“Gerçek ilerleme ilerici olmaktan değil, ilerliyor olmaktan meydana gelir.”
TARİHSEL DÜŞÜNCEYLE YARATILAN İLERLEME* –
On dokuzuncu yüzyılda kullanılan ve herkesin dilinde olan ‘ilerleme’ sözcüğü, birbirinden ayrılması gereken iki şeyi kapsar: tarihte ilerleme ve doğada ilerleme. Doğada ilerleme için ‘evrim’ sözcüğü o kadar fazla kullanılmıştır ki, bu sözcük doğada ilerlemenin yerleşik anlamı olarak kabul edilebilir. Ben her ikisini birbirine karıştırmamak için, ‘evrim’ sözünü doğada ilerleme anlamında kullanmakla sınırlandıracağım, diğerini de ‘tarihsel ilerleme’ adıyla ayıracağım.
Doğal süreçler, doğada yeni özel şekillerin ortaya çıkması olarak düşünüldüğü ölçüde, ‘evrim’ sözcüğü doğal süreçlere uygulanan bir terimdir. Ancak evrim karşılığı kullanılan doğa anlayışı ile süreç olarak kullanılan doğa anlayışı birbirine karıştırılmamalıdır. İkinci anlayışın kabul edilmesi durumunda, doğa süreçleri konusundaki iki görüş de hala geçerlidir. Öyle ki, doğadaki olaylar, durumların ayrı ayrı çeşitliliği içinde, kendilerine özgü şekilleri aynı kalarak birbirlerini kendilerine özgü bir şekilde tekrarlarlar. Ancak ‘doğanın akışı tek biçimlidir’ ve ‘gelecek geçmişe benzeyecektir’ veya özel şekillerin kendileri değişime uğrarlar ve eskinin başkalaşmasıyla birlikte yeni şekiller ortaya çıkar. İkinci anlayış evrim denen şeydir.
Doğal bir sürece evrimsel demek, bir anlamda ilerleyici demekle aynı şeydir. Zira kendine özgü belli bir şekil, sadece daha önceki yerleşik bir şeklin başkalaşması olarak meydana gelebilir, belli bir şeklin yerleşikliği, onun başkalaşmasının ön şartıdır ve bu, bu şekilde sürüp gidebilir. Eğer bir b şekli a’nın, c şekli b’nin ve d şekli c’nin başkalaşmasıysa, a, b, c, d şekilleri sadece bu sırayla meydana gelebilir. Sıra, sadece bu sırayla meydana gelebilen bir terimler dizisi olması anlamında ilerleyicidir. Bunu söylemek, kuşkusuz, başkalaşmanın neden olduğu, büyük mü, küçük mü olduğu hususunda hiçbir şey demek değildir. ‘İlerleme’ sözcüğü, bu anlamda ilerleyici ve fakat sırayla demektir, buradaki sırayla sözcüğü kendini gösterme sırasını ifade eder.
Ancak, doğadaki ilerleme veya evrim çoğu zaman bundan daha fazlasını ifade etmektedir, yani bu her yeni şeklin sadece sonuncusunun başkalaşması olmayıp, onda bulunan bir gelişme teorisini ifade etmektedir. Gelişmeden söz etmek, bir değerlendirme standardını ifade eder. Bu, evcil hayvanların veya bitkilerin yeni şekiller üretmesi durumunda, fazlasıyla anlaşılabilir bir durumdur. Bununla ifade edilen değer, yeni şeklin insanın amaçlarına sağladığı yarardır. Ancak hiç kimse doğal evrimin bu yararları meydana getirmek üzere dizayn edildiğini düşünmez, dolayısıyla, bununla ifade edilen standart, aynı standart olamaz. O halde bu standart nedir?
Kant, insan amaçlarından bağımsız bir değer şeklinin, tek bir değer şekli olduğunu savunmuştur, bu da iyi niyetin değeridir. Kant, diğer iyilik türlerinin sadece talep edilen bir amaç için iyilik olduğunu ileri sürmüştür. Ama ahlaki iyilik talep edilen herhangi bir amaca bağlı değildir, ahlaki iyilik, Kant’ın ortaya koyduğu gibi kendi başına bir amaçtır. Bu görüşe göre, evrim süreci gerçekten ilerleyici olmuştur, çünkü belirli bir şekiller dizisi içinden geçerek insanın varlığına, ahlaki iyiliğe muktedir ve eğilimli olan bir yaratık götürmüştür.
Eğer bu görüş reddedilirse, bunun sadece sırayla olma dışında bize evrime ilerleyici deme hakkını verecek herhangi bir başka değerlendirme standardı bulunup bulunamayacağı fazlasıyla kuşkuludur. Bu, değer düşüncesinin bizim doğa görüşümüzde yeri olmamasından dolayı değildir, çünkü kendi varlığını korumaya ve sürdürmeye çabalayan bir organizma düşünmek zordur ve bu çaba, en azından kendisi için varlığının sadece bir olgu meselesi değil, değerli bir şey olduğunu gösterir, bunun nedeni bütün değerlerin sadece izafi olarak görünmesidir. Arkeopteriks (çn: özellikleri tam olarak günümüzün modern kuşları gibi olmasa da, dinozorlardan türeyen yarı kuş-yarı sürüngen ve kuşların bilinen ilk temsilcisi olduğu kabul edilen bir canlı) gerçekte kuşun atası olabilir ama kuşa arkeopteriksteki bir gelişme demeye hakkımız var mıdır? Bir kuş daha iyi bir arkeopteriks değildir, ondan çıkarak gelişmiş olan farklı bir şeydir. Zira her kuş kendi olmaya çalışır.
İnsan doğasının evrimsel sürecin en soylu sonucu olduğuna ilişkin görüş, hiç kuşku yok ki, on dokuzuncu yüzyılın doğa yasalarıyla gerçekleştiği düşünülen tarihsel ilerleme anlayışının temelini oluşturmaktadır. Gerçekte bu anlayış iki varsayıma veya varsayım grubuna dayanmaktaydı. Bunlardan birincisi, bunun insanın mutlak değeri olan bir şey olduğu veya insanın böyle bir değeri kendinde taşıdığı, dolayısıyla, evrimi içinde bulunan doğa sürecinin insanın varlığına götüren sıralı bir süreç olduğu ölçüde bir ilerlemenin gerçekleştiği varsayımıdır. Bu varsayımdan, insan, insanı kendi varlığına götüren süreci açıkça kontrol edemediği için, doğada bu mutlak değerin gerçekleşmesine yönelik bir iç eğilimin olduğu sonucu çıkıyordu. Diğer bir deyişle, bu sonuç ‘ilerleme, doğanın bir yasasıdır’ kuralının bir sonucuydu. İkincisi, doğanın bir çocuğu olarak insanın doğa yasasına tabi bulunduğu, tarihsel süreç yasalarının evrim yasalarıyla aynı olduğu gibi tarihsel sürecin de doğal süreçle aynı tür bir süreç olduğu varsayımıdır. Bu varsayımın sonucu da, insanın tarihinin zorunlu bir ilerleme yasasına tabi olduğu, yani toplumsal düzenlemenin yeni özel şekillerinden olan insanın yarattığı sanat, bilim vb.nin her birinin bu gelişmenin zorunlu sonucu olduğunun kabul edilmesiydi.
‘İlerleme yasası’ düşüncesine, bu iki varsayımdan biri inkar edilerek saldırılabilir. İnsanın kendisinin mutlak değeri olan bir şeye sahip bulunduğu düşüncesi inkar edilebilir. İnsanın rasyonelliğinin, insanın hayvanların en zararlısı ve imha edicisi olmasına hizmet ettiği, bu rasyonelliğin doğanın en soylu işi olmaktan ziyade doğanın bir hatası ve zalim bir şakası olduğu, insanın ahlakiliğinin (modern jargonun diliyle) canavarlığındaki kabalığı kendinden gizlemek için bulduğu bir rasyonelleştirme veya bir ideoloji olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında, insanın varlığını yaratan doğa süreci artık daha fazla bir ilerleme olarak kabul edilemez. Sadece bunlar değil, daha fazlası da söylenebilir. Şöyle ki, eğer doğal sürecin sadece bir yayılması olarak tarihsel süreç anlayışı inkar edilirse, bu inkardan sağlam bir tarih teorisinde olması gereken tarihin de doğal ve o anlamda zorunlu bir ilerleme yasasının bulunmadığı sonucu çıkar. Yine belirli bir tarihsel değişmenin bir gelişme olup olmadığı sorusunun, her belli durumda kendi değerine göre cevaplanacak bir soru olması gerekir.
İnsan faaliyetlerinin birbirini takip eden şekillerinin her biri, sonuncudaki bir gelişmeyi gösterecek şekilde tarihin akışını yöneten bir ‘ilerleme anlayışı’, o nedenle, insanın doğaya üstünlüğüne olan inanç ile doğanın bir parçasından fazla bir şey olmadığın ilişkin inanç arasında doğal olmayan birleşmeden doğmuş olan sadece bir düşünce karışıklığıdır. Eğer bu inançlardan birisi doğru ise, diğeri yanlıştır. Bunlar mantıksal bir ürün ortaya çıkarmak için birleştirilemezler.
Belli bir durumdaki tarihsel bir değişmenin ilerleyici olup olmadığı sorusu da, bu tür soruların bir anlamı olduğundan emin olunmadığı takdirde cevaplandırılmaz. Bunlar ortaya çıkmazdan önce, doğal ilerlemeden ayrılmış olan tarihsel ilerleme ile neyin kastedildiğini sormamız gerekir. Eğer bununla bir şey kastedilmiş ise, o anlamın incelediğimiz belli bir duruma uygulanabilir bir anlamı bulunup bulunmadığını sormalıyız. Çünkü bir doğa yasası tarafından belirlenen tarihsel ilerleme anlayışının anlamı yok diye, tarihsel ilerleme anlayışının da anlamsız olduğunun varsayılması acelecilik olur.
O halde, ‘tarihsel ilerleme’ deyiminin hala bir anlamı olduğunu varsayarak, bu anlamın ne olduğunu sormamız gerekir. Tarihsel ilerlemenin evrim düşüncesine bulaşmış ve karışmış olması onun anlamsız olduğunu kanıtlamaz, aksine onun tarihsel deneyimde bir temeli olduğunu gösterir.
Tarihsel ilerlemenin anlamını tanımlamada ilk girişim olarak, tarihsel sürecin her biri sadece sonuncudan ortaya çıkan hareketlerin bir ardıllığı olarak insan faaliyetinin bir diğer ismi olduğu ileri sürülebilir. Tarihini incelediğimiz her bir hareket, her ne türden olursa olsun, bunlardan birisinin kendisinden sonra gelenin uğraşacağı bir durum yarattığı bir hareketler dizisinin içinde yer alır. Tamamlanmış/başarılmış hareket yeni bir sorun ortaya çıkarır, yeni hareketin çözmek zorunda olduğu sorun, her zaman yeni bir sorundur ama aynı sorun değildir. Eğer bir insan bir öğünü nasıl elde edeceğini keşfetmiş ise, gelecek sefer acıktığında bir başka öğünü nasıl elde edeceğini öğrenmiş olması gerekir, bu eskisinin elde edilişinden doğan yeni bir harekettir. Kişinin durumu hep değiştiği gibi, durumun getirdiği sorunları çözerken başvurulan düşünce hareketi de daima değişir.
Kuşkusuz bu doğrudur ama bizim amacımız bu değildir. Her öğünün farklı bir öğün olmasının gerekliliği, köpek için olduğu kadar insan için de doğrudur. Bal yapan arının bir her zaman ayrı bir çiçeğe konması son derece doğrudur. Bir doğru çizgi veya açık bir eğri üzerinde hareket eden cismin geldiği her uzay parçasının farklı bir parça olması gerektiği de doğrudur. Ne var ki, bu süreçler tarihsel süreçler değildir, bunların tarihsel süreci aydınlattığından söz etmek, eski doğalcılık yanılgısını ortaya koymak demektir. Dahası, yeni durumun ve yeni hareketin yeniliği spesifik bir yenilik değildir, zira yeni hareket tam olarak aynı tür bir yeni hareket olabilir (mesela, tuzağı aynı yere kurmak gibi), ki bu durumda doğal sürecin, tarihsel sürece en yakın olarak göründüğü nokta olan evrimsel görüntüsünü dahi tartışmayız. Taze bir öğün arama, tamamen statik olan veya ilerleyici olmayan bir toplumda dahi meydana gelebilir.
O takdirde, eğer tarihsel ilerleme düşüncesi bir şey ifade ediyor ise, bu sadece aynı spesifik cinslerden olan yeni eylemlerin veya durumların meydana gelmesini değil, yeni spesifik cinslerin meydana gelmesini ifade eder. O nedenle, tarihsel ilerleme düşüncesi bu tür spesifik yenilikleri kabul eder ve bunların gelişme olduğu anlayışını kapsar. Mesela, bir insanın veya topluluğun balıkla yaşadığını, yeterli balık kalmayınca toprağı kazıp kök çıkararak yeni bir besin aradığını varsayarsak, bu spesifik durum ve faaliyet şeklinde bir değişiklik olur ama bu ilerleme olarak kabul edilmez, çünkü değişme yeni cinsin eskisindeki bir gelişme olmasını gerekli görmemektedir. Ancak balık yiyen bir topluluk, balık tutma metodunu daha etkili bir metotla değiştirirse ve bu metotla bir balıkçı günde ortalama beş balık yerine on balık tutabilirse, buna bir ilerleme örneği denir.
Bu kimin açısından bir gelişmedir? Bu sorunun sorulması gerekir, çünkü bir açıdan gelişme olan bir şey bir başka açıdan bunun tersi olabilir. Bu durumda, eğer bu ihtilaf konusunda tarafsız bir muhakeme ifade edebilen bir üçüncü kişi var ise, bu tarafsız yargıcın nitelikleri belirlenmelidir.
Değişimi ilk önce ilgili kişilerin bakış açısından inceleyelim: Genç kuşak yeni metodu benimsediği halde, eski kuşak daha hala eski metodu uyguluyor ise, bu durumda, eski kuşak, hayatın eski metotla yaşanabildiğini bildiği için değişime hiç ihtiyaç duymayacak ve eski metodun yenisinden daha iyi olduğunu düşünecektir. İrrasyonel önyargısından dolayı değil, bildiği ve kendisinin değer verdiği hayat şeklinin eski metot üzerine kurulu olmasından dolayı bu şekilde düşünecektir. Bu durumda eski metodun bir bütün olarak bu hayat şekliyle bağlantısının yakınlığı ifade edilen sosyal ve dinsel çağrışımlarının olacağı mutlaktır. Eski kuşaktan bir insan günde sadece beş balık ister ve günün yarısında boş kalmak istemez, zira onun istediği, kendi yaşadığı gibi yaşamaktır. O insan için değişim ilerleme değil, bir çöküştür.
Karşı tarafın, genç kuşağın değişim isteğini bir ilerleme olarak düşüneceği aşikardır. Onlar babalarının hayatlarını terk etmişler ve kendilerine yeni bir hayat seçmişlerdir. Onlar, her iki hayat şeklini mukayese edip yeni hayat şeklinin daha iyi olduğuna karar vermeden bir şey yapmayacaktır. (böyle varsayabiliriz) Ama durumun böyle olması gerekli değildir. Sadece iki şey arasında seçim yapacak olan kişinin, seçim yapacağı her iki şeyi de bilmesi durumunda yapacağı şey, bu iki şey arasında seçim yapmaktır, zira o kişinin bunların ne olduğunu bilmeden seçim yapması imkansızdır. Bu seçim de, birine sadece bir gösteri gibi bakmak ve diğerini uygulamak veya birisini uygulayıp diğerini gerçekleşmemiş bir imkan olarak düşünmek değildir, her ikisini de hayat şekilleri nasıl biliniyor ise, o şekilde bilmek, böyle bir amaçla olabilen gerçek deneyimle veya sempatik bir iç görüyle bilmek demektir. Ancak deneyim göstermektedir ki, kendine özgü yeni bir şekilde yaşamakta olan değişen bir toplumdaki belli bir kuşak için yeni hayat şekline sempatik olarak girmekten daha zor hiçbir şey yoktur. O hayat, onlar tarafından sadece bir gösteri olarak görülür ve onların, ebeveynlerinin etkilerinden kurtulmak için bir tür içgüdüsel çabayla, o hayatla sempati kurmaktan ve körü körüne sürüklendikleri değişime neden olmaktan kaçındıkları gözlenir. Burada iki hayat şekli arasında hiçbir mukayese ve dolayısıyla birinin diğerinden daha iyi olduğu yönünde hiçbir muhakeme ve buna bağlı olarak değişmenin ilerleme olduğu konusunda hiçbir anlayış yoktur.
O nedenle, bir toplumun hayat şeklindeki tarihsel değişimler, onları yapan kuşaklar tarafından dahi, çok nadir olarak ilerleme olarak düşünülür. Bu, o kuşakları anlamadığı şeyi kötü diye yıkmak ve yıktıklarının yerine iyi dedikleri bir şeyi koymak için kör bir dürtüye boyun eğmeye götürür. Ne var ki, ilerleme kötünün yerine iyinin konması değil, iyinin yerine daha iyinin konmasıdır. O halde, bir değişmeyi ilerleme olarak düşünmek için, onu yapan kişinin kaldırdığı şeyi iyi diye ve kesin bir şekilde iyi diye düşünmesi gerekir. Kişi bunu, ancak eski hayat şeklinin nasıl olduğunu bilmesi, yani yarattığı şeyi şimdide hala yaşarken kendi toplumunun geçmişine ilişkin tarihsel bilgisi olması durumunda yapabilir, çünkü tarihsel bilgi, sadece geçmiş deneyimleri şimdiki düşünürün zihninde yeniden harekete geçirilmesidir/canlandırılmasıdır. Ancak bu yolla iki yaşama şekli aynı zihindeki değerlerini mukayese edebilmek üzere bir araya getirilebilir ve bu suretle birini seçip diğerini reddeden kişi, ne kazandığını, ne kaybettiğini bilebilir ve daha iyinin seçilmesine karar verebilir. Kısaca, devrimci kişi, devrimini sadece reddettiği hayatı kendi tarihsel düşüncesinde gerçekten harekete geçirebilen/canlandırabilen bir tarihçi olduğu ölçüde bir ilerleme olarak varsayabilir.
Şimdi söz konusu değişimi sadece ilgili olanların değil, onların dışında olan bir tarihçi açısından inceleyelim. O tarihçinin ayrı ve tarafsız bir bakış açısıyla bunun bir ilerleme olup olmadığına karar verebilecek durumda olduğunu umut edebiliriz. Ama bu zor bir meseledir. Eğer o tarihçi daha önce beş balık tutarken daha sonra on balık tutulmaya bağlanır ve bunu bir ilerleme kriteri olarak kullanırsa, sadece yanılır. Zira o kişinin değişmenin koşullarını ve sonuçlarını dikkate alması gerekir. Fazladan tutulan balığın veya boş zamanda tutulan balığın ne yapıldığını ve bunlara feda edilen sosyal ve dinsel kurumlara yüklenen değerin ne olduğunu sorması gerekir. Kısaca, iki bütün olarak alınan iki farklı hayat biçiminin birbirine göre değerini yargılaması gerekir. Bunu yapmak için, her yaşam biçiminin esaslı özellikleri ile değerlerinin içine eşit sempatiyle girilebilmesi gerekir. O nedenle, onu nitelikli bir yargıç yapan şey, nesnesine uzaktan bakmaması, onu kendisinde yeniden harekete geçirmesi/canlandırmasıdır.
Bütünlüğü içinde alınan belli bir hayat şeklinin değerini yargılama görevinin imkansız bir görev olduğunu, çünkü bu bütünlüğü içinde şeylerin tarihsel bilginin mümkün bir nesnesi olmadığını daha sonra göreceğiz. Ancak hiçbir şekilde bilemeyeceğimiz şey, bilme gayreti hayaller/yanılsamalar doğurmanın yanılmaz bir yolu olduğu hususudur. Bir tarih döneminin veya insan hayatının bir evresinin, bir bütün olarak, öncekilerle karşılaştırıldığında ilerleme kaydedip kaydetmediğine karar vermek, çok kolay bir şekilde teşhis edilebilecek türden hayaller/yanılsamalar doğurur. Bunların karakteristik özellikleri, bazı tarihsel dönemleri iyi dönemler, tarihsel ihtişam çağları, diğerlerini kötü dönemler olarak, tarihsel çöküş veya sefalet dönemleri şeklinde yaftalamalarıdır. İyi denilen dönemler, tarihçinin, ya çok fazla kanıtının var olması veya zihninin o dönemlerin geçirdiği deneyimleri yeniden canlandırmaya olan yatkınlığıyla içine girdiği dönemlerdir. Kötü denilen dönemler ise, ya kanıtların nispeten yeterli olmadığı veya tarihçinin kendi deneyiminden ve o çağın hayatından gelen nedenlerden dolayı, kendi içinde hayatını inşa edemediği dönemlerdir.
Günümüzde, bize sürekli olarak bu tür iyi ve kötü dönemlerden oluşan, kötü dönemlerin, iyi dönemlerden önce veya sonra gelmesine göre, ilkel dönemler ve çöküş dönemleri şeklinde bölündüğü bir tarih görüşü sunulmaktadır. İlkel dönemler ile ihtişam ve çöküş dönemleri arasındaki bu ayrım, sadece tarihsel yönden doğru olmadığı gibi asla doğru da olamaz. Olguları inceleyen tarihçiler hakkında bize çok şey söylerler ama tarihçilerin inceledikleri olgular hakkında bize hiçbir şey söylemezler. Bu, tarihin geniş ve başarılı ama eklektik bir şekilde incelendiği bizimkisi gibi bir çağın karakteristiğidir. Üzerinde uzman olarak bilgi sahibi olduğumuz her dönem, (uzmanca bilgi demekle ben, sadece arta kalana bakarak bilmeyi değil, onun düşüncesinin içini bilmeyi anlıyorum), zaman perspektifinde bir parlak dönem olarak görünür, bu parlak dönem bizim kendi tarihsel görüşümüzün ışığı olan parlak dönemdir. Buna karşın, aradaki dönemler, nispeten konuşularak ve farklı derecelerde, ‘karanlık çağlar’ şeklinde görülür. Bu çağlar, kronolojimizde o dönemlere ayrılmış bir zaman boşluğu olduğu için var olduğunu bildiğimiz çağlardır. Bu çağlar, elimizde eserlerine ve düşüncelerine ait çok sayıda kalıntısı olan ama o düşünceyi kendi zihinlerimizde yeniden harekete geçiremediğimiz/canlandıramadığımız ve içlerinde hiçbir gerçek hayat bulamadığımız çağlardır. Bu aydınlık ve karanlık modelin/kalıbın tarihçinin bilgisi ile bilgisizliğinin dağılışından gelen bir optik hayal/yanılsama olduğu, bu modelin/kalıbın farklı tarihçiler ve farklı kuşakların tarihsel düşüncesi tarafından farklı farklı ortaya konulmuş olmasından bellidir.
Aynı optik hayal/yanılsama, daha yalın bir şekilde, on sekizinci yüzyılın tarihsel düşüncesini etkilemiş ve on dokuzuncu yüzyılda kabul edilen ilerleme dogmasının temellerini atmıştır. Voltaire ‘her tarihin modern tarih olduğunu’ ve yaklaşık olarak on beşinci yüzyılın sonundan önce hiçbir şeyin tam olarak bilinmediğini söylediğinde, iki şey birden söylüyordu: Modern dönemden önce hiçbir şeyin bilinmediğini ve hiçbir şeyin bilinmeye değer olmadığını. Bu iki şey aslında aynı şey demektir. Bu, eski dünyanın ve Ortaçağın kayıtlarına dayanılarak gerçek tarihin yeniden inşa edilemeyişine ilişkin düşüncenin ve bu çağların karanlık ve barbar olduğu yönündeki inancın kaynağını oluşturuyordu. İlkel çağlardan günümüze kadar bir ilerleme olarak tarih düşüncesi, bu düşünceye inananlar için sadece tarihsel görüş bakış açısının yakın geçmişle sınırlı olması olgusunun bir sonucuydu.
Şimdiye öncülük eden tek bir tarihsel ilerleme dogması ve tarihsel döngülere, yani ‘muhteşem/ihtişamlı çağlara’, daha sonra çöküşe öncülük eden çoklu ilerlemeye ilişkin modern dogma, sadece tarihçinin bilgisizliğini geçmişin ekranına yansıtmasıdır. Dogmaları bir kenara bırakırsak, ilerleme düşüncesinin bundan başka bir temeli yok mudur? Daha öncede gördüğümüz üzere, ilerleme düşüncesinin kör bir duyguyu veya sadece bir bilgisizlik durumu yerine gerçek bir düşünceyi temsil edebilmesinin tek koşulu: ilerleme sözcüğünü kullanan kişinin, tarihsel olarak, hayatın iki tarihsel dönemini veya hayat şeklini, onların deneyimini yeniden inşa için yeteri kadar kendisinin anladığı sempati ve iç görüyle mukayese ederek kullanmasıdır. Bunun için de, kendi zihnindeki hiçbir körlüğün ve öğrenme donanımındaki hiçbir kusurun, birisinin deneyimine diğerininkinden daha eksik olarak girmesine izin vermeyeceğine kendisini ve okurlarını inandırması gerekir. Bu koşulu yerine getirdiği zaman, o kişi, birincisinden ikincisine olan değişmenin bir ilerleme olup olmadığını sorma hakkını kazanır.
Bu soruyu sorarken, bunu tam olarak nasıl sormalıdır? Açıkça, ikincinin kendisinin kabul ettiği hayat şekline daha yakın olup olmadığını sormayacaktır. Zira o, birisinin deneyimini zihninde yeniden harekete geçirmekle/canlandırmakla, o kişinin kendi standartlarıyla, yani kendine özgü sorunları olan, başka sorunları değil de bu sorunları çözmekteki başarısıyla yargılanacağı bir hayat şekli olduğunu esasen kabul etmiştir. O nedenle, o, iki farklı hayat şeklinin bir ve aynı şeyi yapma çabası olduğunu varsaymaz ve buna bağlı olarak onun ikincisini birincisinden daha iyi yapıp yapmadığını sormaz. Bach, Beethoven gibi beste yapmaya çalışmıyordu ama başarısız değildi, Aynı şekilde Roma’nın nispi olarak başarısız bir Atina yaratma çabası olmadığı gibi, Platon da yarı gelişmiş bir Aristoteles değildi.
Bu soru üzerine gerçekten söylenebilecek bir tek şey vardır. Eğer düşünce ilk safhasındaki başlangıç sorunlarını çözdükten sonra, o safhanın sorunlarını çözmüş olarak, o safhanın galibi olarak öteki sorunların karşısına çıkarsa, ikinci safha birincisinin çözümünü bırakmadan daha ileri sorunları çözerse, hiçbir şey kaybetmeden kazanç elde etmiş demektir ve o zaman ortada bir ilerleme vardır. Esasen ilerleme başka türlü olmaz ve eğer herhangi bir kayıp varsa, bu durumda kaybın kazancın karşısına konulmasıyla sorun çözülemez.
Bu tanıma göre, bir bütün olarak ele alınan herhangi bir tarih döneminin selefine/önceline göre bir ilerleme gösterip göstermediğini sormak avarelik olur. Çünkü tarihçi bir dönemi asla bir bütün olarak almaz. Dönemin hayatının, tarihçinin elinde veya hakkında hiçbir veri bulunmayan veya yorumlanacak durumda olan hiçbir veri olmayan büyük alanları/sistemleri olması gerekir. Mesela, Yunanlıların müziksel deneyimlerinden neden keyif aldıklarını, ona büyük değer verdiklerini bilsek dahi, yine de yeterli materyalimiz yoktur. Diğer taraftan Roma’nın dini deneyimi hakkında hiçbir veri eksikliğimiz olmasa dahi, kendi dini deneyimimiz, bize o deneyimin Romalılar için ne demek olduğunu kendi zihnimizde yeniden inşa etme hakkını verecek nitelikte değildir. O nedenle, deneyimin kimi yönlerini seçmemiz ve ilerleme konusundaki araştırmamızı seçtiklerimizle sınırlamamız gerekir.
Mutlulukta, refahta veya tatminde bir ilerleme olduğundan söz edebilir miyiz? Açıkça hayır! Farklı hayat tarzlarını, insanların günlük olarak yaşadıkları şeyler arasında keyif aldıkları alışkanlıkları, rahat buldukları koşulları, tatmin edici kabul ettikleri başarıları daha açık bir şekilde farklılaştıran hiçbir şey yoktur. Bir Ortaçağ kulübesindeki rahatlık sorunu modern bir alum’daki (çn: Her ne kadar sözlüklerde Türkçe karşılığı gecekondu olarak verilmekte ise de, Batılı bir nitelik taşıyan alum, bizdeki gecekondular gibi kentin dışında olmayan, kenti merkezinde bulunan, oturanlarının genellikle yoksullaşmış kentli kişiler olduğu, bozuk veya eksik altyapıya sahip, çoğunlukla birbirine yakın, yıpranmış konut birimlerinden oluşan oldukça kalabalık bir kentsel yerleşim alanı demektir) rahatlık sorunundan o kadar farklıdır ki, bunlar birbirleriyle mukayese dahi edilemezler. Yine bir köylünün mutluluğuna da bir milyoner sahip değildir.
Sanatta ilerleme olduğunu sormanın da hiçbir anlamı yoktur. Sanatçının sorunu, sanatçı olduğu kadar, selefinin/öncelinin yaptığını yapma, yapmakta başarısız olduğunu fazladan yapmayı sürdürme sorunu değildir. Sanatta gelişme vardır, ancak ilerleme yoktur. Çünkü sanatın teknik süreçleri hakkında herkes birbirinden Tiziona’dan, (çn: 1490 ile 1576 yılları arasında yaşayan Rönesans döneminin İtalyan ressamı Titian ya da tam adıyla Tiziano Vecellio) Bellini’den, (çn: 1429 ile 1507 yılları arasında ve Rönesans dönenimde Venedik’te yaşayan, Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapan İtalyan ressam Gentile Bellini) Beethoven’dan, Mozart’tan vb. bir şeyleri öğrenmiş olsa da, sanatın sorunu bu teknik süreçlerin üstesinden gelmek değil, sanatçının deneyimini ifade etmek, sanata düşünsel bir şekil vermek için sanatı kullanmaktır. Dolaysıyla her yeni sanat eseri, önceki bir sanat eserinden değil, sanatçının düşünsel olmayan deneyiminden doğan yeni bir sorunun çözümüdür. Sanatçılar bu sorunları iyi veya kötü olarak çözdükleri ölçüde, daha iyi veya daha kötü eserler yaparlar. Ancak iyi sanat ile kötü sanat arasındaki ilişki tarihsel bir ilişki değildir, çünkü sanatın sorunları düşünsel olmayan deneyimin akışından doğar ve bu akış tarihsel bir süreç değildir.
Bir anlamda, ahlakta da bir ilerleme yoktur. Ahlak hayatı, ahlak kurallarının gelişmesinden değil, bu kuralların tek tek davranış sorunlarına uygulanmalarından oluşur, bu sorunlar da, sanatın sorunları gibi büyük ölçüde düşünsel olmayan deneyimden doğar. Ahlaki hayatımızın seyri/yönü arzularımızın art arda gelmesiyle uygun duruma getirilmiştir. Bu arzular değişse dahi, bunlar tarihsel olarak değişmezler. Bunlar bizim hayvansal doğamızdan doğarlar ve bu doğa gençlikten yaşlılık çağına kadar değişse veya farklı insanlarda ve iklimlerde farklılık gösterse de, bu farklılıklar tarihin değil, doğa sürecinin parçasıdır.
Bununla birlikte, bir başka anlamda, ahlaki ilerleme vardır veya olabilir. Ahlaki hayatımız, hayvansal doğamızdan değil, sosyal kurumlarımızdan doğan sorunlarla uğraşmaktan oluşur. Bunlar da sadece ahlaki ideallerin ifade edilmelerinden olduğu kadar ahlaki sorunlar da yaratan tarihsel şeylerdir. Ülkesinin giriştiği savaşa gönüllü olarak katılmasının gerekip gerekmediğini kendisine soran bir insan, kişisel korkusuyla mücadele etmemelidir. O insan, devletin kurumlarında cisimleşmiş ahlaki güçler ile sadece uluslararası barış ve ilişki idealinde değil, aynı zamanda uluslararası barışın ve ilişkinin halihazırdaki gerçekliğinde cisimleşen ahlaki güçler arasındaki bir ihtilafa karışmıştır. Aynı şekilde, boşanma sorunu cinsel arzunun çok istenmesinden değil, ahlaki tekeşlilik/monogami ideali ile o idealin katı bir şekilde uygulanmasının sürükleyerek getirdiği ahlaki kötülükler arasındaki çözülmemiş ihtilaflardan doğar. Savaş veya boşanma sorununu çözmek, sadece devletçe veya tekeşlilikçe tanınan ahlaki iddiaları/talepleri bütünüyle tanıyacak ve bu arzuları tarihsel olgu olarak eski kurumların doğurduğu daha ileri iddiaları/talepleri tatminsiz bırakmayacak yeni kurumların tasarlanmasıyla mümkündür.
Aynı çifte bakış açısı, ekonomik hayatta da ortaya çıkar. Ekonomik hayat, an be an tarihsel koşullarımızdan değil, bazı talepleri olan kendi hayvansal doğamızdan gelen arzuları tatmin etmenin araçlarını bulmaktan ibaret ise, orada ilerleme olmaz. Bu sadece mutlulukta, refahta veya tatminde ilerleme olur ki, bunun imkansız olduğunu daha önce görmüştük. Ancak bu iddialarımızın/ taleplerimizin tamamı hayvansal arzularımızı tatmin etmek için değildir. Yaşlılığımda bana destek olabilsin diye tasarruflarımla bir yatırım yapmam hayvansal bir arzu olmayıp yaşlıların ne devletten yasa yoluyla ne de ailelerden geleneksel olarak destek almaktan değil, sadece kendi emeklerinin ürünlerinden destek almaktan ve sermayenin belirli bir faiz getirdiği bireysel ekonomik sistemden doğar. O sistem bu sorunu epeyce çözmüş, sermayenin karşılığını vermiştir ama henüz çözemediği bir sürü de sorun doğurmuştur.
Aynı değerlendirmeler siyasete ve hukuka da uygulanır, ancak her ikisini de ayrıntılı bir şekilde uygulamama gerek yoktur. Bilimde, felsefede ve dindeki koşullar daha farklıdır. Bunlar konusunda, kanımca, hayvansal doğamızla uğraşmakla ve bunun doğasını tatmin etmekle ilgili olarak sorun çıkmaz. Zira bunlara ilişkin sorun çifte bir sorun değil, tek bir sorundur.
Bilimde ilerleme, bir teorinin yerini hem o teorinin açıkladıklarının tamamını açıklamaya hem de açıklamış olması gerekir iken açıklayamadığı olay veya ‘fenemon’ cinslerini veya sınıflarını açıklamaya yarayan bir başka teorinin onun yerini almasından meydana gelir. Bunun bir örneği Darwin’in türlerin kökenine ilişkin teorisidir. Sabit/değişmez türler teorisi, doğal türlerin nispi sürekliliğini insan hafızasının kaydettikleri çerçevesinde açıklıyordu ama bunun için jeolojik zamanının daha uzun bir süre için geçerli olması gerekiyordu ve evcilleştirilen seçilmiş türdeki hayvan ve bitkiler için bu teori işlemiyordu. Darwin geriye kalan liyakat iddiasını, bu üç sınıfı bir kavram altında bir araya getiren bir teori ileriye sürdü. Benim bu noktada Newton’un genel çekim yasası ile Einstein’in görüşü arasındaki veya özel ya da genel izafiyet teorileri arasında şimdi daha aşikar olan ilişkiden söz etmeme gerek dahi yoktur. İlerleme kavramı yönünden bilimin ilginç olan tarafı, sanırım ilerlemenin var ve doğrulanabilir olduğunun en açık ve en yalın bir durum olmasıdır. O nedenle, ilerlemeye içtenlikle inanmış olanlar, bunun varlığı hususunda en aşikar kanıt olarak çoğu defa bilimin ilerlemesine başvurma alışkanlığında olmuşlar ve yine çoğu zaman diğer alanlardaki ilerleme umutlarını bilimi insan hayatının mutlak sahibi yapma umuduna dayandırmışlardır. Ama bilim, sadece kendi evinin sahibidir ve sadece orada bulunabilir. İlerlemeyen faaliyet şekilleri (sanat gibi), eğer bu ifadenin bir anlamı var ise, bilimin egemenliği altına dahil edilerek ilerler duruma getirilemez. Buna karşılık, ilerleyenlerin kendi işlerini yapmak suretiyle nasıl gelişeceklerini kendileri öğrenerek ilerlemeleri gerekir.
Felsefe, gelişiminin bir evresinde, bir öncekinde yenik düştüğü sorunları, daha önce ulaştığı çözümleri bırakmadan çözdüğü sürece ilerler. Bu, elbette, iki evrenin tek bir filozofun hayatındaki evreler olup olmadığı veya bunun farklı insanlar tarafından temsil edilip edilmediği hususundan bağımsızdır. Mesela, Plato, ebedi bir nesnenin, ideler dünyasının veya iyi idenin gerekliliğini ve aynı zamanda ebedi bir öznenin, bilen ve hareket ettiren olarak çifte işleviyle ruhun gerekliliğini seleflerinin kendisini karşı karşıya bıraktığı sorunların çözümü olarak görmüştür. Ancak bu ikisinin ilişkisinin nasıl bir ilişki olduğunu söylememiştir. Yine Aritoteles, bunların arasındaki Plato’nun ifade ettiği veya daha iyisi, Plato’nun eğitimindeki uzun çıraklığı sırasında gördüğü ilişki sorunun, bir ve aynı şey olarak nesnesiyle özdeş olan ve nesnesine ilişkin bilgisi kendisinin bilgisi olan mutlak akıl olarak düşünmekle çözülebildiğini görmüştür. O halde, (belki başka yönlerden değil ise de) Aristoteles’in felsefesini bu yönden ve yeni bir adımla Plato’nun ideler teorisi ve ruh kavramıyla başardığı hiçbir şeyi feda etmediğini kabul edersek eğer, bu teori Plato’nun felsefesine göre bir ilerleme olarak kabul edilecektir.
Dinde ilerleme de aynı şekilde mümkündür. Eğer Hıristiyanlık, Yahudiliğin hiçbir zerresi ya da küçük bir zerresi bile batmasaydı, Tanrı’yı tek bir Tanrı olarak kavramış olsaydı, adil ve korkunç, insanın sonsuz küçüklüğüne karşı sonsuz büyüklükte ve insan üzerindeki taleplerinde sonsuz bir şekilde katı olabilseydi, biz Tanrı olabilelim diye, Tanrı’nın insan olduğu şeklindeki anlayışla Tanrı ve insan arasındaki uçuruma köprü kurabildiyse, bu dinsel bilinç tarihinde bir ilerleme ve çok önemli bir kavrayıştır.
Bu anlamda ve bu gibi durumlarda ilerleme mümkündür. Bunların gerçekten olup olmadığı, nerede, ne zaman ve nasıl olduğu tarihsel düşüncenin cevap vermesi gereken sorulardır. Ancak tarihsel düşüncenin yerine getirmesi gereken bir şey daha vardır ve bu ilerlemeyi kendisinin yaratmasını gerektirmektedir. Çünkü ilerleme sadece tarihsel düşünceyle keşfedilecek bir olgu değildir, ilerleme ancak tarihsel düşünceyle var olur.
Bunun nedeni, ilerlemenin (sıkça veya nadiren) olduğu durumlarda, bunun sadece bir tek şekilde meydana gelmesidir: bir evrede iken, önceki evrede kazanılanın zihinde tutulmasıyla, iki evre birbirleriyle sadece ardardıllıkla değil, süreklilikle ve kendine özgü bir süreklilik yoluyla ilişkilidir. Eğer Einstein Newton’un teorisini daha ileri taşımışsa, bunu Newton’un sorularının ne olduğunu ve o soruları nasıl çözdüğünü ve cevaplandırdığını bildiği, Newton’un düşüncesini kendi düşüncesinde muhafaza ettiği, Newton’un daha ileri gitmesini engelleyen hataları görüp çözümlediği ve bu çözümleri kendi teorisinde bir araya getirdiği için yapmıştır. Kuşkusuz bunu Newton’un teorisinin orijinalini bizzat kendisi okumadan yapmış olabilir, ancak Newton’un teorisi hakkında birilerinden bilgi almadan yapmış olamaz. Zira böyle bir bağlamda, Newton bir insan olarak değil, bilimsel düşüncenin belli bir dönemi boyunca egemen olduğu bir teori olarak mevcuttur. Einstein, Newton’un teorisini bilim tarihindeki bir olgu olarak bildiği takdirde, onun teorisinde bir ilerleme sağlayabilir. Zira geçmiş bir deneyimin tarihçinin zihninde yaşaması gibi, bu Newton’da da, Einstein’da da yaşar. Bu bir anlamda, geçmiş bir deneyimin, geçmiş olarak tarihçinin ilgilendiği gelişmenin başladığı nokta anlamında bilinen ama kısmen yapıcı ve olumlu, kısmen eleştirel ve olumsuz olan kendi gelişmesiyle birlikte şimdide ve burada canlandırılmasıdır.
Başka herhangi bir ilerlemede de aynıdır. Eğer kapitalizmi veya savaşı yok etmek istiyor ve bunu istemenin yanı sıra sadece bunları yok etmeyi değil, daha iyi bir şey yapmak istiyor isek, bu işe, bunları anlamakla, ekonomik veya uluslararası sistemimizin çözmekte başarılı olduğu sorunların neler olduğunu, bu sorunların çözümünün çözmekte başarısız olduğu diğer sorunlarla ne şekilde ilişkili bulunduğunu görmekle başlamamız gerekir.
Değiştirmeye giriştiğimiz bu sistem anlayışı, bu sistemi değiştirme çalışmaları boyunca geleceği yaratmamızı belirleyen geçmişe ilişkin bir bilgi olarak tutmamız gereken bir şeydir, Bunu yapmak imkansız olabilir; yok etmeye çalıştığımız şeye karşı duyduğumuz nefret, onu anlamamızı engelleyebilir, ona olan sevgimiz bu nefret tarafından gözümüzü kör etmedikçe onu yok edemeyebiliriz. Ama eğer bu öyleyse, geçmişte olduğu gibi bir kez daha değişim olacak, ancak ilerleme olmayacaktır. Bir sonrakini çözmek için duyduğumuz endişeyle bir grup problem üzerindeki tutumuzu kaybetmiş olacağız. Şefkatli hiçbir doğa yasasının, bizi cehaletimizin meyvelerinden kurtaramayacağını şimdiden görmemiz gerekir.
* Dorlion Yayınevi tarafından yayınlanan Türkçeye benim tercüme ettiğim R.G.Collingwood’un The Idea Of History/Tarih Düşüncesi isimli kitabından alınmıştır.
