme anlayışının anlamı yok diye, tarihsel ilerleme anlayışının da anlamsız olduğunun varsayılması acelecilik olur.

O halde, ‘tarihsel ilerleme’ deyiminin hala bir anlamı olduğunu varsayarak, bu anlamın ne olduğunu sormamız gerekir. Tarihsel ilerlemenin evrim düşüncesine bulaşmış ve karışmış olması onun anlamsız olduğunu kanıtlamaz, aksine onun tarihsel deneyimde bir temeli olduğunu gösterir.

Tarihsel ilerlemenin anlamını tanımlamada ilk girişim olarak, tarihsel sürecin her biri sadece sonuncudan ortaya çıkan hareketlerin bir ardıllığı olarak insan faaliyetinin bir diğer ismi olduğu ileri sürülebilir. Tarihini incelediğimiz her bir hareket, her ne türden olursa olsun, bunlardan birisinin kendisinden sonra gelenin uğraşacağı bir durum yarattığı bir hareketler dizisinin içinde yer alır. Tamamlanmış/başarılmış hareket yeni bir sorun ortaya çıkarır, yeni hareketin çözmek zorunda olduğu sorun, her zaman yeni bir sorundur ama aynı sorun değildir. Eğer bir insan bir öğünü nasıl elde edeceğini keşfetmiş ise, gelecek sefer acıktığında bir başka öğünü nasıl elde edeceğini öğrenmiş olması gerekir, bu eskisinin elde edilişinden doğan yeni bir harekettir. Kişinin durumu hep değiştiği gibi, durumun getirdiği sorunları çözerken başvurulan düşünce hareketi de daima değişir.              

Kuşkusuz bu doğrudur ama bizim amacımız bu değildir. Her öğünün farklı bir öğün olmasının gerekliliği, köpek için olduğu kadar insan için de doğrudur.  Bal yapan arının bir her zaman ayrı bir çiçeğe konması son derece doğrudur. Bir doğru çizgi veya açık bir eğri üzerinde hareket eden cismin geldiği her uzay parçasının farklı bir parça olması gerektiği de doğrudur. Ne var ki, bu süreçler tarihsel süreçler değildir, bunların tarihsel süreci aydınlattığından söz etmek, eski doğalcılık yanılgısını ortaya koymak demektir. Dahası, yeni durumun ve yeni hareketin yeniliği spesifik bir yenilik değildir, zira yeni hareket tam olarak aynı tür bir yeni hareket olabilir (mesela, tuzağı aynı yere kurmak gibi), ki bu durumda doğal sürecin, tarihsel sürece en yakın olarak göründüğü nokta olan evrimsel görüntüsünü dahi tartışmayız. Taze bir öğün arama, tamamen statik olan veya ilerleyici olmayan bir toplumda dahi meydana gelebilir.      

O takdirde, eğer tarihsel ilerleme düşüncesi bir şey ifade ediyor ise, bu sadece aynı spesifik cinslerden olan yeni eylemlerin veya durumların meydana gelmesini değil, yeni spesifik cinslerin meydana gelmesini ifade eder. O nedenle, tarihsel ilerleme düşüncesi bu tür spesifik yenilikleri kabul eder ve bunların gelişme olduğu anlayışını kapsar. Mesela, bir insanın veya topluluğun balıkla yaşadığını, yeterli balık kalmayınca toprağı kazıp kök çıkararak yeni bir besin aradığını  varsayarsak, bu spesifik durum ve faaliyet şeklinde bir değişiklik olur ama bu ilerleme olarak kabul edilmez, çünkü değişme yeni cinsin eskisindeki bir gelişme olmasını gerekli görmemektedir. Ancak balık yiyen bir topluluk, balık tutma metodunu daha etkili bir metotla değiştirirse ve bu metotla bir balıkçı günde ortalama beş balık yerine on balık tutabilirse, buna bir ilerleme örneği denir.

Bu kimin açısından bir gelişmedir? Bu sorunun sorulması gerekir, çünkü bir açıdan gelişme olan bir şey bir başka açıdan bunun tersi olabilir. Bu durumda, eğer bu ihtilaf konusunda tarafsız bir muhakeme ifade edebilen bir üçüncü kişi var ise, bu tarafsız yargıcın nitelikleri belirlenmelidir.

Değişimi ilk önce ilgili kişilerin bakış açısından inceleyelim: Genç kuşak yeni metodu benimsediği halde, eski kuşak daha hala eski metodu uyguluyor ise, bu durumda, eski kuşak, hayatın eski metotla yaşanabildiğini bildiği için değişime hiç ihtiyaç duymayacak ve eski metodun yenisinden daha iyi olduğunu düşünecektir. İrrasyonel önyargısından dolayı değil, bildiği ve kendisinin değer verdiği hayat şeklinin eski metot üzerine kurulu olmasından dolayı bu şekilde düşünecektir. Bu durumda eski metodun bir bütün olarak bu hayat şekliyle bağlantısının yakınlığı ifade edilen sosyal ve dinsel çağrışımlarının olacağı mutlaktır. Eski kuşaktan bir insan günde sadece beş balık ister ve günün yarısında boş kalmak istemez, zira onun istediği, kendi yaşadığı gibi yaşamaktır. O insan için değişim ilerleme değil, bir çöküştür.

Karşı tarafın, genç kuşağın değişim isteğini bir ilerleme olarak düşüneceği aşikardır. Onlar babalarının hayatlarını terk etmişler ve kendilerine yeni bir hayat seçmişlerdir. Onlar, her iki hayat şeklini mukayese edip yeni hayat şeklinin daha iyi olduğuna karar vermeden bir şey yapmayacaktır. (böyle varsayabiliriz) Ama durumun böyle olması gerekli değildir. Sadece iki şey arasında seçim yapacak olan kişinin, seçim yapacağı her iki şeyi de bilmesi durumunda yapacağı şey, bu iki şey arasında seçim yapmaktır, zira o kişinin bunların ne olduğunu bilmeden seçim yapması imkansızdır. Bu seçim de, birine sadece bir gösteri gibi bakmak ve diğerini uygulamak veya birisini uygulayıp diğerini gerçekleşmemiş bir imkan olarak düşünmek değildir, her ikisini de hayat şekilleri nasıl biliniyor ise, o şekilde bilmek, böyle bir amaçla olabilen gerçek deneyimle veya sempatik bir iç görüyle bilmek demektir. Ancak deneyim göstermektedir ki, kendine özgü yeni bir şekilde yaşamakta olan değişen bir toplumdaki belli bir kuşak için yeni hayat şekline sempatik olarak girmekten daha zor hiçbir şey yoktur. O hayat, onlar tarafından sadece bir gösteri olarak görülür ve onların, ebeveynlerinin etkilerinden kurtulmak için bir tür içgüdüsel çabayla, o hayatla sempati kurmaktan ve körü körüne sürüklendikleri değişime neden olmaktan kaçındıkları gözlenir. Burada iki hayat şekli arasında hiçbir mukayese ve dolayısıyla birinin diğerinden daha iyi olduğu yönünde hiçbir muhakeme ve buna bağlı olarak değişmenin ilerleme olduğu konusunda hiçbir anlayış yoktur.

O nedenle, bir toplumun hayat şeklindeki tarihsel değişimler, onları yapan kuşaklar tarafından dahi, çok nadir olarak ilerleme olarak düşünülür. Bu, o kuşakları anlamadığı şeyi kötü diye yıkmak ve yıktıklarının yerine iyi dedikleri bir şeyi koymak için kör bir dürtüye boyun eğmeye götürür. Ne var ki, ilerleme kötünün yerine iyinin konması değil, iyinin yerine daha iyinin konmasıdır. O halde, bir değişmeyi ilerleme olarak düşünmek için, onu yapan kişinin kaldırdığı şeyi iyi diye ve kesin bir şekilde iyi diye düşünmesi gerekir. Kişi bunu, ancak eski hayat şeklinin nasıl olduğunu bilmesi, yani yarattığı şeyi şimdide hala yaşarken kendi toplumunun geçmişine ilişkin tarihsel bilgisi olması durumunda yapabilir, çünkü tarihsel bilgi, sadece geçmiş deneyimleri şimdiki düşünürün zihninde yeniden harekete geçirilmesidir/canlandırılmasıdır. Ancak bu yolla iki yaşama şekli aynı zihindeki değerlerini mukayese edebilmek üzere bir araya getirilebilir ve bu suretle birini seçip diğerini reddeden kişi, ne kazandığını, ne kaybettiğini bilebilir ve daha iyinin seçilmesine karar verebilir. Kısaca, devrimci kişi, devrimini sadece reddettiği hayatı kendi tarihsel düşüncesinde gerçekten harekete geçirebilen/canlandırabilen bir tarihçi olduğu ölçüde bir ilerleme olarak varsayabilir.

Şimdi söz konusu değişimi sadece ilgili olanların değil, onların dışında olan bir tarihçi açısından inceleyelim. O tarihçinin ayrı ve tarafsız bir bakış açısıyla bunun bir ilerleme olup olmadığına karar verebilecek durumda olduğunu umut edebiliriz. Ama bu zor bir meseledir. Eğer o tarihçi daha önce beş balık tutarken daha sonra on balık tutulmaya bağlanır ve bunu bir ilerleme kriteri olarak kullanırsa, sadece yanılır. Zira o kişinin değişmenin koşullarını ve sonuçlarını dikkate alması gerekir. Fazladan tutulan balığın veya boş zamanda tutulan balığın ne yapıldığını ve bunlara feda  edilen sosyal ve dinsel kurumlara yüklenen değerin ne olduğunu sorması gerekir. Kısaca, iki bütün olarak alınan iki farklı hayat biçiminin birbirine göre değerini yargılaması gerekir. Bunu yapmak için, her yaşam biçiminin esaslı özellikleri ile değerlerinin içine eşit sempatiyle girilebilmesi gerekir. O nedenle, onu nitelikli bir yargıç yapan şey, nesnesine uzaktan bakmaması, onu kendisinde yeniden harekete geçirmesi/canlandırmasıdır.

Bütünlüğü içinde alınan belli bir hayat şeklinin değerini yargılama görevinin imkansız bir görev olduğunu, çünkü bu bütünlüğü içinde şeylerin tarihsel bilginin mümkün bir nesnesi olmadığını daha sonra göreceğiz. Ancak hiçbir şekilde bilemeyeceğimiz şey, bilme gayreti hayaller/yanılsamalar doğurmanın yanılmaz bir yolu olduğu hususudur. Bir tarih döneminin veya insan hayatının bir evresinin, bir bütün olarak, öncekilerle karşılaştırıldığında ilerleme kaydedip kaydetmediğine karar vermek, çok kolay bir şekilde teşhis edilebilecek türden hayaller/yanılsamalar doğurur. Bunların karakteristik özellikleri, bazı tarihsel dönemleri iyi dönemler, tarihsel ihtişam çağları, diğerlerini kötü dönemler olarak, tarihsel çöküş veya sefalet dönemleri şeklinde yaftalamalarıdır. İyi denilen dönemler, tarihçinin, ya çok fazla kanıtının var olması veya zihninin o dönemlerin geçirdiği deneyimleri yeniden canlandırmaya olan yatkınlığıyla içine girdiği dönemlerdir. Kötü denilen dönemler ise, ya kanıtların nispeten yeterli olmadığı veya tarihçinin kendi deneyiminden ve o çağın hayatından gelen nedenlerden dolayı, kendi içinde hayatını inşa edemediği dönemlerdir.                          

Günümüzde, bize sürekli olarak bu tür iyi ve kötü dönemlerden oluşan, kötü dönemlerin, iyi dönemlerden önce veya sonra gelmesine göre, ilkel dönemler ve çöküş dönemleri şeklinde bölündüğü bir tarih görüşü sunulmaktadır. İlkel dönemler ile ihtişam ve çöküş dönemleri arasındaki bu ayrım, sadece tarihsel yönden doğru olmadığı gibi asla doğru da olamaz. Olguları inceleyen tarihçiler hakkında bize çok şey söylerler ama tarihçilerin inceledikleri olgular hakkında bize hiçbir şey söylemezler. Bu, tarihin geniş ve başarılı ama eklektik bir şekilde incelendiği bizimkisi gibi bir çağın karakteristiğidir. Üzerinde uzman olarak bilgi sahibi olduğumuz her dönem, (uzmanca bilgi demekle ben, sadece arta kalana bakarak bilmeyi değil, onun düşüncesinin içini bilmeyi anlıyorum), zaman perspektifinde bir parlak dönem olarak görünür, bu parlak dönem bizim kendi tarihsel görüşümüzün ışığı olan parlak dönemdir.  Buna karşın, aradaki dönemler, nispeten konuşularak ve farklı derecelerde, ‘karanlık çağlar’ şeklinde görülür. Bu çağlar, kronolojimizde o dönemlere ayrılmış bir zaman boşluğu olduğu için var olduğunu bildiğimiz çağlardır. Bu çağlar, elimizde eserlerine ve düşüncelerine ait çok sayıda kalıntısı olan ama o düşünceyi kendi zihinlerimizde yeniden harekete geçiremediğimiz/canlandıramadığımız ve içlerinde hiçbir gerçek hayat bulamadığımız çağlardır. Bu aydınlık ve karanlık modelin/kalıbın tarihçinin bilgisi ile bilgisizliğinin dağılışından gelen bir optik hayal/yanılsama olduğu, bu modelin/kalıbın farklı tarihçiler ve farklı kuşakların tarihsel düşüncesi tarafından farklı farklı ortaya konulmuş olmasından bellidir.

Aynı optik hayal/yanılsama, daha yalın bir şekilde, on sekizinci yüzyılın tarihsel düşüncesini etkilemiş ve on dokuzuncu yüzyılda kabul edilen ilerleme dogmasının temellerini atmıştır. Voltaire ‘her tarihin modern tarih olduğunu’ ve yaklaşık olarak on beşinci yüzyılın sonundan önce hiçbir şeyin tam olarak bilinmediğini söylediğinde, iki şey birden söylüyordu: Modern dönemden önce hiçbir şeyin bilinmediğini ve hiçbir şeyin bilinmeye değer olmadığını. Bu iki şey aslında aynı şey demektir. Bu, eski dünyanın ve Ortaçağın kayıtlarına dayanılarak gerçek tarihin yeniden inşa edilemeyişine ilişkin düşüncenin ve bu çağların karanlık ve barbar olduğu yönündeki inancın kaynağını oluşturuyordu. İlkel çağlardan günümüze kadar bir ilerleme olarak tarih düşüncesi, bu düşünceye inananlar için sadece tarihsel görüş bakış açısının yakın geçmişle sınırlı olması olgusunun bir sonucuydu.

Şimdiye öncülük eden tek bir tarihsel ilerleme dogması ve tarihsel döngülere, yani ‘muhteşem/ihtişamlı çağlara’, daha sonra çöküşe öncülük eden çoklu ilerlemeye ilişkin modern dogma, sadece tarihçinin bilgisizliğini geçmişin ekranına yansıtmasıdır. Dogmaları bir kenara bırakırsak, ilerleme düşüncesinin bundan başka bir temeli yok mudur? Daha öncede gördüğümüz üzere, ilerleme düşüncesinin kör bir duyguyu veya sadece bir bilgisizlik durumu yerine gerçek bir düşünceyi temsil edebilmesinin tek koşulu: ilerleme sözcüğünü kullanan kişinin, tarihsel olarak, hayatın iki tarihsel dönemini veya hayat şeklini, onların deneyimini yeniden inşa için yeteri kadar kendisinin anladığı sempati ve iç görüyle mukayese ederek kullanmasıdır. Bunun için de, kendi zihnindeki hiçbir körlüğün ve öğrenme donanımındaki hiçbir kusurun, birisinin deneyimine diğerininkinden daha eksik olarak girmesine izin vermeyeceğine kendisini ve okurlarını inandırması gerekir. Bu koşulu yerine getirdiği zaman, o kişi, birincisinden ikincisine olan değişmenin bir ilerleme olup olmadığını sorma hakkını kazanır.

Bu soruyu sorarken, bunu tam olarak nasıl sormalıdır? Açıkça, ikincinin kendisinin kabul ettiği hayat şekline daha yakın olup olmadığını sormayacaktır. Zira o, birisinin deneyimini zihninde yeniden harekete geçirmekle/canlandırmakla, o kişinin kendi standartlarıyla, yani kendine özgü sorunları olan, başka sorunları değil de bu sorunları çözmekteki başarısıyla yargılanacağı bir hayat şekli olduğunu esasen kabul etmiştir. O nedenle, o, iki farklı hayat şeklinin bir ve aynı şeyi yapma çabası olduğunu varsaymaz ve buna bağlı olarak onun ikincisini birincisinden daha iyi yapıp yapmadığını sormaz. Bach, Beethoven gibi beste yapmaya çalışmıyordu ama başarısız değildi, Aynı şekilde Roma’nın nispi olarak başarısız bir Atina yaratma çabası olmadığı gibi, Platon da yarı gelişmiş bir Aristoteles değildi.                   

Bu soru üzerine gerçekten söylenebilecek bir tek şey vardır. Eğer düşünce ilk safhasındaki başlangıç sorunlarını çözdükten sonra, o safhanın sorunlarını çözmüş olarak, o safhanın galibi olarak öteki sorunların karşısına çıkarsa, ikinci safha birincisinin çözümünü bırakmadan daha ileri sorunları çözerse, hiçbir şey kaybetmeden kazanç elde etmiş demektir ve o zaman ortada bir ilerleme vardır. Esasen ilerleme başka türlü olmaz ve eğer herhangi bir kayıp varsa, bu durumda kaybın kazancın karşısına konulmasıyla sorun çözülemez.     

Bu tanıma göre, bir bütün olarak ele alınan herhangi bir tarih döneminin selefine/önceline göre bir ilerleme gösterip göstermediğini sormak avarelik olur. Çünkü tarihçi bir dönemi asla bir bütün olarak almaz. Dönemin hayatının, tarihçinin elinde veya hakkında hiçbir veri bulunmayan veya yorumlanacak durumda olan hiçbir veri olmayan büyük alanları/sistemleri olması gerekir. Mesela, Yunanlıların müziksel deneyimlerinden neden keyif aldıklarını, ona büyük değer verdiklerini bilsek dahi, yine de yeterli materyalimiz yoktur. Diğer taraftan Roma’nın dini deneyimi hakkında hiçbir veri eksikliğimiz olmasa dahi, kendi dini deneyimimiz, bize o deneyimin Romalılar için ne demek olduğunu kendi zihnimizde yeniden inşa etme hakkını verecek nitelikte değildir. O nedenle, deneyimin kimi yönlerini seçmemiz ve ilerleme konusundaki araştırmamızı seçtiklerimizle sınırlamamız gerekir.      

Mutlulukta, refahta veya tatminde bir ilerleme olduğundan söz edebilir miyiz?  Açıkça hayır! Farklı hayat tarzlarını, insanların günlük olarak yaşadıkları şeyler arasında keyif aldıkları alışkanlıkları, rahat buldukları koşulları, tatmin edici kabul ettikleri başarıları daha açık bir şekilde farklılaştıran hiçbir şey yoktur. Bir Ortaçağ kulübesindeki rahatlık sorunu modern bir alum’daki (çn: Her ne kadar sözlüklerde Türkçe karşılığı gecekondu olarak verilmekte ise de, Batılı bir nitelik taşıyan alum, bizdeki gecekondular gibi kentin dışında olmayan, kenti merkezinde bulunan, oturanlarının genellikle yoksullaşmış kentli kişiler olduğu, bozuk veya eksik altyapıya sahip, çoğunlukla birbirine yakın, yıpranmış konut birimlerinden oluşan oldukça kalabalık bir kentsel yerleşim alanı demektir) rahatlık sorunundan o kadar farklıdır ki, bunlar birbirleriyle mukayese dahi edilemezler. Yine bir köylünün mutluluğuna da bir milyoner sahip değildir.       

Sanatta ilerleme olduğunu sormanın da hiçbir anlamı yoktur. Sanatçının sorunu, sanatçı olduğu kadar, selefinin/öncelinin yaptığını yapma, yapmakta başarısız olduğunu fazladan yapmayı sürdürme sorunu değildir. Sanatta gelişme vardır, ancak ilerleme yoktur. Çünkü sanatın teknik süreçleri hakkında herkes birbirinden Tiziona’dan, (çn: 1490 ile 1576 yılları arasında yaşayan Rönesans döneminin İtalyan ressamı Titian ya da tam adıyla Tiziano Vecellio) Bellini’den, (çn: 1429  ile 1507 yılları arasında ve Rönesans dönenimde Venedik’te  yaşayan, Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapan İtalyan ressam Gentile Bellini) Beethoven’dan, Mozart’tan vb. bir şeyleri öğrenmiş olsa da, sanatın sorunu bu teknik süreçlerin üstesinden gelmek değil, sanatçının deneyimini ifade etmek, sanata düşünsel bir şekil vermek için sanatı kullanmaktır. Dolaysıyla her yeni sanat eseri, önceki bir sanat eserinden değil, sanatçının düşünsel olmayan deneyiminden doğan yeni bir sorunun çözümüdür. Sanatçılar bu sorunları iyi veya kötü olarak çözdükleri ölçüde, daha iyi veya daha kötü eserler yaparlar. Ancak iyi sanat ile kötü sanat arasındaki ilişki tarihsel bir ilişki değildir, çünkü sanatın sorunları düşünsel olmayan deneyimin akışından doğar ve bu akış tarihsel bir süreç değildir.

Bir anlamda, ahlakta da bir ilerleme yoktur. Ahlak hayatı, ahlak kurallarının gelişmesinden değil, bu kuralların tek tek davranış sorunlarına uygulanmalarından oluşur, bu sorunlar da, sanatın sorunları gibi büyük ölçüde düşünsel olmayan deneyimden doğar. Ahlaki hayatımızın seyri/yönü arzularımızın art arda gelmesiyle uygun duruma getirilmiştir. Bu arzular değişse dahi, bunlar tarihsel olarak değişmezler. Bunlar bizim hayvansal doğamızdan doğarlar ve bu doğa gençlikten yaşlılık çağına kadar değişse veya farklı insanlarda ve iklimlerde farklılık gösterse de, bu farklılıklar tarihin değil, doğa sürecinin parçasıdır.              

Bununla birlikte, bir başka anlamda, ahlaki ilerleme vardır veya olabilir. Ahlaki hayatımız, hayvansal doğamızdan değil, sosyal kurumlarımızdan doğan sorunlarla uğraşmaktan oluşur. Bunlar da sadece ahlaki ideallerin ifade edilmelerinden olduğu kadar ahlaki sorunlar da yaratan tarihsel şeylerdir. Ülkesinin giriştiği savaşa gönüllü olarak katılmasının gerekip gerekmediğini kendisine soran bir insan, kişisel korkusuyla mücadele etmemelidir. O insan, devletin kurumlarında cisimleşmiş ahlaki güçler ile sadece uluslararası barış ve ilişki idealinde değil, aynı zamanda uluslararası barışın ve ilişkinin halihazırdaki gerçekliğinde cisimleşen ahlaki güçler arasındaki bir ihtilafa karışmıştır. Aynı şekilde, boşanma sorunu cinsel arzunun çok istenmesinden değil, ahlaki tekeşlilik/monogami ideali ile o idealin katı bir şekilde uygulanmasının sürükleyerek getirdiği ahlaki kötülükler arasındaki çözülmemiş ihtilaflardan doğar.  Savaş veya boşanma sorununu çözmek, sadece devletçe veya tekeşlilikçe tanınan ahlaki iddiaları/talepleri bütünüyle tanıyacak ve bu arzuları tarihsel olgu olarak eski kurumların doğurduğu daha ileri iddiaları/talepleri tatminsiz bırakmayacak yeni kurumların tasarlanmasıyla mümkündür.          

Aynı çifte bakış açısı, ekonomik hayatta da ortaya çıkar. Ekonomik hayat, an be an tarihsel koşullarımızdan değil, bazı talepleri olan kendi hayvansal doğamızdan gelen arzuları tatmin etmenin araçlarını bulmaktan ibaret ise, orada ilerleme olmaz. Bu sadece mutlulukta, refahta veya tatminde ilerleme olur ki, bunun imkansız olduğunu daha önce görmüştük. Ancak bu iddialarımızın/ taleplerimizin tamamı hayvansal arzularımızı tatmin etmek için değildir. Yaşlılığımda bana destek olabilsin diye tasarruflarımla bir yatırım yapmam hayvansal bir arzu olmayıp yaşlıların ne devletten yasa yoluyla ne de ailelerden geleneksel olarak destek almaktan değil, sadece kendi emeklerinin ürünlerinden destek almaktan ve sermayenin belirli bir faiz getirdiği bireysel ekonomik sistemden doğar. O sistem bu sorunu epeyce çözmüş, sermayenin karşılığını vermiştir ama henüz çözemediği bir sürü de sorun doğurmuştur.         

Aynı değerlendirmeler siyasete ve hukuka da uygulanır, ancak her ikisini de ayrıntılı bir şekilde uygulamama gerek yoktur. Bilimde, felsefede ve dindeki koşullar daha farklıdır. Bunlar konusunda, kanımca, hayvansal doğamızla uğraşmakla ve bunun doğasını tatmin etmekle ilgili olarak sorun çıkmaz. Zira bunlara ilişkin sorun çifte bir sorun değil, tek bir sorundur.

Bilimde ilerleme, bir teorinin yerini hem o teorinin açıkladıklarının tamamını açıklamaya hem de açıklamış olması gerekir iken açıklayamadığı olay veya ‘fenemon’ cinslerini veya sınıflarını açıklamaya yarayan bir başka teorinin onun yerini almasından meydana gelir. Bunun bir örneği Darwin’in türlerin kökenine ilişkin teorisidir. Sabit/değişmez türler teorisi, doğal türlerin nispi sürekliliğini insan hafızasının kaydettikleri çerçevesinde açıklıyordu ama bunun için jeolojik zamanının daha uzun bir süre için geçerli olması gerekiyordu ve evcilleştirilen seçilmiş türdeki hayvan ve bitkiler için bu teori işlemiyordu. Darwin geriye kalan liyakat iddiasını, bu üç sınıfı bir kavram altında bir araya getiren bir teori ileriye sürdü. Benim bu noktada Newton’un genel çekim yasası ile Einstein’in görüşü arasındaki veya özel ya da genel izafiyet teorileri arasında şimdi daha aşikar olan ilişkiden söz etmeme gerek dahi yoktur. İlerleme kavramı yönünden bilimin ilginç olan tarafı, sanırım ilerlemenin var ve doğrulanabilir olduğunun en açık ve en yalın bir durum olmasıdır. O nedenle, ilerlemeye içtenlikle inanmış olanlar, bunun varlığı hususunda en aşikar kanıt olarak çoğu defa bilimin ilerlemesine başvurma alışkanlığında olmuşlar ve yine çoğu zaman diğer alanlardaki ilerleme umutlarını bilimi insan hayatının mutlak sahibi yapma umuduna dayandırmışlardır. Ama bilim, sadece kendi evinin sahibidir ve sadece orada bulunabilir. İlerlemeyen faaliyet şekilleri (sanat gibi), eğer bu ifadenin bir anlamı var ise, bilimin egemenliği altına dahil edilerek ilerler duruma getirilemez. Buna karşılık, ilerleyenlerin kendi işlerini yapmak suretiyle nasıl gelişeceklerini kendileri öğrenerek ilerlemeleri gerekir.

Felsefe, gelişiminin bir evresinde, bir öncekinde yenik düştüğü sorunları, daha önce ulaştığı çözümleri bırakmadan çözdüğü sürece ilerler. Bu, elbette, iki evrenin tek bir filozofun hayatındaki evreler olup olmadığı veya bunun farklı insanlar tarafından temsil edilip edilmediği hususundan bağımsızdır. Mesela, Plato, ebedi bir nesnenin, ideler dünyasının veya iyi idenin gerekliliğini ve aynı zamanda ebedi bir öznenin, bilen ve hareket ettiren olarak çifte işleviyle ruhun gerekliliğini seleflerinin kendisini karşı karşıya bıraktığı sorunların çözümü olarak görmüştür. Ancak bu ikisinin ilişkisinin nasıl bir ilişki olduğunu söylememiştir. Yine Aritoteles, bunların arasındaki Plato’nun ifade ettiği veya daha iyisi, Plato’nun eğitimindeki uzun çıraklığı sırasında gördüğü ilişki sorunun, bir ve aynı şey olarak nesnesiyle özdeş olan ve nesnesine ilişkin bilgisi kendisinin bilgisi olan mutlak akıl olarak düşünmekle çözülebildiğini görmüştür. O halde, (belki başka yönlerden değil ise de) Aristoteles’in felsefesini bu yönden ve yeni bir adımla Plato’nun ideler teorisi ve ruh kavramıyla başardığı hiçbir şeyi feda etmediğini kabul edersek eğer, bu teori Plato’nun felsefesine göre bir ilerleme olarak kabul edilecektir.   

Dinde ilerleme de aynı şekilde mümkündür. Eğer Hıristiyanlık, Yahudiliğin hiçbir zerresi ya da küçük bir zerresi bile batmasaydı, Tanrı’yı ​​tek bir Tanrı olarak kavramış olsaydı, adil ve korkunç, insanın sonsuz küçüklüğüne karşı sonsuz büyüklükte ve insan üzerindeki taleplerinde sonsuz bir şekilde katı olabilseydi, biz Tanrı olabilelim diye, Tanrı’nın insan olduğu şeklindeki anlayışla Tanrı ve insan arasındaki uçuruma köprü kurabildiyse, bu dinsel bilinç tarihinde bir ilerleme ve çok önemli bir kavrayıştır.

Bu anlamda ve bu gibi durumlarda ilerleme mümkündür. Bunların gerçekten olup olmadığı, nerede, ne zaman ve nasıl olduğu tarihsel düşüncenin cevap vermesi gereken sorulardır. Ancak tarihsel düşüncenin yerine getirmesi gereken bir şey daha vardır ve bu ilerlemeyi kendisinin yaratmasını gerektirmektedir. Çünkü ilerleme sadece tarihsel düşünceyle keşfedilecek bir olgu değildir, ilerleme ancak tarihsel düşünceyle var olur.

Bunun nedeni, ilerlemenin (sıkça veya nadiren) olduğu durumlarda, bunun sadece bir tek şekilde meydana gelmesidir: bir evrede iken, önceki evrede kazanılanın zihinde tutulmasıyla, iki evre birbirleriyle sadece ardardıllıkla değil, süreklilikle ve kendine özgü bir süreklilik yoluyla ilişkilidir. Eğer Einstein Newton’un teorisini daha ileri taşımışsa, bunu Newton’un sorularının ne olduğunu ve o soruları nasıl çözdüğünü ve cevaplandırdığını bildiği, Newton’un düşüncesini kendi düşüncesinde muhafaza ettiği, Newton’un daha ileri gitmesini engelleyen hataları görüp çözümlediği ve bu çözümleri kendi teorisinde bir araya getirdiği için yapmıştır. Kuşkusuz bunu Newton’un teorisinin orijinalini bizzat kendisi okumadan yapmış olabilir, ancak Newton’un teorisi hakkında birilerinden bilgi almadan yapmış olamaz. Zira böyle bir bağlamda, Newton bir insan olarak değil, bilimsel düşüncenin belli bir dönemi boyunca egemen olduğu bir teori olarak mevcuttur. Einstein, Newton’un teorisini bilim tarihindeki bir olgu olarak bildiği takdirde, onun teorisinde bir ilerleme sağlayabilir. Zira geçmiş bir deneyimin tarihçinin zihninde yaşaması gibi, bu Newton’da da, Einstein’da da yaşar. Bu bir anlamda, geçmiş bir deneyimin, geçmiş olarak tarihçinin ilgilendiği gelişmenin başladığı nokta anlamında bilinen ama kısmen yapıcı ve olumlu, kısmen eleştirel ve olumsuz olan kendi gelişmesiyle birlikte şimdide ve burada canlandırılmasıdır.

Başka herhangi bir ilerlemede de aynıdır. Eğer kapitalizmi veya savaşı yok etmek istiyor ve bunu istemenin yanı sıra sadece bunları yok etmeyi değil, daha iyi bir şey yapmak istiyor isek, bu işe, bunları anlamakla, ekonomik veya uluslararası sistemimizin çözmekte başarılı olduğu sorunların neler olduğunu, bu sorunların çözümünün çözmekte başarısız olduğu diğer sorunlarla ne şekilde ilişkili bulunduğunu görmekle başlamamız gerekir.

Değiştirmeye giriştiğimiz bu sistem anlayışı, bu sistemi değiştirme çalışmaları boyunca geleceği yaratmamızı belirleyen geçmişe ilişkin bir bilgi olarak tutmamız gereken bir şeydir, Bunu yapmak imkansız olabilir; yok etmeye çalıştığımız şeye karşı duyduğumuz nefret, onu anlamamızı engelleyebilir, ona olan sevgimiz bu nefret tarafından gözümüzü kör etmedikçe onu yok edemeyebiliriz. Ama eğer bu öyleyse, geçmişte olduğu gibi bir kez daha değişim olacak, ancak ilerleme olmayacaktır. Bir sonrakini çözmek için duyduğumuz endişeyle bir grup problem üzerindeki tutumuzu kaybetmiş olacağız. Şefkatli hiçbir doğa yasasının, bizi cehaletimizin meyvelerinden kurtaramayacağını şimdiden görmemiz gerekir.

* Dorlion Yayınevi tarafından yayınlanan Türkçeye benim tercüme ettiğim R.G.Collingwood’un The Idea Of History/Tarih Düşüncesi isimli kitabından alınmıştır.