BİR KİTAP VE BİR ÖNSÖZ!…
Rahmetli babam “Dünyaya kimi insanlar at, kimi insanlar da jokey olarak gelir. Biz at olarak geldiğimiz için bize çalışmak düştü ve biz hep çalıştık” derdi. Benim kaderim de babamın kaderi gibi hep çalışmak oldu ve ben de hep çalıştım.
Hayatım boyunca hiç jokey olmadım Yani bir yerlere gelmek, bir şeyler yapmak için hiç kimsenin sırtına binmedim. Hep çalıştım. Üniversitede öğrenci iken çalıştım. Kötü bir öğrenci olduğum ve doğru dürüst bir staj yapmadığım için avukatlık mesleğine fiilen başladıktan sonra, kendimi yetiştirmek, geliştirmek, bir gelecek inşa etmek, mesleğimde başarılı olmak, kendimi ve ailemi geçindirmek için hep çalıştım.
Her nereye geldi isem, her ne elde etti isem, kendi gücümle, kendi çabamla, kendi çalışmamla geldim ve elde ettim. Yani tam da Frank Sinatra’nın o güzel şarkısında söylediği gibi “I did it my way”, yani kendi yolumu kendim yaptım.
Ayrıldığım hiçbir yere, geride bıraktığım hiçbir makama dönüp bakmadım. Hiç kimsenin ayağının altında dolaşmadım. Kimselere eyvallah etmedim. Hiç kimseye müdanam olmadı, Hiç kimseden hiçbir şey talep etmedim. Gelene ağam, gidene paşam demedim. Her şeyin, her ilişkinin, her mevkiinin, her makamın gelip geçici olduğuna, bir sonu bulunduğuna inandım ve hep önüme, hep geleceğe baktım.
Bu süreçte yalpaladığım zamanlar, şaşırdığım şeyler, hiç hak etmediğim olaylar oldu elbette. Ama öyle de olsa bu dar zamanları, bu zor zamanları, aklımın, sağduyumun, yüreğimin yol göstermesiyle aştım ve sonunda kendimi düzlüğe çıkardım.
Bütün bunlardan dolayı şikayetçi miyim? Asla. Aksine mutluyum. Dahası kendimi pek çok konuda şanslı görüyor, hayatın bana iyi muamele ettiğine inanıyorum.
Pek çok şeyi geride bırakmış, pek çok şeyi görmüş, yaşamış, tatmış, sindirmiş, hazmetmiş bir insan olarak, son beş altı yılımı geçmiş yıllarıma nazaran daha farklı yaşıyorum ve hatta tam da “kreşendo” günlerimi yaşıyor, daha çok kendimle birlikte oluyorum. Kendimden ve hayatımdan hiç de sıkılmıyorum. Öyle ki, hayatımda her zamankinden çok daha az insan, çok daha az eşya var. Sevdiğim şeyleri, seçtiğim şeyleri yapıyorum.
Son zamanlarda, sevdiğim ve seçtiğim şeyler arasında en çok yaptığım şey yazı yazmak oldu. 2014 yılında oluşturduğum ahsencosar.worpress.com adresindeki bloğumda, hukuk üzerine, siyaset üzerine, edebiyat üzerine, sanat üzerine, etik üzerine yüzlerce yazı yazdım. Bu yazıları kitaplaştırdım ve yayınladım. Şimdilerde bu yazılar yeni bir kitap oluşturacak kadar birikti. Bu yazılara daha önceki birkaç yazımı ve yaptığım konuşmaları da ekledim ve bunları yeni bir kitap olarak hazırladım. Sanırım yakın bir tarihte kitaplaşacak ve yayınlanacak. Adını Orhan Veli’nin şiirinden esinlenerek “Giderayak” olarak koyduğum bu kitaba yazdığım önsözü aşağıda sizinle paylaşıyorum.
İyi okumalar!
ÖNSÖZ
Orhan Veli “Giderayak” isimli o güzel şiirinde; “Handan, hamamdan geçtik, / Gün ışığındaki hissemize razıydık; / Saadetinden geçtik, / Ümidine razıydık; / Hiçbirini bulamadık; / Kendimize hüzünler icadettik, / Avunamadık; / Yoksa biz…/ Biz, bu dünyadan değil miydik?” diye yazar ya.
Biz de giderayak, tam olarak böyle demesek, saadetinden azıcık da olsa geçtik desek de, bu dünyadan değil miydik diye sormuyor, bu dünyadan değil mişiz diyoruz kendimize.
Ama öyle de olsa netice itibariyle, Aşık Garip’in söylediği gibi, “İşte geldik, işte gidiyoruz, şen olasın Halep şehri” diyoruz giderayak.
Blogumda paylaştığım denemelerden, bir zamanlar yazdığım yazılardan, yaptığım konuşmalardan oluşan bu kitabımın ismini, o nedenle, “giderayak” olarak koydum.
Bizden önce gelip giden her fani gibi, biz de geldik, gördük, yendik, yenildik, yaptık, yapmadık, yapamadık, sevdik, sevildik, sevilmedik, takdir edildik, edilmedik; başardıklarımız da oldu hayatta, başaramadıklarımız da, hayallerimiz de oldu, hayal kırıklıklarımız da. Velhasıl bir ömür, ömrümüz böylece geldi, böylece geçti ve geçiyor.
İktidar günlerimizde, yıldızımızın parlak olduğu zamanlarda, etrafımızda pervane olanların bir kısmı kaybolmuş gitmiş şimdilerde, bir kısmı da, daha dün bizim oynadığımız, at koşturduğumuz yerlerde çelik çomak oynamakla meşgul.
Biz ise, şairin dediği gibi “çekilmişiz bir kenara, seyrediyoruz olup biteni ve bakıyoruz, kimde biz ne kadarız, kim de bizden ne kadar kalmış” diye.
Peki! Şaşırıyor muyuz bütün bunlara? Hayır. Şaşırmıyoruz. Neden mi? İnsana dair hiçbir şey artık bizi şaşırtmıyor da ondan. Olgunlaşma denilen, kendini oldurma denilen şey sanırım bu. Freud’un dediği gibi, “Olgunlaştıkça kimseyle uğraşasın gelmiyor. Kendini yetiştirememiş, olduramamış, vefasız, kadir kıymet bilmez insanlardan uzaklaşıyorsun. Seni yoran, yıpratan, hayal kırıklığına uğratan insanlarla birlikte olmaktan vazgeçiyorsun.”
Ama umutlarımız, hala geleceğe dair, hayata dair umutlarımız var. Esasen pek çok şeyden vazgeçse de, umutlarından vazgeçmiyor, vazgeçemiyor insan. Zira “Umut olmadığını düşünecek olursanız eğer” diyor Noam Chomski ve şöyle devam ediyor: “Umudun olmadığına güvence veriyorsunuz demektir. Eğer özgürlük içgüdüsünün var olduğunu düşünürseniz, bir şeyleri değiştirmek için fırsat var demektir ve o zaman daha iyi bir dünya yaratmada sizin de katkınız olabileceği ihtimali doğar. Seçim sizin!”
Biz o seçimi yaptık. Elbette umut var. Bir şeyleri değiştirmek, bir şeyleri düzeltmek, kötü giden şeyleri yoluna koymak için umut var. Yeter ki, hedefleriniz olsun, daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir dünya yaratmak gibi bir hayaliniz ve bunların yapılmasında sizin de katkınız olabileceğine dair inancınız olsun.
Elinizdeki bu kitapta yer alan yazılar, en başta umut olmak üzere, benim bütün bu hususlara ilişkin duygularımı, düşüncelerimi, eleştirilerimi içeriyor.
Bu yazılarla ilgili olarak en son söylemem gerekenleri ise: “Ben, kendimin şarkıcısıyım, kurguluyorum geleceğin tarihini” diyen, bazen çoğul, bazen tekil bir kişilik, bazen sıradan bir insan, sıradan bir şair, bazen sıradışı bir entelektüel olan, bazen kendisini demokrasinin ve özgürlüğün destanını yazmakla görevli bir mesih, bazen de sıradan bir dünya vatandaşı olarak gören Walt Whitman söylüyor.
Okuyalım.
“Bunlar, bütün çağların ve ülkelerin, bütün insanların düşünceleri, yalnız benim değil; / Bunlar, benim oldukları kadar sizin de değilseler, beş para etmezler, olmasalar da olur; / Bunlar, hem bulmaca, hem de bulmacanın çözümü olmalılar, yoksa beş para etmezler; / Bunlar, uzak oldukları kadar yakın da değilseler, beş para etmezler; / Toprağın ve suyun olduğu her yerde büyür bu çimen; / Bu hava tekmil yerkürenin soluduğu hava”
Saygılarımla.
