“Din, ebediyetin anlamı ve tadıdır.” Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher
BİR TERCÜME: “ÇOCUĞUN DİNİ” VE BİR ÖNSÖZ –
İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim bu kitabın, yani “Child’s Religion/Çocuğun Dini” isimli kitabın yazarı, 1878 ile 1965 yılları arasında yaşayan, Cenevre Üniversitesi’nde eğitim profesörü ve pedagog olan ve J.J.Rousseau Enstitüsü Direktörlüğü yapan Profesör M.Pierre Bovet’tir.
Daha önce, çocukların kavga etmelerin nedenleri, bu kavgaların hangi farklı yollarla geliştiği, bu kavgaların, kavgalara katılan çocuklar üzerindeki etkisi üzerine bir araştırma ve sorgulama niteliği taşıyan ve yakında Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan “The Fighting Instinct/Kavga Etme İçgüdüsü” isimli kitabını İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim yazarın bu kitabı, çocuğun dini, bu bağlamda, çocukların dini eğilimlerinin gelişmesi üzerinedir.
Kitap, Bovet’in kendi pedagojisini sağlam temeller üzerine kurma yönündeki çabalarını, özellikle bizzat kendisinin yaptığı araştırma türünü çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. O nedenle, uzmanların fikrine göre, bu kitap ve bu kitaba konu çalışma, özellikle Avrupa’da ve hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde, bu konuda yürütülmüş olan çalışma türü üzerinde oldukça etkili ve ilham kaynağı olmuştur.
Yakında yine Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan kitap için yazdığım önsözü, aşağıda sizinle paylaşıyorum:
ÖNSÖZ –
İnanmanın ve tapınmanın insanla olan beraberliği kadim bir beraberliktir. Bu bağlamda, insanların ilk yaratılışlarından itibaren kendileriyle birlikte dünyada var olduğu kabul edilen inanmanın ve tapınmanın adı olan din, insanların ve toplumların, en önemli ihtiyacı ve inanç kaynağıdır.
Tek Tanrılı dinlerin ortaya çıkmasından ve yaygınlaşmasından önce, kaynağını, güneş gibi, ay gibi, yıldızlar gibi göksel varlıklardan, ateş gibi, rüzgar gibi, yıldırım gibi korkulan doğal olaylardan ve olgulardan alan bu inanç ve tapınma, özü itibarı ile bir sistemdir.
Esasen ruhtan ve bedenden oluşan insanın, gerek kendi varlığını, gerekse hayatını anlamlaştırması için bir inanç sistemine, yani dine ve bir dinsel inanışa ihtiyacı vardır.
Tek Tanrılı dinler olan İslamiyet de, Musevilik de ve Hıristiyanlık da, Tanrı, yani yaradan ve onun dünyadaki elçileri olan Peygamberler ile bu Peygamberlerin vaaz ettikleri, inanç sisteminin temel unsurları olan Tanrı’nın iradesini ve bu iradenin somutlaşmış halini ifade eden Kuran, Tevrat, İncil gibi kutsal kitaplar, bu dinlerin temel akidelerini ortaya koyarlar.
Bu akideler, yaradılıştan itibaren dünyayı, evreni, bunların ve kendisinin yaratılmasını, ölümden sonraki hayatını merak eden insanın, bu meraklarını gidermesine aracılık ederler. Bu amaçla, bu akideler ve inanç sistemleri, birlikte ve toplum halinde yaşama ihtiyacı içinde olan insanın, bu hayat şeklini kolaylaştırmak ve düzenli hale getirmek için kurallar koyarlar.
O nedenle, din bu kuralları kabullenmeyi, Tanrı’ya inanmayı, Tanrı’ya ve O’nun elçisi olan Peygamberlere itaat etmeyi gerektirir. Tanrı’ya, O’nun emirlerine iman ve itaat eden insan, manevi yönden tatmin olur, rahatlar ve huzur bulur. Bu çerçevede din, “kural, akide, yol, inanç, töre, kulluk” anlamlarına gelir.
Gerek genel anlamda eğitim, gerekse dini eğitim, insanı ve insan davranışlarını geliştiren, terbiye eden, kurallara bağlayan, olduran alanlardır. O nedenle, her iki eğitimin amaçları arasında benzerlikler vardır ve bu benzerlikler nedeniyle her iki eğitim de, birbirleri ile işbirliği içinde olmak durumunda ve zorundadır.
Her ne kadar günümüzde, genel eğitimin seküler, yani dünyevi, din eğitiminin ise, uhrevi ve manevi olması, insanın inanç dünyasına ait bulunması, bu işbirliğini zaman zaman zorlaştırmakta, her iki eğitimi karşı karşıya getirmekte ise de, bu zorlukların aşılması, ancak ve ancak işbirliği ve empati yapmakla, yardımlaşmakla mümkündür. Esasen her iki eğitimin merkezini de, toplumdaki en önemli hammadde olan, toplumdan gelip yine topluma giden insan oluşturmakla, eğitimin temel amacı insan yetişmek olmakla, bunun böyle olması, böyle anlaşılması ve böyle uygulanması gerekir.
İnsan yapısı ve yaradılışı gereği eğitilebilir bir varlıktır ve ancak eğitimle, ruhen, zihnen ve bedenen gelişebilir, kendisini oldurabilir, yetiştirebilir, büyütebilir, kaliteli bir hayat ve gelecek sahibi olabilir. Esasen Latince “educare” sözcüğünden türetilmiş olan İngilizce “education”, yani eğitim sözcüğü, “yetişmek”, “yetiştirmek”, “büyümek”, “büyütmek”, “gelişmek”, “geliştirmek”, “olgun ve kamil olmak” demektir.
Yine biyolojik bir varlık, bir organizma olan insan, eğer yetişmezse, büyümezse, gelişmezse, zihnen, fikren ve bedenen ölür. Tıpkı büyümeyen, gelişmeyen, evrimleşmeyen bir ağaç, bir çiçek, bir bitki gibi yok olur. O nedenle, insanın biyolojik olarak varlığını sürdürebilmesi, neslini geliştirebilmesi, ancak ve ancak organizmasını harekete geçiren içgüdülerinin, dürtülerinin, bu bağlamda, doyma, korunma, sevme, sevilme gibi ihtiyaçlarını gidermesiyle mümkündür. Genel eğitimin amacı ve işlevi de, esasen insanın bedensel, ruhsal, zihinsel ve benzeri diğer bütün ihtiyaç ve yeteneklerinin, insanın bütünlüğünü bozmadan, dengeli bir biçimde doyurulmasını, karşılanmasını ve geliştirilmesini sağlamaktır.
İnsanın daha henüz sağ iken, fikren, zihnen, ruhen ve bedenen ölmemesi ise, ancak iyi bir eğitim alması, entelektüel bir süreçten geçmesi, bilgi ve kültür sahibi olması ile mümkündür. İyi bir eğitim almayan, entelektüel bir süreçten geçmeyen ve o nedenle bilgi ve kültür sahibi olmayan, olmayan insan, fikri, zihni, ruhi ve bedeni yönden ölmese dahi, psikolojik olarak hastalanır, depresyon geçirir, “prozac” veya başkaca antidepresanları kullanmak zorunda kalır.
Adına kültür dediğimiz fikri, ruhi, zihni, bedeni bütünlük, zenginlik, gelişmişlik, yetişmişlik kazanmak ve bir dünya vatandaşı olmak nasıl bilimle ve genel eğitimle mümkün ise, inanç sahibi olmak, bir dinin mensubu olarak, o dinin gerektirdiklerini ve akidelerini öğrenmek ve bu gereklilikleri gündelik hayat pratiğinde uygulamak da sadece dini eğitimle mümkündür. Zira inanç ve buna bağlı olarak din de, kültürün asli unsurlarındır. Dahası, din ve inanç, idealist Alman düşünürü Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher’e göre, insan düşüncesinin merkezindedir ve insan için en önemli problem, insanın aklını olduğu kadar gönlünü ve yüreğini de tatmin edecek bir hakikat anlayışına ulaşmaktır. O nedenle, Schleiermacher, şiirsel bir ifadeyle “din, ebediyetin anlamı ve tadıdır” demiştir.
Her insan içinde yaşadığı toplumun zaptı altında olmakla, yaşadığı o toplumdan dışlanmamak, soyutlanmamak için, yaşadığı o toplumun örfünü, adetini, geleneğini, inancını, dinini bilmek ve öğrenmek zorundadır. O nedenle, insanların ve toplumların bilime, bilim için genel eğitime ihtiyacı olduğu kadar dini eğitime de ihtiyaçları vardır. Esasen sağlıklı bir dini eğitimden geçmeyen, din terbiyesi edinmeyen, dinin sahih akidelerini öğrenmeyen, öğrenemeyen insan, dinle, inançla, imanla, ibadetle hiçbir ilgisi olmayan safsataların, hurafelerin, batıl inançların ve pratiklerin esiri, dini ticari bir araç yapan, bu yolla ve amaçla dini kullanan, insanların samimi dini duygularını istismar eden din tüccarlarının, cemaatlerin, tarikatların oyuncağı olurlar.
Nitekim çağımızda oldukça gelişmiş olan “Çocuk Antropolojisi” veya “Pedagojik Antropoloji” gibi bilimler, çocukları, dinle, inançla, imanla, ibadetle hiç ilgisi olmayan bu safsatalardan, hurafelerden, batıl inançlardan, din tüccarlarından, kötü amaçlı cemaat ve tarikatlardan korumak için, planlı ve metotlu bir din eğitiminin çocuk için gerekli ve vazgeçilmez olduğunu, ileri sürmekte ve bu konu üzerinde çalışmaktadırlar.
Hiç kuşkusuz dini kişiliğin kazandırılması demek olan din eğitimini ve kültürünü verecek olanlar, vermesi gerekenler de, başta anne ve babalar olmak üzere aile, okullarda sağlıklı bir din ve ilahiyat bilgisine sahip olması gereken din dersi öğretmenleri ve ibadet yerlerinde görevli olan ve din ile ilahiyat konularında yetkin ve donanımlı kişiler olmalıdırlar.
Yetkin bir eğitimci ve pedagog olan profesör Pierre Bovet’te, tercümesini yaptığım bu kitabında, az yukarıda sözünü ettiğim hususlar üzerinde durmakta, çocukların din eğitiminin önemine işaret etmekte, bu eğitimin genel yönlerinin ve çizgisinin nasıl olması gerektiğini incelemekte ve açıklamaktadır.
Yaptığı çalışmanın sağlıklı bir temele oturması, bilimsel olması ve çocuğun doğasına aykırı olmaması için, çocuğun doğası ve gelişimindeki olguları inceleyen ve araştıran Bovet, aynı zamanda ve bu amaçla, insanlığın sosyal, ahlaki ve dini yaşamını araştırmakta ve incelemekte ve çalışmalarını deneysel psikoloji alanından sosyolojiye, antropolojiye, dinsel deneyime, etik ile felsefeye kadar genişletmektedir.
Bunu yaparken Bovet, araştırma ve incelemesinin ilk aşamasında, çocukların dinle ilgili düşüncelerine, faaliyetlerine, sorgulamalarına, yanı sıra yetişkinlerin dini deneyimlerine yer vermekte ve nihayetinde din eğitimi ile ilgili gerçek prosedürlerin, süreçlerin giderek genel ilkeleri nasıl formüle ettiğini anlatmakta ve açıklamaktadır.
Çocukta Tanrı düşüncesinin ilk önce anne ve babası ile şekillendiğini, bu bağlamda, çocuğun anne ve babasını her şeye kadir olan, her şeye gücü yeten ilahi bir güç olarak düşündüğünü, zamanla bunun böyle olmadığını gördüğünü ve çocuğun bu konudaki ilk krizinin bu şekilde başladığını ifade eden Bovet, çocuğa sadece kendi toplumunda egemen olan din düşüncesinin, bilgisinin, terbiyesinin ve telkininin verilmesinin doğru olmadığına, diğer dinler, Peygamberler, kutsal kitaplar ile felsefi inançlar ve bu felsefi inançların sahibi olan bilge kişiler hakkında da bilgi verilmesi, somut vakıaları ve bireysel değerleri çıkış noktası olarak alan tümevarımsal ve ampirik bir yöntemin, otoriter bir şekilde ve mutlak olarak sunulan, dahası yüzyıllarca Hıristiyan deneyiminin kristalize olduğu dogmaları oluşturan bir yönteme tercih edilmesi gerektiğini ifade etmekte ve bu konuda şunları yazmaktadır: “…Çocuklarımıza, daha başlangıçta, babalarımıza söylendiğimiz gibi: ‘Kendinize hiçbir iyiliğiniz yok’ dememeliyiz. Onları adım adım kendi zayıflıklarını ve çaresizliklerini keşfetmeye bırakmalıyız. İnsanlar arasında Mesih’e veya kitaplar arasında İncil’e verdiğimiz eşsiz yeri en başında onlara söylememeliyiz. Onlara Nasıralı İsa’yı, Sokrates’i, Muhammed’i ve Buda’yı – ya da bazı büyük müritleri, Aziz Francis’i (çn: Fransisken Tarikatı’nın kurucusu olan keşiş, mistik ve sonradan Hristiyan azizi olan Assisili Françesko), Zwingli’yi (çn: İsviçre Protestan Reform’unun lideri), Penn’i, Oberlin’i (çn: Lütherci papaz ve hayırsever) ile aynı anda sunmalı ve onları, efendilerini bu insanlardan ayıran muazzam mesafeyi keşfetmeye bırakmalıyız”
Bovet, kitabında sadece bu konuları değil, genel temasıyla “saygı” ve hemen hemen bütün dinlerin temelini ve dayanağını oluşturan “ahlak” kavramlarını da ele almakta, ahlak ve çocuk psikolojisine dayalı modern eğitim yöntemlerinin, çocuklara geleneklere ya da geniş çapta buna uygun saygı ve hürmet nesneleri olarak kabul edilen insanlara ve nesnelere gereken saygıyı sağlaması gerektiğine, yaygın olarak saygı ve hürmetin hala zorlama yoluyla öğretilmesinin gerekli olduğuna inanılmasının yanlış olduğuna işaret etmekte, bireylerin tarihsel gelişimine ilişkin kendi çalışmalarına dayanarak bu konuda belirli ve kesin önerilerde bulunmakta, eğitim metotlarının nerede hatalı olduğunu göstermekte, öğretmenlere ve ebeveynlere daha verimli metot şekillerini geliştirme konusunda fikir ve ilham vermektedir.
Bovet’in bu kitabının dayanağı büyük ölçüde Hıristiyan teolojisine/ilahiyatına dayanmakla, bu konuda bilgi sahibi olmayanlar yönünden bu kitap, bölüm bölüm anlaşılması gerçekten zor bölümler içermektedir. O nedenle, okuyucuların bu bölümleri anlayabilmeleri için, bu konuda önceden bir altyapı oluşturmalarında veya en azından bu konu ile ilgili kitapları el altında bulundurmalarında yarar vardır.
Pek çok yönüyle ilginç ve gerçekten okunmaya değer olan bu kitabı okumanızı tavsiye eder, size iyi okumalar dilerim.
Saygılarımla.
Temmuz-2021/ANKARA
Vedat Ahsen Coşar
