BİR KİTAP: “KAVGA ETME İÇGÜDÜSÜ” VE BİR ÖNSÖZ
Fransızca olarak yazılan, J.Y.T.Greig tarafından Fransızcadan İngilizceye, benim de İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim “The Fighting Instinct/Kavga Etme İçgüdüsü’ isimli kitabın yazarı İsviçreli Pierre Bovet’tir. Bizim buralarda hemen hemen hiç bilinmeyen Pierre Bovet, kitabın yazıldığı 1923 yılında Cenevre Üniversitesi Jean-Jacques Rousse Enstitüsü direktörü ve aynı zamanda yetkin bir psikolog ve pedagogdur.
Müfredat, öğrenme, öğretme ve değerlendirme ile ilgili çalışmalar yapan, bu konularda UNESCO üyesi devletlere özel teknik destek ve uzmanlık sağlayan, bu çerçevede eşit, kapsayıcı, yüksek kaliteli bir eğitimin verilmesini kolaylaştırmayı amaçlayan International Bureau of Education/Uluslararası Eğitim Bürosu’nun kurucularından olan ve özellikle eğitimin gelişmesine önemli katkılarda bulunan Bovet’in, yakında yine benim Türkçeye çevireceğim “The Child’s Religion/Çocuğun Dini” isimli bir kitabı daha vardır.
Elinizdeki bu ilginç kitabında Bovet, çocukların kavgalarını, bu kavgaların nedenlerini, okul öğrencisi olan çocuklardan alınan yazılı anlatılar, saha/alan çalışmaları temelinde incelemekte, bu verilerden hareketle kavga etme içgüdüsünün evrimini, kavga etme içgüdüsü ile eğitim sorunlarını, kavga etme içgüdüsü ile din arasındaki ilişkiyi, gaddarlık/zalimlik duygularını, bu nitelikteki duygu ve davranışları, bu duygu ve davranışların cinsel beraberliklere yansımasını, psikolojik ve pedagojik yönden inceleyip değerlendirmekte, yanı sıra hayvanların oyun oynamalarına ve kavgalarına yer vermekte ve bunu insan davranışları ile karşılaştırmaktadır.
Buna göre kitap, anne babalar için, eğitimciler için, psikolog ve pedagoglar için önemli ve değerli bir referans ve rehber, bir yol haritası niteliğindedir.
Hepimizin bildiği üzere kavga, evrensel bir olgu ve gerçekliktir. Okulda vardır, mahallede ve sokakta vardır, ailede vardır, işyerinde vardır, siyasette vardır, tarihin her döneminde ve her ülkede vardır. Çoğumuzun okulda, mahallede, işyerinde, aile içi ilişkilerde, siyasette, özetle hayatımızın herhangi bir alanında ve aşamasında yaptığımız, başvurduğumuz bir fiildir.
Temelinde başkaları ile aramızda olan iletişim kopukluğunun, kendimizi yanlış ifade etmenin, başkalarını yanlış anlamanın, geçmişteki bir husumetin, yanlış yetişmenin veya yetiştirilmenin, buna bağlı olarak ortaya çıkan kişilik ve denge bozukluklarının, insanın doğasında mevcut olan veya yaşadığı çevrenin etkisiyle sonradan öğrendiği saldırganlık dürtüsünün, kıskançlığın, kızgınlığın, kötü ruh halinin, çıkarın olduğu kavganın, en önemli unsuru fiili ya da sözel bir şiddeti içermesi, diğer insanlara maddi veya manevi yönden zarar vermek isteği ve amacı taşımasıdır.
Psikanalizm teorisinin kurucusu olan Freud’un, önceleri biyolojik ve cinsellik temelli iki içgüdüyle, daha sonra ise hayatın tahrip edilmesine ve sonlandırılmasına yönelik bir enerji olarak tanımladığı tatanos (ölüm içgüdüsü) ve eros içgüdüsüyle açıkladığı saldırganlık, davranışçı teorisyenlere göre, bireyin çevreyle olan etkileşimine, hayatına ve hayatı yaşayış biçimine göre şekillenir.
Psikanalizmin tam tersini savunan davranışçı teoriye göre, saldırganlık ve şiddete başvurma, doğrudan koşullanmayla, yani bilginin öğrenilip öğrenilmemesiyle, bilginin davranışa dönüştürülüp dönüştürülmemesiyle belirlenir. Bu teoriye göre, eğer birey kendi hayatında bir şey öğrenmiş ise, bunu davranışına yansıtabilir, öğrenmemiş ise yansıtamaz. Bu bağlamda, insan, çocukluğunda kötü muameleye ve davranışa maruz kalmış, saldırıya ve istismara uğramış ise, sonraki hayatında da şiddete, saldırganlığa ve istimara başvurur.
Bu teoriyi bilişsel yaklaşım psikolojisiyle geliştiren ve zenginleştiren görüşe göre, saldırgan davranışın oluşumunda ve bunun sürdürülmesinde, anlamlandırma, yorumlama gibi bilişsel etkenler önemli rol oynar. Bilişsel etkenler ise, çevre koşullarına, gözlemsel öğrenme ve rol model alma şekillerine göre gelişir ve değişir. Gözlemsel öğrenmede ve rol model almada, başta anne ve babalar olmak üzere, çocuğun yetişmesinde etkili olan kişi ve kişiler ile bu kişilerin çocuk tarafından gözlemlenen ve benimsenen davranışları etkili olur. Bu görüşe göre, saldırganlık, başkaca sosyal davranışlar gibi öğrenilen ve dolayısıyla sonradan edilen bir tutumdur. Özetle bu tutumun kökeninde, saldırıya ve şiddete yönelik içsel bir dürtü ve engellenme değil, doğrudan geçmiş deneyimler ve yaşanmışlıklar, bu nitelikteki davranışların çevrede takdir görmesi, desteklenmesi, teşvik edilmesi, çevrenin ve çevredekilerin bu davranışlara karşı olan duyarsızlığı vardır.
Çaresizlik, reddedilmek ve engellenmek bilişsel olarak saldırganlığı besler ve tetikler. Zira bu durumdaki kişi, kendi benlik değerinin olmadığını veya dikkate alınmadığını ya da eksildiğini, aşındığını hisseder. Kendisini reddeden, engelleyen veya çaresiz bırakan kişi veya kişilere karşı öfke duyar. O kişi veya kişileri düşman, kendisini ise kurban olarak görür. Kişinin böyle bir durumda seçeceği ve başvuracağı savunma aracı, düşman olarak gördüğü kendisini reddeden, engelleyen ve çaresiz bırakan kişi veya kişilere saldırmak ve onlarla kavga etmek olacaktır. Zira bu durumda saldırmak ve kavga etmek, kişinin kendisini değerli ve güçlü hissetmesini sağlayacaktır.
Şiddete başvurmanın, diğer kişilere saldırmanın, sorunları kavgayla çözmek istemenin bir diğer nedeni de anti-sosyal kişilik bozukluğudur. Bu rahatsızlığın temel özelliği, başta ahlak ve nezaket kuralları olmak üzere sosyal düzen kuralları ile kanunlara uymamak, sorumluluk almaktan kaçınmak, başkalarına zarar vermek ve bütün bunlardan dolayı pişmanlık ve suçluluk duymamaktır.
Her ne kadar, bu psikopati de anti-sosyal kişilik bozukluğu olarak gösterilmekte ve bir anlamda öyle olsa da, yüzeysel çekicilik, büyüklük kompleksi, egosantrizm/ben merkezcilik, kişinin davranışlarına sınır koymaması olarak tanımlanan dürtüsellik/impulsivite, manipülatif tutum ve davranışlar gösterme, empati yapamama, suçluluk ve pişmanlık duymama gibi özellikler gösteren psikopati aslında ruhsal bir hastalıktır.
Peki! Şiddetin, saldırmanın, kavga etmenin, başkalarına zarar verme düşüncesinin ve eyleminin önüne nasıl geçilebilir?
Alman asıllı Amerikalı psikanalist ve sosyolog olan, ruh bilimine Marksist-Sosyalist ve insancıl bir yaklaşım gösteren ve bu yaklaşımın en önemli temsilcilerinden birisi olarak kabul edilen Eric Fromm’a ve onun ezber bozan tespitlerini içeren “Sevme Sanatı” ve “Umut Devrimi” isimli kitaplarındaki açıklamalarına göre, bu konudaki sihirli kelime “umuttur.” Zira Fromm’a göre umut, umut etmek insanı hayata ve başka insanlara bağlayan en önemli duygudur. İnsan parasını, malını, mülkünü kaybetmekle tükenmez, umudunu kaybetmekle tükenir. Şairin “Ben bir insan, / ben bir Türk şairi Nâzım Hikmet / ben tepeden tırnağa insan / tepeden tırnağa kavga, hasret ve umuttan ibaret…” ve yine Cahit Kulebi’nin “Yorgunsun, uzaklardan gelmişsin, / Yitirmişsin nen varsa birer birer. / Bir sağlık, bir sevinç, bir umut / Onlar da nerdeyse gitti, gider. / Dost bildiğin insanların yüzleri / Aynalar gibi kapkara. / Suyu mu çekilmiş bulutların, / Dönmüşsün kuruyan ırmaklara. / Taşlara düşen saat gibi, / Ne artı, ne eksi. / Bir sağlık, bir sevinç, bir umut / Hikâye hepsi. bundandır, bundan dolayıdır” demesi bundandır ve bunun içindir.
Eric Fromm, “Mutluluk eğlenmek değildir” diyor ve şöyle devam ediyor: “İnsan, tekniğe ve maddi tüketime tek taraflı ağırlık vermekle, kendisiyle ve yaşamla olan bağını yitirmiştir…Kendisine ve hayata yabancılaşmıştır… Oysa asıl olan sevmektir. Sevmek, içinde sevme ve sevilme duygusu ile eylemini birlikte muhafaza eden bir sanattır. Bu sanat, diğer bütün sanat dallarından daha fazla içgörüye ve anlayışa sahip olmaya ihtiyaç duyar. Sevmenin bir ustası, bir kılavuzu yoktur; sevmek, kişinin salt kendisi için ve tek başına edinebileceği bireysel bir tercih ve deneyimdir…Modern toplumun bunalımı, ‘insanların var olmak yerine, sahip olmayı’ tercih etmeleridir…”
O halde, şiddeti, saldırıyı, kavgayı minimize etmek için işe, bütün bunların panzehiri olan insanı sevmek ve anlamakla başlamalı, Marks’ın “Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısının belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuksal ve siyasal üstyapının, üzerinde yükseldiği gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuksal ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşer. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” şeklindeki tespitini dikkate alarak, öncelikle toplumsal yapıyı değiştirmek, insanı önceleyen, insanı merkeze olan, insanı eğiten ve insana yatırım yapan yeni bir düzen kurmak gerekir. Bunu yaparsak, yapabilirsek eğer, arkası nasıl olsa daha sonra gelir…
