Bilen kişilerle dost ol, onlar seni aydınlatır. Bilmeyen kişilerle dost ol, sen onları aydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır.” KONFÜÇYÜS

BİLİRBİLMEZLER!

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, romantizme tepki olarak doğan realizmin edebiyat/roman alanındaki en önemli temsilcilerinin başında Fransız roman yazarı Gustave Flaubert gelir. Edebiyatçılar tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilen Gustave Flaubert’in, en çok bilinen ve okunan romanı “Madam Bovary”dir.

Flaubert, bu romanında, ne istediğini bilen ama kimi istediğini bilmeyen, karşısına kim çıkarsa çıksın istediği aşkı yaşayan bastırılmış bir karakterin, yaşadığı toplum tarafından kıstırılmış bir kadının, Emma’nın trajik hayat hikayesini, onun ekseninde dönemin Fransız toplumunun iki yüzlü değer yargılarını ve ahlaki anlamda çürümüşlüğünü anlatır.

Flaubert’in, iki delikanlının hikayesini, sosyal ve siyasi devrimlerle sarsılan Paris’in değişmekte olan mozaiğini, 1848-1851 yılları arasındaki Paris ayaklanmasını hazırlayan toplumsal ve siyasal ortamın bir panoramasını anlattığı ve “akranlarımın ahlâkî tarihi” olarak tasvir ettiği “Duygusal Eğitim” ve yine bir kadının, Kartacalı komutan Hamilkar’ın kızı Salambo’nun paralı bir askerle yaşadığı tutkulu aşkın ve yanı sıra Antik Kartaca çerçevesinde, Romalılarla Kartacalılar arasındaki Birinci Pön Savaşı’nın hikaye edildiği “Salambo” isimli romanları da, en az “Madam Bovary” kadar etkileyici ve sürükleyicidir.

Flaubert’in Türkçeye Tahsin Yücel tarafından “Bilirbilmezler” olarak çevrilen “Bouvard ile Pécuchet” isimli romanı ise, son zamanlarda ülkemizde çok sayıda örneğini gördüğümüz “bilirbilmezlerin” ironik bir hikayesidir.

Kendisini yakından tanıyanların, çocukluğundan beri insanların budalalığına hayran olduğunu ifade ettikleri Flaubert, oldukça gizemli ve değeri çok da anlaşılamamış olan bu eserinde, iki budalanın, işleri yazmak olan, yani ikisi de yazıcı, yazar olan iki adamın, Bouvard ve Pécuche’nin kişiliğinde, insanın “bilmeyle” ya da “bilmemeyle” olan tarihsel, trajik, trajikomik mücadelesini anlatır.

Öyle anlatır ki, bir yandan gülünçlüğü ve saçmalığı bir araya getiren bir anlayışı edebiyat dünyasına sokar, diğer yandan sanatın ve estetiğin klasik ve romantik kategorilerini realizmin doruğunda yok eder. Ve bunu neo-Marksist sosyolog ve felsefeci Henri Levebvre’nin ifadesiyle “dilsel estetizmin doğuşunu maskeleyerek yapar, hem de daha henüz gülünçlü saçmalık revaçta değil iken, saf yazının, eğlencenin, üstdilin komik saygınlığına, dilin kitlesel bir biçimde tüketilmesine daha çok zaman varken”, yani 1870’lerde yapar.

Bu iki budalayla kendisi arasındaki benzerliği bir özeleştiri olarak ifade eden Flaubert, bu konuda şunu söyler: “Bouvard ve Pécuchet benliğimi öylesine dolduruyorlar ki, kendimi onlardan biri sayıyorum. Budalalıklarını kendimin yaptığını düşlüyorum, insan budalalığı görebilmek gibi kötü bir yetiye sahiptir. Görmesine görür ama bağışlayamaz.

Madam Bovary kimdir sorusuna, “Madam Bovary benim” diye cevap veren Flaubert’in, kendisini Bouvard ve Pécuchet isimli iki budala ile eş değer tutması hiç de şaşırtıcı değildir. Elbette, bu doğru olmaktan daha çok, Flaubert’in kendisini takip edenlerle dalgasını geçtiği bir ironidir.

Bilirbilmezler, yani Bouvard ile Pécuchet, bilgisizliklerinin, aptallıklarının ve dangalaklıklarının verdiği sınırsız cesaretle, her konuya burunlarını sokmaktan, bildikleri, bilmedikleri hemen her konuda görüş bildirmekten çekinmeyen iki yakın arkadaştır. Sadece fiziksel görünüşleriyle değil, düşünceleriyle, davranışlarıyla, sevdikleri ve sevmedikleri şeylerle de gülünçtürler. Yerlerinde duramazlar, duramadıkları için de sürekli olarak gülünç olaylarla, gülünç durumlarla ve kişilerle karşılaşırlar. Yani gülünçlükten, gülünç olmaktan başlarını kurtaramazlar. Ama aptallıklarından, kendilerini ve hadlerini bilmediklerinden, pek çok konudaki aymazlıklarından, bönlüklerinden dolayı kendilerini gülünç durumlara soktuklarının, hiç ama hiç farkına varmazlar. Yani bildiklerini de bilmezler, bilmediklerini de bilmezler, hadlerini de bilmezler, işin kötüsü başkalarının onların budalalıklarını gördüklerini, bildiklerini de bilmezler.

Aslında Flaubert’in bu romanı yazmaktan amacı, Bouvard ile Pécuchet’nin kişiliklerinde, hiç hazzetmediği burjuvaziyi, döneminin bilimini, felsefesini, edebiyatını, politikasını gülünç duruma düşürmek ve aşağılamaktır. Flaubert’in o süreçte “En sonunda hıncımı dile getirecek, kinimi kusacak, saframı dökecek, öfkemi fışkırtacağım” demesi bundandır. Çok fazla olay örgüsü olmamakla, biraz temposuz ve ütopik olmakla birlikte, Flaubert’in bizim buralarda çok fazla bilinmeyen ve okunmayan  “Bilirbilmezler” isimli romanı, son derece ironik, sözde aydınlara, protez bilgilerle büyüklük taslayan dangalaklara, hadlerini bilmeyen kifayetsiz muhterislere, ona buna afra tafra yapan yarı bilmişlere yönelik olağanüstü bir eleştiridir.

Nasıl ve neden mi? Nasılını ve nedenini Işın Gürbüz’ün dilimize kazandırdığı ve “…mevcut düzene karşı gündelik hayatın kendisinden yola çıkarak muhalefet oluşturmak isteyenlere yol gösteren” eser olarak takdim ettiği “Modern Dünyada Gündelik Hayatlar” isimli kitabında, Fransız yazar, sosyolog, felsefeci ve neo-Marksist Henri Levebvre, bu iki budalanın hikayesiyle ilgili olarak yazdıklarında şunları ifade eder: “Biri dul, öteki bekar; biri daha ziyade çapkın, öteki terbiyeli; her ikisinin de birbirinin aynısı, çok gündelik birer hayatı var. Her ikisi de vakur bir havaya sahip. Hemen hemen aynı anda, yüksek sesle şöyle derler: ‘Kırda olsak ne iyi olurdu!’ İletişim açlığı ve susuzluğu içinde birbirleriyle konuşurlar. ‘Düşünceleri çoğalınca acıları da arttı.’ İki arkadaş Chavignolles’e giderek gündelik hayatı unutmaya, aşmaya çalışırlar. Her girişimin ardından yeniden gündelik hayata dönerler: mutfak, ev, komşular, kadınlar. Zamanlarını tüketmeye ayırırlar. Ekmeği, mobilyaları, şarapları, yemekleri, nesneleri değil, yapıtları, kültürü, bütün kültürü, bütün kitapları tüketirler. Bouvard ile Pécuchet bizi bir kabusun içine, kültürün, kitabın, yazılı şeyin özgürce zorunlu olan tüketiminin içine sokarlar. Bu kabus bizim gündelik ekmeğimizdir. İşte işbaşındalar. Bizimki ile özdeş, örnek bir cesaretle işe koyulurlar. Gösterenlerin arasına dalarlar, yüzerler, onları sürükleyen bu nefis denizi içerler. Soluklanırlar ve yeniden yola koyulurlar. Acıma duymadan, yöntemli bir şekilde her şeyi ele geçirirler: önce tarımbilim (ziraat), sonra kimya, fizyoloji, astronomi ve fizik, jeoloji, arkeoloji, tarih, edebiyat, dilbilim, estetik, felsefe, pedagoji. Pedagoji öğrencileri, doğayı ve tarımbilimi, kimyayı, felsefeyi, vs. öğrendikleri için, devre burada kapanır. Ancak beceriksizce kapandığından bir süre sonra tekrar açılır. Yolculuk sürerken, çember dönmeye devam ederken, Bouvard ile Pécuchet sistemlerle karşılaşırlar. Birçok sistemle: tinselcilik, materyalizm, Hegelcilik. Akılcı olan her şey gerçektir. Mutlak, aynı zamanda hem özne hem de nesnedir. Tanrı gözle görünür bir surete bürünerek, doğa ile eş tözlü bir birlik sergilemiştir. Kendi ölümüyle, ölümün özünü kaybetmiştir; ölüm onun sıfatının içindedir. Fakat aynı zamanda, hataların temel bir nedenden ileri geldiğini, hemen bütün hataların kelimelerin yanlış kullanılmasından kaynaklandığını ileri süren bir mantık sistemi vardır…Bu arada, Bouvard ile Pécuchet, konuyla pek ilgili olmayan izleyiciler olarak, heyecan verici olaylara tanık olurlar: 1848 devrimi, Darbe…Peki, bu imgesel dünya turunun sonunda, ne kazandılar? Kelimeleri, dili, rüzgarı. Ne tükettiler? Yapıtları mı? Pek denemez. Yorumları, incelemeleri, kılavuz kitapları, rehberleri, yani üstdili tükettiler. Böylece üstdili birazcık tanıdılar ve uzmanlaşmış alanlar arasında yollarını iyi kötü bulmayı öğrendiler. Peki ya gösterilenler? Gösterilenler iki kafadarımızın taklit ettiklerini sandıkları Ansiklopediciler için ne anlam taşımıştı? Yalnızca lüks ve zevk. Ansiklopediciler’in dile getirdikleri şey buydu; hatta dile getirdikleri tek şey buydu. İki kafadarımız kelimelerden ve rüzgardan başka hiçbir şeyi görmediler, hiçbir şeyi kavrayamadılar. Kafadarımız Flaubert bunun farkındadır. Ve bu gösterilen, onun gösterdiği şeydir!…Bununla birlikte Bouvard ile Pécuchet aptal değildir. Kendisini onlarla özdeşleştiren Flaubert de. Aptal olmak bir yana, onlar kendilerini yetiştirmek, eğitmek, olgunlaştırmak, geliştirmek istemişlerdi. Bugün, 1968’de yaşasalardı, liberal sol aydınlar olarak koleksiyonlarına varoluşçuluk, Marksizm, teknoloji, sosyal bilimler gibi parçalar ekleyeceklerdi. Que sais-je/Ne değildir? dizisinin kitaplarını yöntemli bir biçimde didik didik edecekler, l’Express’i, Le Nouvel Observateur’ü ve kuşkusuz La Quinzaine literaire’i okuyacaklardı. Ardından doğal olarak Elle, Marie-Claire gelecekti. Devre kapandığı zaman ellerinde yeniden başlamaktan başka hiçbir şey kalmadı. Başta ne iseler tekrar o oldular: yani yeniden birer yazıcı oldular. Yazılı şeyin, hiçbir zaman terk etmedikleri evrenine geri döndüler. Geriye yalnızca yeniden bir miras elde edip başlamak umudu kaldı. Bouvard ile Pécuchet, ölümsüzlüğe yazgılı kişilikler arasında yer alan ünlü çift siz kimsiniz? Bize kendi görüntümüzü sunuyorsunuz. Acı alayın bir tesellisi olarak yazarınız sizinle ilgilenmeden önce yazılmıştınız. ‘Bir zamanlar iki yazıcı varmış…’ Fakat entelektüel cesaretin yardımıyla, bu yazıcı masalı, yazılarla ve üstdille beslenen iki zavallının hikayesi, büyük bir yapıta dönüştü. Yeni bir gülüş doğdu, acı, kapkara bir gülüş. Şu halde siz budala değildiniz; kelimelerin tuzağına yakalanmış, maskelerin ve örtülerin arasında sendelenmiş bir halde iken, aynı zamanda küçük bir deneyim yaşadınız. ‘Bouvard, onu çevreleyen şeyler ile söylenen şeyler arasındaki karşıtlıktan şaşkınlığa düşmüştü, zira her zaman sözler ortamlara tekabül etmek zorundalarmış ve yüksek zekalar büyük düşünceler için varmış gibi görünür…’…Flaubert’in, bu açıkgözün, bu kurnazın, bu sözde-burjuvanın sözde romanında, devrimler başarısızlıkla sonuçlandığında kendilerini nelerin beklediği konusunda insanları nasıl uyardığına bakalım…İnsanın ve insanların kötü olan yarısı bir şeyi değiştirmek ister ve her fırsatta her şeyi değiştirmek gerektiğini ilan eder. İyi olan, kalender olan yarısı, yaşamı olduğu gibi kabul etmeyi doğru bulur.

İşte böyle bir şey! Flaubert’in 1850’ler de, 1870’lerde anlattıklarıyla, Levebvre’nin 1968 olayları sonrasının Fransa’sıyla ilgili olarak yazdıklarıyla, yani o zamanların gündelik hayatlarıyla, o hayatı yaşayanların yaptıklarıyla, ettikleriyle, düşündükleriyle: günümüz dünyasının, günümüz Türkiye’sinin günlük hayatı, bu hayatın kimi kahramanları arasında sanırım çok fazla bir fark yok.

Bugün ülkemizde olanlar ve yaşananlar, geçmişte bir zamanlar, bir yerlerde yaşananların sadece bir çeşitlemesi. Ve günümüzde, hemen her alanda karşılaştığımız, bazı sözde aydınlar, yani bilir bilmezler, bilir söylemezler, bilmez söyleyenler de, herhalde Flaubert’in, Bouvard ile Pécuchet’sinin sadece birer çağdaş karikatürüdür.

Son bir söz. Onu da “Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i” adlı kitabında Karl Marks söylüyor: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi ikincisinde komedi olarak.” Sanırım bugün biz ülkemizde arzı endam eden bazı “bilirbilmezlerin” şahsında, bunun hem bir trajedisini, hem de komedisini yaşıyoruz.   

“Değişim ne zaman gereklidir?” sorusuna verilecek en iyi yanıt, gerekli hale gelmeden öncedir. Claus MOLLER

DEĞİŞİM ZAMANI: TAM DA ŞİMDİ!

Kadim bir meslek olan, var olduğu günden bu yana insanlara ve toplumlara hizmet eden, gerek insan haklarının, gerekse sivil ve bireysel hakların savunuculuğunu yapan Avukatlık mesleğinin; itibarsızlaştırıldığı, hukukun, hukuk devleti ilkesinin, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının, demokrasinin, laiklik ilkesinin örselendiği bir süreçten geçiyoruz.

Bu süreçte, gerek Avukatlık mesleğinin geliştirilmesi, meslek düzeninin, ahlakının, saygınlığının, gerekse hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının, demokrasinin, laiklik ilkesinin, insan haklarının savunulması ve korunması, Baroların çatı örgütü ve Avukatların en üst kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği’nin en önde gelen görevi olmasına rağmen, bu görevin, mevcut Türkiye Barolar Birliği yönetimi tarafından, ne yazık ki hakkıyla ve layıkıyla yerine getirilmediğine tanık olduk, olmaya da devam ediyoruz.   

İnsan haklarının, sivil ve bireysel hakların savunuculuğunu yapmak, Avukatlık mesleğinin itibarını korumak, gelişmesini ve alanının genişletilmesini sağlamak, kalitesini artırmak,  her geçen gün daha da ağırlaşan mesleki ve ekonomik sorunları çözmek, hukuka, hukuk devletine, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi ile demokrasiye sahip çıkmak, kuşkusuz her Avukatın görevidir.

O nedenle, bu hususta hepimizin elimizi taşın altına koyması, bu bilinçle hareket etmesi ve sorumluluk alması, yine önümüzdeki süreçte Türkiye Barolar Birliği yönetimine talip olacak ve bu konuda sorumluluk alacak olanların da, bu bilinçte olmaları, Avukatlık mesleğinin yaşadığı sorunları çözebilecek donanıma ve deneyime sahip olmaları gerekir.

Buna göre öncelikli hedef, amaç ve görev; Türkiye Barolar Birliği ile Barolar ve Avukatlar arasında bozulan birliği ve bütünlüğü yeniden tesis etmek, Avukatların ve Baroların üst kuruluşu olmaktan ve onları temsil etmekten uzaklaşan Türkiye Barolar Birliği’ni, yeniden Barolara ve Avukatlara hizmet veren ve onları temsil eden, toplum nezdinde güvenilen, itibar edilen, saygınlığı ve ağırlığı olan bir kurum ve kuruluş haline getirmektir.

Hepimizin bildiği üzere, kuruluş bir insanlar topluluğudur, ortak amaç için bir araya gelen ve çalışan insanlardan oluşur. Kuruluş; toplum, cemaat, aile gibi geleneksel sosyal kurumlardan farklıdır ve o nedenle, belli bir amaca göre tasarlanmış, işine, işlevine, görevine göre tanımlanmıştır. Toplum, cemaat, aile var olan ve var olanı koruyan statükocu kurumlardır. Oysa kuruluş yapandır. O nedenle, kuruluş, statüko bozucu olmak, değişime ve yeniliğe göre düzenlenmiş olmak ve buna göre hareket etmek durumundadır.

Kuruluşun bu işlevlerini yerine getirebilmesi, değişime ve yeniliğe öncülük edebilmesi, bu konuda topluma önderlik yapabilmesi için; statükoyu, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve sosyal ilişkileri, hukuki, siyasi ve ekonomik işler ile gidişatı sorgulamak üzere düzenlenmiş ve buna göre pozisyon almış olması gerekir.

Kuruluşun işlevi bilgileri verimli ve kullanılır kılmaktır. Gelişmiş ülkelerde kuruluşlar, bilgileri verimli kullandıkları, bilgileri ihtisaslaştırdıkları, kendi amaçları, görevleri ve işlevleri üzerine odaklandıkları, bilgiden bilgiye geçtikleri için toplumlarının ve üyelerinin merkezi konumuna gelmişlerdir. Yine gelişmiş ülkelerdeki kuruluşlar, bu konuma gelebilmek için; güce dayalı olan ve tek bir kişinin egemenliği üzerine kurulu bulunan yapıdan, bilgiye, sorumluluğa, ekip çalışmasına, katılımcılığa, mali ve idari yönden şeffaflığa dayalı bir yapıya dönüşmüşlerdir.

O nedenle, günümüzün kuruluşlarında, kuruluşun amaçları, işlevleri, görevleri, katkıları, performansı konusunda, herkesin, her bir üyenin sorumluluk alması gerekir. Esasen bilgiye ve sorumluğa dayalı bir kuruluşta yönetim işi, birilerini yönetici yapmak değil, herkesi katılımcı yapmak, her bir üyeyi sorumlu kılmaktır.

Bütün bu nedenlerle, Türkiye Barolar Birliği’ni, tek bir kişinin egemenliği üzerine kurulu olmayan, bilgiye, sorumluğa, ekip çalışmasına dayalı bir yapıya dönüştürmek, amaçları, işlevleri, görevleri, performansı konusunda her bir üyeyi sorumlu ve katılımcı yapacak, mali ve idari yönden şeffaf ve denetlenebilir bir konuma getirecek bir yapı oluşturmak acil bir ihtiyaçtır.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, değişimin ve dönüşümün en önemli etmeni düşünmek, ürünleri ve hizmetleri başka bir boyutta ve daha büyük bir içerikte görmektir. Bunu yapabilmek, bu bağlamda değişime ve dönüşüme yön verebilmek için; yeni ve pozitif hedefler belirlemek, stratejik planlar yapmak, değişimi etkileyecek ve değişime yön verebilecek olan herkesle doğrudan ve içten iletişim kurmak, etkileyecek olanlardan etkilenmek, olumlu ve umut dolu bir iklim yaratmak, olağanı tersine çevirmek ve bu amaçla yeni bir yol açmak veya bir yol yapmak, alışkanlıklara bağlı olan ve o nedenle yaratıcılığa, değişime, dönüşüme muhalefet ve hatta düşmanlık eden görüşlere cesaretle karşı koymak gerekir.

Hepimizin bildiği üzere, bugün gelinen aşamada, adalet de, bireyin meşru savunma ve korunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk da, avukatlık mesleğinin icrası da, meslek örgütlerinin yönetilmesi de, statükoya bağlı olmaktan çıkmış, şimdiden sonra yaratılacak olan geleceğe bağlanmış, çağımızın aşılması gereken zorlukları ulusal çerçevelerin dışına taşmıştır.

Bilimin ve teknolojinin hiçbir sınır tanımaması, enformasyonun tüm dünyada pasaportsuz olarak gezmesi, paranın ve bilginin dünyayı çok hızlı dolaşması, içinde bulunduğumuz ve ıska geçmekte olduğumuz dijital çağın göstergeleri ve geleceğin nasıl şekilleneceğinin ipuçlarıdır.   

Onun için dün olduğundan daha çok bugün, yönetim işinin ve bu işlevin yerine getirilmesi; insan düşüncesini ve insanlar arasındaki iletişimi kıskacı altına alan indirgeyici klişeleri ve kategorileri kırmayı, bu konuda var olan koşullanmaları ortadan kaldırmayı gerektirmektedir.

Bütün bunları yapabilmek, içinde bulunduğumuz dijital çağa ayak uydurabilmek için; birey olarak belli bir reçeteye, slogana, herhangi bir parti çizgisine veya katı bir dogmaya bağlanmamamız, yol değil, yollar olduğunu bilmemiz, hangi partiye mensup ya da hangi siyasi görüşe sahip olursak olalım, insanların çektikleri acılar ve yaşadıkları baskılar karşısında belli insani standartlardan şaşmamız gerekir.

Bu konuda Barolarımızın ve Türkiye Barolar Birliği’nin yapması gerekenler ise; başta idari ve mali yönden şeffaflık, katılımcılık ve denetlenebilirlik olmak üzere, çağdaş yönetim anlayışının gerektirdiği kurumsal yönetim kurallarını uygulamak, yegane kaynağımız olan Meslektaşlarımızı verimli, donanımlı, başarılı kılacak sistemleri oluşturmak, mesleki fırsatları erken yakalayıp iyi değerlendirmek, mesleğimizin ve ülkemizin geleceği olan Genç Meslektaşlarımızın sorunlarına karşı duyarlı olmak, bu amaçla onların geleceklerine yatırım yapmak, sorun çözücü bir yaklaşımla onları rahatlatacak, onların geleceğe güvenle bakmalarını sağlayacak, mesleğin alanını genişletecek projeksiyonlar ve projeler geliştirip uygulamak, yaptığımız işleri daha da iyi yapmak, el ele vererek hep birlikte çalışmak, böylece yaratacağımız sinerji ile mesleğimizi ve meslek örgütlerimizi yüksek ve katma değer yaratan bir topluluk haline getirmektir.

Bütün bunları yapabilmek, değişime ve dönüşüme öncülük edebilmek, olağan olanı tersine çevirebilmek ve başarılı olabilmek için; yönetim görevine talip bulunanların ve bu göreve gelecek olanların, kendilerini, kendilerine göre öteki olanın düşüncesiyle etkileşim içinde değişime açık tutarak yeni çözümlerin aranacağı ve bulunacağı bir iletişim platformu oluşturması gerekir.

Son bir söz! Onu da İngiliz şair ve yazar Alfred Tennyson söylüyor.

“Gelin dostlarım..!

Henüz vakit çok geç değil.

Yeni bir dünya arayalım,

Bunun için günbatımına kadar uzanalım.

Gücümüz yetmese de

Yeri, göğü sarsmaya,

Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe.

Zaman ve kader bizi zayıflatsa da,

İrademiz yeterlidir,

Çabalamaya, aramaya, bulmaya

Ve asla pes etmemeye…”

  • TBB, Barolar, Avukatlık, Hukuk, Yargı, Adalet vd. konularla ilgili olarak 2017 yılında Hukuk Ansiklopedisi Blogu’na verdiğim röportaj için bakınız: hukukbook.com/vedat-ahsen-cosar

‘Acı olan mutlu olmamak değil, mutlu olabilecekken olamamaktır.’ Cronin, Şahika

‘CITADEL/ŞAHİKA’

Sene 1959. Konya’dayız. Ben ilkokulda öğrenciyim. Evimizde kütüphanemiz yok. Sağa sola atılmış üç beş kitap var sadece. Kitap alacak paramız olmadığı gibi öyle bir kültürümüz de yok. Daha çok Tommiks, Teksas, Red Kit, Kinova okuyoruz. Bir yaz tatilinde evde okunacak bir şey var mı diye sağa sola bakarken, evin çatı katındaki aralıkta Cronin’in ‘Citadel/Şahika’ isimli romanını buldum. Oturdum ve bir solukta okuyup bitirdim kitabı. Mahalledeki arkadaşlarımın yol göstermesiyle sonra gittim ve şehir kütüphanesine abone oldum. Benim kitap okuma sevdam böyle başladı.

Cronin’i ve Şahika’yı sevdiğimden olacak, daha sonra Cronin’in bütün kitaplarını, Yeşil Yıllar, Pembe Yıllar, Nöbetçi Hemşire, Kuzey Yıldızı, Sabah Işığı, Bir Acı Şarkı, Erguvan Ağacı başta olmak üzere bütün kitaplarını okudum. Bu kitapların hepsi de güzeldir, sürükleyicidir, heyecan vericidir, keyiflidir. Ama bana göre Cronin’in en güzel kitabı ‘Şahika’dır. Ya da benim ilk göz ağrım olduğu için öyledir.

Geçenlerde evde eski kitapları gözden geçirirken, kütüphanemde Cronin’in ‘Citadel/Şahika’ isimli kitabını buldum. Sanırım eşim almış. Kitabı adeta ilk kez okuyormuşum gibi oturdum yeniden okumaya başladım. İlk okumama oranla daha bir keyifle, daha bir bilinçle okudum.

İnkilap Yayınevi tarafından basılan kitabı Ömer Rıza Doğrul Türkçeye çevirmiş. Kitabın yazarı Archibald Joseph Cronin Glasgow doğumludur, yani İskoçyalıdır. Asıl mesleği tıp doktorluğudur. Yolcu gemisinde doktorluk yapmış, hastanelerde çalışmış, madenlerde tıbbi müfettişlik yapmıştır. Madenlerde tıbbi müfettişlik yaptığı yıllarda, pek çok kez maden kuyularına inip çıkmış, çok sayıda maden kazasına tanık olmuştur. Daha sonra Londra’ya yerleşmiş, muayenehane açmış, uzun bir süre serbest hekim olarak çalışmıştır. Hekimlik mesleğinde başarılı olmasına rağmen, bir zaman sonra bu mesleği yapmaktan vazgeçmiş, kendisini edebiyata vererek roman yazmaya başlamıştır. İlk eseri Türkçeye ‘Kabus Şatosu’ olarak çevrilen ‘Hatter’s Castle/Şapkacının Şatosu’ isimli romanıdır. ‘Şahika’, edebiyat yaşamında 18 roman yazan Cronin’in en çok ün kazanan, en çok satan, en çok beğenilen romanıdır.

Ama elbette bu konuda Octavia Paz’ın şu dediklerini de unutmamak gerekir: ‘En iyi satan eser, ister bir roman, ister güncel konularda yazılmış bir kitap olsun, sahnede bir göktaşı gibi görünür: Herkes satın almak için peşinden koşar ama o kitap kısa sürede sonsuza dek kaybolur. Kendi başarılarının fazla yaşamasının yolunu bulan en iyi satanlar, çok nadirdir. En iyi satanlar edebi eserler değil, ticari eşyalardır

İngilizce bir sözcük olan ‘citadel’ Türkçede ‘kale’ demektir. Romanı Türkçeye çeviren Ömer Rıza Doğrul ‘kale’ sözcüğü yerine ‘zirve, doruk’ anlamına gelen ‘şahika’ sözcüğünü tercih etmiş, romanın adını böyle koymuş ve bana göre doğru da yapmıştır. Doğru yapmıştır, zira romanın kahramanı olan Andrew Manson, hemen her toplumda olduğu gibi, bizim toplumumuzda da örneklerine çokça ve sıkça rastladığımız kolay yoldan para kazanmayı, birilerinin sırtına binerek iş yapmayı, hak etmeden, emek vermeden bir yerlere gelmeyi, hiçbir şey yapmayan, sadece yapar gibi yapan bir insan, bir aydın, bir meslek sahibi olmayı değil, kendisine, mesleğine, insanlara, insanlığa, yaşadığı topluma bir şeyler vermeyi, her konuda kendisini oldurmayı seçen, dolayısıyla zirveyi hak eden ve o zirveye hak ederek gelen bir insandır. Theodore Roosevelt’in deyimiyle ‘sefilce rahatlık doktrinini’ değil, ‘zahmetli hayat doktrinini’ seçmiş bir insandır.

Herkes için değil elbette, ama meşakkat ve emekle çalışmayı, yani ‘zahmetli hayat doktrinini’ seçenler için hayat, başta meslek ve çalışma alanı olmak üzere, her alanda mücadeleyle dolu olan bir hayattır. Bu yapıdaki ve değerdeki insanlar için şahika/zirve, ulaşılması gereken, manevi yönden değerli ve anlamlı olan bir yüce kaledir. O kaleye ulaşmak için yola çıkan her insan, cezası bir kayayı yüksek bir tepeye çıkarmak olan Albert Camus’un Sisyphos’unun kaderine ortaktır. Bu yapıdaki her insan, kayayı en tepeye çıkardığında kayanın orada durmayacağını, aşağıya yuvarlanacağını bilmek, ama mücadelesinden vazgeçmemek, yani kayasından daha güçlü olmak zorundadır. Zira kayayı tepeye çıkarma, tam tepeye ulaştığında aşağıya yuvarlanan kayayı tekrar yukarıya çıkarma mücadelesi bir başkaldırıdır, bir direniş mücadelesidir ve bu mücadele yaşama sevincinin sembolüdür. Bu konumdaki insanın kaderi kendi elindedir, zira o insanın kayası kendi nesnesidir. O nedenle, o karakterdeki, o yapıdaki her insan, ‘kaderini sevmek’ zorundadır ve sever de. Zira o insan, insanın hayatı tüketmediğini, tüketemeyeceğini, hayatın hiç kimseye taşıyamayacağı yükü vermediğini ve vermeyeceğini, her insanın hayatta kendi yükünü bulacağını, o yükü taşımak için kimseye ihtiyacı olmadığını, kimseye ihtiyacı olmayan insanın ise yenilmeyeceğini bilir ve buna inanır.

Romanın kahramanı Dr.Manson hekimlik mesleğine ilk adımını, Galler’in başkenti Cardiff’e yakın Drineffy isimli küçük bir madenci kasabasında atar. Drineffy, dağların tepelerinin kurşun renkli gökyüzünün derinlikleri içinde kaybolmuş, dağların eteğindeki maden kuyularının ağızları birer yaraya benzeyen, çevresinde sopa gibi duran birkaç ağaç olan ve hemen hiç yeşillik olmayan küçük bir kasabadır.

Madenleri işleten kumpanyanın üç doktorundan birisi olan, sağlığını önemli ölçüde yitirdiği için çalışamayan Dr.Page’in asistanı olarak işe başlayan Dr.Manson ücretini yanında çalıştığı doktordan alır. Dr.Page’in ücreti ise her işçinin aylığından bir miktar para kesen madenleri işleten kumpanya tarafından ödenmektedir. İşçiler gidecekleri doktoru kendileri seçtiklerinden, doktorların geliri de muayene ve tedavi için gelen işçi sayısına göre değişkenlik göstermektedir. Yani madende kurulu olan ücret sistemi, doktorun doktoru sömürdüğü bir sistemdir.

Doktor olarak pratik hiçbir bilgisi ve deneyimi olmayan Manson mesleğini icrada pek çok zorlukla karşılaşır. Yanında ve çevresinde fikrini alabileceği, bilgisinden ve deneyiminden yararlanabileceği hiç kimse yoktur. Ama özgüveni vardır, yeteneği vardır, mesleğinde ilerleme yönünde isteği, sağlıklı hırsları, pozitif hedefleri, en az bunlar kadar önemli olan insan sevgisi, hizmet etme sevdası vardır.

Ama hayat, Manson’nun hayatı, hepimizin hayatında olduğu gibi hep hayal edildiği çizgide ilerlemez. Pek çok hayal kırıklığı, keder, umut, umutsuzluk, büyük küçük mutluluklar, mutsuzluklar girer işin içine. Manson, kasabada öğretmenlik yapan, kişilikli, erdemli, kendisiyle barışık, küçük şeylerle mutlu olmasını bilen Christine ile tanışır, ona aşık olur ve onunla evlenir.

Engellemelere, kasabadaki diğer meslektaşlarının kötü niyetine, kıskançlıklarına rağmen sahip olduğu olumlu özellikleri mesleğinde Manson’u başarılı kılar. Kısa zamanda hekim olarak temayüz etmeye başlar. Ama kasaba hayatı, kasaba doktorluğu ona yetmez. Gözü çok daha yukarılardadır. Daha çok para kazanmak, daha güzel bir hayat yaşamak, daha güzel bir evde oturmak, araba sahibi olmak, lüks lokantalarda yemek yemek, daha güzel giyinmek ister. Bütün bunları zaman içinde yapar ve böyle bir hayata sahip olur.

Londra’ya taşınır, orada muayenehane açar, doktor olarak kısa sürede tanınır, Londra sosyetesine hizmet vermeye başlar. Artık her şeyi vardır. Çok güzel bir evi, muayenehanesi, son model arabası, çok parası vardır. Ama bütün bunlar onu tatmin etmez, o daha çok para, daha çok şöhret peşindedir. Bu durumdan memnun olmayan bir tek kişi vardır. Eşi Christine. O, eşindeki bu olumsuz değişiklikleri şaşkınlıkla izler. Hiçbirisini onaylamaz. Onun isteği daha çok para, daha lüks bir hayat değil, mutlu olmaktır. Onun için Christine eşiyle birlikte yola çıktıkları Drineffy’deki hayatını, oradaki mütevazı evlerini özler. Bu nedenle eşiyle aralarında sıkça tartışmalar çıkar.

Hayat böyle devam edip giderken Manson yaşadığı bir olayla sarsılır. Kendisinin tavassut edip götürdüğü bir hastası, işin ehli olmadığı halde sadece para kazanmak için ameliyat işine girişen doktorun hatasıyla ölür. Bu olay, bu olay sonrasında ölüme neden olan beceriksiz doktorun insan hayatını hiçe sayan tavırları ve sözleriyle sarsılan Manson kendisini sorgulamaya başlar. ‘Nereye gidiyorum ben, Tanrım! Nereye gidiyorum?’ diye sorar kendisine. Elindeki para dolu çantayı fırlatır atar. Boğulacak gibidir, nefes alamaz hale gelmiştir. Duvara yaslanır ve ağlamaya başlar. Yeni bir kararın eşiğindedir. Eski Manson olmaya karar verir.

Drineffy’den tanıdığı, hem insan, hem de doktor olarak sevdiği, saydığı, değer verdiği, güvendiği iki arkadaşıyla mütevazı bir kasabaya yerleşmeye, orada onlarla birlikte doktorluk yapmaya karar verir. Sonunda doğru yolu bulmuştur.

Ama öyle de olsa hayat onu cezalandırmaya karar vermiştir. Akşam yemeği için sofraya oturduğunda, sevdiği, sevdiği için de her zaman yediği peynir sofrada yoktur. Almayı unuttuğunu söyleyen eşine ‘önemli değil’ der. Eşi telaşla dışarı fırlar, Manson onu durdurmaya çalışır ama durduramaz. Eşinin çok sevdiği peyniri alan Christine eve dönerken otobüsün altında kalır ve ölür. Sımsıkı tuttuğu peynir paketi sol elinde duruyordur.

Christen’in ölümünden sonra Manson yıkılır, hayata dair her şey artık ona anlamsız gelmeye başlar. Bir süre sonra kendini yeniden toplar. İki arkadaşıyla birlikte klinik açmak için Londra’dan ayrılıp Llantony Abbey’e gitmeye karar verir. Nihayet Londra’dan ayrılacağı gün gelir. Tren saat 16.00’da hareket edecektir. Bir saat zamanı vardır. Bir arabaya biner ve eşinin mezarının bulunduğu Kensal Green Mezarlığına gider. Christen’in mezarı başında durur. Gökyüzünde tek tük bulutlar vardır. Hafif bir rüzgar esmektedir. Hava serindir. Bir süre gözleri yaşlı olarak orada durur. Geri dönüp mezarlar arasında yürürken, ufuktaki bir bulutun uçlarının, bir kalenin burçlarına benzediğini, erişilmez bir ‘şahika’ gibi durduğunu görür. Gördüğü şey aslında Christine’dır.

Evet, hayat böyle bir şeydir. Bilinmeyene karşı bir savaş, yokuş yukarı zorlu bir çıkış, bazen de yokuş aşağı hızlı bir iniş, hatta bir yuvarlanıştır. O nedenle hayatta geç kalmamak, her şeyi zamanında yapmak, hiçbir şeyi, hele hele mutluluğu hiç, ama hiç ertelememek, hayatı ıskalamamak gerekir.

Aksi halde ne mi olursunuz? Geç kalmış olursunuz ve hayat sizi beklemez. Hayat, hükmünü yerine getirmek için yürür gider ve sonra hayatın arkasından bakan siz, boğazınız düğümlenerek bir şeyler hissedersiniz. Tıpkı sevgilisi Vietnam’da ölen yeni yetme genç bir kızın şu dizelerinde yazdığı gibi bir şeyler hissedersiniz:

Hatırlıyor musun, yeni arabanı ödünç alıp çarptığım günü?

Öldüreceğini sanmıştım beni, öldürmedin oysa.

Hatırlıyor musun, seni zorla sahile götürdüğüm, yağmur yağacağını söylediğin ve yağmurun yağdığı günü?

Söylemiştim sana demeni beklemiştim, demedin oysa.

Hatırlıyor musun, kıskandırmak için seni başka erkeklerle oynaştığım günü ve seni kıskandırdığım günleri?

Terk edeceğini sanmıştım beni, terk etmedin oysa.

Hatırlıyor musun, çilekli pastayı düşürüp arabanın paspasını kirlettiğim günü?

Tokatlayacağını sanmıştım beni, tokatlamadın oysa.

Hatırlıyor musun, partinin resmi giysili olduğunu söylemeyi unuttuğum ve senin kot pantolonla geldiğin günü?

Bırakacağını sanmıştım beni, bırakmadın oysa.

Dayandın bana,

Sevdin beni

Ve korudun beni,

Çok şey vardı,

Benim de senin için yapmak istediğim

Vietnam’dan döndüğünde

Dönmedin oysa!

Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa asıl olan dünyayı değiştirmektir.” KARL MARKS

FELSEFE NEDİR? MARKSİST BİR DENEME*

Felsefe nedir sorusunun pek çok cevabı vardır, fakat bu soruya verilen dünyadaki hiçbir yorum ve cevap, Marksist cevap ve yorum kadar ilginç olamaz. Öyle ki,  ister arkadaş, isterse düşman olsun, giderek artan sayıda insan, felsefenin sadece üzerinde konuşulacak bir konu değil, eyleme geçilecek bir konu olduğunun farkında değildir. Dahası Marks’ın felsefesi, sadece bir geçmiş değil, aynı zamanda bir gelecektir. Yine bu felsefenin somut amacı ve hedefi, belirli ülkelerdeki ilerleyici reformlar ve sosyal devrimler ile bütün insanların ve ırkların yoksulluktan ve baskıdan kurtularak özgürleşmeleridir.   

Bu kitabın hedefi ve amacı ise, teorik yönden felsefenin ne olduğu hususu ve genel olarak felsefeyle ilgili olan ve bu konuda bazı fikirlere sahip bulunan giderek artan sayıdaki erkeklere ve kadınlara, özel olarak Marksist bir metot ve yaklaşımla fikir vermektir.

Yazar, bu eseri ile felsefeyi dünyaya indirmeyi değil, felsefenin hep dünyada ve insanlarla birlikte olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bununla birlikte, eserde, soyut felsefi spekülasyonlar, insanların dünyanın doğasına ve çevrelerindeki topluma tepki gösterdikleri değişik sistemler ve başkaca felsefe türleri de incelenmektedir. 

Günümüzde, sosyal tutumlar, davranışlar ve hareketler, daha önce asla olmadığı kadar, çoğu kez ideolojiler olarak isimlendirilen felsefeleri çatıştırma eğilimi üretmektedir. Ya da bunun aksine, dünyanın ve insanın farklı kavramları, bunların takipçilerinin, eylemin veya icraatın değişik yollarını takip etmeleri yönündeki eğilimlerine rehberlik etmektedir. Nükleer savaş, kimi pasifistleri, emperyalistleri ve sömürgeleri, sanayicileri, işçileri heveslendirerek gayrete getirmekte, ayrışmacılar ve bütünleşmeciler ile buna göre hareket edenler, farklı insan hayatlarına ve doğa teorilerine inanmaktadırlar. Kısaca, bir yanda muhafazakarlar ile reaksiyonerler, diğer tarafta ilerlemeden yana olanlar ile radikaller bulunmakta ve bu konumda olanlar, şeyleri,  olguları, olayları, doğa kavramlarını, insan doğası ile insanın iyisini ve değerini kendilerine göre farklılaştırmaktadırlar.

Birisi kendisiyle yaptığım bir konuşmada, bir defasında görüşme/röportaj yaptığı muhtemelen kiracı olan bir ev kadınının kendisine önemli olmayan pek çok soru sorduğunu, ancak en önemli ve gerekli olan “Felsefe Nedir? sorusunu sormayı ihmal ettiğini ifade etmiştir.

Eğer bu anlatılan doğru ise, bu bizim için Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı’na veya bir sendika başkanlığına seçtiğimiz kişinin, insanın felsefesi hakkında ne kadar fazla şey bildiğini bilmemiz kadar önemli bir şeydir. Zira biz ne zaman felsefe sözcüğünü öğrenmekten kaçınırsak, insanın ve dünyanın her ikisinin de en temel karakterlerini keşfetmeyi öğrenmekten o kadar uzak oluruz ve bu, bizim bütün zamanların sosyal hareketleriyle yakından ilgili olmadığımızı gösterir.  

“Şeyleri, olguları ve olayları felsefi olarak ele almak ve incelemek” ifadesinin, bunları olduğu gibi kabul etmek ve bunlara karşı çıkmamak anlamına gelmesi, başa gelen her ne olursa olsun bunların kaçınılmaz ve zorunlu şeyler ve olaylar olduğunun kabul edilmesi, geçmiş felsefelerin büyük bir kısmına yönelik olarak yapılan üzücü ve şüpheli bir eleştiridir. Nitekim nükleer bomba denemelerinin ve deneylerinin, savaşın, açlığın veya işsizliğin “felsefi olarak” ele alınması, bütün bunların teslimiyetle kabul edilmesiyle eşdeğer hale gelmiştir. Bu, felsefeyi başka bir anlamda ele almak ve alçakgönüllü bir teslimiyet içinde olmak anlamına gelmez, aksine bu, daha ziyade amaçları, bu amaçların uygulanabilirlikleri ve gerçekleştirilmeleri için gerekli olan araçları açıkça analiz etme gücü anlamına gelir. Her iki durumda da, biz hepimiz, kendi eylemimizin ve faaliyetimizin genel teorisinin felsefesine sahibizdir. Ancak birinci yaklaşım ve tutum, belki de felsefenin kendisiyle özdeşleşmiştir, çünkü bu çok fazla felsefi yaklaşım, belirli bir zamanda var olduğu şekliyle, toplumsal düzenin gerekçesini ve meşrulaştırılmasını sağlama eğiliminde olmuştur.

Bir yüzyıldan daha fazla bir zaman önce, Karl Marks, Alman ticaret ve sanayi sınıflarının gelişmesini engelleyen feodal aristokrasiyle olan ilk mücadelesinde, daha sonra tüm ülkelerde üzerlerindeki baskıya karşı özgürlük için mücadele eden işçiler ile çiftçilerin mücadelesinde, felsefenin önemini tanımış ve kavramıştır. Böylece tarihte ilk kez, o zamana kadar gerçekten kendilerine ait diyebilecekleri bir teoriye sahip olmayan isimsiz kitleler için bir felsefe geliştirilmiştir.

Bu kitapta, sosyo-tarihi bir faaliyet olarak felsefenin sorunları kitabın ilk bölümünde ele alınacaktır. Bu, felsefenin nasıl doğduğu ve geliştiği, sırasıyla sosyal hayattaki değişiklikleri nasıl etkilediği ve bunlara ne şekilde tepki verdiği, bugün bizim için bunun sahip olduğu ve olabileceği değerin çoğunun nasıl ve ne şekilde kaybolduğu hususlarında bilgisi olmayanlar için atılması gereken bir ilk adımdır. Bazı filozofların vahiy edilmiş dinlerinkiler gibi bir felsefenin, “hakikatlerin” ebedi ve insanın toplumsal süreçlerinden bağımsız olduğunu ileri sürerek bunu küçümsedikleri doğrudur. O nedenle, biz, bu fikrin de kendi tarihini, toplumsal kökenlerini ve günümüzün bastıran sorunları üzerindeki çıkarımlarını/sonuçlarını göstermeye çalışacağız. Son olarak, az ya da çok bu konuyla yakından ilgili olan şu soru(n)ları inceleyeceğiz: Felsefenin amacına ilişkin olarak filozoflar açısından baskın kavramlar nelerdir, ifade edilen bu amaçlar, insanlık tarihindeki çeşitli felsefelerin gerçek işleviyle nasıl örtüşmektedir? Bu analiz bizi, tarihsel toplumun bütünüyle bir sınıf mücadelesine sahne olduğu ve başka her ne olursa olsun, ayrıcalıklı konumunu korumak için felsefenin, herhangi bir zamanda, karşıt sınıfların ve özellikle egemen sınıfın teorik silahı olarak hizmet ettiğine ilişkin Marksist inanca götürecektir. Nihai olarak da, Marks’ın ve Engels’in daha iyi koşullar altında ve nihayetinde sosyalizm için yaptıkları mücadelelerde işçi sınıfına yeterli bir felsefe sağlamaya çalıştıklarını göreceğiz.

İkinci bölüm, felsefi yönden idealizm ile materyalizm arasındaki ihtilaf ve çatışmalarla ilgilidir ve felsefi idealizmin dünyadaki spiritualist/tinsel veya dini görüşlerden nasıl türetildiğini göstermektedir. Bu bölümde, pratiğin gerçekliği içinde, hayatın sorunlarına yönelik maneviyatçı veya idealist bir yaklaşıma karşı bir materyalistin yaklaşım tarzının anlamı nedir sorusu ele alınmıştır. Yine bu bölümde, bu pozisyonların sosyal sonuçları analiz edilmiş, bunların sınırları ile önemli özellikleri ve erdemleri gösterilmiştir. İnsan toplumundaki maneviyatçı ve idealist yaklaşım içinde, dünyevilik/dünyevi oluş, öteki dünyaya ait oluşun işleyiş biçimleri açısından sunulur ve değerlendirilir. Materyalizm ise, bunun tam aksine idealizm ile hayatın pratik yolunun ve dünya görüşünün felsefi yönünün her ikisi olarak ele alınır ve o şekilde sunulur. O nedenle, bu bölüm boyunca bu husus ve bu girişim, bütün idealist ve materyalist filozofların en önemli genel özellikleri çerçevesinde ele alınmıştır. Bunların, bu şekilde ele alınmaları birbirlerine zıt olan bu temel pozisyonların her birinin yeknesak/tek düze ve birbirine uygun oldukları veya bunların dikkate değer bir şekilde birbirleri ile örtüşmedikleri anlamına gelmez. Zira biz, bunları birbirlerinden ayırmakla ve bunları kendi keskin zıtlıkları içerisinde göstermekle, bu her iki görüşün temel özelliklerini daha derin şekliyle elde etmiş ve değerlendirmiş oluruz. Nitekim müteakip bölüm, materyalist ve idealist kamp arasındaki ve kapsamındaki farklılıklara işaret etmekte, doğanın ve toplumun, hem maddi hem de zamansal gelişiminin hakkını veren tek felsefe olarak diyalektik materyalizmi göstermektedir.

Üçüncü bölümde, dünyanın birbirine zıt olan iki görüşü, bu bağlamda, dünyanın statik ve dinamik yönü incelenmektedir. Yine birbirine zıt olan bu görüşlerin sosyal köklerinin ve kökenlerinin her ikisi birden, günümüz dünyasının içerimlerini keşfetmekte ve araştırmaktadır. Bu bölümde sorun, birbirleriyle bağlantılı olan iki formun/oluşumun ele alınarak incelenmiş olmasıdır. Bunlardan ilki, zamanı ve hemen her şeyin zamansal hareketini vurgulayan görüşe karşı, zamanı yok sayan ve değişimi yalnızca “görünüşle” sınırlayan bir dünya görüşünün sunulmasına ilişkindir. İkincisi ise, tüm süreçlerin doğasının diyalektik anlayışına ve değişimle uğraşmanın diyalektik yöntemine karşı olan, “zamansız” evren görüşünün bir mirası olarak gösterilen şeyleri ve olayları ele almanın veya yorumlamanın soyut veya mekanik biçimlerini ele almaktadır. Aristotelesçi ve Hegelci yollar, kapitalizmin sosyalizme evrilmesi ve bunun uygulanması meselesinin evrimini yorumlamışlardır. Diyalektik materyalizm metodu ise, bunun hem Hegelci, hem de Marksist biçimleri ve oluşumları ile bunun sosyal ve diğer meselelere uygulanmasını incelemekte, bunu tanımlamakta ve örneklendirmektedir. Bu bölümün merkezi noktası materyalizm için elbette yeterli değildir, zira on sekizinci yüzyılın mekanik materyalizmi, eğer sosyal ve bilimsel ilerleme yapılmış olsaydı yerini diyalektik materyalizme bırakmış olurdu.

Diyalektik materyalizmin bir felsefe olarak bilimden ayrı düşünülmemesinden ve gösterilmemesinden ve yine bilimsel bilginin sosyal değişim ve dönüşüm için gerekli bir enstrüman olmasından dolayı, dördüncü bölüm, bir bütün olarak bu bölümün incelenmesi yönünden bilimin bazı yönleriyle ilgili ve ilişkilidir. İnsanlık tarihinde bilim nasıl ortaya çıkmış ve gerçek doğa ile insan bilgisinin elde edilmesinde ne gibi motive edici bir güç sağlamıştır? Bilimsel bilginin gelişiminde, teoriyle pratik arasında nasıl bir ilişki vardır? Bilimin günümüzde kapitalist toplum içindeki pozisyonu nedir, bilimin bu pozisyonu sosyalizmde nasıl başarılı olacaktır? Bilim, herhangi bir bilgiyi bilimsel yapan şeyin ne olduğunu gösterme çabasıyla, dünyamızın fenomenleri hakkında sahip olunan sıradan inançlardan ayırt edilir ve o nedenle bunlarla ilişkilidir. Kitapta, bilimin mücadelesi ve teolojik ortodoksluk, özellikle bunları uzlaştırmaya çalışan büyük felsefi sistemlerde ve bilimin dini inancın işgal ettiği topraklara izinsiz girmesini engellemeye yönelik çağdaş çabalarda ortaya konduğu şekliyle incelenmiştir. Yine gericiliğin bilime karşı mücadelesi, Marks’ın bilimsel yöntemi politik ekonomiye uygulamasıyla ulaştığı yeni düzey içinde ele alınmıştır. Daha önce bilim, sadece mevcut toplumlardaki egemen ideolojilere meydan okumuştur; oysa şimdi Marksist sosyal bilim, ekonomik ve politik düzenin kendisine meydan okumaktadır. O nedenle ve nihai olarak, kitapta, bir bilim felsefesi olarak diyalektik materyalizm hakkında kısa bir açıklama yapılmıştır.

Beşinci ve son bölümde, felsefi anlaşmazlıkların ve tartışmaların değişik silsilelerinin ele alınması, tarihi sürecin ve iyi bir hayatın doğasının incelenmesi amacıyla bir araya getirilmiştir. Bu bölümde, tarihin birbiriyle benzeşmeyen zıt teorileri ile toplumun tarihsel olmayan teorilerinin tamamı analiz edilmiştir. Yine bu bölümde, Hegel’in tarih felsefesi, bu felsefenin kavramları somutlaştıramaması ve tarihin yönü ile tarihi bu yönde hareket ettiren güç arasındaki ilişki sorununu çözememesi açısından sunulmuş ve bu yönüyle eleştirilmiştir. Marksist tarih kavramı ve tarihi materyalizm, tarihsel hareketin bilimi olarak gelişmiştir. Burada ilk kez, kendisini ilerleten güçler tarafından belirlenen bir yöne sahip bir süreç olarak tamamen materyalist bir tarih anlayışı bulunur. Tarihte gerçekten bir ilerleme var mıdır, varsa bu ilerleme neyi içerir, bugünün dünyasında işçi sınıfı neden ilerici güçtür? Bunlar tarihsel materyalizm açısından kitapta incelenen soru(n)lardan bir kaçıdır.

Bu soruların cevapları, iyi bir hayatın doğasına ilişkin kavram olarak etik teorisine işaret etmektedir. Kitapta, etik ve tarih felsefesi, insanın ihtiyaçlarını ve arzularını tatmin etmek için insanın kendisine, doğasına ve sosyal dünyasına tam olarak rasyonel bir hakimiyet olarak özgürlük fikri aracılığıyla birleştirilmiştir.  Sosyalist toplum, ileriye doğru atılan bir sonraki adım, kapitalizmin çelişkilerinin kaçınılmaz kıldığı ve toplumdaki tüm ilerici güçlerle ittifak halinde daha fazla özgürlük için işçi sınıfının mücadeleleriyle ulaşılan bir adım olarak görülmektedir.

Bu kitap, tanımlanan ve tarif edilen şekillerde, bir şeylerin haritasını felsefi tartışma alanından elde etmeye ve zamanımızın başlıca entelektüel çatışmalarını bir odak noktasına getirmeye çalışmaktadır. Bunu, felsefi fikirlerimizin sosyal arka planını inceleyerek ve bize ilerici sosyal eylemin temeli olarak hizmet edebilecek sağlam bir dünya teorisi sağlamak amacıyla materyalist bir şekilde yapmaktadır.

* İstanbul Barosu Avukatlarından Sayın Turgay Bilge ile birlikte İngilizceden Türkçeye çevirmekte olduğumuz ve yakında Dorlion Yayınları tarafından yayınlanacak olan Amerikalı Marksist Howard Selsam’ın “What is Philosophy?A Marxist Introduction/Felsefe Nedir? Marksist Bir Deneme”  isimli kitabının “Giriş” bölümünden alınmıştır.