İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim ve Dorlion Yayınları tarafından yayınlanan Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph Alois Schumpeter tarafından yazılan “KAPİTALİZM, SOSYALİZM VE DEMOKRASİ” isimli eserden sizin için seçtiğim bazı bölümler aşağıda sunulmuştur. 

KISIM XX

SORUNUN ORTAYA KONULMASI

I. PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ

Hiçbir şey gözle görünen kadar güvenilmez değildir. Öyle ki, son yirmi ya da yirmi beş yılda yaşanan olaylar, bize bu başlığın arkasında gizlenen sorunu görmeyi öğretti. Yaklaşık 1916’ya kadar, sosyalizm ve demokrasi arasındaki ilişki çoğu insana ve sosyalist ortodoksluğun akredite edilmiş temsilcilerinden olan hiç kimseye çok açık bir şekilde görünmedi. O nedenle, sosyalistlerin demokratik kulübe üye olmak iddiasına itiraz etmek kimsenin aklına gelmedi. Elbette sosyalistler, – birkaç sendikalist grup dışında – burjuva sahtekarlığıyla asla karıştırılmayacak tek gerçek demokratların ve bu gerçek malın tek satıcısının kendileri olduğunu iddia ettiler.

Sadece, onların demokrasiyi kendi değerleriyle sosyalizmin değerlerini geliştirmeye çalışmaları doğal değildi; ve hatta onların, bunların ikisinin ayrılmaz bir şekilde evlilik yaptıklarını tatmin edecek ve kanıtlayacak bir teorileri de vardı. Bu teoriye göre, üretim araçları üzerindeki özel denetim, hem kapitalist sınıfın emeği sömürme, hem de kendi sınıfsal çıkarlarını toplumun siyasi işlerinin yönetilmesine dayatma yeterliliğinin en altında yer almaktaydı; bu nedenle, onlara, kapitalist sınıfın siyasal gücü, ekonomik gücünün belirli bir biçimi gibi görünmekteydi. Bunun çıkarımları/sonuçları, bir yandan iktidar var olduğu sürece demokrasinin olamayacağı – bu anlamda politik demokrasi sadece zorunlu bir düzmecedir – ve diğer yandan bu gücün ortadan kaldırılmasıyla, hem “insanın insan tarafından sömürülmesinin” ortadan kalkacağı, hem de “halkın egemenliğinin” ortaya çıkacağı şeklindeydi.

Bu argüman aslında ve elbette Marksist bir argümandı. Zira bu argüman kesin olarak ve mantıken – aslında totolojik olarak – Marksçı şemadaki terimlerin tanımlarını takip ettiği için, ikincisinin kaderini ve özellikle de “insanın insan tarafından sömürülmesi” doktrininin kaderini paylaşmak zorunda kalacaktı.1 Sosyalist gruplar ile demokratik inanç arasındaki ilişkinin daha gerçekçi bir analizinin bana görünen şekli şimdi sunulacaktır. Ama biz aynı zamanda sosyalizm ve demokrasi arasında var olabilecek daha gerçekçi bir ilişki teorisini, yani arzulardan ve sloganlardan bağımsız olarak var olabilecek olan, bizim tanımladığımız sosyalist düzenin ve demokratik hükümetin/devletin modus operandi/hareket tarzına uygun bir teori istiyoruz.

Sosyalizm, demokrasinin tam ideali olabilir. Ancak sosyalistler, bunun nasıl hayata geçirileceği konusunda her zaman çok titiz değillerdir. İhtilal ve Diktatörlük kelimeleri, kutsal metinlerden bize bakmaktadır ve pek çok modern sosyalist, daha fazla demokratik dönüştürmenin araçları olarak kendilerine yardımda bulunmak üzere katkı olarak verilen cennetin kapılarını, şiddet ve terörle zorlamaya hiçbir itirazlarının olmadığını açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Marks’ın bu konuyla ilgili kendi pozisyonunu, şüphesiz onu demokratların gözünde aklayacak bir yorumlama yapmak için yeterlidir. Nitekim birinci bölümde devrim ve evrim hakkındaki Marks’ın görüşlerinin bununla nasıl uzlaştırılabileceği gösterilmiştir. İhtilal, bir azınlığın iradesini itaatsiz/söz dinlemez bir halka empoze etme girişimi anlamına gelmek zorunda değildir; bu, bunun korunmasıyla ilgilenen gruplar tarafından kontrol edilen yıpranmış kurumların halkın iradesine aykırı olan engellerinin kaldırılmasından daha fazlasını ifade etmeyebilir. Proletarya diktatörlüğü de benzer bir yorum getirecektir. Buna destek olarak, yine Komünist Manifesto’da, Marks’ın burjuvaziyle “derece derece” mücadele edilmesinden ve “gelişme sürecinde” sınıf ayrımlarının ortadan kalkması gerektiğinden söz ettiği ilgili pasajlardaki ifadelerine işaret edebilirim. Zira buradaki “kuvvet” üzerine olan vurgu, normalde anlaşıldığı şekliyle, demokrasinin anlamı dahilinde olabilecek bir prosedüre işaret ediyor gibi görünmektedir.2

Ancak, ünlü sosyal ihtilali ve bundan daha az ünlü olmayan diktatörlüğü, hayal gücünü ateşlemeyi amaçlayan ajitasyoncu gelişmelere indirgeyen bu yorumun neden ve gerekçeleri tam olarak kesin değildir. Marks’ın öğrencisi olan pek çok sosyalist ve kendilerini bu şekilde deklere eden diğerleri, bu konuda farklı bir görüşe sahiptir. Yasayı benden daha iyi bilmesi gereken gerçek yazıcıların ve ferisilerin otoritesine ve Neuc Zeit‘in (çn: yeni zaman) ciltlerinin incelenmesine dayanan bir izlenim bırakarak, eğer Marks’ı seçmek zorunda kalsaydım, bunun olasılığını ben de kabul eder ve sosyalizmi demokratik prosedürün uygulanmasının üstüne koyabilirdim.

Kuşkusuz, bu durumda Marks, kendisinden sonra pek çok kişinin yaptığı gibi, gerçekten demokratik yoldan sapmadığını ilan ederdi, çünkü gerçek demokrasiyi hayata geçirmek için kapitalizmin boğucu zehirli dumanlarını ondan çıkarmak gerekirdi. Şimdi demokrasiye inanan için, demokratik prosedürü gözlemlemenin önemi, söz konusu noktanın önemi ile orantılı olarak açıkça artacaktır. Bu nedenle, bunun gözlemlenmesi hiçbir zaman daha kıskançlıkla izlenmeyeceği gibi, mevcut bütün garantiler tarafından toplumun temel sosyal yapısının yeniden yapılandırılmasında, bunun daha dikkatli bir şekilde gözlenmesi ve korunması da gerekmez. Zira bu şartı gevşetmeye ve bunu açık bir şekilde demokratik olmayan usullerle ya da demokratik olmayan yollarla resmi olarak demokratik kararları güvence altına almanın bir yöntemi olarak kabul etmeye hazır olan herkes, demokrasiye değer verdiğinden daha fazla başka şeylere değer verdiğini kesin olarak kanıtlamış olur. Kusursuz/tam bir demokrat, başka nedenlerle bunu onaylasa da, bu çeşit bir yeniden yapılanmanın kökünden hükümsüz olduğunu düşünecektir. İnsanları, iyi ve yüceltilmeye değer olduğuna inandıkları ama aslında istemedikleri bir şeyi benimsemeye zorlamaya çalışmak – sonuçlarını deneyimlediklerinde bunları beğenmeleri beklense de – anti-demokratik inancın en önemli işaretidir. Sadece gerçek demokrasiyi gerçekleştirmek amacıyla işlenen demokratik olmayan eylemler için bu hususta bir istisna yapılıp yapılmayacağına karar vermek, bunu yapmanın yegane yolunun bu olması  koşuluyla ahlaki yönden bunu sorgulayan kişiye kalmıştır. Çünkü daha önce gördüğümüz üzere, bu doğru kabul edilmiş ve bunun pratikte tam olarak başarılı olması beklense dahi, bunun demokratik hale gelmesi, olası bir sosyalizm durumu için geçerli değildir.  

Bununla birlikte, her halükarda, geçiş dönemi için demokrasinin rafa kaldırılması lehine olan herhangi bir argümanın, bu konudaki sorumluluktan kaçmak için mükemmel bir fırsat olduğu aşikardır. Bu tür geçici düzenlemeler bir asır veya daha fazla sürebilir ve muzaffer bir ihtilalle hükümran olan yönetici bir grubun, bu düzenlemeleri sonsuza kadar uzatması veya içeriği olmayan şekli bir demokrasiyi benimsemesi için gerekli olan araçlar mevcuttur.

II. SOSYALİST PARTİLERİN KAYITLARI

Sosyalist partilerin kayıtlarını incelediğimizde, bu partilerin demokratik inancı homojen bir şekilde savundukları yönündeki iddialarının geçerliliği hakkında zorunlu olarak şüpheler ortaya çıkmaktadır.

İlk olarak, azınlıktaki bir parti tarafından yönetilen ve başka hiçbir partiye şans tanımayan büyük bir sosyalist topluluk vardır. Nitekim bu partinin (çn. Yazar burada Rus Komünist Partisinin (Bolşevik) Kongresini kastediyor. Partinin 18. Kongresi 10 Mart ile 21 Mart 1939 tarihleri arasında Moskova’da toplanmıştır. Bu kongre Büyük Temizlik sonrası Sovyetler Birliği’nin “temizlenmiş” liderliği tarafından yönetilen ilk kongredir) on sekizinci kongresinde bir araya gelen temsilcileri, sunulan raporları dinlemişler, önergeleri bizim tartışma dediğimiz tarza benzemeyen şekilde tartışarak oybirliğiyle kabul etmişlerdir. Resmi olarak belirtildiği üzere, bu partinin anılan kongredeki temsilcileri yapılan oylama sonunda: “Rus halkı, [?] Lenin’in ve Stalin’in partisine ve bu partinin büyük önderliğine kayıtsız şartsız bir bağlılıkla, çağımızın en muhteşem, en büyük eserinin ve Stalin yoldaşın hiç çekinmeden yerine getirmesi ve Bolşevik Partimizin büyük Stalin’in dehasının önderliğinde yeni bir gelişme aşamasına girdiğinin belgesi olarak tasarlanan programı kabul ettiğini oylayarak sonuçlandırmıştır.”3 Miting provaları/örnekleri ve GPU (çn: İngilizcesi Graphics Processing Unit/Grafik İşlemci Birimi olan metodun baş harflerinden oluşan bir deyim) metotlarıyla tamamlanan bu süreç ve bunu takiben yapılan tek adaylı seçimler, eğer bu konuda bu terime uygun bir anlam verilirse, şüphesiz “Dünyadaki en mükemmel demokrasiyi” tesis edebilir, ancak çoğu Amerikalının bundan anlayacağı şey tam olarak bu değildir.

Bununla birlikte, özü itibariyle ve en azından ilkesel olarak, bu devlet sosyalist bir devlettir, nitekim Bavyera’nın ve özellikle Macaristan’ın sahne aldığı bu türden kısa ömürlü oluşumlar  da böyleydi. Ama günümüzde, Demokratik İdeallerle kast edileni, hiç kuşku olmaksızın bugüne kadar tutarlı bir şekilde koruyan ve sürdüren sosyalist grupların hiçbirisi hiçbir ülkede yoktur; örneğin İngiliz sosyalistlerinin çoğunluğu, Belçika, Hollanda ve İskandinav ülkelerindeki sosyalist partiler, Norman Thomas (çn: 1884-1968 yılları arasında yaşayan Amerikalı sosyalist, sosyal reformcu ve Amerikan Sosyalist Partisi’nin başkanlığına altı kez aday olan Norman Mattoon Thomas) liderliğindeki Amerikan partisi ve sürgündeki Alman gruplarını kapsayanlar buna dahildir. Onların ve gözlemcinin bakış açısından, Rus sisteminin “gerçek” sosyalizm olduğunu inkar etmek ve en azından bu açıdan bunun bir sapmaolduğunu savunmak ilginçtir. Ama bu “gerçek” sosyalizmin, “sevdiğimiz sosyalizmin” dışında ne anlama gelmektedir? O halde, bu tür ifadeler, tüm sosyalistlerin buna bağlı olmaları gerektiğini emretmeyenleri ve demokrat olmayanları kapsamayan sosyalist oluşumlar olduğu gerçeğinin tanınması dışında neyi ifade etmektedir? Daha önce de gördüğümüz üzere, bu, tamamen mantıksal bir temelde, sosyalist bir rejimin aslında demokratik olmayabileceğinin, sosyalizmin tanımlayıcı özelliğinin siyasi prosedür hakkında hiçbir şey ifade etmeyeceğinin tanımlanmasıdır. Buna göre, buradaki tek soru(n), sosyalist rejimin demokratik olup olmayacağı ve hangi anlamda demokratik olabileceği soru(s/n)udur.

İkincisi, demokratik inancı tutarlı bir şekilde savunan sosyalist grupların, hiçbir zaman başka bir şeyi iddia etmek konusunda bir şansları ya da nedenleri olmamıştır. Bu gruplar, konuşma yapmaya ve bunu uygulamaya demokratik olmayan bir şekilde ve buna şiddetle içerleyen ve aslında her zaman sendikalistlerin aleyhine dönecek olan ortamlarda yaşamışlardır. Bazı durumlarda, onların kendilerini ve faaliyetlerini koruyan demokratik ilkeleri benimsemeleri için her türlü nedenleri vardı. Başka durumlarda ise, onların çoğu, demokratik çizgide ilerleme vaat eden siyasi nitelikteki gelişmelerden ve diğer başkaca sonuçlardan memnundu. Örneğin, İngiltere veya İsveç gibi ülkelerdeki sosyalist partiler, ciddi anlamda anti-demokratik eğilim belirtileri göstermiş olsalardı, bu hususta oralarda ne olacağını hayal etmek kolaydı. Aynı zamanda bu ve benzeri ülkelerdeki sosyalist partiler, güçlerinin giderek arttığını ve iktidara gelme imkanının ve sırasının kendilerine yavaş yavaş geldiğini hissediyorlardı. Nitekim o zaman geldiğinde, bu partiler iktidara gelmeyi memnuniyetle kabul ettiler. Bu suretle,  demokrasiye olan bağlılıklarını ilan ederek, iktidara gelmelerinin en başından itibaren ve iktidarları boyunca açıklıkla hareket ettiler. Onların izledikleri politikaların, Lenin’e eğlenceli gelmemesi, onların yerinde Lenin olsaydı, o, başka şekilde davranırdı anlamına gelmez. Sosyalist partinin iyi bir gelişme gösterdiği, ancak 1918’e kadar iktidar sorumluluğunun onlara kapalı olduğu Almanya’da, güçlü ve onlara karşı düşmanca hareket eden bir devletle karşı karşıya olan ve bundan korunmak için burjuvazinin hoşgörüsüne ve en iyi ihtimalle yarı-sosyalist sendikaların gücüne güvenmek zorunda kalan sosyalistler, yine de demokratik inançlarından sapma konusunda daha hala tam olarak özgür değillerdi ve öyle yaptıkları takdirde, sadece düşmanlarının eline geçeceklerinin idraki içindeydiler.4 O nedenle, onların kendilerini sosyal demokrat olarak adlandırmaları, ortak bir sağduyu meselesiydi.

Üçüncü olarak, olumlu sonuçlanan deneyin örnekleri birkaç deneyden ibaretti ve bunlar pek inandırıcı da değildi.5 Bir anlamda, 1918’de Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin bir seçeneğinin bulunduğu, bu seçeneği kullanarak demokrasiye karar verdiği ve (eğer bu demokrasiye olan inancın bir kanıtı ise) bu şekilde karar vermek suretiyle parti içindeki komünistleri insafsız ve acımasız bir enerjiyle yere serdikleri hususu bir hakikattir. Ne var ki, bu karar sonrasında Alman Sosyal Demokrat Partisi, bu konuda ikiye bölünmüştür. Komünistlerin çoğu disipline sevk edilmiş, bunu onaylamayanlar olmuş, geri çekilen muhalifler ise, kalanlardan daha çok sosyalist olmuşlardır. Kalanlardan birçoğu ise, parti disiplinine boyun eğmelerine rağmen, muhalif olduklarını ifade etmişlerdir. Bu kararı onaylayanların çoğu, bunu, en azından sadece, 1919 yazından itibaren, daha radikal (yani bu durumda anti-demokratik olanlar) yollarla başarılı olma şanslarının önemsiz hale geldiği ve özellikle de Berlin’deki solcu politikanın ezici bir yenilgisiyle karşılaşmasalar bile, Rhineland ile Main’in güneyindeki bölgelerde ciddi bir ayrılma tehlikesinin doğması nedeniyle bunu bu amaçla yaptılar. Nihayetinde demokrasi, çoğunluğa ya da her halükarda bunun içindeki sendikal unsura, iktidara geçme hakkı dahil, onların gerçekten önemsedikleri her şeyi verdi. Bunu yapanların elde ettikleri kazançları Merkezci (Katolik) Parti ile paylaşacakları konusunda onların hiçbir şüpheleri olmadı. Nitekim yapılan pazarlık her ikisi için de tatmin edici oldu. Şu anda sosyalistler, gerçekten yüksek sesle demokrat oldular. Ancak bu, anti-demokratik bir inançla bağlantılı bir muhalefetin onlara karşı yükselmeye başladığı bir zamanda oldu.

Ortaya koydukları sorumluluk duygusundan ve hatta rahat bürokrasi koltuklarına yerleşmelerinden dolayı ben Alman Sosyal Demokratlarını suçlayamayacağım. Zira bunlardan ikincisi, yani rahat bir bürokrasi koltuğuna oturmak yaygın bir insani başarısızlıktır, birincisi ise, bu kitabın son bölümünde göstermeye çalışacağım üzere, tamamen onların itibarıyla ilgilidir. Ancak bunu yapanları, sosyalistlerin demokratik prosedüre sarsılmaz bağlılıklarına tanık olarak göstermek biraz iyimser olmayı gerektirir. Bunların her ikisi de, iktidarın fethi olasılığıyla, bunu demokratik yollarla yapmanın imkansızlığının önemli bir bileşimini sunan Rusya ve Macar örneklerini kabul etmeyi gerçekten kabul etmedikçe, ben bu konuda daha iyi bir deneme örneğinin varlığını düşünemiyorum. Önde gelen (Neo-Marksist) grubun istisnai konumu, ülkenin öneminin çok ötesinde artan Avusturya örneğinde olduğu gibi, bizim bu konudaki zorluğumuzu iyi bir şekilde göstermektedir. Avusturyalı sosyalistler, 1918’de ve 1919’da henüz daha demokrasinin olmadığı zamandan kısa süre bir sonra, koşullar onları meşru müdafaa durumunu getirdiği zaman demokrasiye sıkıca sarıldılar. Ancak iktidar tekelleşmesinin ulaştığı yer onlara göründüğü zaman, birkaç ay boyunca, onların çoğunun pozisyonu samimi ve anlaşılır değildi. O sıralarda Fritz Adler, (çn: 1879-1960 yılları arasında yaşayan Avusturyalı sosyalist siyasetçi ve devrimci) çoğunluk ilkesinden “aritmetiğin aşırılıklarının” (Zufall der Arithmetik) fetişizmi olarak bahsetti ve diğerleri demokratik prosedür kurallarına omuz silktiler. Yine de bu insanlar komünist değil, düzenli parti üyeleriydi. Macaristan’da bolşevizm hüküm sürdüğünde, seçilecek yolun hangi yol olduğu sorusu şiddetini artırmaya başladı. Parti duygusunun kötü olarak şu şekilde bir formülle ifade edilmediğinin farkına varmadan, hiç kimse bu dönemin tartışmasını izleyemez: “Daha sola gitmek zorunda kalma olasılığından özellikle zevk almıyoruz [= Sovyet yöntemlerini benimsemek]. Ama eğer gitmemiz gerekirse, hepimiz gideceğiz.”6 Hem ülkenin genel durumu hem de partinin tehlike altında olduğu bir zamanda yapılan bu değerlendirme son derece mantıklıydı. Bunun doğurduğu sonuç da öyle oldu. Bununla birlikte, demokratik ilkelere ateşli bağlılık, her ikisinde de göze çarpmıyordu. Sonunda dönüşmek sırası onlara geldi. Ama bu pişmanlıktan dolayı olmadı, Macar karşı-devriminin sonucunda oldu.

Lütfen sosyalistleri samimiyetsizlikle suçladığımı veya onları kötü demokratlar ya da ilkesiz entrikacılar ve oportünistler olarak küçümsemek istediğimi düşünmeyin. Bazı peygamberlerinin şımarttığı çocukça Makyavelliliğe rağmen, temelde onların çoğunun mesleklerinde her zaman diğer insanlar kadar samimi olduklarına tamamen inanıyorum. Ayrıca, sosyal ve siyasal ihtilaflarda samimiyetsizliğe de inanmıyorum, çünkü insanlar her zaman ne düşünmek istediklerini ve durmadan neyi itiraf ettiklerini düşünmeye başlarlar. Demokrasiye gelince, sosyalist partiler muhtemelen diğerlerinden daha fazla oportünist değillerdir;  onlar da ideallerine ve çıkarlarına eğer demokrasi hizmet ederse, o zaman demokrasiyi savunurlar. Okurların şok olması ve yalnızca en duygusuz politik pratisyenlere layık bir görüşü bu kadar ahlaksızca düşünmesi için, aynı zamanda demokrasinin doğasına yönelik araştırmamızın başlangıç ​​noktasını da sağlayacak olan zihinsel bir deney yapacağız.

III. ZİHİNSEL BİR DENEY

Okurun demokrasi kriterlerini tatmin edecek bir şekilde, bir topluluğun dini muhalefete zulmetme kararı aldığını varsayalım. Bu örnek bir hayal ürünü değildir. Öyle ki, çoğumuzun kolayca demokrasi olarak tanıyacağı topluluklar, sapkınları tehlikeye atmıştır – Cenevre Cumhuriyeti bunu Calvin’in zamanında yapmıştır – ya da ahlaki standartlarımıza tiksindirici gelen bir şekilde onlara zulmetmiştir, – koloni dönemindeki Massachusetts – bu konuda bir örnek olabilir. Bu tür hadiseler, eğer demokratik olmayan devletlerde meydana gelirse, bunun konuyla olan ilgisi kesilmediği gibi sona da ermez. Çünkü demokratik sürecin bir otokraside işlemekten tamamen vazgeçtiğine veya bir otokratın asla halkın iradesine göre hareket etmeyi veya ona teslim olmayı istemediğine inanmak saflıktır. Bunu bir otokrat ne zaman yapsa, siyasi model demokratik bir model dahi olsa, benzer eylemlerin yapılacağı sonucuna varabiliriz. Örneğin, en azından Hıristiyanlara yönelik ilk dönemlerdeki zulümler, kesinlikle Roma kamuoyu tarafından onaylanmıştı, eğer Roma’da katıksız bir demokrasi olsaydı, muhtemelen bu yapılanlar daha hafif olmazdı.7

Cadı avı bunun başka bir örneğidir. Bu, rahiplerin ve prenslerin şeytani bir icadı olmaktan daha çok kitlelerin ruhundan kopup gelmiştir, tam aksine, rahipler ve prensler güçlerinin  bunu yapabilmelerine yettiğini hissettikleri zaman bunu durdurmuşlardır. Katolik Kilisesi’nin büyücülüğü cezalandırdığı doğrudur. Ama eğer gerçekte alınan bu önlemleri, Roma’nın meselesi anlamına gelen sapkınlığa karşı alınan önlemlerle karşılaştırırsak, hemen Kutsal Makam’ın (çn: Santa Sede veyahut Papalık Makamı; Batı Avrupa dillerinde “Aziz Sandalye”,”Apostolik Makam”, “Kutsal Koltuk” olarak adlandırılır. Bu isimlendirme Vatikan’ın devlet pozisyonunu belirleyen resmi isimlendirmesidir) büyücülük meselesini kışkırtmak ve bu hususta kamuoyuna karşı gelmek yerine kamuoyunun iradesine uyduğunu görürüz. Cizvitler, önceleri başarılı olamasalar da bir şekilde cadı avıyla mücadele etmişlerdir. On yedinci yüzyılın sonlarına doğru ve on sekizinci yüzyılda, – yani, monarşik mutlakiyet kıtada tam anlamıyla kurulduğunda, hükümetin bu konudaki yasaklamaları nihayet üstün gelmiştir. İmparatoriçe Maria Theresa (çn: 1740-1780 arasında Macaristan ve Bohemya Kraliçesi ve Avusturya Arşidüşesi. Çok dindar olmasına rağmen büyücülüğü yasaklamış, büyücülük dahil bazı fiilleri dinsel suç olarak kabul ve ilan etmiştir.) gibi güçlü bir hükümdarın bu uygulamayı yasaklamasındaki ihtiyatlı tutumu, onun bunu yapmakla halkının iradesine karşı mücadele ettiğini bilmekte olduğunu açıkça göstermektedir.

Son olarak, modern meseleler üzerinde bir miktar etkisi olan bir örnek seçmek gerekirse, anti-semitizm (çn: Antisemitizm, Sami halklarına ve semavi dinlere karşı duyulan düşmanlıktır. Irkçı bir hareket olarak başlasa da, sonraki yıllarda din karşıtlığına dönüşmüş, bu bağlamda zaman içerisinde anlam kaymasına uğramış ve ”Yahudi düşmanlığı” manasında kullanılmaya başlamıştır) ele alınabilir ve bunun toplam nüfusa göre kayda değer sayıda Yahudi bulunan çoğu ülkede, tüm popüler tavırların en köklü olanlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Modern zamanlarda bu tutum, kısmen kapitalist evrimin rasyonelleştirici etkisi altında yolunu bulmuş, bu bağlamda etkisini kaybetmiştir, ama bu, buna başvurmak isteyen herhangi bir politikacıya halkın kendisine yönelik desteğini sağlamayı garanti altına almaya yetecek kadar bir malzeme bırakmıştır. Doğru düzgün bir sosyalizm dışında, zamanımızın anti-kapitalist hareketlerinin çoğu aslında bu dersi öğrenmişlerdir. Orta Çağ’da ise, Yahudilerin hayatta kalmalarında, halkın muhalefetine rağmen kilisenin onları koruyan ve nihayetinde onları özgürleştiren prenslerin etkisi büyüktür.8

Sıra şimdi bizim deneyimiz ve deneyimimizdedir. Kendimizi demokratik bir şekilde Hıristiyanlara zulmeden, cadıların yakılmasını ve Yahudilerin katledilmesini uygulayan varsayımsal/kurgusal bir ülkeye nakledelim. Demokratik usul kurallarına göre karar verildiği gerekçesiyle bütün bu uygulamaları kesinlikle onaylamamalıyız. Ancak bu konudaki can alıcı soru(n) şudur: biz, demokratik olmayan bir anayasayı tercih eder ve bu tür sonuçlar üreten demokratik bir anayasaya onay verir miydik? Bunu yapmazsak eğer, kapitalizmin cadı avından daha kötü olduğunu ve bu nedenle bu avı bastırmak için demokratik olmayan yöntemleri kabul etmeye hazır olan, tam da ateşli sosyalistler gibi davranmış oluruz. Oysa biz ve o ateşli sosyalistler aynı gemideyiz. En ateşli demokratın, demokrasinin önüne koyacağı nihai idealler ve çıkarlar vardır ve eğer taviz verilmeden bunlara bir bağlılık gösterilirse, kişi, demokrasinin vicdan ve konuşma özgürlüğü, adalet, saygın bir hükümet gibi idealleri ve çıkarları garanti edeceğini hissettiğine ikna edilmiş olur.

Bunun böyle olmasının nedeni, çok uzakta aranacak bir şey değildir. Demokrasi, siyasi bir yöntemdir, yani – siyasi, idari ve yasamaya dair – kararlar için gerekli olan belirli bir tür kurumsal düzenlemedir ve o nedenle, belirli tarihsel koşullar altında, onun hangi kararları üreteceğine bakılmaksızın, demokrasi kendi başına bir amaç olamaz. O nedenle, demokrasiyi tanımlama girişimlerinin başlangıç ​​noktası bu olmalıdır.

Demokratik metodun ayırt edici özelliği ne olursa olsun, az önce işaret ettiğimiz tarihsel örnekler, bizim onu yeniden ve açıkça ifade etmemizi gerektirecek kadar önemli olan birkaç şeyi öğretir.

Bunlardan birincisi, bu örnekler az önce belirtilen önermeye itiraz etme girişimini, yani, politik bir metot olarak demokrasinin, başka herhangi bir metodun kendi başına bir amaç olamayacağı gibi bir nedeni ortadan kaldırmaya yeter. Mantık gereği böyle bir metodun mutlak bir ideal veya nihai bir değer olabileceği söylenebilir. Bu muhtemeldir. Hiç şüphe yok ki, demokratik prosedürün belirli bir tarihsel modelde başarmaya çalıştığı şey, ne kadar kriminal ya da aptalca olursa olsun, halkın iradesinin üstün olması ya da yaptırım biçimi dışında demokratik ilkelerle buna karşı çıkılmaması gerektiği her durumda kabul edilebilir. Ancak bu tür durumlarda, halk yerine ayak takımdan bahsetmek ve kişinin emriyle tüm araçlarla o ayak takımının suçlu olmasıyla veya onun aptallığıyla mücadele etmek çok daha doğal görünür.

İkincisi, eğer demokrasiye koşulsuz bağlılığın, yalnızca demokrasinin hizmet etmesi beklenen belirli çıkarlara veya ideallere koşulsuz bağlılığına dayalı olabileceği görüşüne katılırsak, örneklerimiz, demokrasinin kendi başına mutlak bir ideal olmasa da, onun, her zaman, her koşulda ve her yerde uğruna mücadele ettiğimiz ve koşulsuz olarak ölmek istediğimiz belirli çıkarlara veya ideallere hizmet edeceği olgusundan dolayıdır. Ama açıkçası sadece bu doğru olamaz.9 Zira hiçbir şey, demokrasi gibi her zaman aynı sonuçları üretmez veya aynı çıkarları veya idealleri daha fazla desteklemez. Dolayısıyla demokrasiye olan rasyonel bağlılık, sadece  aşırı ve üstün rasyonel değerlerin bir şemasını değil, aynı zamanda demokrasinin onayladığımız şekillerde işlemesinin beklenebileceği belirli toplum durumlarını da öngörür. Zira belirli zamanlara, yerlere ve durumlara atıfta bulunulmadan, demokrasinin işleyişi hakkında ileri sürülen önermeler anlamsızdır10 ve o nedenle, elbette, bunlar anti-demokratik argümanlardır.

Sonuç itibariyle, bu husus son derece açıktır. Ancak bu şaşkınlık yaratmamalı ve hiç kimseyi şaşırtmamalı, daha da azı şok etmemelidir. Çünkü bunun herhangi bir durumda demokratik inancın heyecanı veya saygınlığı ile hiçbir ilgisi yoktur. Uygar bir insanı bir barbardan ayıran şey, kişinin inançlarının göreceli geçerliliğini kavraması ve yine de onları korkusuzca savunmasıdır.

1 Bireysel ve grupsal gücün tamamen ekonomik terimlerle tanımlanamayacağı olgusu, – Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin tanımladığı gibi – bu argümanın kabul edilemez olmasının daha temel bir nedenidir. Bu sorunu çözmek için önce bizim tanımladığımız sosyalist düzen ile demokratik hükümetin işleyiş tarzı arasındaki arzular ve sloganlar ile demokrasinin doğasını araştırmamız gerekir. Bununla birlikte, başka bir nokta da, derhal açıklanmaya ihtiyaç duyar.

2 Kısım xxv’da, Marks’ın kendisinin demokrasiyi kişisel olarak nasıl sunduğu meselesine döneceğim.

3 Ben Rusça bilmiyorum. Yukarıdaki pasajlar, eskiden Moskova’da yayınlanan Alman gazetesinden aslına uygun bir şekilde tercüme edilmiştir, o nedenle, bu pasaj, Rusça metnin tercümesine karşı olası itirazlara açıktır, ancak miting provaları/örnekleri ve GPU metotlarıyla tamamlanan haber, aday seçimleri yönünden otoritelerce tamamıyla onaylanmıştır.

4 Bu durumlar, Bölüm V’te daha ayrıntılı olarak incelenecektir.

5 Kendimizi bu konuda ulusal siyasetteki sosyalist partilerin tutumlarıyla sınırlayacağız. Onların ve sendikaların, sosyalist olmayan veya sendikasız olan işçilere ilişkin uygulamaları elbette daha az ikna edicidir.

6 Basit bir İngilizceyle, önde gelen liderlerden birisinin bu sözü, yiyecekleri için tamamen kapitalist güçlere bağımlı bir ülkede ve pratik olarak Fransız ve İtalyan birliklerinin kapısında olduğu bir ülkede, bolşevizmi sahnelemenin riskinin tam olarak farkına vardıkları anlamına geliyordu, ama bu, Rusya’nın Macaristan üzerindeki baskısı çok artarsa, onlar partiyi bölmezler, tüm sürüyü bolşevik kampa götürmeye çalışırlar şeklinde anlaşılmıştır.

7 Bir örnek, bu ifade için var olan kanıtların türünü gösterecektir. Suetonius, (Roma döneminin tarihçisi) Neron’un biyografisini anlattığı eserinde, ilk önce onun kısmen suçsuz, kısmen övgüye değer ve sonra onun yanlışları olduğunu ifade eder. Neron’un Hıristiyanlara yönelik zulmünü, ikinci başlık altında değil, oldukça değerli idari önlemler listesinin ortasında ilk başlık altında kaydeder. Suetonius’un insanların Neron hakkındaki fikirlerinden (ve çıkarım yoluyla iradelerinden) başka bir şey ifade ettiğini düşünmek için hiçbir neden yoktur. Aslında, Neron’un amacının insanları memnun etmek olduğundan şüphelenmek çok da zor değildir.

8 Papaların koruyucu tavrı, II.Calixtus’un (çn: 1119 ile 1124 yılları arasında papalık yapan Guido) haleflerinin, hem bu politikanın sürekliliğini hem de bunun karşılaştığı direnci kanıtlayan, onun Etsi Judæis (1120) isimli eseriyle örneklenebilir. Yahudilerin sınır dışı edilmelerinin veya katledilmelerinin prensler için çok ihtiyaç duyulan gelir kaybı anlamına geldiğine işaret edilirse, prenslerin koruyucu tavrının nedeni de kolayca anlaşılacaktır.

9 Özellikle, demokrasinin vicdan özgürlüğünü otokrasiden daha iyi koruyacağı doğru değildir. Tüm yargılamaların en meşhuruna Pilatus (çn: Milattan sonra 26 yılında Roma valisi olan ve Yahudi meclisinin kararını dinleyerek Hz.İsa’nın çarmıha gerilmesini uygulayan, o nedenle, Hıristiyan’ların gözünde daima bir kara leke sahibi olan ve Roma otoritesine karşı çıktığı için bir adi suçlu gibi idam edilen kişi) tanıklık etmiştir. Pilatus, Yahudilerin bakış açısına göre, kesinlikle otokrasinin temsilcisidir. Ancak o yine de özgürlüğü korumaya çalışmış ve demokrasiye teslim olmuştur.

10 Bakınız aşağıda, kısım, xxiii.

“Dünü unutmalı, bugünü yaşamalısınız. Çünkü dün ile bugün arasında bir kavga çıkarsa, yarını kaybedersiniz.” BALZAC

KAVGA ETME İÇGÜDÜSÜ’NDEN SEÇMELER –

İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim ve yakında Dorlion Yayınları tarafından yayınlanacak olan İsviçreli pedagog ve eğitmen Pierre Bovet tarafından yazılan Kavga Etme İçgüdüsü/The Fighting Instinct isimli eserden sizin için seçtiğim bazı bölümler aşağıda sunulmuştur.  

AŞKIN YÜCELTİLMESİ

Aşkın yüceltilmesine ilk işaret eden Freud değildir. Freud’dan çok zaman önce, Charles Secrétan, (çn: İsviçreli filozof) bir bölümü aşağıda sunulan The Principles of Moral/Ahlakın İlkeleri isimli kitabında, aşk sözcüğünün değişik duygular arasında hatırlamaya değer ve bizim hedeflerimiz yönünden son derece öğretici olan mukayeseler yapmış ve aşağıda yer verilen hususlara işaret etmiştir:

“Oldukça alışılmış bir konuşma biçimiyle aşk kelimesi, bireysel varoluş için gereksiz olan ve organizmanın tamamlanmasına her zaman eşlik eden bir ürünü ortadan kaldırma ihtiyacını ifade eder. Bu işlev, arzunun nesnesi haline gelen tamamlayıcı bir organizmayı gerektirir. (…) O nedenle, aşk, sahip olma arzusundan oluşur. Sevilen nesne, yalnızca kişisel bir tatmin elde etmenin yoludur; aşık sadece kendini düşünür ve tamamen bencildir. Ne kadar az olursa olsun, doğanın boyunduruğu altındadır ve bir mücadelenin aracıdır.

Kelimenin ikinci anlamında aşk -basit ve insani anlamda-, mutluluk kadar zevkli değildir. Bedene sahip olmak artık kaçınılmaz bir nesne değil, daha çok sevilen kişinin kendisinin mükemmel armağanı aracılığıyla tam mülkiyetine sahip olması olan gerçek nesnenin arzu edilen tamamlayıcısıdır. Benim hala aradığım kendi tatminimdir; ama onu sevilen kişinin mutluluğu dışında bulamıyor olmamdır.

Ve nihayet, hiçbir şekilde arzuyu paylaşmayan üçüncü bir tür aşk vardır. Bu iyilikseverliktir, iyiliktir, iyilik yapmaktır; seven kişi, ister kendi ihtiyaçlarının üzerine çıktığı için, isterse doğal olarak bir şeylerden yoksun olduğu için, sevilen nesnenin iyiliğini kendisine geri dönüş düşüncesi olmadan, saf ve basit bir şekilde isteyecektir. Bu aşk hiçbir bireysel tercih bilmez. Bu aşk, eyleminin en etkili olmayı vaat ettiği alanı özgürce seçer. Hayır İşleri Rahibesi’nin/Sister of Mercy, yaraları olan hastalara olan sevgisi böyledir.

Kelimenin bu üç anlamı da kesinlikle farklıdır. Yine de bunların biri diğerinin içine girer ve biz, orada iki uç noktayı karşılaştırırken yeterince çarpıcı bir paralellik buluruz. Orada, diğer kişiyi aracı ve kurban yapan duygusal egoizmi görürüz; burada insanlığa olan bağlılığın tamamen kendisinden vazgeçmesi vardır. Ancak bilinçli güdüler egoizmi, sadece günlük aşktaki bir yanılsamadır. Burada birey, kendi zevkini elde etmek için ırksal amaçlara rağmen kendisini feda ederken; hayırseverlikte, tek başına genel iyinin istendiği ve bireyin kendini silip yok ettiği yerde, gerçekten de gücünün tüm iddiasıyla zafer kazanandır.

Zihin ve beden, iki tür aşkta da birbirine zıttır; ama bu yine de bunlar, her iki alanda da uygulamalarını takip ettiğimiz yasanın aynısıdır. Bir insanı kendisini unutmaya ve hayır işine adamaya sevk eden şey kendi kişilik duygusudur. Böylece her aşk türü diğerini sembolize edebilir, gerçek ise bunun tersidir. O nedenle, aynı kelime böylesine farklı fikirleri ifade etmek konusunda gerçekten birbirine uygundur.”[1]

Bugün, Secrétan tarafından tanımlanan üç durumun birlikteliğinin, sadece sembolik ilişkilerini belli belirsiz algılayarak onlara aynı adla hitap edenlerin zihninde var olmadığını anladığımızı düşünüyoruz. Bu gelişim, insanı bu tür aşkların birinden diğerine götüren tek eğilimdir. Nesnelerinde oldukları gibi farklı olan bu nesnelerin hepsi aynı organik rezonans biçimlerini içerir[2] ve Hayır İşleri Rahibesi’ne, hastalarının yaralarını saran nazik görüntüsünü, hafif dokunuşunu ve yumuşak sesini veren bu sonunculardır. Bu sevgilinin ilkel şefkatiyle ilgili bir şeydir.

Ahlaki açıdan Secrétan’ın üzerinde durduğu noktanın ve yüceltme fikrinin bizi getirdiği bakış açısından bu üç aşama, birbirlerinden açıkça farklılaşmış ve ayrışmıştır. Bu farklılaşmanın, psikolojik açıdan, ikinci aşamada içgüdünün kanalize edildiğini ve o nedenle karmaşık olduğunu, üçüncü aşamada ek olarak saptırıldığını ve Platonize edildiğini söylememiz gerekir.

İDEALLER İÇİN MÜCADELE

Hayırseverliğin yanı sıra cesaret de erdemler arasında yüksek düzeyde saygınlık kazanmıştır. Ve sevginin olması gerektiği gibi, cesaret de her zaman vardır.

“Enerji, eylem yapmak içindir. İnsan, belirli bir yol dışında iyiye karşı hareket edemeyeceğinden, tüm eylemler kaçınılmaz olarak bir mücadele niteliği kazanır. Her hareket bir çatışmadır, bir ihtilaftır… Çatışmaya/İhtilafa son vermek imkansızdır. Zira hayat bir ihtilaf sürecidir. Hayat devam ettiği sürece ihtilaf da devam edecektir. Bundan kaçış yoktur… Hayat mücadelesinin verildiğini söylemek ve bundan maddi varoluşu anlamak, hayatın yüce bir iyilik olduğunu onaylamaktır. Bu, en büyük talihsizliği yok edilmek olan hayvanlar için de doğrudur. Ama insan için hayat, en büyük iyi değildir… Herhangi bir yaratığın en büyük mücadelesi, onun kendi iyisi içindir; insanın en büyük iyisi ise hayat değil, adalettir. İnsan için en büyük ve en erdemli mücadele, adalet mücadelesidir. Diğer tüm ihtilaf, bunun kusurlu görüntüsünden başka bir şey değildir.”[3]

Adalet için mücadele kavramıyla, ahlaki tavrın sembolü ve bunun özü olarak ihtilafla, çok çeşitli uygarlıklarda karşılaşılmıştır. Hıristiyan kahramanlığı, Japon Bushidosu[4] ve Yunan Kinikleri ile Herakles’in taklitçileri, yanlışların cesur telafi edicisidirler.

Çünkü iyi insana aynı tutum çok farklı ideallerle empoze edilebilir. Hayat mücadelesinin üstünde ve ötesinde beslenme ve üreme ile yaşama araçları arasındaki zenginlik ve güç uğruna mücadele etmek hedef olarak alınabilir. Bu bencil mücadelelerin ötesinde, yine benzer ama başkalarının hayatları, sağlığı ve refahı için mücadeleler vardır ki, bunlar, aile, şehir, vatan ya da insanlık için yapılan mücadelelerdir. Ve nihayet, yüce amaçlar için yapılan mücadeleler vardır ve bunlar güzellik, hakikat, adalet, özgürlük mücadeleleridir.

Mücadele edenin kişiliği zenginleştikçe, onun içindeki mücadele etme içgüdüsü diğer içgüdülerle bağlantı kurarak karmaşıklaşır. Her şeyden önce kişisel düşman veya klanın düşmanı olan rakip, bir anda ve aynı zamanda değişir ve dönüşür. İhtilaftaki menfaat büyük ve kişisel olmayan bir ideal olduğunda, muhalif olan, karşıt olan, somut bir kişi olmaktan çıkar; nerede karşılaşılırsa karşılaşılsın, düşman olan, idealin ilerlemesini engelleyen her şeydir. Bu kişiliksizleştirme sürecinin sonunda, hem büyük ahlaki tutumlarla, hem de sevgiyle mücadeleye giren kişinin, ilk bakışta karşısında bu tür bir zıtlık içinde duruyor gibi görünen bir şeyler ve onun buna karşılık gelen bir ahlaki program vardır. Bu ahlaki program, kötülüğe karşı amansız bir nefretin ve düşman kuvvetlerin kurbanı suçluya yönelik olan hoşgörülü bir merhamettir.

PASİFİST EĞİTİM

Eğitimde, az önce ele aldığımız iki sorundan radikal bir şekilde farklı olan üçüncü bir sorunun daha var olduğunu kabul ediyoruz. Bu sorunların amaçları bireyi topluma uyarlamaktır; toplum bazen savaş eğitimi (askeri eğitim), bazen ise barış halinde eğitimi (ahlaki ve yurttaşlık eğitimi) kabul etmiştir.

Pasifist eğitimin ortaya çıkardığı sorun, tamamen başka bir fikir düzenidir. Bu fikir düzeninin gereği olarak, biz artık çocuğu içinde bulunduğu mevcut ortama uyarlamakla ilgilenmiyoruz; onu, geleceğini umduğumuz bir toplum anlayışıyla yetiştirmekle, nesli yeni bir durumu gerçekleştirecek konuma getirmekle, inandığımız şeylerin daha iyi duruma gelmesine hazırlık yapmakla ilgileniyoruz. O nedenle, şimdi sorun şudur: Silahlı çatışmaların artık ortaya çıkmadığı bir milletler toplumunu mümkün kılmak için nasıl bir gençlik yetiştirilecektir?

Bu ilgi ve özen, çağdaşlarımızın çoğuna erken bir ilgi ve özen gibi görünmektedir. Çağdaşlarımızın tamamı, barışın nimetlerini tanıyıp takdir etmekle birlikte, bunların nasıl güvence altına alınacağı konusunda iki gruba ayrılmaktadır.

Bir grup eski bir atasözü olan Eğer barış istiyorsan savaşa hazır ol (Si vis pacem, para bellum) görüşünden yanadır. Bu görüşten yana olanlar, barışın güvencesini savaşa hazır olmak olarak görüyorlar ve onlar için pasifist eğitim sorunu, askeri eğitim de dahil olmak üzere genel olarak bir eğitim sorunudur.

Diğer grup ise, yukarıdaki atasözünün benimsediği formülü değiştirmekte, önemsiz bir paradoksu paradoksal bir gerçekçiliğe dönüştürmekte ve şu görüşü savunarak Barış istiyorsan, barışa hazır ol (Si vis pacem, para pacem) demektedir.

Burası, pasifistlerin öne sürdükleri gerekçeleri detaylandırmanın ya da hareketin şimdiki haline gelmesine birbiri ardına katkıda bulunan büyük rasyonalist, duygusal, dinsel ve faydacı akımların tarihini yazmanın yeri değildir. Pasifizm, bizi sadece eğitimle ilgili yönü itibariyle ilgilendirmektedir. Kabul etmek gerekir ki bugüne kadar eğitim yöntemi, pasifistlerin önerdiği yöntemler arasında beklenilen yeri alamamıştır.


[1] Bu cümleyi Ernest Dürr’den ödünç aldım. Ona göre yüceltme, doğanın yararlı imgelerin ve düşüncelerin organik rezonansını elde etmek için, özellikle bireyin duygusal yararlı eylemlerini motive eden düşüncelerini almaktaki avantajıdır. (Pfister tarafından alıntılanmıştır, adı geçen eser, sayfa 311)

[2] Charles Wagner, Courage, Londra, 1894, sayfa 193-5.

[3] Secrétan, Ahlakın İlkeleri/(Le Principe de la Morale, Lozan, 1883, sayfa 150.

[4] Bkz: Nitobe, Buşhido, Japon Ruhu/Bushido, The Soul of Japon, Tokyo, 1908. (Ç.N: Bushidoy Japon millî samuray anlayışı.)

Emre itaat: iyilik emredildiği zamandır.” Hz.Muhammed (s.a.v)

OTORİTE VE İTAAT ÜZERİNE MILGRAM DENEYİ  –

Şiddetin insanla, insanın şiddetle birlikteliği kadim bir birlikteliktir. Bu birliktelik Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar. Adi olmaktan daha çok siyasi olan bu ilk cinayet de dahil olmak üzere, insanın şiddetle arasındaki ilişki üzerine yapılan incelemeler sonucu getirilen bütün açıklamalar on dokuzuncu yüzyıl boyunca ağırlıklı olarak biyolojiye dayandırılmıştır.

Biyoloji temelinde açıklanan, insanın da bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında şiddetin evrimin doğal bir unsuru olarak kabul edildiği yönündeki görüşler, bütün bir on dokuzuncu yüzyıla egemen olmuştur. Bu görüşün önderleri, bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan ve görüşlerini ‘evrim’ ile ‘doğal seleksiyon’ kuramları üzerine kuran Thomas Malthus ile Charles Darvin’dir.

Yirminci yüzyılda bilim insanlarının bu yöndeki çalışmaları, insan davranışları ile toplumsal düzen ilişkileri üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud, insan aklının çalışma şekli üzerine kurdukları kuramlarında, farklı şekillerde de olsa şiddet isteğinin insan doğasının bir parçası olduğunu öne sürmüşlerdir. Jung’un ve Freud’un ‘dürtü’ kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilme biçimiyle ve yine bireysel ve toplumsal deneyim yoluyla şiddeti öğrendiklerini, o nedenle insanların şiddetin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, şiddetin kaynağı, nedeni, açıklaması bilimsel yönden her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus, şiddetin insanla olan ilişkisinin kadim oluşudur. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep var olmuş, her zaman ve her yerde insanla, insanlarla birlikte yaşamış, pek çok şeyin elde edilmesinde son derece etkili bir araç olarak kullanılmıştır.

İnsanlar bu etkili aracı, küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini, kimliklerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşların büyük bir kısmı sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış, iktidar kavgalarının en etkili silahı dünyanın hemen her yerinde ve her zaman şiddet olmuştur.

Şiddet üzerine, zulüm üzerine, vahşet üzerine, kitlesel kıyım üzerine, soykırım üzerine, bunların sosyolojik, psikolojik, ekonomik, siyasal nedenleri üzerine kafa yoranlar, inceleme yapanlar, elbette ve sadece antropologlar, sosyologlar, psikologlar, Jung, Freud, Malthus, Darwin değildir. Başkaları da vardır, bu konular üzerine yazılmış başkaca kitaplar, makaleler, yapılmış bilimsel incelemeler ve araştırmalar da vardır.

Mesela Elias Canetti’nin ‘Kitle ve İktidar’ isimli kitabı vardır. Canetti bu kitabında, birbirini hiç durmadan, hiç soluk almadan üreten, sonra yeniden üreten, etkileyen ve çoğaltan, birbirinin hem nedeni, hem de sonucu olan iki canavarı, yani kitleyi ve iktidarı anlatır. Sadece bunu değil, insan doğasının, kitle ve iktidarla olan ilişkisinin zaman, mekan, din, ırk farkı olmaksızın nasıl benzeştiğini, insanlar arasındaki emir/itaat ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlığa dönüştüğünü anlatır.

Mesela Eric Hoffer’in ‘Kesin İnançlılar’ isimli kitabı vardır. Kitle hareketlerinin psikolojik, sosyolojik, ideolojik temellerini incelediği bu kitabında Hoffer, ister dini ve milliyetçi hareketler, isterse sosyal ve siyasal devrimler olsun bütün kitle hareketlerinin ortak özellikler taşıdığını ileri sürer. Hoffer’e göre şiddeti, zulmü, vahşeti, bireysel veya kitlesel yok etmeyi esas alan kitle hareketinin kendisine taraftar bulmasının, bulduğu taraftarları elinde tutmasının nedeni; dayandığı siyasi/ideolojik doktrinden daha çok, endişe, tatminsizlik, imkânsızlık, hiçlik içinde olan, bütün bunlardan kurtulmak isteyen insanlara sığınacak bir yer teklif etmesidir. Kitle hareketlerine katılmaya hazır duruma gelen insanların, sadece bir öğretisi veya programı olan belirli bir harekete değil, genel olarak etkili herhangi bir harekete katılabilecek duruma geldiklerini ileri süren Hoffer, bu tezine örnek olarak Hitler öncesi Almanya’sında Komünist veya Nazi partisine katılmak için hareketlenen gençleri, Çarlık Rusya’sının son zamanlarında, siyonizmin hizmetine girmeye ya da komünist devrime katılmaya hazır durumda olan Yahudileri verir.

George Orwell vardır mesela. 1941’de, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman bombardıman uçakları tepesinde uçarken kaleme aldığı “İngiltere, İngiltere’n” isimli kitabında Orwell şunları yazar: “Şu anda ben yazıyorken, yüksek düzeyde uygarlaşmış insanoğulları beni öldürmek için tepemde uçuyorlar. Benim gibi, onların da bana karşı kişisel bir düşmanlığı yok. Hep söylendiği gibi, ‘görevlerini yapıyorlar’ yalnızca. Bunların çoğu, hiç kuşkum yok ki, özel yaşamlarında cinayet işlemeyi asla aklından bile geçirmemiş, iyi kalpli, yasalara saygılı insanlardır. Ama öte yandan, içlerinden biri beni paramparça edecek bir bombayı tam yerine isabet ettirmeyi becerirse, bu yüzden uykusu asla eskisinden daha az ve kötü olmayacaktır. Onu suçlu olmaktan kurtaracak kadar güçlü ülkesine hizmet etmektedir çünkü o.

Mesela Hannah Arend vardır. Eichman davasını anlattığı “Eichmann in Jerusalem / Eichmann Kudüs’te” isimli kitabında Arend, kötülüğün, şiddetin, itaatin nedenlerini araştırır, bunların insanın doğasında olan şeyler mi, yoksa sonradan öğrenilen şeyler mi olduğunu tartışmaya açar ve sıradan insanların, diğerlerinin emirlerine uymalarının, bunların sonuçlarını düşünmeden çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin sonucu olup olmadığı sorusunun yanıtını arar.

Yine Arendt “Şiddet Üzerine” isimli kitabında, insanların mantık sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ileri sürer ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Theodor W.Adorno vardır mesela. Frankfurt Okulu’nun önde gelen temsilcilerinden olan Adorno, bir grup bilim adamıyla birlikte yaptığı saha çalışması ve araştırması sonunda hazırladığı “Otoriter Kişilik” adlı eserinde, Hitler/Nazi egemenliği ve bunun sonucunda soykırıma kadar giden insanlık dışı muameleleri belli bir birey tipinin; güçlüye boyun eğme, zayıf olana karşı vicdansızca ve hatta zalimce tahakküm etme eğilimindeki hastalıklı kişiliklerin varlığıyla açıklamaya çalışır.

Adorno, sadece bunu değil, aynı zamanda, otoriter kişiliğin oluşmasının nedenlerini, koşullarını, türlerini inceler. Yayınlandığı tarihte oldukça ilgi toplayan, ancak daha sonraki süreçte fazlaca eleştirilen kitapta yer alan tespitlere göre otoriter kişiliğin oluşumunda etkili olan faktörler ile bu kişiliğin temel özellikleri şunlardır: “çocuklukta bastırılmış içgüdüler; hayatı ve başka insanları tehdit olarak algılama; insanlarla olan ilişkileri mücadele, çatışma, karşıtlık, kutuplaşma temelinde kabul etme; anne/baba ile olan ilişkilerinin hiyerarsik/otoriter/sömürücü bir temele dayanması; bunlardan kaynaklanan öç alma, hınç duyma duyguları ile başkalarını sömürme isteği; güç gösterilerine tutkuyla katılma; başkalarını küçümseme ve dışlama.

Saha çalışmasına dayanan bu tespitlerin yapılmasında araştırma ekibi tarafından kullanılan ölçekler; anti-semitizm, etnomerkezcilik, politik-ekonomik muhafazakarlık ve faşizm ölçekleridir.

Bu ölçekler içerisinde en önemli ve etkili ölçek olarak kullanılan faşizm ölçütünün değişkenleri ise şunlardır; “gelenek ve göreneklere bağlılık; otoriteye boyun eğme; otorite olarak kabul edilen kişi ve kurumların sevmediği kişi ve gruplara, geleneksel değerleri tehdit ettiği düşünülenlere karşı duyulan öfke ve saldırgan tutum; subjektif, sanal, hayali yaklaşımlar; ben merkezcilik; rafine ve estetik olanın reddi; stereotiplestirme, yani batıl inanç, klişe, kategorileştirme ve kaderci belirlenimcilik eğilimleri; güç gösterme, kabadayılık, delikanlılık yapma; başkalarını aşağı görme, alay etme, küçümseme; cinselliğe, özellikle heteroseksüel cinselliğe fazlaca önem verme; yalan söylemeyi alışkanlık haline getirme; acımasızlık duygusu, kutuplaştırma, ötekileştirme, vs.

Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman “Modernite ve Holocaust” isimli eserinde, Adorno ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmayı, bu çalışma sonucunda hazırladıkları “Otoriter Kişilik” isimli kitabı önemli ve övgüye değer bir çalışma olarak görmekle birlikte eleştirmekten de kaçınmaz. Bauman adı geçen eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları yazar; “Nazilerin zaferi güçlüye itaat eden, zayıfa karşı vicdansızca, çoğu kez zalimce tahakküm etme eğilimindeki kişiliklerin alışılmadık bir şekilde bir araya gelmelerinin sonucu olmalıdır. Bunun nedenini yazarlar açıklamamışlar, açıklamak da istememişlerdir. Otoriter kişilikleri yaratabilen bireyüstü ya da birey dışı etkenleri araştırmaktan özenle kaçınmışlar, bu etkenlerin normalde otoriter kişilikten yoksun insanlarda otoriter bir davranışa yol açabilmesi olasılığıyla ilgilenmemişlerdir. Adorno ve arkadaşlarına göre Nazizm, Naziler zalim olduğu için zalimdi; Ve Naziler, zalim insanlar Nazi olmaya eğilimli olduğu için zalimdiler…Adorno ve ekibinin sorunu ifade biçimi, uyguladıkları suçu bölüştürme yönteminden daha çok, insanlığın geri kalanını suçsuz ilan eden isabetsizliğinden ötürü önemlidir. Adorno’nun görüşü dünyayı doğuştan Nazi eğilimliler ve onların kurbanları olmak üzere ikiye bölmektedir. Pek çok kibar insanın olanak verildiğinde zalime dönüşebildiği yolundaki çapraşık ve üzücü gerçek hasıraltı edilmiştir. Kurbanların bile, kötü sonlarına doğru giderken insanlıklarını büyük ölçüde yitirmiş olabileceklerinden kuşku duymak yasaklanmıştır…

Bu konularla ilgili olarak yazılmış bir başka kitap, yapılmış bir başka inceleme daha vardır. En başta Adorno ile arkadaşlarının yaptıkları araştırmayla bu araştırma sonunda vardıkları kimi görüşlere ve yine şiddet, vahşet, zulüm, kitle kıyımı, soykırım üzerine ortaya konulmuş diğer bütün görüşlere aykırı ve farklı sonuçlara ulaşan bu çalışma ve görüş, Yale Üniversite’nde akademisyenlik de yapan Amerikalı psikolog Stanley Milgram’a aittir.

Duygusal dürtülere dayalı varsayımların amprik bir uygulamasını yapan, bu bağlamda değişik meslek mensupları ile yaş gruplarından seçtiği denekler üzerinde çalışma yürüten Milgram, kendi adıyla anılan, yani “Milgram Deneyi” olarak bilinen çalışmasını ve bu çalışmanın sonuçlarını önce “The Perils of Obedience/İtaatin Tehlikeleri” isimli makalesinde, daha sonra ve çok daha geniş olarak “Obedience to Authority: An Experimental View/Otoriteye İtaat: Deneysel Bir Bakış” isimli kitabında yayınlamıştır.

Milgram’ın yaptığı amprik çalışmalar, denekler üzerinde uyguladığı deneyler sonucu elde ettiği bulgular ile ulaştığı son derece açık ve anlaşılır sonuç bize şunu söyler: “Bu, yani Holocaust, yani kitle katliamı, soykırım, yani şiddet, vahşet, yani zulüm bize karşı da yapılabilir ve bütün bunları biz de başkalarına karşı yapabiliriz.

Milgram’ı insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmeye yönelik deney yapmaya yönelten neden, Nazi Almanyası döneminin savaş suçlusu olarak yargılanan ve yargılama sonunda idam cezasına mahkum olan Adolf Eichmann’ın “ben bir asker olarak görevimi yaptım, bana verilen emirleri yerine getirdim” şeklindeki savunması olmuştur.

Bu noktadan hareket eden Milgram, yaptığı deneyle, insanların bağlı bulundukları bir otoriteden emir almaları durumunda, hiçbir kişisel düşmanlık beslemedikleri insanlara eziyet edebilip edemeyeceklerini ölçmeyi hedefler. Bu hedefe ulaşmak amacıyla şu soruların yanıtını arar: “İnsanlar kendilerine bu tür emirler verildiğinde ne tür tepkiler verirler? İtaat mi ederler, yoksa karşı mı çıkarlar?” Ve daha da önemlisi, “Hangi noktadan sonra itaat etmeyi bırakıp emir verene karşı çıkarlar?

Milgram’ın, sıradan bir insanın bir deney uygulayıcısından aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektirebileceğini ölçmek amacıyla değişik yaş ve meslek gruplarından seçilen deneklere elektrik şoku vererek uyguladığı bu deney, katılan deneklerin güçlü vicdani duygularıyla mutlak otoriteyi karşı karşıya getiren fiili bir uygulamadır. Sonuçta kazanan otorite olur.

Milgram vardığı bu sonucu, yaptığı deneyle ilgili olarak yazdığı makalesinde ve kitabında şu şekilde açıklar: “Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmektedirler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görülmüştür…Çalmaktan, öldürmekten, bir insana saldırmaktan kendi ilkeleri gereği nefret eden kişi, otorite tarafından emredildiği takdirde kendisini bu işleri görece daha kolay yaparken bulabilir. Kendi başına hareket eden bir insanın yapmasını hayal dahi edemeyeceğimiz bir eylem, emirle yapıldığında tereddütsüz uygulanabilir… İtaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin bütün temel nitelikleri bunu takip eder.

Milgram’ın yukarıdaki açıklamalarında da ifade ettiği üzere, yaptığı deney sonucu elde ettiği bulgular içerisinde belki de en çarpıcı ve sarsıcı olanı “barbarlık yapmaya hazır olma ile barbarlığın kurbanına yakınlığı arasındaki ters orantıdır.

Gerçekten insanın dokunduğu bir insana zarar vermesi son derece zordur. İnsanın sadece uzaktan gördüğü bir insana acı çektirmesi biraz daha kolaydır. Yalnızca sesini duyan bir insanın, sesini duyduğu insana acı çektirmesi daha da kolaydır. Bir insanın görmediği ve sesini duymadığı bir insana karşı zalim olması ise çok daha kolaydır.

Zygmunt Bauman’ın da işaret ettiği üzere, eğer bir insana zarar vermek o insanla doğrudan bedensel temas gerektiriyorsa, bu işi yapacak olan kişi, kendi eylemiyle kurbanının acısı arasındaki neden-sonuç ilişkisini görmezden gelemez. Zira neden-sonuç ilişkisi yalındır ve aşikardır; acıdan duyulan sorumluluk da öyledir.

Milgram’ın deneyindeki kişilere, kurbanın ellerini zorla, sözde elektrik şokunun verildiği bir levha üzerine koymaları söylendiğinde, deneklerin sadece %30’u emre uymayı deney sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Kurbanın ellerini kavramak yerine yalnızca, kumanda masası üzerindeki manivelayı çevirmeleri istendiğinde, itaat edenlerin oranı %40’a yükselmiştir. Kurbanlar bir duvarın arkasına gizlenip de yalnızca acı dolu çığlıklar duyulduğunda işin sonunu getirmeye hazır deneklerin oranı %62.5’e çıkmıştır. Sesin kapatılması, oranı daha fazla artırmamış, oran sadece %65’e ulaşmıştır.

Bu tespitler, insan olarak bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi göstermektedir. Buna göre kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale gelmektedir.

Bu verilerin de ortaya koyduğu üzere Milgram’ın vardığı sonuç son derece basit ve inandırıcıdır. Milgram vardığı sonucu kitabında şöyle ifade etmektedir: “Denekle, kurbana zarar verici sonuç arasına yerleştirilen herhangi bir güç ya da olay, buna katılan kişi üzerindeki gerilimin azalmasına ve dolayısıyla itaatsizlik oranının düşmesine neden olmaktadır. Modern toplumda bizimle, katkıda bulunduğumuz sonucu zararlı eylem arasında genellikle başkaları durmaktadır.

Milgram’ın 1974 yılında yayınlanan bu çalışması, hem akademik çevrelerin, hem de konunun uzmanı olan kişilerin yoğun saldırısına uğramış, bilim etiğine, bilimsel deney etiğine aykırı bulunmuş, o nedenle şiddetle eleştirilmiş ve hatta ayıplı bulunduğu için kınanmıştır.

Bu eleştiri ve kınamaların en başta gelen nedeni, akademik çevrelere egemen olan alışkanlıklar, gelenekler, yıkılması neredeyse olanaksız önyargılardır. Zira Milgram’ın yaptığı çalışma, bu çalışma sonrasında vardığı “zulmün zalim kişilerce değil de normal görevlerini iyi yapmaya çalışan normal erkekler ve kadınlarca yapılmış olduğu yolundaki hipotezi; ve zalimliğin bunu yapanların kişisel karakterleriyle bağlantısının zayıf olduğu, ama otoriteyle itaat arasındaki ilişkiyle – yani normal, her gün karşılaştığımız iktidar ve itaat yapılanmasıyla – güçlü bir bağlantısının bulunduğu” şeklindeki sonuç ezber bozucudur. Eleştirileri, kınamaları davet eden, kışkırtan da ezber bozan bu bulgular ve tespitler olmuştur.

Oysa konunun uzmanı olan kişilerin ifade ettikleri ve değeri çok daha sonraları anlaşılacağı üzere, bilim tarihinde, bilginin sözde değer yargılarından arınmış bir şekilde araştırılmasının ve bilimsel merakın/kuşkunun tarafsız dürtülerinin gerçek yüzünü Milgram’ın bu çalışmasından daha fazla gösteren bir başka çalışma hemen hemen yoktur.

Eleştirilere, kınamalara verdiği yanıtta Milgram haklı olarak şunları söyler; “Eleştirilerin çoğu, insanlar bilse de bilmese de araştırmanın sonuçlarından kaynaklanıyor. Eğer herkes az ya da çok bir şokla karşılaşınca araştırmayı sonlandırsaydı, bu çok güven verici bir bulgu olurdu ve o zaman hiç kimse bunu protesto edemezdi.

Modernite ve Holocaust” isimli çalışmasında bu konuyla ilgili olarak yaptığı değerlendirmede Zygmunt Bauman, toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan ve takdir edilen Fransız sosyolog ve antropolog Gustave Le Bon’un “kötü eylemlerin normalde kötü olmayan insanlar tarafından yapıldığı” şeklindeki görüşünden hareketle şunları yazar: “Bu konuda genellikle olası bulduğumuz tek vakayı anımsayalım; ki bu, insan ilişkilerinin normal, uygar, mantıklı kalıplarının kırıldığı bir durumdur; nefret ya da panikle bir araya toplanmış bir kalabalık; her biri olağan durumunun dışına çekilmiş ve bir süre için toplumsal bir boşlukta kalmış yabancıların rastlantısal bir karşılaşması; emirlerin yerini çılgınca haykırışların aldığı ve gidilecek yöne karar veren otoritenin yerine denetimden çıkmış koşuşturmaların egemen olduğu, tıklım, tıklım dolu bir kasaba meydanı. Düşünülmeyecek şeylerin ancak, insanlar düşünmeyi bıraktıkları zaman olabileceğine alışığız: İnsanların toplum öncesi ve uygarlaşmamış vahşi duygularının kaynadığı kazanın mantık kapağı kaldırılınca yani. Milgram’ın bulguları, insanlığın tümüyle mantıklı düzen tarafında oldukları; insanlık dışılığın ise tümüyle, ara sıra patlamalarla sınırlı olduğu şeklindeki bir dünya imajını da baş aşağı ediyor. Kısacası, Milgram’ın öne sürdüğü ve kanıtladığı üzere, insanlık dışılık bir toplumsal ilişkiler sorunudur. Toplumsal ilişkiler mantıklılaştırılıp teknik yönden mükemmelleştirilirse, insanlık dışılığın toplumca üretiminin kapasitesi ve ustalığı da mantıklı ve mükemmel hale gelir.

Milgram deneyinin bize öğrettiği bir başka husus daha var. Ki bu husus, Milgram deneyini çok daha önemli, değerli ve anlamlı kılmaktadır. O da şudur: “ahlaksal yönden normal insanların, ahlaksal yönden anormal etkinliklere, bir diğer deyişle gayri ahlaki, gayri vicdani, hukuk ve yasa dışı eylemlere katılmasına karşı en iyi koruyucu ilaç çoğulculuktur.

Farklılığı, farklı olmayı, farklı olma hakkını kurucu unsur olarak kabul eden” demokratik rejimleri diğer rejimlerden ayıran ve dolayısıyla demokrasinin en önemli ilkelerinden birisi olan çoğulculuk, her şeyden önce yurttaşların alternatif haber kaynaklarına sahip olabileceği haber ve yayın organlarının, örgütlü hizmetlerin, sendikaların, meslek kuruluşlarının, dinsel toplulukların, siyasi partilerin, muhalefetin, eleştirilerin varlığını ve çokluğunu, azınlıkta olanların haklarının korunmasını ve güvence altına alınmasını gerekli ve hatta zorunlu gören bir ilkedir.

Çoğunlukçu demokrasi anlayışının tam tersi olan çoğulcu yönetim biçimlerinde, iktidarın dışında kalan her türlü düşüncenin varlığı, korunması, bu düşüncelerin kendilerini özgür bir biçimde ifade etmeleri ve örgütlenmeleri asıldır.

Otoriter, totaliter, faşist anlayışlara sahip olanların iktidar olduklarında, kendi politikalarını uygulayabilmek için yaptıkları ilk şey, siyasal çoğulculuğu bütün izleriyle ortadan kaldırmak olmuştur. Hitler’de, Stalin’de, Mussolini’de, benzeri diğer yöneticiler ve yönetimler de bunu yapmışlar, kendi programlarını ve projelerini uygulayabilmek için ilk önce toplumsal özerkliği ve bunun yansıması olan siyasi çoğulculuğu ortadan kaldırmışlardır. Bunu yapmalarının nedeni, sıradan insanları ahlak dışı, insanlık dışı eylemlere katılmaya hazır hale getirmektir. Zira toplumsal özerklik ve siyasal çoğulculuk tamamen yok edilmeden, toplumun üyelerinin, ahlak dışı, insanlık dışı olduğu, adil olmadığı çok açık olan eylemleri yapmaları için gerekli itaati göstermeleri olanaksızdır.

Nitekim Milgram deneyinin bu sonucunu, “ancak…kurbanların protestolarından başka karşı koyacak baskının olmadığı serbest bir alanda iş gören…bir otorite varsa, orada otoriteye karşı en saf tepkiyle karşı karşıyasınız demektir. Elbette ki gerçek yaşamda birbirini geçersiz kılan, bir sürü karşı baskıyla karşılaşırsınız” diyerek doğrulamaktadır. Milgram’ın “gerçek yaşam” sözleriyle kastettiği şey de, çoğulculuk koşulları altındaki yaşamdır, yani özgürlükçü ve demokratik bir toplum yaşamı ve düzenidir. Böyle bir düzen de, sadece ve sadece adil ve özgür biçimde yapılan seçimlerle tesis edilebilir.

Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim, çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler için geldiler ve bir şey demedim, çünkü Yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey demedim, çünkü sendikacı değildim. Sonra Katolikler için geldiler, bir şey demedim, çünkü Katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde, çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı. Susma sustukça sıra sana gelecek” şeklindeki çok iyi bildiğimiz sözler, tam da bu gibi durumlar için, yani toplumsal özerkliğin, çoğulculuğun, çeşitliliğin, farklılığın, farklı olma hakkının yok edildiği, insanların vicdanın köreltildiği durumlar için söylenmiştir.

Yani boşuna söylenmemiştir!

BİLGİNİN SERÜVENİ – BİLGİ, BİLİŞİM VE İLETİŞİM TEKNOLOJİLERİNİN ANKARA BAROSU’NDA VE TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NDE UYGULAMAYA KONULMASI –

Geride bıraktığımız yüz yılın en önemli analitik futuristlerinden ve yönetim bilgelerinden olan Peter F.Drucker’in, “Kapitalist Otesi Toplum” isimli özgün eserindeki anlatımına göre bilgi; arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamasına rağmen 2500 yıldan daha fazla bir zamandan bu yana insanlığı etkileyen ve aydınlatan Sokrates’e göre, “kendini bilmek”, yani kişinin entelektüel ve ahlaki yönden büyümesidir.

Sokrates’in en büyük rakibi Protagoras’a göre bilgi, “mantık, dilbilgisi, konuşma sanatı”, yani “kişinin rakibini sözle yenmesidir.”

Tao ve Zen felsefesine göre bilgi, “aydınlığa, bilgeliğe, hikmete giden yol”, yani “kişinin kendini kendisini bilmesidir.

Doğulu bilge Konfüçyüs’e göre bilgi, “neyi, nerede, ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilmek”, yani “rakibini sözle mat etmektir.

Batı ve Doğu felsefesindeki bu anlaşılma, algılanma ve tanımlanma biçimlerine göre bilgi, Drucker’in de vurgu yaptığı üzere “yapma, yapabilme yeteneği, işe yararlılık” olmadığı gibi  “yapmaya, aletlere, süre­çlere, ürünlere” uygulanan bir şey de değildir.

Bütün bu bilgelerin yaklaşımına ve anlayışına göre bilgi, sadece “var olmaya” uygulanan bir şeydir.

Yunanlıların “techne” dedikleri şey olan beceriyle, işe yararlılıkla, zanaatla/sanatla, “organize, sistematik, amaçlı bilgi” anlamına gelen “loji” sözcüklerinin birleşmesinden oluşan “teknoloji”, gerçekte bilginin, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulanması sonucu doğmuştur. Sanayi Devrimi dediğimiz şey de bu sürecin sonunda gerçekleşmiştir.

Eski Yunan’da “sanatlar üzerine konuşma” anlamına gelen “teknoloji” günümüzde, “bilimin, pratik yaşam gereksinim­lerini karşılaması ya da insanın, çevresini denetleme, biçimlendirme, değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları ve yine bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçlar ile bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

Sanayi Devrimi ile birlikte üretim yoğun­laşmasını, yani fabrikayı, ardından bugün hepimizin bildiği, çoğumuzun kullandığı büyük buluşları/icatları yaratan teknolojiyi sürükleyen şey, Drucker’in evrimini anlattığı bilginin anlamındaki ve işlevindeki te­mel değişikliktir.

Bu temel değişikliğe bağlı olarak üretimin ve servet yaratmanın önemli bir öğesi haline dönüşen ve hatta klasik Marksist ve Keynesçi iktisatçıların görüşlerinin aksine, sermaye aracı haline gelen ve Sanayi Devrimini yaratan bilginin, Frederick Winslow Taylor tarafından işe uygulanılmaya başlanılmasıyla birlikte “Produktivite/Verimlilik Devrimi” doğmuştur.

Bilginin işlevi ve dinamiğindeki üçüncü değişim olan bilginin bilgiye uygulanması ise, jenerik bir işlev olan “Yönetim Devrimini” yaratmıştır.

Onun için eskiden bu yana hemen her kuruluşta var olan ve uygulanan yönetim, Drucker’in nitelendirmesiyle artık bilgi toplumunun jenerik organıdır ve günümüzde yöneticiler, sadece yönetmekten değil, bilginin uygulanmasından ve performansından da sorumludur.

Bugün bizim “bilgi-işlem” dediğimiz şey, aslında bilginin bilgiye uygulanması olan, diğer bir deyişle bilginin dönüşümü için kullanılan yöntemleri ve bu dönüşümleri gerçekleştirmek için kullanılan mekanizmaları inceleyen disiplinin adıdır.

Bilginin işlenmesinde ve iletilmesinde, giderek artmakla birlikte işitmeye dayalı basit seslerden daha çok, fonemleri, sembolleri, bu bağlamda bilgiyi temsil etmek üzere ondalık sayıları, alfabetik harfleri, kimi noktalama işaretlerini ve matematiksel sembolleri kullanan, bu yolla yeni bilgi ağları yaratan, kavramları birbirine bağlayan, yeni diller, yeni kuramlar, yazılımlar, imgeler, simgeler geliştiren, geçmişte olduğundan çok daha fazla bilgiyi biriktirme ve depolama olanağı sağlayan, bunları enformasyon haline getirebilmek için verileri birbirleriyle değişik biçimlerde ilişkilendiren, bunlara içerik ve işlerlik kazan­dıran ve bu suretle enformasyon kitlelerini daha geniş modeller halinde birleştiren “bilgi-işlem” me­kanizması ve bu mekanizmanın geliştirdiği teknikler, bugün artık hemen her türlü bilim alanında, yönetimde, sanayide, ticarette, sanat ve fikir yaşamında çok daha yaygın bicimde kullanılmaktadır.

Marks, devrimin zamanını tanımlarken şöyle diyordu: “Devrim, toplumsal üretim ilişkileri (yani mülkiyet ve denetim tarzı), üretim araçlarının (yani teknolojinin) gelişmesini engellediği zaman olur.

Bu bağlamda Sanayi Devrimi, feodal toplum yapısı ile bu toplum yapısının ilişkilerinin sanayinin gelişmesini engellediği için olmuştur.

Sovyet toplumu, yapısını ve ilişkilerini, bilgiye, iletişim ve bilgisayar teknolojisine ve özellikle enformasyona dayalı yeni zenginlik yaratma sistemine dönüştüremediği, yani Marks’ı iyi anlayıp yorumlayamadığı için çökmüştür.

Sovyet yöneticileri içinde bunu ilk gören ve itiraf eden Gorbaçov’dur. Nitekim Gorbaçov kendi siyasi hareketine başlarken şunları söylemiştir: “Enformasyon cağında, en pahalı ve en değerli aracın bilgi olduğunu en son anlayanlardan birisi olduğumuz için çöktük.”

Günümüzde hammaddeye, emeğe, zamana, mekana, sermayeye ve öteki girdilere olan gereksinim azaldığı için bilgi, hemen her şeyi ikame etmekte, gelişmiş ileri bir ekonominin en önemli kaynağı haline gelmekte ve süreç böyle işlediği için bilginin değeri giderek daha fazla artmaktadır.

Öyle ki, bir yandan yeni bilgi ağları yaratılırken, diğer yandan kavramlar birbirleriyle farklı biçimlerde ilişkilendirilmekte, yerel ve küresel düzeyde yeni hiyerarşiler oluşmakta, yeni varsayımlar, yeni diller, kod ve mantıklara dayalı yeni teoriler, hipotezler ve imajlar üretilmektedir. Daha da önemlisi, veriler daha çok yoldan birbirleriyle ilişkilendirilip bağlam içine oturtularak enformasyon haline getirilmekte, enformasyon kümeleri giderek daha büyük modeller oluşmakta ve süreç böyle işlediği için günümüzde gelişmiş ülkeler, dünyaya enformasyon, buluş, yönetim, kültür, ileri teknoloji, yazılım, eğitim, tıbbi bakım, finans ve bunlara dayalı hizmetler satıyorlar. Bu ülkeler, ekonomilerini tarıma, madene, ucuz emeğe, kitlesel üretime dayalı ülkeler üzerinde, bilgi yaratmanın, bu bilgiyi kullanmanın ve değerlendirmenin yeni yolları üstünde yükselen kendi egemenliklerini kuruyorlar. Gelişmiş bu ülke ekonomilerinin iş ve finans sektöründe gerçekleştirdikleri küreselleşme, yani paranın, sermayenin ve bilginin dünyayı hem çok hızlı ve hem de hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşması, ulusların, uluslararası rekabete hazır ve dayanıklı olmayan ekonomilerin egemenliklerini korumalarını zorlaştırıyor.

Bilginin yapısındaki bu hızlı değişimi zamanında gördüğümüz, meslek kuruluşu olarak en önemli işlevimizin bilgileri verimli kılmak olduğunun ayırtında olduğumuz için, benim Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığım süre içerisinde; bilgiye, bilgi-işleme, bilgi teknolojisine, bilgiye erişilmesine, bilginin dağıtılmasına, iletilmesine, işlenmesine, saklanmasına, denetlenmesine ve bilginin yeniden elde edilmesi demek olan bilişime özel önem verdik.

Bu bağlamda, Ankara ili ve ilçelerindeki tüm Adliye Binalarına plazma ekranları, kioskları konuşlandırdık, duruşma salonlarında avukatların önüne duruşma tutanaklarını takip edebilmeleri için duruşma monitörleri yerleştirdik.

Böylece başlayan bu süreç, kendi işlevi bağlamında akıllı bir kart olan ve Adliyelerin girişinden fotokopi çekimlerine kadar meslektaşlarımıza ve stajyerlerimize çeşitli kolaylıklar sağlayan “barokart” uygulamasıyla, benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmamdan sonra bu kartların modernize edilmesiyle üretilen çok işlevli Avukatlık Kimlik Kartlarına dönüştürüldü.

Yine UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) sistemine yaptığımız katkılarla, bu bağlamda Ankara Barosu üyesi meslektaşlarımızın UYAP Avukat Bilgi Sisteminden, yani sisteme güvenli bir şekilde bağlanarak ilgili oldukları dava ve icra dosyaları hakkın­da her turlu bilgiye ulaşmalarını sağlayan UYAP Sertifikalarının dağıtılmasıyla, sertifika sisteminin yerini elektronik imza sisteminin alması ve benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmamdan sonra Türkiye Barolar Birliği bünyesinde elektronik imza üretimine geçilmesiyle devam eden bu süreci, UYAP’a entegre edilen UBAP’ın (Ulusal Baro Ağı Projesi) kurulması ve hizmete sokulması takip etmiştir.

Aynı şekilde benim başkanlıklarım döneminde, önce Ankara Barosu’nda, daha sonra Türkiye Barolar Birliği’nde internet üzerinden yayın yapan BARO RADYO ve BARO TV hizmetleri devreye konulmuştur.

Bilgi, bilişim, iletişim teknolojileri alanında yaptığımız diğer hizmetlere örnek olarak aşağıdaki hizmetleri verebiliriz;

  • Türkiye Barolar Birliği hizmet binasının (-1) katında bulunan 250 m2 büyüklüğündeki bölüme, yüksek inşaat teknikleri kullanılarak 4 bölümden oluşan doğal felaketlere ve kötü şartlara dayanıklı olacak şekilde, gelişmiş soğutma ve elektrik sistemli, elektrik ve internet kesintisinden etkilenmeyecek sunucu odaları kurulması, daha sonra ISO 27001 sistem güvenliği sertifikası alınan bu bölümde, Türkiye Barolar Birliği bünyesinde kurulu olan sunucu sistemlerinin yeni gelişen teknoloji ve geliştirilen yazılımlara uygun olacak şekilde yerleştirilmesi, sunucu sistemlerinin kapasitesinin ülkemizdeki tüm avukatların kimlik kartları ile yapacakları işlemlere hızlı cevap verecek şekilde artırılması,
  • 46 baromuza ücretsiz olarak, güvenliği sağlanmış, altyapısı hazır, baro personeli tarafından kullanılabilecek basitlikte, son derece işlevsel nitelikte WEB sayfası tasarımı yapılması,
  • Avukatlara, Sodexo üyesi işyerlerinde ödeme yapabilme kolaylığı getirilmesi, buradan elde edilen gelirin %2.5’inin barolara verilmesinin sağlanması,
  • 12.2012 tarihi itibariyle 6286 Hukuk Bürosuna/avukata, 21837 müvekkil ile 26823 dosyanınkayıtlı olduğu Corpus Mevzuat ve İçtihat Programı içeren Sanal Ofis uygulamasının  başlatılması, bu uygulamanın UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegrasyonunu yapılması,
  • Akıllı telefon uygulamalarının başlatılması,
  • Elektronik pul uygulamasının UYAP ve UBAP ile entegrasyonunun sağlanması,
  • On-Line Eğitim için gerekli olan Adobe Connect yazılım lisansının alınması, On-Line Eğitime geçişin alt yapısının kurulması,
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı CMK programlarına alternatif CMK otomasyon programı yazılımı yaptırılması ve bu programı ücretsiz olarak 47 baromuzun kullanımına sunulması,
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı Adli Yardım programlarına alternatif Adli Yardım otomasyon programı yazdırılması ve bu programın 43 baromuzun kullanımına ücretsiz olarak sunulması,
  • Doküman Yönetimi Sistemiyle ilgili yaptırdığımız yazılımı barolarımızın hizmetine ücretsiz olarak sunulması,
  • Elektronik ortamda alınan belgelerin bilgisayarlar bağlantılı optik okuyucu cihazlar ile kimliklendirilmesini, bu suretle belgelerin hızlı, kolay ve güvenilir bir şekilde yönetilmesini sağlayan Barkod Sistemli Doküman Yönetimi sisteminin Türkiye Barolar Birliği’nin ve baroların hizmetine sunulması,
  • BaroMatik (Kiosk Bilgilendirme ve Sorgulama Sistemi), Sıramatik (BaroKart Uyumlu ve IP Tabanlı Sıra Sistemi), BaroKart POS (BaroKart Ödeme Noktası Terminali), BaroKart KGS (BaroKart Kartlı Geçiş Sistemi), TBB Mobil Uygulamaları,
  • CMK Avukat Atama ve Takip Sistemi, Adli Yardım Avukat Atama ve Takip Sistemi kurulması ile bunların baroların ve avukatların hizmetine sunulması,
  • MERNİS, SGK, Trafik gibi sorgulamaların, avukatlar tarafından önce ücret karşılığında, daha sonra ücretsiz olarak sorgulanmasının sağlanması,
  • Anlaşmalı hastanelerde tedavi giderlerinin provizyon alınmak suretiyle Avukatlık Kimlik kartı üzerinden yapılmasının hizmete sunulması,
  • Avukatlık Kimlik Kartları üzerinden avukatlara petrol ofisi istasyonlarında pompa fiyatı üzerinden yüzde 3 indirim yapılmasının, buradan elde edilen gelirin yüzde 1’inin barolarımıza dağıtılmasının sağlanması,
  • UYAP Avukat Portalı üzerinden yapılan ödemelerde, avukatlık kimlik kartının kullanılmasının, avukat kimlik sicil bilgilerinin ve resimlerinin paylaşılmasının sağlanması,
  • Tüm barolarımıza VPN, yani sanal ağ kurulmak suretiyle, baroların gerek Türkiye Barolar Birliğiyle, gerekse kendi aralarında ücretsiz ve güvenli telefon görüşmeleri yapmalarının sağlanması,
  • Avukatlara ….40.06 uzantılı kişisel web sayfası yapımı uygulamasının başlatılması,
  • 444 22 76 numaralı çağrı merkezinin kurulması, bu merkezin UBAP sistemine entegrasyonunun gerçekleştirilmesi suretiyle, bu merkeze Türkiye’nin her yerinden alan kodu kullanılmaksızın ulaşılmasının gerçekleştirilmesi,
  • Sanal ofis uygulamasını ücretsiz olarak avukatların hizmetine açılması ve bu sistemin UBAP yani Ulusal Baro Ağı Projesi sistemine entegrasyonunun sağlanması,
  • Türkiye Barolar Birliğine ait tüm yayınların elektronik ortama aktarılmasının, web sayfasından bu yayınlardan yararlanılmasının, bu bağlamda eser adı, yazar adı, kategori ve kitap içeriğine göre aranabilen PDF formatının hizmete sunulmasının gerçekleştirilmesi,
  • Avukatlık Kimlik kartı pos cihazlarıyla, Avukatlık Kimlik Kartı sunucuları arasında güvenlik yükleme ve harcama işlemlerini yapabilecek yazılımın geliştirilmesinin, 79 il barosuna pos terminali kurulumlarının tamamlanmasının, Avukat Kimlik Kartı sunucularının 16 ….42.54 server, 11 VL 580 server hizmeti vermesinin sağlanması,
  • Avukatlık Kimlik Kartı turnike cihazlarıyla, bunların sunucuları arasında güvenli bağlantı kurulumunun, kart bilgilerinin teyidinin ve kullanıcı bilgilerine geçiş kontrolü yazılımının geliştirerek hizmete sunulması,
  • Avukatlık Kimlik Kartlarını İçişleri Bakanlığı kimlik paylaşım sistemine entegre ederek Türkiye Barolar Birliği bünyesinde TC kimlik no ile kişi bilgisi ve adres bilgisi sorgulama ihtiyacı olan yazılımlara bilgi vermesi amacıyla web servisinin geliştirilmesinin, Avukatlık Kimlik bilgilerinin MERNİS bilgileriyle güncellenerek hastanelerden, sağlık yardımı almak üzere başvuruda bulunan avukatlara, başka bir araştırmaya gerek kalmadan hizmet alma imkânın sağlanması,

Peki! Bütün bunları yaparken bilginin, bilişimin değerinin ve işlevinin farkında olmanın dışında “Bizi motive eden neydi?” Bunun yanıtını Apple’ın kurucusu Steve Jobs veriyor; “Bence yaratıcı insanların çoğu, bizden önceki insanların çalışmalarından faydalanabildikleri için minnettar olduklarını ifade etmek isterler. Ben kullandığım dili ya da matematiği icat etmedim. Tükettiğim besinlerin çok azını üretiyorum, giysilerimin hiçbirini ben dikmiyorum. Yaptığım her şey türümüzün diğer üyelerinin yaptıklarına ve üzerinde durduğumuz omuzlara bağlı. Ve çoğumuz türümüze bir şeyler sunarak karşılık vermek ve akıntıya bir şeyler katmak istiyoruz. Mesele bildiğimiz yolla yeni bir şeyler ifade etmeye çalışmaktır. Çünkü Boby Dylan şarkıları besteleyemeyiz, Tom Stoppard piyesleri yazamayız. Sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmekte, bizden önce insanlığa katkıda bulunmuş kişilere minnettarlığımızı göstermekte ve akıntıya bir şeyler katmakta kullanmak isteriz.” Bizi motive eden buydu.

Evet! Sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmek, bizden önce insanlığa, ülkemize, mesleğimize, meslektaşlarımıza, barolarımıza, Birliğimize hizmet etmiş kişilere minnettarlığımızı göstermek ve akıntıya bir şeyler katmak amacıyla yaptık, çok şey yaptık, çok şey yazdık, çok şey söyledik. Bizi izleyenler, yaptıklarımızı, yazdıklarımızı, söylediklerimizi masum görenler, masum okuyanlar, masum dinleyenler bunun böyle olduğunun tanığıdırlar.