İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim ve Dorlion Yayınları tarafından yayınlanan Avusturya asıllı Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph Alois Schumpeter tarafından yazılan “KAPİTALİZM, SOSYALİZM VE DEMOKRASİ” isimli eserden sizin için seçtiğim bazı bölümler aşağıda sunulmuştur.
KISIM XX
SORUNUN ORTAYA KONULMASI
I. PROLETERYA DİKTATÖRLÜĞÜ
Hiçbir şey gözle görünen kadar güvenilmez değildir. Öyle ki, son yirmi ya da yirmi beş yılda yaşanan olaylar, bize bu başlığın arkasında gizlenen sorunu görmeyi öğretti. Yaklaşık 1916’ya kadar, sosyalizm ve demokrasi arasındaki ilişki çoğu insana ve sosyalist ortodoksluğun akredite edilmiş temsilcilerinden olan hiç kimseye çok açık bir şekilde görünmedi. O nedenle, sosyalistlerin demokratik kulübe üye olmak iddiasına itiraz etmek kimsenin aklına gelmedi. Elbette sosyalistler, – birkaç sendikalist grup dışında – burjuva sahtekarlığıyla asla karıştırılmayacak tek gerçek demokratların ve bu gerçek malın tek satıcısının kendileri olduğunu iddia ettiler.
Sadece, onların demokrasiyi kendi değerleriyle sosyalizmin değerlerini geliştirmeye çalışmaları doğal değildi; ve hatta onların, bunların ikisinin ayrılmaz bir şekilde evlilik yaptıklarını tatmin edecek ve kanıtlayacak bir teorileri de vardı. Bu teoriye göre, üretim araçları üzerindeki özel denetim, hem kapitalist sınıfın emeği sömürme, hem de kendi sınıfsal çıkarlarını toplumun siyasi işlerinin yönetilmesine dayatma yeterliliğinin en altında yer almaktaydı; bu nedenle, onlara, kapitalist sınıfın siyasal gücü, ekonomik gücünün belirli bir biçimi gibi görünmekteydi. Bunun çıkarımları/sonuçları, bir yandan iktidar var olduğu sürece demokrasinin olamayacağı – bu anlamda politik demokrasi sadece zorunlu bir düzmecedir – ve diğer yandan bu gücün ortadan kaldırılmasıyla, hem “insanın insan tarafından sömürülmesinin” ortadan kalkacağı, hem de “halkın egemenliğinin” ortaya çıkacağı şeklindeydi.
Bu argüman aslında ve elbette Marksist bir argümandı. Zira bu argüman kesin olarak ve mantıken – aslında totolojik olarak – Marksçı şemadaki terimlerin tanımlarını takip ettiği için, ikincisinin kaderini ve özellikle de “insanın insan tarafından sömürülmesi” doktrininin kaderini paylaşmak zorunda kalacaktı.1 Sosyalist gruplar ile demokratik inanç arasındaki ilişkinin daha gerçekçi bir analizinin bana görünen şekli şimdi sunulacaktır. Ama biz aynı zamanda sosyalizm ve demokrasi arasında var olabilecek daha gerçekçi bir ilişki teorisini, yani arzulardan ve sloganlardan bağımsız olarak var olabilecek olan, bizim tanımladığımız sosyalist düzenin ve demokratik hükümetin/devletin modus operandi/hareket tarzına uygun bir teori istiyoruz.
Sosyalizm, demokrasinin tam ideali olabilir. Ancak sosyalistler, bunun nasıl hayata geçirileceği konusunda her zaman çok titiz değillerdir. İhtilal ve Diktatörlük kelimeleri, kutsal metinlerden bize bakmaktadır ve pek çok modern sosyalist, daha fazla demokratik dönüştürmenin araçları olarak kendilerine yardımda bulunmak üzere katkı olarak verilen cennetin kapılarını, şiddet ve terörle zorlamaya hiçbir itirazlarının olmadığını açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Marks’ın bu konuyla ilgili kendi pozisyonunu, şüphesiz onu demokratların gözünde aklayacak bir yorumlama yapmak için yeterlidir. Nitekim birinci bölümde devrim ve evrim hakkındaki Marks’ın görüşlerinin bununla nasıl uzlaştırılabileceği gösterilmiştir. İhtilal, bir azınlığın iradesini itaatsiz/söz dinlemez bir halka empoze etme girişimi anlamına gelmek zorunda değildir; bu, bunun korunmasıyla ilgilenen gruplar tarafından kontrol edilen yıpranmış kurumların halkın iradesine aykırı olan engellerinin kaldırılmasından daha fazlasını ifade etmeyebilir. Proletarya diktatörlüğü de benzer bir yorum getirecektir. Buna destek olarak, yine Komünist Manifesto’da, Marks’ın burjuvaziyle “derece derece” mücadele edilmesinden ve “gelişme sürecinde” sınıf ayrımlarının ortadan kalkması gerektiğinden söz ettiği ilgili pasajlardaki ifadelerine işaret edebilirim. Zira buradaki “kuvvet” üzerine olan vurgu, normalde anlaşıldığı şekliyle, demokrasinin anlamı dahilinde olabilecek bir prosedüre işaret ediyor gibi görünmektedir.2
Ancak, ünlü sosyal ihtilali ve bundan daha az ünlü olmayan diktatörlüğü, hayal gücünü ateşlemeyi amaçlayan ajitasyoncu gelişmelere indirgeyen bu yorumun neden ve gerekçeleri tam olarak kesin değildir. Marks’ın öğrencisi olan pek çok sosyalist ve kendilerini bu şekilde deklere eden diğerleri, bu konuda farklı bir görüşe sahiptir. Yasayı benden daha iyi bilmesi gereken gerçek yazıcıların ve ferisilerin otoritesine ve Neuc Zeit‘in (çn: yeni zaman) ciltlerinin incelenmesine dayanan bir izlenim bırakarak, eğer Marks’ı seçmek zorunda kalsaydım, bunun olasılığını ben de kabul eder ve sosyalizmi demokratik prosedürün uygulanmasının üstüne koyabilirdim.
Kuşkusuz, bu durumda Marks, kendisinden sonra pek çok kişinin yaptığı gibi, gerçekten demokratik yoldan sapmadığını ilan ederdi, çünkü gerçek demokrasiyi hayata geçirmek için kapitalizmin boğucu zehirli dumanlarını ondan çıkarmak gerekirdi. Şimdi demokrasiye inanan için, demokratik prosedürü gözlemlemenin önemi, söz konusu noktanın önemi ile orantılı olarak açıkça artacaktır. Bu nedenle, bunun gözlemlenmesi hiçbir zaman daha kıskançlıkla izlenmeyeceği gibi, mevcut bütün garantiler tarafından toplumun temel sosyal yapısının yeniden yapılandırılmasında, bunun daha dikkatli bir şekilde gözlenmesi ve korunması da gerekmez. Zira bu şartı gevşetmeye ve bunu açık bir şekilde demokratik olmayan usullerle ya da demokratik olmayan yollarla resmi olarak demokratik kararları güvence altına almanın bir yöntemi olarak kabul etmeye hazır olan herkes, demokrasiye değer verdiğinden daha fazla başka şeylere değer verdiğini kesin olarak kanıtlamış olur. Kusursuz/tam bir demokrat, başka nedenlerle bunu onaylasa da, bu çeşit bir yeniden yapılanmanın kökünden hükümsüz olduğunu düşünecektir. İnsanları, iyi ve yüceltilmeye değer olduğuna inandıkları ama aslında istemedikleri bir şeyi benimsemeye zorlamaya çalışmak – sonuçlarını deneyimlediklerinde bunları beğenmeleri beklense de – anti-demokratik inancın en önemli işaretidir. Sadece gerçek demokrasiyi gerçekleştirmek amacıyla işlenen demokratik olmayan eylemler için bu hususta bir istisna yapılıp yapılmayacağına karar vermek, bunu yapmanın yegane yolunun bu olması koşuluyla ahlaki yönden bunu sorgulayan kişiye kalmıştır. Çünkü daha önce gördüğümüz üzere, bu doğru kabul edilmiş ve bunun pratikte tam olarak başarılı olması beklense dahi, bunun demokratik hale gelmesi, olası bir sosyalizm durumu için geçerli değildir.
Bununla birlikte, her halükarda, geçiş dönemi için demokrasinin rafa kaldırılması lehine olan herhangi bir argümanın, bu konudaki sorumluluktan kaçmak için mükemmel bir fırsat olduğu aşikardır. Bu tür geçici düzenlemeler bir asır veya daha fazla sürebilir ve muzaffer bir ihtilalle hükümran olan yönetici bir grubun, bu düzenlemeleri sonsuza kadar uzatması veya içeriği olmayan şekli bir demokrasiyi benimsemesi için gerekli olan araçlar mevcuttur.
II. SOSYALİST PARTİLERİN KAYITLARI
Sosyalist partilerin kayıtlarını incelediğimizde, bu partilerin demokratik inancı homojen bir şekilde savundukları yönündeki iddialarının geçerliliği hakkında zorunlu olarak şüpheler ortaya çıkmaktadır.
İlk olarak, azınlıktaki bir parti tarafından yönetilen ve başka hiçbir partiye şans tanımayan büyük bir sosyalist topluluk vardır. Nitekim bu partinin (çn. Yazar burada Rus Komünist Partisinin (Bolşevik) Kongresini kastediyor. Partinin 18. Kongresi 10 Mart ile 21 Mart 1939 tarihleri arasında Moskova’da toplanmıştır. Bu kongre Büyük Temizlik sonrası Sovyetler Birliği’nin “temizlenmiş” liderliği tarafından yönetilen ilk kongredir) on sekizinci kongresinde bir araya gelen temsilcileri, sunulan raporları dinlemişler, önergeleri bizim tartışma dediğimiz tarza benzemeyen şekilde tartışarak oybirliğiyle kabul etmişlerdir. Resmi olarak belirtildiği üzere, bu partinin anılan kongredeki temsilcileri yapılan oylama sonunda: “Rus halkı, [?] Lenin’in ve Stalin’in partisine ve bu partinin büyük önderliğine kayıtsız şartsız bir bağlılıkla, çağımızın en muhteşem, en büyük eserinin ve Stalin yoldaşın hiç çekinmeden yerine getirmesi ve Bolşevik Partimizin büyük Stalin’in dehasının önderliğinde yeni bir gelişme aşamasına girdiğinin belgesi olarak tasarlanan programı kabul ettiğini oylayarak sonuçlandırmıştır.”3 Miting provaları/örnekleri ve GPU (çn: İngilizcesi Graphics Processing Unit/Grafik İşlemci Birimi olan metodun baş harflerinden oluşan bir deyim) metotlarıyla tamamlanan bu süreç ve bunu takiben yapılan tek adaylı seçimler, eğer bu konuda bu terime uygun bir anlam verilirse, şüphesiz “Dünyadaki en mükemmel demokrasiyi” tesis edebilir, ancak çoğu Amerikalının bundan anlayacağı şey tam olarak bu değildir.
Bununla birlikte, özü itibariyle ve en azından ilkesel olarak, bu devlet sosyalist bir devlettir, nitekim Bavyera’nın ve özellikle Macaristan’ın sahne aldığı bu türden kısa ömürlü oluşumlar da böyleydi. Ama günümüzde, Demokratik İdeallerle kast edileni, hiç kuşku olmaksızın bugüne kadar tutarlı bir şekilde koruyan ve sürdüren sosyalist grupların hiçbirisi hiçbir ülkede yoktur; örneğin İngiliz sosyalistlerinin çoğunluğu, Belçika, Hollanda ve İskandinav ülkelerindeki sosyalist partiler, Norman Thomas (çn: 1884-1968 yılları arasında yaşayan Amerikalı sosyalist, sosyal reformcu ve Amerikan Sosyalist Partisi’nin başkanlığına altı kez aday olan Norman Mattoon Thomas) liderliğindeki Amerikan partisi ve sürgündeki Alman gruplarını kapsayanlar buna dahildir. Onların ve gözlemcinin bakış açısından, Rus sisteminin “gerçek” sosyalizm olduğunu inkar etmek ve en azından bu açıdan bunun bir sapmaolduğunu savunmak ilginçtir. Ama bu “gerçek” sosyalizmin, “sevdiğimiz sosyalizmin” dışında ne anlama gelmektedir? O halde, bu tür ifadeler, tüm sosyalistlerin buna bağlı olmaları gerektiğini emretmeyenleri ve demokrat olmayanları kapsamayan sosyalist oluşumlar olduğu gerçeğinin tanınması dışında neyi ifade etmektedir? Daha önce de gördüğümüz üzere, bu, tamamen mantıksal bir temelde, sosyalist bir rejimin aslında demokratik olmayabileceğinin, sosyalizmin tanımlayıcı özelliğinin siyasi prosedür hakkında hiçbir şey ifade etmeyeceğinin tanımlanmasıdır. Buna göre, buradaki tek soru(n), sosyalist rejimin demokratik olup olmayacağı ve hangi anlamda demokratik olabileceği soru(s/n)udur.
İkincisi, demokratik inancı tutarlı bir şekilde savunan sosyalist grupların, hiçbir zaman başka bir şeyi iddia etmek konusunda bir şansları ya da nedenleri olmamıştır. Bu gruplar, konuşma yapmaya ve bunu uygulamaya demokratik olmayan bir şekilde ve buna şiddetle içerleyen ve aslında her zaman sendikalistlerin aleyhine dönecek olan ortamlarda yaşamışlardır. Bazı durumlarda, onların kendilerini ve faaliyetlerini koruyan demokratik ilkeleri benimsemeleri için her türlü nedenleri vardı. Başka durumlarda ise, onların çoğu, demokratik çizgide ilerleme vaat eden siyasi nitelikteki gelişmelerden ve diğer başkaca sonuçlardan memnundu. Örneğin, İngiltere veya İsveç gibi ülkelerdeki sosyalist partiler, ciddi anlamda anti-demokratik eğilim belirtileri göstermiş olsalardı, bu hususta oralarda ne olacağını hayal etmek kolaydı. Aynı zamanda bu ve benzeri ülkelerdeki sosyalist partiler, güçlerinin giderek arttığını ve iktidara gelme imkanının ve sırasının kendilerine yavaş yavaş geldiğini hissediyorlardı. Nitekim o zaman geldiğinde, bu partiler iktidara gelmeyi memnuniyetle kabul ettiler. Bu suretle, demokrasiye olan bağlılıklarını ilan ederek, iktidara gelmelerinin en başından itibaren ve iktidarları boyunca açıklıkla hareket ettiler. Onların izledikleri politikaların, Lenin’e eğlenceli gelmemesi, onların yerinde Lenin olsaydı, o, başka şekilde davranırdı anlamına gelmez. Sosyalist partinin iyi bir gelişme gösterdiği, ancak 1918’e kadar iktidar sorumluluğunun onlara kapalı olduğu Almanya’da, güçlü ve onlara karşı düşmanca hareket eden bir devletle karşı karşıya olan ve bundan korunmak için burjuvazinin hoşgörüsüne ve en iyi ihtimalle yarı-sosyalist sendikaların gücüne güvenmek zorunda kalan sosyalistler, yine de demokratik inançlarından sapma konusunda daha hala tam olarak özgür değillerdi ve öyle yaptıkları takdirde, sadece düşmanlarının eline geçeceklerinin idraki içindeydiler.4 O nedenle, onların kendilerini sosyal demokrat olarak adlandırmaları, ortak bir sağduyu meselesiydi.
Üçüncü olarak, olumlu sonuçlanan deneyin örnekleri birkaç deneyden ibaretti ve bunlar pek inandırıcı da değildi.5 Bir anlamda, 1918’de Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin bir seçeneğinin bulunduğu, bu seçeneği kullanarak demokrasiye karar verdiği ve (eğer bu demokrasiye olan inancın bir kanıtı ise) bu şekilde karar vermek suretiyle parti içindeki komünistleri insafsız ve acımasız bir enerjiyle yere serdikleri hususu bir hakikattir. Ne var ki, bu karar sonrasında Alman Sosyal Demokrat Partisi, bu konuda ikiye bölünmüştür. Komünistlerin çoğu disipline sevk edilmiş, bunu onaylamayanlar olmuş, geri çekilen muhalifler ise, kalanlardan daha çok sosyalist olmuşlardır. Kalanlardan birçoğu ise, parti disiplinine boyun eğmelerine rağmen, muhalif olduklarını ifade etmişlerdir. Bu kararı onaylayanların çoğu, bunu, en azından sadece, 1919 yazından itibaren, daha radikal (yani bu durumda anti-demokratik olanlar) yollarla başarılı olma şanslarının önemsiz hale geldiği ve özellikle de Berlin’deki solcu politikanın ezici bir yenilgisiyle karşılaşmasalar bile, Rhineland ile Main’in güneyindeki bölgelerde ciddi bir ayrılma tehlikesinin doğması nedeniyle bunu bu amaçla yaptılar. Nihayetinde demokrasi, çoğunluğa ya da her halükarda bunun içindeki sendikal unsura, iktidara geçme hakkı dahil, onların gerçekten önemsedikleri her şeyi verdi. Bunu yapanların elde ettikleri kazançları Merkezci (Katolik) Parti ile paylaşacakları konusunda onların hiçbir şüpheleri olmadı. Nitekim yapılan pazarlık her ikisi için de tatmin edici oldu. Şu anda sosyalistler, gerçekten yüksek sesle demokrat oldular. Ancak bu, anti-demokratik bir inançla bağlantılı bir muhalefetin onlara karşı yükselmeye başladığı bir zamanda oldu.
Ortaya koydukları sorumluluk duygusundan ve hatta rahat bürokrasi koltuklarına yerleşmelerinden dolayı ben Alman Sosyal Demokratlarını suçlayamayacağım. Zira bunlardan ikincisi, yani rahat bir bürokrasi koltuğuna oturmak yaygın bir insani başarısızlıktır, birincisi ise, bu kitabın son bölümünde göstermeye çalışacağım üzere, tamamen onların itibarıyla ilgilidir. Ancak bunu yapanları, sosyalistlerin demokratik prosedüre sarsılmaz bağlılıklarına tanık olarak göstermek biraz iyimser olmayı gerektirir. Bunların her ikisi de, iktidarın fethi olasılığıyla, bunu demokratik yollarla yapmanın imkansızlığının önemli bir bileşimini sunan Rusya ve Macar örneklerini kabul etmeyi gerçekten kabul etmedikçe, ben bu konuda daha iyi bir deneme örneğinin varlığını düşünemiyorum. Önde gelen (Neo-Marksist) grubun istisnai konumu, ülkenin öneminin çok ötesinde artan Avusturya örneğinde olduğu gibi, bizim bu konudaki zorluğumuzu iyi bir şekilde göstermektedir. Avusturyalı sosyalistler, 1918’de ve 1919’da henüz daha demokrasinin olmadığı zamandan kısa süre bir sonra, koşullar onları meşru müdafaa durumunu getirdiği zaman demokrasiye sıkıca sarıldılar. Ancak iktidar tekelleşmesinin ulaştığı yer onlara göründüğü zaman, birkaç ay boyunca, onların çoğunun pozisyonu samimi ve anlaşılır değildi. O sıralarda Fritz Adler, (çn: 1879-1960 yılları arasında yaşayan Avusturyalı sosyalist siyasetçi ve devrimci) çoğunluk ilkesinden “aritmetiğin aşırılıklarının” (Zufall der Arithmetik) fetişizmi olarak bahsetti ve diğerleri demokratik prosedür kurallarına omuz silktiler. Yine de bu insanlar komünist değil, düzenli parti üyeleriydi. Macaristan’da bolşevizm hüküm sürdüğünde, seçilecek yolun hangi yol olduğu sorusu şiddetini artırmaya başladı. Parti duygusunun kötü olarak şu şekilde bir formülle ifade edilmediğinin farkına varmadan, hiç kimse bu dönemin tartışmasını izleyemez: “Daha sola gitmek zorunda kalma olasılığından özellikle zevk almıyoruz [= Sovyet yöntemlerini benimsemek]. Ama eğer gitmemiz gerekirse, hepimiz gideceğiz.”6 Hem ülkenin genel durumu hem de partinin tehlike altında olduğu bir zamanda yapılan bu değerlendirme son derece mantıklıydı. Bunun doğurduğu sonuç da öyle oldu. Bununla birlikte, demokratik ilkelere ateşli bağlılık, her ikisinde de göze çarpmıyordu. Sonunda dönüşmek sırası onlara geldi. Ama bu pişmanlıktan dolayı olmadı, Macar karşı-devriminin sonucunda oldu.
Lütfen sosyalistleri samimiyetsizlikle suçladığımı veya onları kötü demokratlar ya da ilkesiz entrikacılar ve oportünistler olarak küçümsemek istediğimi düşünmeyin. Bazı peygamberlerinin şımarttığı çocukça Makyavelliliğe rağmen, temelde onların çoğunun mesleklerinde her zaman diğer insanlar kadar samimi olduklarına tamamen inanıyorum. Ayrıca, sosyal ve siyasal ihtilaflarda samimiyetsizliğe de inanmıyorum, çünkü insanlar her zaman ne düşünmek istediklerini ve durmadan neyi itiraf ettiklerini düşünmeye başlarlar. Demokrasiye gelince, sosyalist partiler muhtemelen diğerlerinden daha fazla oportünist değillerdir; onlar da ideallerine ve çıkarlarına eğer demokrasi hizmet ederse, o zaman demokrasiyi savunurlar. Okurların şok olması ve yalnızca en duygusuz politik pratisyenlere layık bir görüşü bu kadar ahlaksızca düşünmesi için, aynı zamanda demokrasinin doğasına yönelik araştırmamızın başlangıç noktasını da sağlayacak olan zihinsel bir deney yapacağız.
III. ZİHİNSEL BİR DENEY
Okurun demokrasi kriterlerini tatmin edecek bir şekilde, bir topluluğun dini muhalefete zulmetme kararı aldığını varsayalım. Bu örnek bir hayal ürünü değildir. Öyle ki, çoğumuzun kolayca demokrasi olarak tanıyacağı topluluklar, sapkınları tehlikeye atmıştır – Cenevre Cumhuriyeti bunu Calvin’in zamanında yapmıştır – ya da ahlaki standartlarımıza tiksindirici gelen bir şekilde onlara zulmetmiştir, – koloni dönemindeki Massachusetts – bu konuda bir örnek olabilir. Bu tür hadiseler, eğer demokratik olmayan devletlerde meydana gelirse, bunun konuyla olan ilgisi kesilmediği gibi sona da ermez. Çünkü demokratik sürecin bir otokraside işlemekten tamamen vazgeçtiğine veya bir otokratın asla halkın iradesine göre hareket etmeyi veya ona teslim olmayı istemediğine inanmak saflıktır. Bunu bir otokrat ne zaman yapsa, siyasi model demokratik bir model dahi olsa, benzer eylemlerin yapılacağı sonucuna varabiliriz. Örneğin, en azından Hıristiyanlara yönelik ilk dönemlerdeki zulümler, kesinlikle Roma kamuoyu tarafından onaylanmıştı, eğer Roma’da katıksız bir demokrasi olsaydı, muhtemelen bu yapılanlar daha hafif olmazdı.7
Cadı avı bunun başka bir örneğidir. Bu, rahiplerin ve prenslerin şeytani bir icadı olmaktan daha çok kitlelerin ruhundan kopup gelmiştir, tam aksine, rahipler ve prensler güçlerinin bunu yapabilmelerine yettiğini hissettikleri zaman bunu durdurmuşlardır. Katolik Kilisesi’nin büyücülüğü cezalandırdığı doğrudur. Ama eğer gerçekte alınan bu önlemleri, Roma’nın meselesi anlamına gelen sapkınlığa karşı alınan önlemlerle karşılaştırırsak, hemen Kutsal Makam’ın (çn: Santa Sede veyahut Papalık Makamı; Batı Avrupa dillerinde “Aziz Sandalye”,”Apostolik Makam”, “Kutsal Koltuk” olarak adlandırılır. Bu isimlendirme Vatikan’ın devlet pozisyonunu belirleyen resmi isimlendirmesidir) büyücülük meselesini kışkırtmak ve bu hususta kamuoyuna karşı gelmek yerine kamuoyunun iradesine uyduğunu görürüz. Cizvitler, önceleri başarılı olamasalar da bir şekilde cadı avıyla mücadele etmişlerdir. On yedinci yüzyılın sonlarına doğru ve on sekizinci yüzyılda, – yani, monarşik mutlakiyet kıtada tam anlamıyla kurulduğunda, hükümetin bu konudaki yasaklamaları nihayet üstün gelmiştir. İmparatoriçe Maria Theresa (çn: 1740-1780 arasında Macaristan ve Bohemya Kraliçesi ve Avusturya Arşidüşesi. Çok dindar olmasına rağmen büyücülüğü yasaklamış, büyücülük dahil bazı fiilleri dinsel suç olarak kabul ve ilan etmiştir.) gibi güçlü bir hükümdarın bu uygulamayı yasaklamasındaki ihtiyatlı tutumu, onun bunu yapmakla halkının iradesine karşı mücadele ettiğini bilmekte olduğunu açıkça göstermektedir.
Son olarak, modern meseleler üzerinde bir miktar etkisi olan bir örnek seçmek gerekirse, anti-semitizm (çn: Antisemitizm, Sami halklarına ve semavi dinlere karşı duyulan düşmanlıktır. Irkçı bir hareket olarak başlasa da, sonraki yıllarda din karşıtlığına dönüşmüş, bu bağlamda zaman içerisinde anlam kaymasına uğramış ve ”Yahudi düşmanlığı” manasında kullanılmaya başlamıştır) ele alınabilir ve bunun toplam nüfusa göre kayda değer sayıda Yahudi bulunan çoğu ülkede, tüm popüler tavırların en köklü olanlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Modern zamanlarda bu tutum, kısmen kapitalist evrimin rasyonelleştirici etkisi altında yolunu bulmuş, bu bağlamda etkisini kaybetmiştir, ama bu, buna başvurmak isteyen herhangi bir politikacıya halkın kendisine yönelik desteğini sağlamayı garanti altına almaya yetecek kadar bir malzeme bırakmıştır. Doğru düzgün bir sosyalizm dışında, zamanımızın anti-kapitalist hareketlerinin çoğu aslında bu dersi öğrenmişlerdir. Orta Çağ’da ise, Yahudilerin hayatta kalmalarında, halkın muhalefetine rağmen kilisenin onları koruyan ve nihayetinde onları özgürleştiren prenslerin etkisi büyüktür.8
Sıra şimdi bizim deneyimiz ve deneyimimizdedir. Kendimizi demokratik bir şekilde Hıristiyanlara zulmeden, cadıların yakılmasını ve Yahudilerin katledilmesini uygulayan varsayımsal/kurgusal bir ülkeye nakledelim. Demokratik usul kurallarına göre karar verildiği gerekçesiyle bütün bu uygulamaları kesinlikle onaylamamalıyız. Ancak bu konudaki can alıcı soru(n) şudur: biz, demokratik olmayan bir anayasayı tercih eder ve bu tür sonuçlar üreten demokratik bir anayasaya onay verir miydik? Bunu yapmazsak eğer, kapitalizmin cadı avından daha kötü olduğunu ve bu nedenle bu avı bastırmak için demokratik olmayan yöntemleri kabul etmeye hazır olan, tam da ateşli sosyalistler gibi davranmış oluruz. Oysa biz ve o ateşli sosyalistler aynı gemideyiz. En ateşli demokratın, demokrasinin önüne koyacağı nihai idealler ve çıkarlar vardır ve eğer taviz verilmeden bunlara bir bağlılık gösterilirse, kişi, demokrasinin vicdan ve konuşma özgürlüğü, adalet, saygın bir hükümet gibi idealleri ve çıkarları garanti edeceğini hissettiğine ikna edilmiş olur.
Bunun böyle olmasının nedeni, çok uzakta aranacak bir şey değildir. Demokrasi, siyasi bir yöntemdir, yani – siyasi, idari ve yasamaya dair – kararlar için gerekli olan belirli bir tür kurumsal düzenlemedir ve o nedenle, belirli tarihsel koşullar altında, onun hangi kararları üreteceğine bakılmaksızın, demokrasi kendi başına bir amaç olamaz. O nedenle, demokrasiyi tanımlama girişimlerinin başlangıç noktası bu olmalıdır.
Demokratik metodun ayırt edici özelliği ne olursa olsun, az önce işaret ettiğimiz tarihsel örnekler, bizim onu yeniden ve açıkça ifade etmemizi gerektirecek kadar önemli olan birkaç şeyi öğretir.
Bunlardan birincisi, bu örnekler az önce belirtilen önermeye itiraz etme girişimini, yani, politik bir metot olarak demokrasinin, başka herhangi bir metodun kendi başına bir amaç olamayacağı gibi bir nedeni ortadan kaldırmaya yeter. Mantık gereği böyle bir metodun mutlak bir ideal veya nihai bir değer olabileceği söylenebilir. Bu muhtemeldir. Hiç şüphe yok ki, demokratik prosedürün belirli bir tarihsel modelde başarmaya çalıştığı şey, ne kadar kriminal ya da aptalca olursa olsun, halkın iradesinin üstün olması ya da yaptırım biçimi dışında demokratik ilkelerle buna karşı çıkılmaması gerektiği her durumda kabul edilebilir. Ancak bu tür durumlarda, halk yerine ayak takımdan bahsetmek ve kişinin emriyle tüm araçlarla o ayak takımının suçlu olmasıyla veya onun aptallığıyla mücadele etmek çok daha doğal görünür.
İkincisi, eğer demokrasiye koşulsuz bağlılığın, yalnızca demokrasinin hizmet etmesi beklenen belirli çıkarlara veya ideallere koşulsuz bağlılığına dayalı olabileceği görüşüne katılırsak, örneklerimiz, demokrasinin kendi başına mutlak bir ideal olmasa da, onun, her zaman, her koşulda ve her yerde uğruna mücadele ettiğimiz ve koşulsuz olarak ölmek istediğimiz belirli çıkarlara veya ideallere hizmet edeceği olgusundan dolayıdır. Ama açıkçası sadece bu doğru olamaz.9 Zira hiçbir şey, demokrasi gibi her zaman aynı sonuçları üretmez veya aynı çıkarları veya idealleri daha fazla desteklemez. Dolayısıyla demokrasiye olan rasyonel bağlılık, sadece aşırı ve üstün rasyonel değerlerin bir şemasını değil, aynı zamanda demokrasinin onayladığımız şekillerde işlemesinin beklenebileceği belirli toplum durumlarını da öngörür. Zira belirli zamanlara, yerlere ve durumlara atıfta bulunulmadan, demokrasinin işleyişi hakkında ileri sürülen önermeler anlamsızdır10 ve o nedenle, elbette, bunlar anti-demokratik argümanlardır.
Sonuç itibariyle, bu husus son derece açıktır. Ancak bu şaşkınlık yaratmamalı ve hiç kimseyi şaşırtmamalı, daha da azı şok etmemelidir. Çünkü bunun herhangi bir durumda demokratik inancın heyecanı veya saygınlığı ile hiçbir ilgisi yoktur. Uygar bir insanı bir barbardan ayıran şey, kişinin inançlarının göreceli geçerliliğini kavraması ve yine de onları korkusuzca savunmasıdır.
1 Bireysel ve grupsal gücün tamamen ekonomik terimlerle tanımlanamayacağı olgusu, – Marks’ın sosyal sınıflar teorisinin tanımladığı gibi – bu argümanın kabul edilemez olmasının daha temel bir nedenidir. Bu sorunu çözmek için önce bizim tanımladığımız sosyalist düzen ile demokratik hükümetin işleyiş tarzı arasındaki arzular ve sloganlar ile demokrasinin doğasını araştırmamız gerekir. Bununla birlikte, başka bir nokta da, derhal açıklanmaya ihtiyaç duyar.
2 Kısım xxv’da, Marks’ın kendisinin demokrasiyi kişisel olarak nasıl sunduğu meselesine döneceğim.
3 Ben Rusça bilmiyorum. Yukarıdaki pasajlar, eskiden Moskova’da yayınlanan Alman gazetesinden aslına uygun bir şekilde tercüme edilmiştir, o nedenle, bu pasaj, Rusça metnin tercümesine karşı olası itirazlara açıktır, ancak miting provaları/örnekleri ve GPU metotlarıyla tamamlanan haber, aday seçimleri yönünden otoritelerce tamamıyla onaylanmıştır.
4 Bu durumlar, Bölüm V’te daha ayrıntılı olarak incelenecektir.
5 Kendimizi bu konuda ulusal siyasetteki sosyalist partilerin tutumlarıyla sınırlayacağız. Onların ve sendikaların, sosyalist olmayan veya sendikasız olan işçilere ilişkin uygulamaları elbette daha az ikna edicidir.
6 Basit bir İngilizceyle, önde gelen liderlerden birisinin bu sözü, yiyecekleri için tamamen kapitalist güçlere bağımlı bir ülkede ve pratik olarak Fransız ve İtalyan birliklerinin kapısında olduğu bir ülkede, bolşevizmi sahnelemenin riskinin tam olarak farkına vardıkları anlamına geliyordu, ama bu, Rusya’nın Macaristan üzerindeki baskısı çok artarsa, onlar partiyi bölmezler, tüm sürüyü bolşevik kampa götürmeye çalışırlar şeklinde anlaşılmıştır.
7 Bir örnek, bu ifade için var olan kanıtların türünü gösterecektir. Suetonius, (Roma döneminin tarihçisi) Neron’un biyografisini anlattığı eserinde, ilk önce onun kısmen suçsuz, kısmen övgüye değer ve sonra onun yanlışları olduğunu ifade eder. Neron’un Hıristiyanlara yönelik zulmünü, ikinci başlık altında değil, oldukça değerli idari önlemler listesinin ortasında ilk başlık altında kaydeder. Suetonius’un insanların Neron hakkındaki fikirlerinden (ve çıkarım yoluyla iradelerinden) başka bir şey ifade ettiğini düşünmek için hiçbir neden yoktur. Aslında, Neron’un amacının insanları memnun etmek olduğundan şüphelenmek çok da zor değildir.
8 Papaların koruyucu tavrı, II.Calixtus’un (çn: 1119 ile 1124 yılları arasında papalık yapan Guido) haleflerinin, hem bu politikanın sürekliliğini hem de bunun karşılaştığı direnci kanıtlayan, onun Etsi Judæis (1120) isimli eseriyle örneklenebilir. Yahudilerin sınır dışı edilmelerinin veya katledilmelerinin prensler için çok ihtiyaç duyulan gelir kaybı anlamına geldiğine işaret edilirse, prenslerin koruyucu tavrının nedeni de kolayca anlaşılacaktır.
9 Özellikle, demokrasinin vicdan özgürlüğünü otokrasiden daha iyi koruyacağı doğru değildir. Tüm yargılamaların en meşhuruna Pilatus (çn: Milattan sonra 26 yılında Roma valisi olan ve Yahudi meclisinin kararını dinleyerek Hz.İsa’nın çarmıha gerilmesini uygulayan, o nedenle, Hıristiyan’ların gözünde daima bir kara leke sahibi olan ve Roma otoritesine karşı çıktığı için bir adi suçlu gibi idam edilen kişi) tanıklık etmiştir. Pilatus, Yahudilerin bakış açısına göre, kesinlikle otokrasinin temsilcisidir. Ancak o yine de özgürlüğü korumaya çalışmış ve demokrasiye teslim olmuştur.
10 Bakınız aşağıda, kısım, xxiii.
