NOKTALARI BİRLEŞTİRMEK!

Apple kurucularından olan, buluşlarıyla bilişim ve iletişim teknolojisinde çığır açan, 2011 yılında hayatını kaybettikten sonra dahi insanlara ilham vermeye devam eden Steve Jobs, 2005 yılında Stanford Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada şunları söylüyor:

“Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım, birincisi noktaları birleştirmekle ilgili… Üniversite için neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini fark ettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum. Sonuçta okulu bırakmaya karar verdim. O zaman bu bana çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan birisini bu olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen dersleri almama da gerek kalmadı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim. O dönem ülkedeki en iyi kaligrafi dersini Stanford Üniversitesi veriyordu. O derslere girmeye ve kaligrafinin nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Eğer o derslere girmemiş olsaydım, Mac hiçbir zaman çok yönlü yazı karakterlerini veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Bunları Windows’ta Mac’ten kopyaladığına için muhtemelen hiçbir bilgisayarda bunları göremeyecektik. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım ve bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayacaklardı.

Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Ortağım ve ben Apple’ı yaşındayken evimizin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık ve 10 sene sonra Apple, 4 bin çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüştü. En nadide ürünümüz Mac’i piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşıma yeni basmıştım. Ardından kovuldum. Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl koyulabilirsiniz? Geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve yönetim kurulu benim yanımda yer almadı. Sonuçta 30 yaşında sokakta kalmıştım. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yok olmuştu, bu benim için büyük bir yıkımdı. Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Başarısızlık sembolü olmuştum, o nedenle vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat yaptığım işi hala sevdiğimi fark ettim. Ve yeniden başlamaya karar verdim. O zaman farkında değildim belki ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Zira hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim. Sonra Next ve Pixar adında başka iki şirket kurdum ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık oldum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story’yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple Next’i satın aldı ve ben Apple’a geri döndüm. Kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Bu, tadı kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı. Demem şu ki, işiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak. Zira ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Bunu yapmanın tek yolu ise, yaptığınız işi sevmenizdir. O işi henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Durmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onun değerini, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, severek yaptığınız iş de, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani sevdiğiniz o işi bulana kadar devam edin! Yılmayın.

Kendinizde yeterli cesareti bulamadığınızda belki de doğru zaman şimdi değildir diye düşünebilirsiniz ama eğer işler yolunda gitmiyorsa ve gitmeyecekse kaçınılmaz sonu beklemenin de bir alemi yoktur. Bu hususta, unutulmaması gereken şey, her yeni başlangıçta, başlangıç noktanız her neresi olursa olsun, bir önceki işinize oranla o yeni işe daha avantajlı başlıyor olmanızdır. Zira korkunun ecele faydası yok. Unutmayın, istifa mektubu cebinde olan bir insanın hayatta sırtı yere gelmez!”

Steve Jobs’ın anlattığı kendisinin hayat hikayesinden anlayacağımız ve çıkaracağımız üç önemli ders var: Birincisi noktaları birleştirmek, ikincisi sevdiğin işi yapmak, üçüncüsü her şeye yeniden başlamak için düğmeye basmak.

Noktaları birleştirmek ne demektir? Noktaları birleştirerek ne elde ederiz?

Hemen işaret edelim ki, okul öncesi çocuk kitaplarının çoğunda, çocukların birleştirmeleri ve böylece bir şekil elde etmeleri için konulmuş noktalar vardır. Bu noktalar farklı genişliklerde, farklı sınırlarda ve farklı uzaklıklarda yer alırlar. Çocuğun bir noktadan bir başka noktaya ilerleyebilmesi için bazen kesintisiz, bazen düz, bazen eğimli veya kıvrımlı, bazen yuvarlak çizgiler çizmesi gerekir. Çocuk bu noktaları birleştirmek suretiyle sonuçta bir şekil elde eder. Bu şekil, bazen bir tavşan, bazen bir sincap, bazen bir ayı, bazen bir aslan ya da başka bir şeydir. Bu noktaların birleştirilmesiyle çocukların el ve göz koordinasyonlarının birlikte hareket etmesi, bilişsel yönden gelişmesi, yaptığı işe odaklanması, dikkatini toplaması, bir mekanda veya zeminde ilerleme becerisinin artması sağlanmaya çalışılır.

Noktaları birleştirmek, “harflerin aralarında ki boşlukları, doğru yazım biçimlerini ve oranlarını belirli kurallar çerçevesinde yeniden düzenleyerek güzel, estetik ve zarif yazı yazma sanatı” olarak tanımlanan kaligrafinin uygulanmasında da önemli bir yere ve işleve sahiptir. Bizzat kendisinin de ifade ettiği üzere, Steve Jobs’ın seri olarak ilk ürettiği bilgisayar olan Mac’ta kullandığı çok yönlü yazı karakterlerini ve boşlukları doğru orantıda kullanan fontları oluşturmasının ve o tipografiyi ortaya çıkarmasının temelinde de noktaları birleştirmek vardır.

Aslında hayatta, hepimizin hayatı da noktalardan oluşur. Hayatımızdaki ilk nokta doğum, son nokta ise ölümdür. Bu iki noktanın arasında, iş sahibi olmak, evlenmek, boşanmak, çocuk sahibi olmak, iş değiştirmek, bir kentten ve bir ülkeden ayrılıp bir başka kente veya ülkeye yerleşmek gibi hayata dair olan bir dolu nokta vardır. Bu noktalar birbirini takip ederek hayatımızı şekillendirirler. Bu noktalar arasında şekillenen hayatımız, her zaman düz bir çizgide ilerlemez. Zaman olur bizi yukarılara, bulutların üzerine taşır, “vay ben neymişim be abi/abla”, zaman olur bizi aşağılara çeker ve “ben mahvoldum, ben bittim” dedirtir bize. Bazen bir işe girer mutlu olur, gelecekle ilgili olarak umutlanırız, bazen bir işten ayrılır veya bir işten atılır üzülürüz. Hayatımızdaki bu noktaların birleşmesiyle ortaya çıkan resim, çocuk kitaplarındaki noktaların birleşmesiyle ortaya çıkan resim gibi, bazen bir kuş olur uçar, bazen bir kedi olur miyavlar, bazen bir horoz olur zamanlı zamansız öter.

Tıpkı bunun gibi hayatımızdaki noktaların birleşmesi de, bazen bir kariyer olur, bazen bir mutluluk, bazen bir mutsuzluk, bazen bir sevda, bazen bir ayrılık olur. Yani hayatımızdaki bu noktaların birleşmesinin bizi nereye götüreceğini çoğu zaman planlayamayız, dahası bilemeyiz.

Tıpkı Steve Jobs’ın Stanford Üniversitesi’nde aldığı kaligrafi dersinin kendisini nereye götüreceğini, o dersi aldığı zaman bilmemesi, bilememesi gibi bir şeydir bu. Ama Steve Jobs’ın söylediği gibi: “Bu noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Ama bu noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine ve sizi bir yerlere taşıyacağına inanmanız gerekir. Bunun için de bir şeye, Tanrıya, cesaretinize, kendinize, hayata inanmanız gerekir. Zira hayata bu şekilde bakmanız, sizi hiçbir zaman yarı yolda bırakmaz ve gün gelir sizi de, hayatınızı da değiştirir.

Gelelim Steve Jobs’ın konuşmasının bize öğrettiği ikinci şeye, yani insanın sevdiği şeyi ve işi yapmasına.

Hayatta mecburen yaptığımız şeyler vardır. Sezen Aksu’nun o şarkısında: “Erken kalkmak mecburen / İşe gitmek mecburen / Eve dönmek mecburen / Mecburiyetten / Oh sesleri of olunca / Her kafadan ses çıkınca / Şaşırınca bunalınca / Mecburiyetten / Mecburen, mecburen /  /Mecburiyetten” dediği gibi mecburen, mecburiyetten yaptığımız şeyler vardır. Cenazeye gitmek mesela, yakını vefat eden birisinin başsağlığına gitmek, mesela hasta ziyareti yapmak gibi şeyler, bizim mecburen ve mecburiyetten yaptığımız şeylerdir.

Bir de seçerek ve severek yaptığımız şeyler vardır. Seçerek ve severek yaptığımız şeylerin çoğu, aslında bizim hobimiz olan şeylerdir. Sevdiğimiz bu şeyleri yaptığımız zaman adrenalimiz yükselir, mutluluğumuz, neşemiz, keyfimiz artar. Çünkü bunları yaptığımız zaman beynimiz, dopamin, oksitasin serotonin, endorfin hormonları salgılar.

Yaptığımız şey bizim seçerek ve severek yaptığımız bir şeyse eğer, bu yaptığımız şey, o işte bizi başarıya götüren noktanın başlangıcıdır. Bunun için de neyi sevdiğimizi veya seveceğimizi bilmemiz, kendimizi ve yeteneklerimizi tanımamız gerekir. Bu hayatın hemen her alanında önemli ve etkili olduğu gibi, iş ve meslek seçiminde de etkili ve önemli olan bir husustur. Nitekim Steve Jobs, Stanford Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada bunu “Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım, (…) Zira ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Bunu yapmanın tek yolu ise, yaptığınız işi sevmenizdir. O işi henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Durmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onun değerini, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, severek yaptığınız iş de, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani sevdiğiniz o işi bulana kadar devam edin! Yılmayın” şeklinde ifade ediyor.

Ama bazen başınıza gelen bir şansızlık, yıkım olarak gördüğünüz bir durum, mesela sevdiğiniz bir işten kovulmamız, mesela sevdiğiniz bir insandan ayrılmanız yeni bir şeyin başlangıcı da olabilir. Sizi hayatınızın bir başka dönemine girmek konusunda özgürleştirebilir. Steve Jobs’in söylediği gibi “bu belki tadı kötü bir ilaç olabilir”, ama bu ilaç sizi silkeleyebilir, kendinize getirebilir, size yeni bir ufuk açabilir.

Charlie Chaplin’in “Bu dünyada hiçbir şey kalıcı değildir. Endişelendiğiniz, dert edindiğiniz şeyler bile” veya Buda’nın “Her merhaba bir vedanın başlangıcıdır, hayatta hiçbir şey kalıcı değildir”  ya da Mevlana’nın “Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güze l/ Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş! / Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…” demesi bundandır, bundan dolayıdır.  

Her şeyin bir zamanı, gökler altında her işin bir zamanı var: Doğmanın bir zamanı var, ölmenin bir zamanı var: Dikmenin zamanı var, sökmenin zamanı var: Öldürmenin zamanı var, şifa vermenin zamanı var: Yıkmanın zamanı var, yapmanın zamanı var: Ağlamanın zamanı var, gülmenin zamanı var: Yas tutmanın zamanı var, oynamanın zamanı var: Taş atmanın zamanı var, taş toplamanın zamanı var: Kucaklaşmanın zamanı var, kucaklaşmamanın zamanı var: Aramanın zamanı var, vazgeçmenin zamanı var:  Saklamanın zamanı var, atmanın zamanı var: Susmanın zamanı var, konuşmanın zamanı var: Sevmenin zamanı var, nefret etmenin zamanı var: Savaşın zamanı var, barışın zamanı var…”

Bu sözler, İsrail Kralı Dsvut’un oğlu Hazreti Süleyman’a ait.

Neden mi yazdım bu sözleri? Bu sözler, Steve Jobs’ın konuşmasındaki üçüncü mesaj olan “her şeye yeniden başlamak için düğmeye basmakla” ilgili de, onun için yazdım.

Nitekim Steve Jobs, konuşmasında bunu: “Kendinizde yeterli cesareti bulamadığınızda belki de doğru zaman şimdi değildir diye düşünebilirsiniz ama eğer işler yolunda gitmiyorsa ve gitmeyecekse kaçınılmaz sonu beklemenin de bir alemi de yoktur. Bu hususta, unutulmaması gereken şey, her yeni başlangıçta, başlangıç noktanız her neresi olursa olsun, bir önceki işinize oranla o yeni işe daha avantajlı başlıyor olmanızdır. Zira korkunun ecele faydası yok. Unutmayın, istifa mektubu cebinde olan bir insanın hayatta sırtı yere gelmez!” şeklinde ifade ediyor.

Yani demek istiyor ki, “işler doğru zamanda olmadığı için olmuyor demektir, bu durumda kaçınılmaz sonu, yani işten atılmayı beklemenin bir yararı yoktur. Basın istifayı ve işten ayrılın. Zira bu durumda doğru olan zaman, istifa etmek ve işten ayrılmak zamanıdır. İstenilmediğiniz yerde olmamak, durmamak, ayak altında dolaşmamak, ona buna paspas olmamak zamanıdır. Yeni bir başlangıç yapmak zamanıdır. Her yeni başlangıç yeni bir fırsattır Bunu yaptığınızda ve yeni bir işe başladığınızda, eskiye oranla daha avantajlı olursunuz, zira artık deneyim sahibisinizdir

Son birkaç söz. Bu sözleri de İngiliz şair Alfred Lord Tennyson söylüyor. Okuyalım:

 “Bir yarın düşleriz hep, bir türlü bugüne kavuşmayan. / Yeni bir gün düşleriz,  yeni bir gün başlamamışken bile. / Çağrıları duyarız, ama gerçekten önemsemeyiz asla. / Gelecek için umutlanırız / Ama gelecek bir plandan ibarettir yalnızca. / Bilgeliği düşleriz / Ama her gün uzaklaşırız yanından / Bir kurtarıcı gelmesi için yalvarırız / Ama bizim elimizdedir kurtulmak. / Ve biz hala uyuyoruz!”

Gelin dostlarım / Henüz vakit çok geç değil / Yeni bir dünya arayalım / Bunun için günbatımına dek uzanalım / Gücümüz yetmese de / Yeri göğü sarsmaya / Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe / Zaman ve kader bizi zayıflatsa da / İrademiz yeterlidir / Çabalamaya, aramaya, bulmaya / Ve asla pes etmemeye.

ANAYASA VE ANAYASACILIK ÜZERİNE BİR DENEME –

İktidar/Yeni Bir Toplum Analizi” isimli kitabının “İktidarın Yola Getirilmesi” başlıklı XVII. Bölümünde Bertrand Russell, Konfüçyüs ile ilgili şu anekdota yer verir: Thai Dağı’nın yanından geçerken, Konfüçyüs, bir mezarın başında acı acı ağlayan bir kadına rastlar. “Senin ağlaman acı üstüne acı çekenlerin ağlamasına benziyor” diyen Konfüçyüs, kadına neden ağladığını sorar. “Öyle” der kadın ve şöyle devam eder, “önce kocamın babasını bir kaplan öldürmüştü, sonra bir başka kaplan kocamı öldürdü, şimdi de oğlumu yine bir kaplan öldürdü.” Bunun üzerine Konfüçyüs, “O halde neden bu diyardan gitmiyorsun?” diye sorar. Kadın son derece kararlı ve bilinçli biçimde şu yanıtı verir: “Burada iktidar/hükümet baskısı yok da ondan.” Bunun üzerine Konfüçyüs şu yorumu yapar: “Unutmayın çocuklarım. Baskı yapan iktidarlar/hükümetler kaplanlardan daha dehşet vericidir.”

Dünya siyasi tarihi Konfüçyüs’ün bu tespitini doğrulayan pek çok örnekle doludur. Esasen “anayasa” dediğimiz kurumun icat edilmesinin nedeni de budur. Yani, kaplanlardan daha dehşet verici olan baskıcı iktidarların yola getirilmesi için “anayasa” denilen kuruma gereksinim duyulmuştur.

Devlet gücünün dizginlenmesi ve denetlenmesi için yararlanılabilecek teknikleri arama çabaları sonucunda doğan ve modernizmin ürünü olan anayasa kavramının özü, devlet iktidarının kurallarla sınırlanması ve bu yolla siyasal alanda keyfiliğin önlenmesi, diğer bir yaklaşımla birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacıyla siyasi iktidarın sınırlandırılması düşüncesine dayanır.

Locke ile başlayıp Montesquieu ile bugünkü biçimini alan “kuvvetler ayrılığı” ilkesi, iktidar temerküzünü önlemenin ve iktidarı sınırlandırmanın en etkili aracı olmakla, anayasacılığın da olmazsa olmazlarındandır. Öyle olduğu için 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16. maddesi “Hakların güvence altına alınmasını sağlamayan, kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsenmeyen toplumlar, asla bir anayasaya sahip değildirler” hükmünü içerir.

İnsan/birey merkezli değil, devlet merkezli olan, “güçlü devlet, güçlü yürütme” anlayışı üzerine kurulu bulunan ve bu anlayışa işlerlik kazandırmak için kuvvetler ayrılığı ilkesini değil de, onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan “kuvvetlerin işbirliği” ilkesini tercih eden ama daha sonra yapılan değişikliklerle bu özelliğini de yitiren ve sadece bir tek kişinin iradesine imkan veren bir düzenleme içeren mevcut anayasa, bu yönüyle anayasacılığın özüne aykırıdır. 

O nedenle ülkemizin, merkezine bireyi/insanı alan, demokrasimizin en önemli eksiklerinden olan demokratik ve hukuki meşruiyete sahip bir denetleme ve dengeleme mekanizması kuran, yani kuvvetler ayrılığını gerçekleştiren, birey hak ve özgürlüklerinin alanını genişleten yeni bir anayasaya gereksinimi vardır.

Anayasa özü ve işlevi itibariyle hukuki olmaktan daha çok siyasi alana ilişkin bir üst normdur. Bu normun her şeyden önce nötr, yani tarafsız olması, ideolojik olmaması gerekir. Marks’ın özlü deyimi ile bir ‘iktidar tezahürü’ olan ideoloji, aynı zamanda ‘hakikat tekeli’ iddiasında olan ve hemen her şeyi kapsayan siyasi bir inanç sistemidir.

Oysa ki, demokrasilerde hiç kimse hakikat tekeline sahip olmadığı gibi, herkesin kabul etmek zorunda olduğu bir ideoloji de yoktur. Dolayısıyla demokratik toplumlarda, çoğu ayrı ve farklı siyasi görüşlere sahip olan yurttaşların tamamı için tek bir ideoloji üzerine kurulu bir anayasa olamaz. Anayasa, tüm yurttaşlar için ortak bir siyasi ve hukuki mutabakat metni olmakla, siyasal/ideolojik yönden nötr olmak durumundadır.

O nedenle bir anayasanın, Sartori’nin de savunduğu “faydacı anayasa/çerçeve anayasa” olması, yani herhangi bir ideolojik tercihi yansıtmayan, siyasal/ideolojik yönden nötr olan, toplumun bütün sosyo-politik güçlerinin, iktidar sürecinin tanımlanan mekanizmalarına riayet ettiği, var olan kurumlarından yararlandığı, bu kurumların birbirleriyle rekabet edebilecekleri bir zemini kurduğu, siyasal sürecin sadece genel kurallarını düzenleyen bir anayasa olması ve aynı zamanda kısa olması gerekir.

Anayasanın, faydacı/çerçeve anayasa anlayışına uygun olarak, maddi anlamda hukuk kurallarından, diğer bir deyişle hukuki ilişkileri belirleyen ve değiştiren kurallardan oluşan bir anayasa olmaması; aksine maddi hukuk kurallarına yer vermeyen, sadece iktidar sürecinin işleyişiyle ilgili usuli kuralları düzenleyen ve dolayısıyla değişen ülke ve dünya koşullarına kolaylıkla uyarlanabilen şekli/usuli bir anayasa olması gerekir.

Günümüzün liberal/anayasal demokrasi anlayışının önemli özelliklerinden birisi katılımcılıktır. Katılımcılık, sadece isteyenin istediği siyasi partiye üye olması, seçmenlerin çoğunluğunun seçime katılması, oy kullanması, Meclis’te temsil edilmesi değildir. Hem bunlar, hem de sivil toplum kuruluşlarının/hükümet dışı kuruluşların, meslek kuruluşlarının, toplumun örgütlü diğer kesimlerinin kendilerini ilgilendiren, üzerinde uzmanlıkları, deneyimleri ve söyleyecek sözleri olan konularla ilgili yasaların hazırlanmasına eylemli ve etkili biçimde katılmaları demektir. O nedenle anayasanın siyasete en büyük oranda katılımı öngören günümüzün participator democracy/katılımcı demokrasi anlayışına uygun olması gerekir.

Savunma, iddia ve hükümle birlikte yargın kurucu unsurudur. Bu husus gözetilerek savunmanın ve onun örgütü olan baroların anayasada yargı bölümünde düzenlenmesi gerekir.

Hakimler Savcılar Kurulu’nun, anayasadaki kooptasyondan, yani kapalı bir kast sistemi üzerine kurulu olan yapıdan kurtulması, çoğulcu bir yapıya kavuşturulması, bu bağlamda ve öncelikle Adalet Bakanı ile Müsteşarının bu kuruldan çıkarılması ve bu suretle yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının yeniden tahkim edilmesi gerekir.

Anayasanın dilinin açık, anlaşılır, teknik deyimlerden olabildiğince arınmış, sadece anayasa uzmanları ve yüksek mahkeme yargıçları tarafından değil, sıradan vatandaşlarca da okunup anlaşılabilir içerikte ve yalınlıkta olması, gereksinim duyulduğunda anayasal sistem içinde değiştirilmesine izin vermeyecek derecede katı olmaması gerekir.

Anayasanın, 1982 Anayasası ve sonrasında yapılan değişikliklerle iyice katılaştırılan devletin pastoral ve yönlendirici iktidarına son vermesi, bilge Çetin Altan’ın nitelemesiyle devleti ‘teknik devlet’, yani vatandaşın günlük yaşantısını kolaylaştıran ve güzelleştiren devlet, diğer bir deyişle bir ‘hizmet organizasyonu’ olarak örgütlemesi ve onun memurunu da ‘halkın hizmetkarı’ yapması gerekir.        

Anayasanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri olan ve biri birinden soyutlanması mümkün olmayan, aksine bir bütün oluşturan üniter, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerini benimseyen; insan haklarını korumayı temel hedef olarak gören ve bunu güvence altına alan; hakları ve özgürlükleri kısıtlayan, kullanılmasını engelleyen değil, hakları ve özgülükleri çoğaltan ve kullanılmasının önündeki engelleri kaldıran; demokrasi ve hukuk devleti konularında evrensel standartları yakalayan bir anayasa olması gerekir. 

Merkeziyetçi, hiyerarşik ve baskıcı 12 Eylül anlayışına ve ruhuna uygun olarak oluşturulan ve 39 yıllık uygulama süreci içinde görevini büyük ölçüde bu anlayışa ve ruha uygun biçimde yerine getiren Yüksek Öğretim Kurumu’nun, anayasada, yüksek öğretimle ilgili olarak sadece standart koyan, koyduğu standartları izleyen ve yüksek öğretim kurumlarının uygulamaları arasında birlik ve eşgüdüm sağlayan bir yapıya dönüştürülmesi ve böylece üniversite ve yüksek okulların idari, mali ve bilimsel yönden özerk olmaları sağlanmalıdır.

Anayasa yapım sürecinde dikkate alınması gereken  son bir söz, onu da Sartori söylüyor: “On Sekizinci ve On Dokuzuncu yüzyıl anayasa-yapıcıları anayasacılığın nihai amacını, telos’unu doğru anladıkları için onların anayasaları, anayasaların nasıl işleyeceği ve işlemesi gerektiği yolunda – sonuçsalcı bir vurgulamayla – yapılmıştı. Dolayısıyla bu anayasa-yapıcıları, doğal mühendislerdi. Ancak hukuki pozitivizm ve analitik hukuk bilimi, özellikle Avrupa ve Latin Amerika’da, tek kaygıları ve eğilimleri bir hukuk evreninin tümdengelimsel tutarlılığı olan anayasa hukukçusu kuşaklarını yetiştirdi. Onlara göre bir anayasa, aralarında sıkı ilişkiler bulunan bir direktifler, emirler ve yasaklar sisteminden başka bir şey olmadığı gibi, bütün diğer düşünceler hukuk dışı olmakla, bunların üzerinde durulmaması gerekir. Oysa gerçek şudur ki, hiçbir örgüt, uygun bir özendiriciler yapısı olmadan salt yasaklarla işleyemez; bu iktidar ve iktidarın örgütlendirilişi bakımından tümüyle doğrudur; çünkü burada yasakların kendi kendine yöneltildiği ve dolayısıyla emir ve yasakların kolayca eğilip büküldüğü veya göz ardı edildiği bir noktaya geliyoruz. Bu da, şu noktayı vurguluyor ki, devletin örgütlendirilmesi bütün diğer örgütlerden çok, bir ödüller ve cezalar, iyi özendiriciler ve korkutucu caydırıcılar yapısıyla ayakta tutulmak zorundadır. Öyleyse şu notla bitireyim: Anayasaların özendiricilerce izlendiği ve özendiricilerce desteklendiği düşüncesinden ne kadar uzaklaşırsak, anayasa yapımının mühendisliğe benzer bir görev olduğunu o kadar hatırlamak zorundayız. Yüzyıl önce anayasa mühendisliğinden söz etmek, lafı fazla uzatmak olurdu; ama bugün ondan söz etmek, unutmakta olduğumuz bir şeyi kendimize hatırlatmak demektir.

ESKİ TÜRKİYE’DE HAKİMLER VARDI, YENİ TÜRKİYE’DE SIFATI HAKİM OLANLAR VAR!

Sene 1984 veya 1985 yılıydı. Adli Tatil zamanıydı. Ofisimin telefonu çaldı. Açtım. Telefondaki ses “Ben Yargıtay 9.Ceza Dairesi Başkanı Aydın Saraçoğlu’yum” dedi ve sonra şunları söyledi: “Avukat Bey, ben nöbetçi Ceza Dairesi Başkanıyım. …Ceza Dairesi’nde tutuklu olan müvekkiliniz …’in bir dosyası var. Dosyayı bizzat inceledim ve raportöre de incelettirdim. Yerel mahkeme kararı yanlış. Müvekkiliniz haksız yere içeride yatıyor. Ancak incelemenin duruşmalı yapılmasını talep etmişsiniz. Eğer duruşma isteğinden vazgeçerseniz, dosyayı hemen ele alıp karara bağlayabiliriz. Duruşma isteğinden vazgeçmezseniz, dosyanızın incelenmesi Adli Tatil sonrasına kalır” dedi.

Gösterdiği duyarlılık için kendisine teşekkür ettim. Hemen ertesi gün Yargıtay’a gittim. Duruşma talebinden vazgeçtim. Dosya incelendi ve müvekkilim telgrafla tahliye edildi.

Eski Türkiye’de hakimler vardı yani. Kendinden emin, duyarlı, vicdanlı, adil hakimler vardı. Bu hakimlerin çok büyük bir kısmı Mecelle’nin 1792.maddesinde vasıfları: “Hâkim; hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn olmalıdır” şeklinde ifade edilen hakim gibi hakimlerdi.

Ne yazık ki onlar, beyaz atlarına bindiler ve gittiler.

Yeni Türkiye’de de hakimler var. Kuşkusuz içlerinde görevlerini hakkıyla yapan, kendinden emin, vicdanlı, duyarlı adil olanlar da var. Ama kendisinden emin olmayan, emin olmadığı için gölgesinden korkan, taraf avukatları ile konuşmaktan, onları dinlemekten imtina eden ve çoğu zaman avukatlara, hem duruşmalarda, hem de duruşma dışındaki ilişkilerinde nezaketsiz davranan, empati yapma yeteneğinden yoksun olan, talimatla karar veren, dosyasına hakim olmayan, duruşmalara hazırlıksız çıkan, duyarsız hakimler de var.

Herhalde bu şekilde hareket edenlere hakim dememek, bunları sıfatları hakim olan ama “hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn” olmayan hakimler olarak isimlendirmek gerekir.

Nereden mi aklıma geldi de yazdım bunları. Aslında bütün bunlar hep aklımdaydı. Ara sıra da olsa Adliyeye gittiğimde tanık olduğum, meslektaşlarımın anlattıklarıyla bilgi sahibi olduğum, yargı adına, adalet adına, ülkem adına üzüldüğüm olaylardı bunlar.

Ama dün görüşmek istediği bir hakim tarafından görüşme isteği nezaketsiz bir şekilde reddedilen bir meslektaşımın, üzülerek anlattığı yaşadığı bu olay üzerine, bunları yazmaya kendimi mecbur hissettiğim için yazdım bunları.

Bu değerli meslektaşımın üzüntüsünü paylaşmak amacıyla, bu yazının başında anlattığım rahmetli Aydın Saraçoğlu’nun davranışını anlattım kendisine ve sonra  Montesquie’nün, ‘Lettress Persanes’ isimli eserinin kahramanı olan hakimin, “Avukatlar bizim için canlı kitaplardır. Görevleri bizi, aydınlatmaktır.” deyişini naklettim.

Sonra Napolyon’a suikasttan sanık olan Moreau’nun avukatı Bonnet’in, yargılama aşamasında hakime “Ben, konvansiyona iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kafamı. Birincisini dinledikten sonra, ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz.’ demesini anlattım.

Son bir söz. Onu da Cenap Şahabettin söylüyor: “Nezaket, ister iskarpin giysin, isterse çarık, bastığı yeri çamurlamaz.