GİAMBATTİSTA VİCO’NUN TARİHİ ANLAYIŞI VE ONUN BU ANLAYIŞININ KARTİZYEN İLKEYE OLAN KARŞITLIĞI –

1668 – 1744 yılları arasında yaşayan ve bizim buralarda çok fazla tanınmayan ve bilinmeyen Giambattista Vico, ünlü bir İtalyan siyaset felsefecisi, tarihçisi ve hukukçusudur. Özgün bir tarih anlayışı geliştirmiş olan Vico, bilgi ve tarih konusundaki araştırmalarıyla zamanına göre oldukça marjinal fikirler ortaya koymuştur.

Marks’ı ve Hegel’i de etkileyen, tarihin döngüleri incelenirken her bir çağın kendi öznel koşulları içerisinde ele alınması gerektiğini ifade eden Vico, uzmanların tespit ve ifadelerine göre, kendi teorik düşünüş geleneğinin köklerini büyük ölçüde İbn-i Haldun’dan almıştır.

1935-2003 yılları arasında yaşayan, sağlığında Filistin’in en büyük destekçisi ve savunucusu olan, oryantalizme yönelik eleştirileriyle tanınan, Filistin asıllı Amerikalı edebiyat profesörü, aktivist, ve teorisyen Edward W.Said’e ve onun 1993 yılındaki Raith Konferansları’nda yaptığı konuşmalarından derlediği “Entelektüel, Sürgün, Marjinal, Yabancı” isimli sıra dışı kitabında yazdığını göre: “Toplumsal gerçekliği anlamanın doğru yolu onu, her zaman son derece mütevazı ortamlarda tespit edebilen bir başlangıç noktasından doğan bir süreç olarak anlamaktır. Yetişkin insan nasıl yarım yamalak konuşan çocuktan geliyorsa, şeylerin de belirli başlangıçlardan evrimleştiği anlamına gelir bu.”     

Said’in kahramanları arasında yer alan ve ona göre 18.Yüzyıl İtalyası’sının sıra dışı entelektüellerinden olan Vico’yu daha yakından tanımak, onun tarih konusundaki görüşünü ve yaklaşımını, bu bağlamda, Kartezyen karşıtlığını daha iyi anlamak ve bilmek için İngiliz tarihçi R.G.Collingwood tarafından yazılan ve Türkçeye benim çevirdiğim ve Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan “The Idea of History/Tarih Düşüncesi” isimli kitabın ilgili bölümünü aşağıda sunuyorum.

İyi Okumalar!

§ 7. Kartezyen Karşıtlık: (i) Vico

Bu saldırıyı yapanların ilki 18. yüzyılın başlarında Napoli’de çalışmakta olan Vico’ydu. Vico’nun eserlerinde dikkat çeken husus, ilk olarak Bacon’un bilimsel tespitleri formüle ettiği tarihsel metodun ilkelerini onun formüle etmesiydi. Bunun nedeni, Vico’nun eğitimli ve parlak bir tarihçi olmasıydı. Bu yapıcı çalışmayı yürüttüğü sırada Vico, kendisini Kartezyen felsefesi (çn: Ünlü Fransız filozof Descartes’ın kendine özgü olarak geliştirdiği bir bilgi felsefesi görüşü olan bu ilke ve sistem, her türlü bilgiden şüphe duyarak bütün yanılgılardan kurtulup sağlam bir temelde en doğru ve kesin bilgiye ulaşmayı amaçlamaktadır)  ile karşı karşıya kaldığı bir polemik ortamında buldu. Vico, matematiksel bilginin geçerliliğine karşı çıkmamış, ancak başka hiçbir tür bilginin mümkün olmadığını ifade ederek Kartezyen bilgi teorisine karşı çıkmıştır. Dolayısıyla, Vico, Kartezyen ilkesinin hakikat kriterinin açık ve farklı olduğuna ilişkin görüşüne karşı saldırıya geçti. Aslında o bunun, sadece sübjektif veya psikolojik bir kriter olduğuna işaret etmişti. Ben fikirlerimin hakikat olmasına değil, sadece inandığım şeyleri doğruladığında açık ve farklı olduğu olgusuna inanırım diyen Vico, bunu söylerken, inanç hiçbir şey değildir, sadece algılarımızın canlılığıdır diyen Hume ile esasen aynı fikirdeydi. Vico, ‘herhangi bir fikir yanlış da olsa, bizi kendi kanıtlarıyla görünüşte ikna edebilir ve hiçbir şey, inançlarımızın, aslında sofistike argümanla erişilen temelsiz kurgular olduklarını açıkça görmekten daha kolay değildir’ der, bu, Hume ile aynı olan bir görüşün bir kez daha ifade edilmesidir. Bu konuda bizim ihtiyacımız olan husus, Vico’nun bilinebilecek olanı yapılamayacak olandan ayırt edebilecek bir ilkeyle uğraştığı hususudur. Bu insan bilgisinin zorunlu sınırları üzerine olan bir doktrindir. Bu, elbette, ‘eleştirel ampirizm,  Kartezyenizme yönelik bir diğer ana saldırı için bir başlangıç noktası sağlar’ diyen Locke ile Vico’yu aynı çizgide buluşturur.

Vico bu ilkeyi verum et factum convertuntur/hakikat ve olgu birbirine dönüştürülür doktrininde bulur: bu, bir şeyi gerçekten bilme, onu sadece algılamanın aksine anlayabilmenin koşulu ve bunu bilenin kendisinin yapması demektir. Bu ilkeye göre, doğayı sadece Tanrı kavrayabilir, ancak matematiği insan kavrayabilir, çünkü matematiksel düşüncenin nesneleri, matematikçinin inşa ettiği kurgular veya hipotezlerdir. Herhangi bir matematiksel düşünme, ister ABC bir üçgen olsun, isterse AB = AC olsun, bir fiat ile yani bir emirle/izinle başlar:. Bu matematikçinin bir iradeyle üçgeni yapması nedeniyledir, çünkü bu, matematikçinin bunun gerçek bilgisine sahip olabilmesinin factum’u, yani bir olgusudur/vakıasıdır. Bu, sözcüğün olağan anlamıyla ‘idealizm’ değildir. Zira üçgenin varlığı, onun bilinmesine bağlı olmadığı gibi, şeyleri bilmek onları yaratmak da değildir; aksine, daha önce yaratılmadığı sürece hiçbir şey bilinemeyeceği gibi, bir zihnin bir şeyi bilip bilemeyeceği de o şeyin nasıl yaratıldığına bağlıdır.

Verum-factum, yani doğru olgu, gerçek delil ilkesinden, insan zihninin kesin olarak yaptığı bir şey olan tarihin, özellikle insan bilgisinin bir nesnesi olmaya uygun olduğu sonucu çıkar. Vico, tarihi süreci, insanların dil, gelenek, hukuk, hükümet, vb. gibi sistemleri kurduğu bir süreç olarak görür, yani Vico tarihi, insan toplumlarının ve kurumlarının doğuşunun ve gelişiminin tarihi olarak düşünür. Burada ilk kez tarihin konusunun ne olduğuna ilişkin olarak tamamen modern bir düşünceye ulaşırız. Bu düşüncede, Orta Çağ’da olduğu gibi izole edilen eylemler ile onları bir arada tutan ilahi plan arasında izole edilen bir muhalif tez yoktur. Öte yandan, bu düşüncede, ilkel insanın (Vico’nun özellikle ilgilendiği) başlattığı gelişmelerin ne olacağını önceden gördüğü hususunda hiçbir ima da yoktur. Zira tarihin planı tamamen insani bir plandır. Yine bu plan kendi tedrici gerçekleşmesini, gerçekleştirilmemiş bir niyet şeklinde önceden var olan bir plan da değildir. Platon, Tanrısını dünyanın ideal bir modeli üzerinde şekillendirirken insan toplumunu şekillendiren, sadece demiurge’dir, (çn: birçok kültürde görülen Dünya’yı oluşturan ilaha eski Yunan geleneğinde verilen ad ve Plato’nun felsefesinde dünyayı yaratan etmen, yani kainatın yaratıcısı) yani evrenin yaratıcıdır. Tanrı’nın kendisi gibi, o da, kendi tarihsel gelişiminin kurumsal çalışmasında, hem biçim, hem de bir madde olarak bir arada var olan gerçek bir yaratıcıdır. O nedenle, İnsan toplumunun dokusu, insan tarafından hiçbir şeyden yaratılır ve buna bağlı olarak bu, insan zihninde olduğu gibi bu kumaşın her detayını bilen bir insan factum’u, yani insan olgusudur.

Vico bize burada, hukuk ve dil gibi tarihin uzun ve verimli araştırmalarının sonuçlarını vermektedir. O, bu araştırmaları ile Descartes’ın matematiksel ve fiziksel araştırmanın sonuçlarına atfettiği kadar kesin bilgi verebileceğini tespit etmiştir. Vico bu bilginin ortaya çıkış şeklini, geçmişte bunların insanlar tarafından yaratıldığı süreci tarihçinin kendi zihninde yeniden inşa edebileceğini söyleyerek ifade eder. Tarihçinin çalışmasıyla ortaya koyduğu nesne ile zihni arasında önceden belirlenmiş bir uyum vardır. Ancak bu Leibniz’in yaklaşımından farklı olarak, önceden oluşturulmuş bir uyum  mucizesine dayanmaz – tarihçiyi üzerinde çalıştığı insanlarla birleştiren ortak insan doğasına dayanır.

Tarihe karşı bu yeni yaklaşım fazlasıyla Kartezyen karşıtıdır, çünkü Kartezyen sisteminin bütün yapısı, tarih dünyasında ortaya çıkmayan bir sorunla belirleniyordu ve bu düşünceler ile şeyler arasındaki sorun bir şüphecilik sorunuydu. Doğa bilimleri metoduna ilişkin araştırmalarını Fransa’da hüküm süren şüpheci bakış açısıyla başlatan Descartes, maddi dünya olarak gerçekten bir şeyin olduğundan emin olmak zorundaydı.  Vico’nun düşündüğü tarih için böyle bir sorun olamazdı. Şüpheli bir bakış açısı onun için imkansızdı. Vico’ya göre tarih, geçmişle, geçmiş olarak ilgilenmez. Tarih ilk etapta, içinde yaşadığımız toplumun yapısıyla, çevremizdeki insanlarla paylaştığımız usullerle ve örf ve adetlerle ilgilidir. Bunları incelemek için bunların gerçekten var olup olmadıklarını sormamıza gerek yoktur. Esasen böyle bir soru anlamsızdır. Descartes ateşe bakıyor ve kendisine, kendi düşüncesine ilave olarak gerçek bir yangın olup olmadığını soruyordu. Vico için, kendi zamanının İtalyan dili gibi bir şeye bakarken, buna paralel bir soru ortaya çıkmazdı. Böyle bir tarihsel hakikat düşüncesi ile hakikatin kendisi arasındaki ayrım anlamsızdı. Zira İtalyan dili, onu kullanan insanların tam olarak düşündüğü şeydir. Tarihçi için, insanın bakış açısı nihaidir. Tanrı’nın İtalyan dili hakkında ne düşündüğü sorusu, tarihçi için bilinen ve cevaplandırılmasına gerek olmayan bir sorudur. Zira ona göre bu, insanın kendi içinde olan şeyi aramasının nafile olması kadar anlamsızdır. Descartes, kendisinin ahlaki meseleler kuralının, içinde yaşadığı ülkenin yasalarını ve kurumlarını kabul ettiğini ve kendi davranışlarını çevresinde yaygın olarak bulduğu en iyi düşüncelere göre yönettiğini söylemek suretiyle kısmen bunu uygun bulmuş ve o nedenle, bireyin bu şeyleri kendisi için a priori/önsel olarak inşa edemeyeceğini, ancak bunları içinde yaşadığı topluma ait tarihsel hakikatler olarak tanıması gerektiğini kabul etmiştir.1 Descartes’ın metafizik bir temele dayalı olan kendi davranış sistemini inşa etmek için bunun zamanının gelebileceğini umut ettiği ve bu kuralları sadece geçici olarak benimsediği doğrudur; ama o zaman hiç gelmemiştir, olayın doğasına göre bu zaman asla gelemezdi de. Descartes’ın umudu, a priori/önsel spekülasyonun olanakları hakkında sahip olduğu ve savunduğu abartılı görüşlerin sadece bir örneğidir. Tarih, düşünceler ve olgular/vakıalar hakkındaki soruların birbirlerinden ayırt edilemediği bir tür bilgidir. Descartes’ın felsefesinin içerdiği nokta da, bu iki tür soruyu ayırt etmekten ibarettir.

Vico’nun tarih anlayışı felsefi olarak doğrulanabilir bir bilgi biçimi olarak algılanmakla birlikte, bu daha geniş bir gelişme kapasitesine sahip bir tarihsel bilgi anlayışını ortaya çıkarmıştır. Bir zamanlar tarihçiler, tarihsel bilginin genel olarak nasıl mümkün olduğu sorusunu cevaplandırmaya çalışırlarken, Vico, tarihsel problemlerin çözümüne geçebilmiştir. Bu, açık bir tarihsel metot anlayışı oluşturarak ve buna itaat eden kurallar ortaya koyarak yapılır. Vico uzak ve belirsiz dönemlerin tarihi olarak adlandırdığı şeyle, yani tarihsel bilginin genişletilmesiyle özel olarak ilgilenmiştir, nitekim bu konudaki belirli metot kurallarını o ortaya koymuştur.

Birincisi, Vico, tarihin belirli dönemlerinin genel bir karaktere sahip olduğunu, başka dönemlerde yeniden ortaya çıkan her ayrıntıyı bunların renklendirdiğini, böylece iki farklı dönemin aynı genel karaktere sahip olabileceğini ve birinden diğerine analog olarak tartışmanın mümkün olduğunu belirlemiştir. Vico, Yunan tarihinin Homeros dönemi ile birlikte her ikisini de kahramanlık dönemlerinin jenerik adıyla isimlendirdiğimiz Avrupa Ortaçağı arasındaki genel benzerliği ortaya koymuur. Bunların ortak özellikleri savaşçı-aristokrasiye sahip bir hükümet, bir tarım ekonomisi, bir balad edebiyatı, kişisel yetenek ve sadakat fikrine dayanan bir ahlak vb. şeylerdir. Homeros’un Homerik dönem hakkında bize anlattıklarından daha fazlasını öğrenmek için, bizim Avrupa Ortaçağı’nı incelememiz ve daha sonra oradan öğrendiklerimizi erken dönem Yunanistan’ına ne kadar uygulayabileceğimizi görmemiz gerekir.

Vico, bize ikinci olarak, bu benzer dönemlerin aynı sırayla tekrarlanma eğilimi taşıdığını göstermiştir. Her kahramanlık dönemini, düşüncenin hayal gücüne, nesrin şiire, sanayinin tarıma ve barışa dayalı bir ahlakın savaşa dayalı bir ahlaka üstün geldiği bir klasik dönem izler. Bunu sırayla yeni bir barbarlığa ama hayal gücü döneminin kahramanlık barbarlığından oldukça farklı bir barbarlığa doğru bir gerileme takip eder. Bu Vico’nun isimlendirmesiyle, hala düşüncenin yönettiği bir düşünce barbarlığıdır, ancak bu düşünce yaratıcı gücünü tüketmiş ve sadece anlamsız yapay ve bilgiçlik ayrımlarından oluşan ağlar inşa etmiştir. Vico bazen kendi döngüsünü şu şekilde ortaya koyar: birincisi, tarihin yol gösterici ilkesi kaba kuvvettir; daha sonra yiğitlik veya kahramanlık gücü gelir; sonra cesur adalet; sonra parlak özgünlük; sonra yaratıcı düşünme; son olarak da yaratılmış olanı yok eden bir çeşit mirasyedilik ve savurganlık gelir. Ancak, Vico, sayısız istisnaları olan bu tür bir şemanın kabul edilemeyecek kadar katı olduğunun farkındadır.

Üçüncüsü, bu döngüsel hareket, tarihin sabit evrelerinin döngüsü içinde dönüp durduğu bir rotasyon değildir; bu bir daire değil, bir spiraldir; çünkü tarih asla kendini tekrarlamaz, her yeni evre sadece daha önce olanlardan farklı bir biçimde gelir. Bu yüzden Ortaçağ Hristiyan barbarlığı, Homerik çağın pagan barbarlığından, kendisini Hıristiyan zihninin gözle görülür ayırt edici bir ifadesi yapan her şeyden farklıdır. Tarih her zaman yenilikler yaratır, o nedenle, döngüsel yasa bizim geleceği tahmin etmemize izin vermez, bu da Vico’nun bu döngüyü kullanmasını, tarihi tam bir döngüsel hareket olarak gören eski Greko-Romen/Yunan-Roma düşüncelerinden kesin olarak ayrırır (örneğin Platon, Polybius ve Machiavelli ve Campanella gibi Rönesans tarihçilerinde bulunan düşüncelerden) ve onu daha önce esas önemini ifade ettiğim ilkeye, yani tarihçinin vahiyle haber verme ilkesine asla taşımaz.

Vico daha sonra, tarihçilerin her zaman mutlak önyargıyla karşı oldukları için kendilerinin korumaları gereken Bacon’un Novum Organum/Yeni Organ (Bacon bu eserinde eski syllogism/kıyaslama yollarından daha üstün olduğuna inandığı yeni bir mantık sistemini detaylandırır) adlı eserindeki ‘idoller‘ gibi savunduklarını sıralamaya devam eder. Bu hata kaynaklarından beşini seçerek ayırır:

1. Antik çağ hakkındaki muhteşem görüşler, diğer bir deyişle, tarihçinin üzerinde çalıştığı dönemin zenginliğini, gücünü, ihtişamını vb. hususlar lehine abartıcı önyargılardır. Vico’nun burada olumsuz ifade ettiği ilke, geçmiş dönem tarihini incelemeye değer kılan ilkenin, kendi başına elde ettiği başarıların gerçek değeri değil, tarihin genel seyri ile ilişkili olmasıdır. Bu konudaki önyargı gerçeğe son derece uygundur. Örneğin, Roma’daki taşra uygarlığı ile ilgilenen insanların (arkeolojik bulgularla kanıtladığım gibi) ben Roma Londra’sının sadece 10.000-15.000 nüfusu olduğuna inanma konusunda güçlü bir isteksizlik yaşadıklarını düşünüyorum. Zira bunlar eski çağ hakkındaki muhteşem görüşler olmakla, onlar bu nüfusun 50.000-100.000 kişi olduğuna inanacaklardır.

2. Ulusların kendini beğenmişliği. Kendi geçmiş tarihi ile uğraşan her ulus, onu en uygun renklerle boyamaktan yana bir önyargıya sahiptir. İngilizler, İngilizler tarafından İngilizler için yazılan tarih konusunda, İngiltere’nin askeri başarısızlıklarının ve benzeri şeylerin ayrıntısıyla ilgilenmezler.

3. Öğrenilen kendini beğenmişlik. Bu, Vico’nun yorumladığı gibi, tarihçinin özel bir önyargısı şeklini alır, bu da, tarihçinin hakkında düşündüğü insanların bilgin, öğrenci ve genel olarak kendisine dönük zekası olan insanlar olmaları yönünden, bu insanların kendisi gibi olduğunu varsaymasına neden olan özel bir önyargı şeklidir. Akademik zihin, ilgilendiği kişilerin de akademik kişiler olması gerektiğini düşünür. Aslında Vico, tarihteki en etkili insanların en azından akademik zihinli olanlar olduğunu savunmuştur. Tarihsel büyüklük ve tefekkür sahibi akıl çok nadir olarak birleştirilir. Tarihçilerin kendi hayatını yöneten değerlerinin ölçeği, onun başka karakterlerinin hayatlarını yöneten karakterlerden çok farklıdır. 

4. Kaynakların yanılgısı veya Vico’nun ulusların skolastik halefiyeti olarak adlandırdığı şey. Bu hata Vico’nun yorumladığı gibi, iki ülke benzer bir düşünceye veya kuruma sahip olduğunda, birinin diğerinden öğrenmiş olması gerektiğini düşünmektir. Bu, insan zihninin düşünceleri öğrenmeden, kendi başına yeniden keşfedebilen özgür yaratıcı gücünün, diğerini reddetmeye dayandığını gösterir. Vico, tarihçileri bu yanlışlığa karşı uyarmakta son derece haklıdır. Aslında, Çin’in Japonya’ya, Yunanistan Roma’ya, Roma Galyası’na ve benzerlerine bir şeyler öğretmiş olması gibi, bir ulusun diğerine bir şeyler öğrettiğinin kesin olduğu yerlerde bile, öğrenen her zaman diğerinin öğretmesi gereken şeyleri değil, sadece önceki tarihsel gelişimin onu hazırladığı dersleri öğrenir.

5. Son olarak, kadim insanların kendilerine daha yakın olan zamanlar hakkında, bizlerden daha bilgili olduğunu düşünme önyargısının olması.  Aslında, Vico’ya ait olmayan bir örnek alırsak, Kral Alfred’in zamanının bilginleri, Anglo-Sakson kökenleri hakkında bizden çok daha az şey biliyorlardı. Vico’nun bu önyargıya karşı uyarısı büyük önem taşır, çünkü bu olmadığı, ne olursa olsun bir gelenekten çıkarmadığı geçmiş bir zamanın resmini bilimsel metotlarla yeniden inşa edebilmesinin ilkesi haline gelir. Bu Bacon’un tarihin hafızaya dayandığını veya başka bir ifadeyle otoritelerin açıklamalarına dayandığını ileri sürmesinin açık bir inkarıdır.

Vico, negatif uyarılarla yetinmez; o, tarihçinin sadece otoritelerin ifadelerine güvenebilmelerini aşan belirli metotları göstererek yoluna pozitif bir şekilde devam eder. Onun buradaki gözlemleri, bugünün tarihçisi için basmakalıp gözlemlerdir, ancak bunlar onun zamanında devrim niteliğinde olan gözlemlerdir.

I. Vico, dilbilimsel çalışmanın tarihe nasıl ışık tutabileceğini gösterir. Etimoloji, dil ortaya çıkarken bir halkın nasıl bir yaşam sürdüğünü gösterebilir. Tarihçi, incelediği halkın zihinsel yaşamının ve düşüncelerinin yeniden yapılandırılmasını amaçlar. Zira halkın kelime dağarcıkları düşünce dağarcıklarının ne olduğunu gösterir. Onlar yeni bir düşünceyi ifade etmek istediklerinde, onların eski bir kelimeyi mecazi olarak yeni bir anlamda kullanma biçimleri, yeni düşünce ortaya çıkmadan önce onların düşünce dağarcıklarının ne olduğunu ortaya koyar. Böylece, intellegere/anlamak ve disserere/inandırmak gibi Latince kelimeler, Romalıların anlama ve inceleme/tartışma için kelimelere ihtiyaç duyduklarında, hasat etme ve tohum ekme gibi tarımsal sözcükleri nasıl ödünç aldıklarını gösterir.

2. Vico, mitolojiyi de benzer şekilde kullanır. İlkel dinin tanrıları, onları icat eden halkın sosyal yapısını ifade etmenin yarı şiirsel bir yolunu temsil eder. Dolayısıyla, Vico, Greko-Romen/Yunan-Roma mitolojisinde, eskilerin evsel, ekonomik ve politik yaşamının temsil edilmesini görür. Bu efsaneler, kendisine dönük mütefekkir hukuk ve ahlak kuralları halinde ifade edilebilecek şeylerin kendi kendine ifade edilmesidir.

3. Vico, geleneği kullanmanın yeni bir metodunu (yeniliği bize tuhaf görünse de) ortaya koyar. Bu, geleneği edebi bir gerçeklik şeklinde alarak değil, kırılma indisini bir dereceye kadar tanımlayabileceğimiz bir ortam aracılığıyla, çarpıtılmış gerçeklerin karışık bir hatırası olarak alınmasını önerir. Bütün gelenekler doğrudur, ancak bunların hiçbirisi demek istediği şeyi demek istemez. Onların ne demek istediklerini keşfetmek için ne tür insanların onları icat ettiğini ve o çeşit insanların böyle bir şey demekle ne demek istemiş olduklarını bilmemiz gerekir.

4. Bu yeniden yorumlamanın anahtarını bulmak için, belirli bir gelişme aşamasındaki zihinlerin aynı tür ürünleri yaratma eğiliminde olduklarını hatırlamamız gerekir. Vahşiler her zaman ve her yerde vahşidir. Modern vahşileri inceleyerek, kadim vahşilerin nasıl olduklarını öğrenebiliriz ve böylece en eski antik tarihin olgularını gizleyen vahşi mitleri ve efsaneleri nasıl yorumlayacağımızı öğreniriz. Çocuklar da bir çeşit yabandır, o nedenle çocukların korku masalları bize bu konuda yardımcı olabilir. Modern köylüler düşünmeyen ve hayal eden kişilerdir, onların düşünceleri de ilkel toplumun düşüncelerine ışık tutar vb.

Özetle: Vico iki şey yapmıştır. İlk olarak, on yedinci yüzyıl sonu tarihçiler tarafından gerçekleştirilen eleştirel metottaki ilerlemeyi sonuna kadar kullanarak tarihsel düşünceyi yazılı otoritelere bağımlılıktan kurtarmış, gerçekten özgün, bağımsız ve bilimsel analizlerle tamamen unutulmuş olan hakikatleri yeniden elde edilebilir hale getirmiş, bu suretle bunların eleştirel olabileceği gibi yaratıcı da olabileceğini göstererek bu süreci daha ileri bir aşamaya taşımıştır. İkincisi, tarihsel olarak örtük olan felsefi ilkeleri ve kavramları kendi tarihsel çalışmasında geliştirmiş, bunu Kartezyenizm felsefesinin bilimsel ve metafizik karşıtı saldırısını ortaya koyacak bir noktaya getirmiş, bilgi teorisini hakim felsefi inancın sığlığından ve soyutluğundan kurtarmak için daha geniş bir temel geliştirmiştir. O, aslında çok fazla bir etkiye sahip olmak konusunda kendi zamanının çok ilerisindedir. İki kuşak sonra Alman düşüncesi, on sekizinci yüzyıl sonunda Almanya’da yapılan tarihi çalışmaların görkemli bir şekilde çiçek açmasına ve kendi adına Vico’nunkine benzer bir noktaya ulaşmasına kadar, onun eserinin olağanüstü değeri anlaşılamamıştır. Bu anlaşıldığında, Alman bilginler, onu yeniden keşfetmişler ve düşüncelerin ticari mallar gibi ‘difüzyon‘ (çn: moleküllerin hareket enerjileriyle çok yoğun ortamdan az yoğun ortama hareket etmesi, sızması) ile değil, her ulusun gelişmesindeki belli bir aşamada ihtiyaç duyduğu şeyleri bağımsız olarak keşfetmesiyle yayıldığı konusunda Vico’nun doktrinini örnek almışlar ve Vico’ya büyük bir değer yüklemişlerdir.

1Discourse on Method/Tarihçi Metot Üzerine Bir Söylem, bölüm iiı.

Din, ebediyetin anlamı ve tadıdır.” Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher

BİR TERCÜME: “ÇOCUĞUN DİNİ” VE BİR ÖNSÖZ –

İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim bu kitabın, yani “Child’s Religion/Çocuğun Dini” isimli kitabın yazarı, 1878 ile 1965 yılları arasında yaşayan, Cenevre Üniversitesi’nde eğitim profesörü ve pedagog olan ve J.J.Rousseau Enstitüsü Direktörlüğü yapan Profesör M.Pierre Bovet’tir.

Daha önce, çocukların kavga etmelerin nedenleri, bu kavgaların hangi farklı yollarla geliştiği, bu kavgaların, kavgalara katılan çocuklar üzerindeki etkisi üzerine bir araştırma ve sorgulama niteliği taşıyan ve yakında Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan “The Fighting Instinct/Kavga Etme İçgüdüsü” isimli kitabını İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim yazarın bu kitabı, çocuğun dini, bu bağlamda, çocukların dini eğilimlerinin gelişmesi üzerinedir.

Kitap, Bovet’in kendi pedagojisini sağlam temeller üzerine kurma yönündeki çabalarını, özellikle bizzat kendisinin yaptığı araştırma türünü çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. O nedenle, uzmanların fikrine göre, bu kitap ve bu kitaba konu çalışma, özellikle Avrupa’da ve hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde, bu konuda yürütülmüş olan çalışma türü üzerinde oldukça etkili ve ilham kaynağı olmuştur.

Yakında yine Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan kitap için yazdığım önsözü, aşağıda sizinle paylaşıyorum:

ÖNSÖZ –

İnanmanın ve tapınmanın insanla olan beraberliği kadim bir beraberliktir. Bu bağlamda, insanların ilk yaratılışlarından itibaren kendileriyle birlikte dünyada var olduğu kabul edilen inanmanın ve tapınmanın adı olan din, insanların ve toplumların, en önemli ihtiyacı ve inanç kaynağıdır.

Tek Tanrılı dinlerin ortaya çıkmasından ve yaygınlaşmasından önce, kaynağını, güneş gibi, ay gibi, yıldızlar gibi göksel varlıklardan, ateş gibi, rüzgar gibi, yıldırım gibi korkulan doğal olaylardan ve olgulardan alan bu inanç ve tapınma, özü itibarı ile bir sistemdir.

Esasen ruhtan ve bedenden oluşan insanın, gerek kendi varlığını, gerekse hayatını anlamlaştırması için bir inanç sistemine, yani dine ve bir dinsel inanışa ihtiyacı vardır.

Tek Tanrılı dinler olan İslamiyet de, Musevilik de ve Hıristiyanlık da, Tanrı, yani yaradan ve onun dünyadaki elçileri olan Peygamberler ile bu Peygamberlerin vaaz ettikleri, inanç sisteminin temel unsurları olan Tanrı’nın iradesini ve bu iradenin somutlaşmış halini ifade eden Kuran, Tevrat, İncil gibi kutsal kitaplar, bu dinlerin temel akidelerini ortaya koyarlar.       

Bu akideler, yaradılıştan itibaren dünyayı, evreni, bunların ve kendisinin yaratılmasını, ölümden sonraki hayatını merak eden insanın, bu meraklarını gidermesine aracılık ederler. Bu amaçla, bu akideler ve inanç sistemleri, birlikte ve toplum halinde yaşama ihtiyacı içinde olan insanın, bu hayat şeklini kolaylaştırmak ve düzenli hale getirmek için kurallar koyarlar.

O nedenle, din bu kuralları kabullenmeyi, Tanrı’ya inanmayı, Tanrı’ya ve O’nun elçisi olan Peygamberlere itaat etmeyi gerektirir. Tanrı’ya, O’nun emirlerine iman ve itaat eden insan, manevi yönden tatmin olur, rahatlar ve huzur bulur. Bu çerçevede din, “kural, akide, yol, inanç, töre, kulluk” anlamlarına gelir.

Gerek genel anlamda eğitim, gerekse dini eğitim, insanı ve insan davranışlarını geliştiren, terbiye eden, kurallara bağlayan, olduran alanlardır. O nedenle, her iki eğitimin amaçları arasında benzerlikler vardır ve bu benzerlikler nedeniyle her iki eğitim de, birbirleri ile işbirliği içinde olmak durumunda ve zorundadır.

Her ne kadar günümüzde, genel eğitimin seküler, yani dünyevi, din eğitiminin ise, uhrevi ve manevi olması, insanın inanç dünyasına ait bulunması, bu işbirliğini zaman zaman zorlaştırmakta, her iki eğitimi karşı karşıya getirmekte ise de, bu zorlukların aşılması, ancak ve ancak işbirliği ve empati yapmakla, yardımlaşmakla mümkündür. Esasen her iki eğitimin merkezini de, toplumdaki en önemli hammadde olan, toplumdan gelip yine topluma giden insan oluşturmakla, eğitimin temel amacı insan yetişmek olmakla, bunun böyle olması, böyle anlaşılması ve böyle uygulanması gerekir. 

İnsan yapısı ve yaradılışı gereği eğitilebilir bir varlıktır ve ancak eğitimle, ruhen, zihnen ve bedenen gelişebilir, kendisini oldurabilir, yetiştirebilir, büyütebilir, kaliteli bir hayat ve gelecek sahibi olabilir. Esasen Latince “educare” sözcüğünden türetilmiş olan İngilizce “education”, yani eğitim sözcüğü, “yetişmek”, “yetiştirmek”, “büyümek”, “büyütmek”, “gelişmek”, “geliştirmek”, “olgun ve kamil olmak” demektir.  

Yine biyolojik bir varlık, bir organizma olan insan, eğer yetişmezse, büyümezse, gelişmezse, zihnen, fikren ve bedenen ölür. Tıpkı büyümeyen, gelişmeyen, evrimleşmeyen bir ağaç, bir çiçek, bir bitki gibi yok olur. O nedenle, insanın biyolojik olarak varlığını sürdürebilmesi, neslini geliştirebilmesi, ancak ve ancak organizmasını harekete geçiren içgüdülerinin, dürtülerinin, bu bağlamda, doyma, korunma, sevme, sevilme gibi ihtiyaçlarını gidermesiyle mümkündür. Genel eğitimin amacı ve işlevi de, esasen insanın bedensel, ruhsal, zihinsel ve benzeri diğer bütün ihtiyaç ve yeteneklerinin, insanın bütünlüğünü bozmadan, dengeli bir biçimde doyurulmasını, karşılanmasını ve geliştirilmesini sağlamaktır.

İnsanın daha henüz sağ iken, fikren, zihnen, ruhen ve bedenen ölmemesi ise, ancak iyi bir eğitim alması, entelektüel bir süreçten geçmesi, bilgi ve kültür sahibi olması ile mümkündür. İyi bir eğitim almayan, entelektüel bir süreçten geçmeyen ve o nedenle bilgi ve kültür sahibi olmayan, olmayan insan, fikri, zihni, ruhi ve bedeni yönden ölmese dahi, psikolojik olarak hastalanır, depresyon geçirir,  “prozac” veya başkaca antidepresanları kullanmak zorunda kalır.       

Adına kültür dediğimiz fikri, ruhi, zihni, bedeni bütünlük, zenginlik, gelişmişlik, yetişmişlik kazanmak ve bir dünya vatandaşı olmak nasıl bilimle ve genel eğitimle mümkün ise, inanç sahibi olmak, bir dinin mensubu olarak, o dinin gerektirdiklerini ve akidelerini öğrenmek ve bu gereklilikleri gündelik hayat pratiğinde uygulamak da sadece dini eğitimle mümkündür. Zira inanç ve buna bağlı olarak din de, kültürün asli unsurlarındır. Dahası, din ve inanç, idealist Alman düşünürü Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher’e göre, insan düşüncesinin merkezindedir ve insan için en önemli problem, insanın aklını olduğu kadar gönlünü ve yüreğini de tatmin edecek bir hakikat anlayışına ulaşmaktır. O nedenle, Schleiermacher, şiirsel bir ifadeyle “din, ebediyetin anlamı ve tadıdır” demiştir.

Her insan içinde yaşadığı toplumun zaptı altında olmakla, yaşadığı o toplumdan dışlanmamak, soyutlanmamak için, yaşadığı o toplumun örfünü, adetini, geleneğini, inancını, dinini bilmek ve öğrenmek zorundadır. O nedenle, insanların ve toplumların bilime, bilim için genel eğitime ihtiyacı olduğu kadar dini eğitime de ihtiyaçları vardır. Esasen sağlıklı bir dini eğitimden geçmeyen, din terbiyesi edinmeyen, dinin sahih akidelerini öğrenmeyen, öğrenemeyen insan, dinle, inançla, imanla, ibadetle hiçbir ilgisi olmayan safsataların, hurafelerin, batıl inançların ve pratiklerin esiri, dini ticari bir araç yapan, bu yolla ve amaçla dini kullanan, insanların samimi dini duygularını istismar eden din tüccarlarının, cemaatlerin, tarikatların oyuncağı olurlar.

Nitekim çağımızda oldukça gelişmiş olan “Çocuk Antropolojisi” veya “Pedagojik Antropoloji” gibi  bilimler, çocukları, dinle, inançla, imanla, ibadetle hiç ilgisi olmayan bu safsatalardan, hurafelerden, batıl inançlardan, din tüccarlarından, kötü amaçlı cemaat ve tarikatlardan korumak için, planlı ve metotlu bir din eğitiminin çocuk için gerekli ve vazgeçilmez olduğunu, ileri sürmekte ve bu konu üzerinde çalışmaktadırlar.

Hiç kuşkusuz dini kişiliğin kazandırılması demek olan din eğitimini ve kültürünü verecek olanlar, vermesi gerekenler de, başta anne ve babalar olmak üzere aile, okullarda sağlıklı bir din ve ilahiyat bilgisine sahip olması gereken din dersi öğretmenleri ve ibadet yerlerinde görevli olan ve din ile ilahiyat konularında yetkin ve donanımlı kişiler olmalıdırlar.  

Yetkin bir eğitimci ve pedagog olan profesör Pierre Bovet’te,  tercümesini yaptığım bu kitabında, az yukarıda sözünü ettiğim hususlar üzerinde durmakta, çocukların din eğitiminin önemine işaret etmekte, bu eğitimin genel yönlerinin ve çizgisinin nasıl olması gerektiğini incelemekte ve açıklamaktadır.

Yaptığı çalışmanın sağlıklı bir temele oturması, bilimsel olması ve çocuğun doğasına aykırı olmaması için, çocuğun doğası ve gelişimindeki olguları inceleyen ve araştıran Bovet, aynı zamanda ve bu amaçla, insanlığın sosyal, ahlaki ve dini yaşamını araştırmakta ve incelemekte ve çalışmalarını deneysel psikoloji alanından sosyolojiye, antropolojiye, dinsel deneyime, etik ile felsefeye kadar genişletmektedir.

Bunu yaparken Bovet, araştırma ve incelemesinin ilk aşamasında, çocukların dinle ilgili düşüncelerine, faaliyetlerine, sorgulamalarına, yanı sıra yetişkinlerin dini deneyimlerine yer vermekte ve nihayetinde din eğitimi ile ilgili gerçek prosedürlerin, süreçlerin giderek genel ilkeleri nasıl formüle ettiğini anlatmakta ve açıklamaktadır.

Çocukta Tanrı düşüncesinin ilk önce anne ve babası ile şekillendiğini, bu bağlamda, çocuğun anne ve babasını her şeye kadir olan, her şeye gücü yeten ilahi bir güç olarak düşündüğünü, zamanla bunun böyle olmadığını gördüğünü ve çocuğun bu konudaki ilk krizinin bu şekilde başladığını ifade eden Bovet, çocuğa sadece kendi toplumunda egemen olan din düşüncesinin, bilgisinin, terbiyesinin ve telkininin verilmesinin doğru olmadığına, diğer dinler, Peygamberler, kutsal kitaplar ile felsefi inançlar ve bu felsefi inançların sahibi olan bilge kişiler hakkında da bilgi verilmesi, somut vakıaları ve bireysel değerleri çıkış noktası olarak alan tümevarımsal ve ampirik bir yöntemin, otoriter bir şekilde ve mutlak olarak sunulan, dahası yüzyıllarca Hıristiyan deneyiminin kristalize olduğu dogmaları oluşturan bir yönteme tercih edilmesi gerektiğini ifade etmekte ve bu konuda şunları yazmaktadır: “…Çocuklarımıza, daha başlangıçta, babalarımıza söylendiğimiz gibi: ‘Kendinize hiçbir iyiliğiniz yok’ dememeliyiz. Onları adım adım kendi zayıflıklarını ve çaresizliklerini keşfetmeye bırakmalıyız. İnsanlar arasında Mesih’e veya kitaplar arasında İncil’e verdiğimiz eşsiz yeri en başında onlara söylememeliyiz. Onlara Nasıralı İsa’yı, Sokrates’i, Muhammed’i ve Buda’yı – ya da bazı büyük müritleri, Aziz Francis’i (çn: Fransisken Tarikatı’nın kurucusu olan keşiş, mistik ve sonradan Hristiyan azizi olan Assisili Françesko), Zwingli’yi (çn: İsviçre Protestan Reform’unun lideri), Penn’i, Oberlin’i (çn: Lütherci papaz ve hayırsever) ile aynı anda sunmalı ve onları, efendilerini bu insanlardan ayıran muazzam mesafeyi keşfetmeye bırakmalıyız

Bovet, kitabında sadece bu konuları değil, genel temasıyla “saygı” ve hemen hemen bütün dinlerin temelini ve dayanağını oluşturan “ahlak” kavramlarını da ele almakta, ahlak ve çocuk psikolojisine dayalı modern eğitim yöntemlerinin, çocuklara geleneklere ya da geniş çapta buna uygun saygı ve hürmet nesneleri olarak kabul edilen insanlara ve nesnelere gereken saygıyı sağlaması gerektiğine, yaygın olarak saygı ve hürmetin hala zorlama yoluyla öğretilmesinin gerekli olduğuna inanılmasının yanlış olduğuna işaret etmekte, bireylerin tarihsel gelişimine ilişkin kendi çalışmalarına dayanarak bu konuda belirli ve kesin önerilerde bulunmakta, eğitim metotlarının nerede hatalı olduğunu göstermekte, öğretmenlere ve ebeveynlere daha verimli metot şekillerini geliştirme konusunda fikir ve ilham vermektedir.

Bovet’in bu kitabının dayanağı büyük ölçüde Hıristiyan teolojisine/ilahiyatına dayanmakla, bu konuda bilgi sahibi olmayanlar yönünden bu kitap, bölüm bölüm anlaşılması gerçekten zor bölümler içermektedir. O nedenle, okuyucuların bu bölümleri anlayabilmeleri için, bu konuda önceden bir altyapı oluşturmalarında veya en azından bu konu ile ilgili kitapları el altında bulundurmalarında yarar vardır.

Pek çok yönüyle ilginç ve gerçekten okunmaya değer olan bu kitabı okumanızı tavsiye eder, size iyi okumalar dilerim.

Saygılarımla.

Temmuz-2021/ANKARA

Vedat Ahsen Coşar

BİR KİTAP VE BİR ÖNSÖZ!…

Rahmetli babam “Dünyaya kimi insanlar at, kimi insanlar da jokey olarak gelir. Biz at olarak geldiğimiz için bize çalışmak düştü ve biz hep çalıştık” derdi. Benim kaderim de babamın kaderi gibi hep çalışmak oldu ve ben de hep çalıştım.

Hayatım boyunca hiç jokey olmadım Yani bir yerlere gelmek, bir şeyler yapmak için hiç kimsenin sırtına binmedim. Hep çalıştım. Üniversitede öğrenci iken çalıştım. Kötü bir öğrenci olduğum ve doğru dürüst bir staj yapmadığım için avukatlık mesleğine fiilen başladıktan sonra, kendimi yetiştirmek, geliştirmek, bir gelecek inşa etmek, mesleğimde başarılı olmak, kendimi ve ailemi geçindirmek için hep çalıştım.

Her nereye geldi isem, her ne elde etti isem, kendi gücümle, kendi çabamla, kendi çalışmamla geldim ve elde ettim. Yani tam da Frank Sinatra’nın o güzel şarkısında söylediği gibi “I did it my way”, yani kendi yolumu kendim yaptım.   

Ayrıldığım hiçbir yere, geride bıraktığım hiçbir makama dönüp bakmadım. Hiç kimsenin ayağının altında dolaşmadım. Kimselere eyvallah etmedim. Hiç kimseye müdanam olmadı, Hiç kimseden hiçbir şey talep etmedim. Gelene ağam, gidene paşam demedim. Her şeyin, her ilişkinin, her mevkiinin, her makamın gelip geçici olduğuna, bir sonu bulunduğuna inandım ve hep önüme, hep geleceğe baktım.

Bu süreçte yalpaladığım zamanlar, şaşırdığım şeyler, hiç hak etmediğim olaylar oldu elbette. Ama öyle de olsa bu dar zamanları, bu zor zamanları, aklımın, sağduyumun, yüreğimin yol göstermesiyle aştım ve sonunda kendimi düzlüğe çıkardım.

Bütün bunlardan dolayı şikayetçi miyim? Asla. Aksine mutluyum. Dahası kendimi pek çok konuda şanslı görüyor, hayatın bana iyi muamele ettiğine inanıyorum.         

Pek çok şeyi geride bırakmış, pek çok şeyi görmüş, yaşamış, tatmış, sindirmiş, hazmetmiş bir insan olarak, son beş altı yılımı geçmiş yıllarıma nazaran daha farklı yaşıyorum ve hatta tam da “kreşendo” günlerimi yaşıyor, daha çok kendimle birlikte oluyorum. Kendimden ve hayatımdan hiç de sıkılmıyorum. Öyle ki, hayatımda her zamankinden çok daha az insan, çok daha az eşya var. Sevdiğim şeyleri, seçtiğim şeyleri yapıyorum.

Son zamanlarda, sevdiğim ve seçtiğim şeyler arasında en çok yaptığım şey yazı yazmak oldu. 2014 yılında oluşturduğum ahsencosar.worpress.com adresindeki bloğumda, hukuk üzerine, siyaset üzerine, edebiyat üzerine, sanat üzerine, etik üzerine yüzlerce yazı yazdım. Bu yazıları kitaplaştırdım ve yayınladım. Şimdilerde bu yazılar yeni bir kitap oluşturacak kadar birikti. Bu yazılara daha önceki birkaç yazımı ve yaptığım konuşmaları da ekledim ve bunları yeni bir kitap olarak hazırladım. Sanırım yakın bir tarihte kitaplaşacak ve yayınlanacak. Adını Orhan Veli’nin şiirinden esinlenerek “Giderayak” olarak koyduğum bu kitaba yazdığım önsözü aşağıda sizinle paylaşıyorum.

İyi okumalar!

ÖNSÖZ

Orhan Veli “Giderayak” isimli o güzel şiirinde; “Handan, hamamdan geçtik, / Gün ışığındaki hissemize razıydık; / Saadetinden geçtik, / Ümidine razıydık; / Hiçbirini bulamadık; / Kendimize hüzünler icadettik, / Avunamadık; / Yoksa biz…/ Biz, bu dünyadan değil miydik?” diye yazar ya.

Biz de giderayak, tam olarak böyle demesek, saadetinden azıcık da olsa geçtik desek de, bu dünyadan değil miydik diye sormuyor, bu dünyadan değil mişiz diyoruz kendimize.

Ama öyle de olsa netice itibariyle, Aşık Garip’in söylediği gibi, “İşte geldik, işte gidiyoruz, şen olasın Halep şehri” diyoruz giderayak.

Blogumda paylaştığım denemelerden, bir zamanlar yazdığım yazılardan, yaptığım konuşmalardan oluşan bu kitabımın ismini, o nedenle, “giderayak” olarak koydum.

Bizden önce gelip giden her fani gibi, biz de geldik, gördük, yendik, yenildik, yaptık, yapmadık, yapamadık, sevdik, sevildik, sevilmedik, takdir edildik, edilmedik; başardıklarımız da oldu hayatta, başaramadıklarımız da, hayallerimiz de oldu, hayal kırıklıklarımız da. Velhasıl bir ömür, ömrümüz böylece geldi, böylece geçti ve geçiyor.

İktidar günlerimizde, yıldızımızın parlak olduğu zamanlarda, etrafımızda pervane olanların bir kısmı kaybolmuş gitmiş şimdilerde, bir kısmı da, daha dün bizim oynadığımız, at koşturduğumuz yerlerde çelik çomak oynamakla meşgul.

Biz ise, şairin dediği gibi “çekilmişiz bir kenara, seyrediyoruz olup biteni ve bakıyoruz, kimde biz ne kadarız, kim de bizden ne kadar kalmış” diye.

Peki! Şaşırıyor muyuz bütün bunlara? Hayır. Şaşırmıyoruz. Neden mi? İnsana dair hiçbir şey artık bizi şaşırtmıyor da ondan. Olgunlaşma denilen, kendini oldurma denilen şey sanırım bu. Freud’un dediği gibi, “Olgunlaştıkça kimseyle uğraşasın gelmiyor. Kendini yetiştirememiş, olduramamış, vefasız, kadir kıymet bilmez insanlardan uzaklaşıyorsun. Seni yoran, yıpratan, hayal kırıklığına uğratan insanlarla birlikte olmaktan vazgeçiyorsun.

Ama umutlarımız, hala geleceğe dair, hayata dair umutlarımız var. Esasen pek çok şeyden vazgeçse de, umutlarından vazgeçmiyor, vazgeçemiyor insan. Zira “Umut olmadığını düşünecek olursanız eğer” diyor Noam Chomski ve şöyle devam ediyor: “Umudun olmadığına güvence veriyorsunuz demektir. Eğer özgürlük içgüdüsünün var olduğunu düşünürseniz, bir şeyleri değiştirmek için fırsat var demektir ve o zaman daha iyi bir dünya yaratmada sizin de katkınız olabileceği ihtimali doğar. Seçim sizin!

Biz o seçimi yaptık. Elbette umut var. Bir şeyleri değiştirmek, bir şeyleri düzeltmek, kötü giden şeyleri yoluna koymak için umut var. Yeter ki, hedefleriniz olsun, daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir dünya yaratmak gibi bir hayaliniz ve bunların yapılmasında sizin de katkınız olabileceğine dair inancınız olsun.

Elinizdeki bu kitapta yer alan yazılar, en başta umut olmak üzere, benim bütün bu hususlara ilişkin duygularımı, düşüncelerimi, eleştirilerimi içeriyor.

Bu yazılarla ilgili olarak en son söylemem gerekenleri ise: “Ben, kendimin şarkıcısıyım, kurguluyorum geleceğin tarihini” diyen, bazen çoğul, bazen tekil bir kişilik, bazen sıradan bir insan, sıradan bir şair, bazen sıradışı bir entelektüel olan, bazen kendisini demokrasinin ve özgürlüğün destanını yazmakla görevli bir mesih, bazen de sıradan bir dünya vatandaşı olarak gören Walt Whitman söylüyor.

Okuyalım.     

Bunlar, bütün çağların ve ülkelerin, bütün insanların düşünceleri, yalnız benim değil; / Bunlar, benim oldukları kadar sizin de değilseler, beş para etmezler, olmasalar da olur; / Bunlar, hem bulmaca, hem de bulmacanın çözümü olmalılar, yoksa beş para etmezler; /  Bunlar, uzak oldukları kadar yakın da değilseler, beş para etmezler; / Toprağın ve suyun olduğu her yerde büyür bu çimen; / Bu hava tekmil yerkürenin soluduğu hava”

Saygılarımla.