“Dünü unutmalı, bugünü yaşamalısınız. Çünkü dün ile bugün arasında bir kavga çıkarsa, yarını kaybedersiniz.” BALZAC
KAVGA ETME İÇGÜDÜSÜ’NDEN SEÇMELER –
İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğim ve yakında Dorlion Yayınları tarafından yayınlanacak olan İsviçreli pedagog ve eğitmen Pierre Bovet tarafından yazılan Kavga Etme İçgüdüsü/The Fighting Instinct isimli eserden sizin için seçtiğim bazı bölümler aşağıda sunulmuştur.
AŞKIN YÜCELTİLMESİ
Aşkın yüceltilmesine ilk işaret eden Freud değildir. Freud’dan çok zaman önce, Charles Secrétan, (çn: İsviçreli filozof) bir bölümü aşağıda sunulan The Principles of Moral/Ahlakın İlkeleri isimli kitabında, aşk sözcüğünün değişik duygular arasında hatırlamaya değer ve bizim hedeflerimiz yönünden son derece öğretici olan mukayeseler yapmış ve aşağıda yer verilen hususlara işaret etmiştir:
“Oldukça alışılmış bir konuşma biçimiyle aşk kelimesi, bireysel varoluş için gereksiz olan ve organizmanın tamamlanmasına her zaman eşlik eden bir ürünü ortadan kaldırma ihtiyacını ifade eder. Bu işlev, arzunun nesnesi haline gelen tamamlayıcı bir organizmayı gerektirir. (…) O nedenle, aşk, sahip olma arzusundan oluşur. Sevilen nesne, yalnızca kişisel bir tatmin elde etmenin yoludur; aşık sadece kendini düşünür ve tamamen bencildir. Ne kadar az olursa olsun, doğanın boyunduruğu altındadır ve bir mücadelenin aracıdır.
Kelimenin ikinci anlamında aşk -basit ve insani anlamda-, mutluluk kadar zevkli değildir. Bedene sahip olmak artık kaçınılmaz bir nesne değil, daha çok sevilen kişinin kendisinin mükemmel armağanı aracılığıyla tam mülkiyetine sahip olması olan gerçek nesnenin arzu edilen tamamlayıcısıdır. Benim hala aradığım kendi tatminimdir; ama onu sevilen kişinin mutluluğu dışında bulamıyor olmamdır.
Ve nihayet, hiçbir şekilde arzuyu paylaşmayan üçüncü bir tür aşk vardır. Bu iyilikseverliktir, iyiliktir, iyilik yapmaktır; seven kişi, ister kendi ihtiyaçlarının üzerine çıktığı için, isterse doğal olarak bir şeylerden yoksun olduğu için, sevilen nesnenin iyiliğini kendisine geri dönüş düşüncesi olmadan, saf ve basit bir şekilde isteyecektir. Bu aşk hiçbir bireysel tercih bilmez. Bu aşk, eyleminin en etkili olmayı vaat ettiği alanı özgürce seçer. Hayır İşleri Rahibesi’nin/Sister of Mercy, yaraları olan hastalara olan sevgisi böyledir.
Kelimenin bu üç anlamı da kesinlikle farklıdır. Yine de bunların biri diğerinin içine girer ve biz, orada iki uç noktayı karşılaştırırken yeterince çarpıcı bir paralellik buluruz. Orada, diğer kişiyi aracı ve kurban yapan duygusal egoizmi görürüz; burada insanlığa olan bağlılığın tamamen kendisinden vazgeçmesi vardır. Ancak bilinçli güdüler egoizmi, sadece günlük aşktaki bir yanılsamadır. Burada birey, kendi zevkini elde etmek için ırksal amaçlara rağmen kendisini feda ederken; hayırseverlikte, tek başına genel iyinin istendiği ve bireyin kendini silip yok ettiği yerde, gerçekten de gücünün tüm iddiasıyla zafer kazanandır.
Zihin ve beden, iki tür aşkta da birbirine zıttır; ama bu yine de bunlar, her iki alanda da uygulamalarını takip ettiğimiz yasanın aynısıdır. Bir insanı kendisini unutmaya ve hayır işine adamaya sevk eden şey kendi kişilik duygusudur. Böylece her aşk türü diğerini sembolize edebilir, gerçek ise bunun tersidir. O nedenle, aynı kelime böylesine farklı fikirleri ifade etmek konusunda gerçekten birbirine uygundur.”[1]
Bugün, Secrétan tarafından tanımlanan üç durumun birlikteliğinin, sadece sembolik ilişkilerini belli belirsiz algılayarak onlara aynı adla hitap edenlerin zihninde var olmadığını anladığımızı düşünüyoruz. Bu gelişim, insanı bu tür aşkların birinden diğerine götüren tek eğilimdir. Nesnelerinde oldukları gibi farklı olan bu nesnelerin hepsi aynı organik rezonans biçimlerini içerir[2] ve Hayır İşleri Rahibesi’ne, hastalarının yaralarını saran nazik görüntüsünü, hafif dokunuşunu ve yumuşak sesini veren bu sonunculardır. Bu sevgilinin ilkel şefkatiyle ilgili bir şeydir.
Ahlaki açıdan Secrétan’ın üzerinde durduğu noktanın ve yüceltme fikrinin bizi getirdiği bakış açısından bu üç aşama, birbirlerinden açıkça farklılaşmış ve ayrışmıştır. Bu farklılaşmanın, psikolojik açıdan, ikinci aşamada içgüdünün kanalize edildiğini ve o nedenle karmaşık olduğunu, üçüncü aşamada ek olarak saptırıldığını ve Platonize edildiğini söylememiz gerekir.
İDEALLER İÇİN MÜCADELE
…
Hayırseverliğin yanı sıra cesaret de erdemler arasında yüksek düzeyde saygınlık kazanmıştır. Ve sevginin olması gerektiği gibi, cesaret de her zaman vardır.
“Enerji, eylem yapmak içindir. İnsan, belirli bir yol dışında iyiye karşı hareket edemeyeceğinden, tüm eylemler kaçınılmaz olarak bir mücadele niteliği kazanır. Her hareket bir çatışmadır, bir ihtilaftır… Çatışmaya/İhtilafa son vermek imkansızdır. Zira hayat bir ihtilaf sürecidir. Hayat devam ettiği sürece ihtilaf da devam edecektir. Bundan kaçış yoktur… Hayat mücadelesinin verildiğini söylemek ve bundan maddi varoluşu anlamak, hayatın yüce bir iyilik olduğunu onaylamaktır. Bu, en büyük talihsizliği yok edilmek olan hayvanlar için de doğrudur. Ama insan için hayat, en büyük iyi değildir… Herhangi bir yaratığın en büyük mücadelesi, onun kendi iyisi içindir; insanın en büyük iyisi ise hayat değil, adalettir. İnsan için en büyük ve en erdemli mücadele, adalet mücadelesidir. Diğer tüm ihtilaf, bunun kusurlu görüntüsünden başka bir şey değildir.”[3]
Adalet için mücadele kavramıyla, ahlaki tavrın sembolü ve bunun özü olarak ihtilafla, çok çeşitli uygarlıklarda karşılaşılmıştır. Hıristiyan kahramanlığı, Japon Bushidosu[4] ve Yunan Kinikleri ile Herakles’in taklitçileri, yanlışların cesur telafi edicisidirler.
Çünkü iyi insana aynı tutum çok farklı ideallerle empoze edilebilir. Hayat mücadelesinin üstünde ve ötesinde beslenme ve üreme ile yaşama araçları arasındaki zenginlik ve güç uğruna mücadele etmek hedef olarak alınabilir. Bu bencil mücadelelerin ötesinde, yine benzer ama başkalarının hayatları, sağlığı ve refahı için mücadeleler vardır ki, bunlar, aile, şehir, vatan ya da insanlık için yapılan mücadelelerdir. Ve nihayet, yüce amaçlar için yapılan mücadeleler vardır ve bunlar güzellik, hakikat, adalet, özgürlük mücadeleleridir.
Mücadele edenin kişiliği zenginleştikçe, onun içindeki mücadele etme içgüdüsü diğer içgüdülerle bağlantı kurarak karmaşıklaşır. Her şeyden önce kişisel düşman veya klanın düşmanı olan rakip, bir anda ve aynı zamanda değişir ve dönüşür. İhtilaftaki menfaat büyük ve kişisel olmayan bir ideal olduğunda, muhalif olan, karşıt olan, somut bir kişi olmaktan çıkar; nerede karşılaşılırsa karşılaşılsın, düşman olan, idealin ilerlemesini engelleyen her şeydir. Bu kişiliksizleştirme sürecinin sonunda, hem büyük ahlaki tutumlarla, hem de sevgiyle mücadeleye giren kişinin, ilk bakışta karşısında bu tür bir zıtlık içinde duruyor gibi görünen bir şeyler ve onun buna karşılık gelen bir ahlaki program vardır. Bu ahlaki program, kötülüğe karşı amansız bir nefretin ve düşman kuvvetlerin kurbanı suçluya yönelik olan hoşgörülü bir merhamettir.
PASİFİST EĞİTİM
Eğitimde, az önce ele aldığımız iki sorundan radikal bir şekilde farklı olan üçüncü bir sorunun daha var olduğunu kabul ediyoruz. Bu sorunların amaçları bireyi topluma uyarlamaktır; toplum bazen savaş eğitimi (askeri eğitim), bazen ise barış halinde eğitimi (ahlaki ve yurttaşlık eğitimi) kabul etmiştir.
Pasifist eğitimin ortaya çıkardığı sorun, tamamen başka bir fikir düzenidir. Bu fikir düzeninin gereği olarak, biz artık çocuğu içinde bulunduğu mevcut ortama uyarlamakla ilgilenmiyoruz; onu, geleceğini umduğumuz bir toplum anlayışıyla yetiştirmekle, nesli yeni bir durumu gerçekleştirecek konuma getirmekle, inandığımız şeylerin daha iyi duruma gelmesine hazırlık yapmakla ilgileniyoruz. O nedenle, şimdi sorun şudur: Silahlı çatışmaların artık ortaya çıkmadığı bir milletler toplumunu mümkün kılmak için nasıl bir gençlik yetiştirilecektir?
Bu ilgi ve özen, çağdaşlarımızın çoğuna erken bir ilgi ve özen gibi görünmektedir. Çağdaşlarımızın tamamı, barışın nimetlerini tanıyıp takdir etmekle birlikte, bunların nasıl güvence altına alınacağı konusunda iki gruba ayrılmaktadır.
Bir grup eski bir atasözü olan Eğer barış istiyorsan savaşa hazır ol (Si vis pacem, para bellum) görüşünden yanadır. Bu görüşten yana olanlar, barışın güvencesini savaşa hazır olmak olarak görüyorlar ve onlar için pasifist eğitim sorunu, askeri eğitim de dahil olmak üzere genel olarak bir eğitim sorunudur.
Diğer grup ise, yukarıdaki atasözünün benimsediği formülü değiştirmekte, önemsiz bir paradoksu paradoksal bir gerçekçiliğe dönüştürmekte ve şu görüşü savunarak Barış istiyorsan, barışa hazır ol (Si vis pacem, para pacem) demektedir.
Burası, pasifistlerin öne sürdükleri gerekçeleri detaylandırmanın ya da hareketin şimdiki haline gelmesine birbiri ardına katkıda bulunan büyük rasyonalist, duygusal, dinsel ve faydacı akımların tarihini yazmanın yeri değildir. Pasifizm, bizi sadece eğitimle ilgili yönü itibariyle ilgilendirmektedir. Kabul etmek gerekir ki bugüne kadar eğitim yöntemi, pasifistlerin önerdiği yöntemler arasında beklenilen yeri alamamıştır.
[1] Bu cümleyi Ernest Dürr’den ödünç aldım. Ona göre yüceltme, doğanın yararlı imgelerin ve düşüncelerin organik rezonansını elde etmek için, özellikle bireyin duygusal yararlı eylemlerini motive eden düşüncelerini almaktaki avantajıdır. (Pfister tarafından alıntılanmıştır, adı geçen eser, sayfa 311)
[2] Charles Wagner, Courage, Londra, 1894, sayfa 193-5.
[3] Secrétan, Ahlakın İlkeleri/(Le Principe de la Morale, Lozan, 1883, sayfa 150.
[4] Bkz: Nitobe, Buşhido, Japon Ruhu/Bushido, The Soul of Japon, Tokyo, 1908. (Ç.N: Bushidoy Japon millî samuray anlayışı.)
