‘Acı olan mutlu olmamak değil, mutlu olabilecekken olamamaktır.’ Cronin, Şahika

‘CITADEL/ŞAHİKA’

Sene 1959. Konya’dayız. Ben ilkokulda öğrenciyim. Evimizde kütüphanemiz yok. Sağa sola atılmış üç beş kitap var sadece. Kitap alacak paramız olmadığı gibi öyle bir kültürümüz de yok. Daha çok Tommiks, Teksas, Red Kit, Kinova okuyoruz. Bir yaz tatilinde evde okunacak bir şey var mı diye sağa sola bakarken, evin çatı katındaki aralıkta Cronin’in ‘Citadel/Şahika’ isimli romanını buldum. Oturdum ve bir solukta okuyup bitirdim kitabı. Mahalledeki arkadaşlarımın yol göstermesiyle sonra gittim ve şehir kütüphanesine abone oldum. Benim kitap okuma sevdam böyle başladı.

Cronin’i ve Şahika’yı sevdiğimden olacak, daha sonra Cronin’in bütün kitaplarını, Yeşil Yıllar, Pembe Yıllar, Nöbetçi Hemşire, Kuzey Yıldızı, Sabah Işığı, Bir Acı Şarkı, Erguvan Ağacı başta olmak üzere bütün kitaplarını okudum. Bu kitapların hepsi de güzeldir, sürükleyicidir, heyecan vericidir, keyiflidir. Ama bana göre Cronin’in en güzel kitabı ‘Şahika’dır. Ya da benim ilk göz ağrım olduğu için öyledir.

Geçenlerde evde eski kitapları gözden geçirirken, kütüphanemde Cronin’in ‘Citadel/Şahika’ isimli kitabını buldum. Sanırım eşim almış. Kitabı adeta ilk kez okuyormuşum gibi oturdum yeniden okumaya başladım. İlk okumama oranla daha bir keyifle, daha bir bilinçle okudum.

İnkilap Yayınevi tarafından basılan kitabı Ömer Rıza Doğrul Türkçeye çevirmiş. Kitabın yazarı Archibald Joseph Cronin Glasgow doğumludur, yani İskoçyalıdır. Asıl mesleği tıp doktorluğudur. Yolcu gemisinde doktorluk yapmış, hastanelerde çalışmış, madenlerde tıbbi müfettişlik yapmıştır. Madenlerde tıbbi müfettişlik yaptığı yıllarda, pek çok kez maden kuyularına inip çıkmış, çok sayıda maden kazasına tanık olmuştur. Daha sonra Londra’ya yerleşmiş, muayenehane açmış, uzun bir süre serbest hekim olarak çalışmıştır. Hekimlik mesleğinde başarılı olmasına rağmen, bir zaman sonra bu mesleği yapmaktan vazgeçmiş, kendisini edebiyata vererek roman yazmaya başlamıştır. İlk eseri Türkçeye ‘Kabus Şatosu’ olarak çevrilen ‘Hatter’s Castle/Şapkacının Şatosu’ isimli romanıdır. ‘Şahika’, edebiyat yaşamında 18 roman yazan Cronin’in en çok ün kazanan, en çok satan, en çok beğenilen romanıdır.

Ama elbette bu konuda Octavia Paz’ın şu dediklerini de unutmamak gerekir: ‘En iyi satan eser, ister bir roman, ister güncel konularda yazılmış bir kitap olsun, sahnede bir göktaşı gibi görünür: Herkes satın almak için peşinden koşar ama o kitap kısa sürede sonsuza dek kaybolur. Kendi başarılarının fazla yaşamasının yolunu bulan en iyi satanlar, çok nadirdir. En iyi satanlar edebi eserler değil, ticari eşyalardır

İngilizce bir sözcük olan ‘citadel’ Türkçede ‘kale’ demektir. Romanı Türkçeye çeviren Ömer Rıza Doğrul ‘kale’ sözcüğü yerine ‘zirve, doruk’ anlamına gelen ‘şahika’ sözcüğünü tercih etmiş, romanın adını böyle koymuş ve bana göre doğru da yapmıştır. Doğru yapmıştır, zira romanın kahramanı olan Andrew Manson, hemen her toplumda olduğu gibi, bizim toplumumuzda da örneklerine çokça ve sıkça rastladığımız kolay yoldan para kazanmayı, birilerinin sırtına binerek iş yapmayı, hak etmeden, emek vermeden bir yerlere gelmeyi, hiçbir şey yapmayan, sadece yapar gibi yapan bir insan, bir aydın, bir meslek sahibi olmayı değil, kendisine, mesleğine, insanlara, insanlığa, yaşadığı topluma bir şeyler vermeyi, her konuda kendisini oldurmayı seçen, dolayısıyla zirveyi hak eden ve o zirveye hak ederek gelen bir insandır. Theodore Roosevelt’in deyimiyle ‘sefilce rahatlık doktrinini’ değil, ‘zahmetli hayat doktrinini’ seçmiş bir insandır.

Herkes için değil elbette, ama meşakkat ve emekle çalışmayı, yani ‘zahmetli hayat doktrinini’ seçenler için hayat, başta meslek ve çalışma alanı olmak üzere, her alanda mücadeleyle dolu olan bir hayattır. Bu yapıdaki ve değerdeki insanlar için şahika/zirve, ulaşılması gereken, manevi yönden değerli ve anlamlı olan bir yüce kaledir. O kaleye ulaşmak için yola çıkan her insan, cezası bir kayayı yüksek bir tepeye çıkarmak olan Albert Camus’un Sisyphos’unun kaderine ortaktır. Bu yapıdaki her insan, kayayı en tepeye çıkardığında kayanın orada durmayacağını, aşağıya yuvarlanacağını bilmek, ama mücadelesinden vazgeçmemek, yani kayasından daha güçlü olmak zorundadır. Zira kayayı tepeye çıkarma, tam tepeye ulaştığında aşağıya yuvarlanan kayayı tekrar yukarıya çıkarma mücadelesi bir başkaldırıdır, bir direniş mücadelesidir ve bu mücadele yaşama sevincinin sembolüdür. Bu konumdaki insanın kaderi kendi elindedir, zira o insanın kayası kendi nesnesidir. O nedenle, o karakterdeki, o yapıdaki her insan, ‘kaderini sevmek’ zorundadır ve sever de. Zira o insan, insanın hayatı tüketmediğini, tüketemeyeceğini, hayatın hiç kimseye taşıyamayacağı yükü vermediğini ve vermeyeceğini, her insanın hayatta kendi yükünü bulacağını, o yükü taşımak için kimseye ihtiyacı olmadığını, kimseye ihtiyacı olmayan insanın ise yenilmeyeceğini bilir ve buna inanır.

Romanın kahramanı Dr.Manson hekimlik mesleğine ilk adımını, Galler’in başkenti Cardiff’e yakın Drineffy isimli küçük bir madenci kasabasında atar. Drineffy, dağların tepelerinin kurşun renkli gökyüzünün derinlikleri içinde kaybolmuş, dağların eteğindeki maden kuyularının ağızları birer yaraya benzeyen, çevresinde sopa gibi duran birkaç ağaç olan ve hemen hiç yeşillik olmayan küçük bir kasabadır.

Madenleri işleten kumpanyanın üç doktorundan birisi olan, sağlığını önemli ölçüde yitirdiği için çalışamayan Dr.Page’in asistanı olarak işe başlayan Dr.Manson ücretini yanında çalıştığı doktordan alır. Dr.Page’in ücreti ise her işçinin aylığından bir miktar para kesen madenleri işleten kumpanya tarafından ödenmektedir. İşçiler gidecekleri doktoru kendileri seçtiklerinden, doktorların geliri de muayene ve tedavi için gelen işçi sayısına göre değişkenlik göstermektedir. Yani madende kurulu olan ücret sistemi, doktorun doktoru sömürdüğü bir sistemdir.

Doktor olarak pratik hiçbir bilgisi ve deneyimi olmayan Manson mesleğini icrada pek çok zorlukla karşılaşır. Yanında ve çevresinde fikrini alabileceği, bilgisinden ve deneyiminden yararlanabileceği hiç kimse yoktur. Ama özgüveni vardır, yeteneği vardır, mesleğinde ilerleme yönünde isteği, sağlıklı hırsları, pozitif hedefleri, en az bunlar kadar önemli olan insan sevgisi, hizmet etme sevdası vardır.

Ama hayat, Manson’nun hayatı, hepimizin hayatında olduğu gibi hep hayal edildiği çizgide ilerlemez. Pek çok hayal kırıklığı, keder, umut, umutsuzluk, büyük küçük mutluluklar, mutsuzluklar girer işin içine. Manson, kasabada öğretmenlik yapan, kişilikli, erdemli, kendisiyle barışık, küçük şeylerle mutlu olmasını bilen Christine ile tanışır, ona aşık olur ve onunla evlenir.

Engellemelere, kasabadaki diğer meslektaşlarının kötü niyetine, kıskançlıklarına rağmen sahip olduğu olumlu özellikleri mesleğinde Manson’u başarılı kılar. Kısa zamanda hekim olarak temayüz etmeye başlar. Ama kasaba hayatı, kasaba doktorluğu ona yetmez. Gözü çok daha yukarılardadır. Daha çok para kazanmak, daha güzel bir hayat yaşamak, daha güzel bir evde oturmak, araba sahibi olmak, lüks lokantalarda yemek yemek, daha güzel giyinmek ister. Bütün bunları zaman içinde yapar ve böyle bir hayata sahip olur.

Londra’ya taşınır, orada muayenehane açar, doktor olarak kısa sürede tanınır, Londra sosyetesine hizmet vermeye başlar. Artık her şeyi vardır. Çok güzel bir evi, muayenehanesi, son model arabası, çok parası vardır. Ama bütün bunlar onu tatmin etmez, o daha çok para, daha çok şöhret peşindedir. Bu durumdan memnun olmayan bir tek kişi vardır. Eşi Christine. O, eşindeki bu olumsuz değişiklikleri şaşkınlıkla izler. Hiçbirisini onaylamaz. Onun isteği daha çok para, daha lüks bir hayat değil, mutlu olmaktır. Onun için Christine eşiyle birlikte yola çıktıkları Drineffy’deki hayatını, oradaki mütevazı evlerini özler. Bu nedenle eşiyle aralarında sıkça tartışmalar çıkar.

Hayat böyle devam edip giderken Manson yaşadığı bir olayla sarsılır. Kendisinin tavassut edip götürdüğü bir hastası, işin ehli olmadığı halde sadece para kazanmak için ameliyat işine girişen doktorun hatasıyla ölür. Bu olay, bu olay sonrasında ölüme neden olan beceriksiz doktorun insan hayatını hiçe sayan tavırları ve sözleriyle sarsılan Manson kendisini sorgulamaya başlar. ‘Nereye gidiyorum ben, Tanrım! Nereye gidiyorum?’ diye sorar kendisine. Elindeki para dolu çantayı fırlatır atar. Boğulacak gibidir, nefes alamaz hale gelmiştir. Duvara yaslanır ve ağlamaya başlar. Yeni bir kararın eşiğindedir. Eski Manson olmaya karar verir.

Drineffy’den tanıdığı, hem insan, hem de doktor olarak sevdiği, saydığı, değer verdiği, güvendiği iki arkadaşıyla mütevazı bir kasabaya yerleşmeye, orada onlarla birlikte doktorluk yapmaya karar verir. Sonunda doğru yolu bulmuştur.

Ama öyle de olsa hayat onu cezalandırmaya karar vermiştir. Akşam yemeği için sofraya oturduğunda, sevdiği, sevdiği için de her zaman yediği peynir sofrada yoktur. Almayı unuttuğunu söyleyen eşine ‘önemli değil’ der. Eşi telaşla dışarı fırlar, Manson onu durdurmaya çalışır ama durduramaz. Eşinin çok sevdiği peyniri alan Christine eve dönerken otobüsün altında kalır ve ölür. Sımsıkı tuttuğu peynir paketi sol elinde duruyordur.

Christen’in ölümünden sonra Manson yıkılır, hayata dair her şey artık ona anlamsız gelmeye başlar. Bir süre sonra kendini yeniden toplar. İki arkadaşıyla birlikte klinik açmak için Londra’dan ayrılıp Llantony Abbey’e gitmeye karar verir. Nihayet Londra’dan ayrılacağı gün gelir. Tren saat 16.00’da hareket edecektir. Bir saat zamanı vardır. Bir arabaya biner ve eşinin mezarının bulunduğu Kensal Green Mezarlığına gider. Christen’in mezarı başında durur. Gökyüzünde tek tük bulutlar vardır. Hafif bir rüzgar esmektedir. Hava serindir. Bir süre gözleri yaşlı olarak orada durur. Geri dönüp mezarlar arasında yürürken, ufuktaki bir bulutun uçlarının, bir kalenin burçlarına benzediğini, erişilmez bir ‘şahika’ gibi durduğunu görür. Gördüğü şey aslında Christine’dır.

Evet, hayat böyle bir şeydir. Bilinmeyene karşı bir savaş, yokuş yukarı zorlu bir çıkış, bazen de yokuş aşağı hızlı bir iniş, hatta bir yuvarlanıştır. O nedenle hayatta geç kalmamak, her şeyi zamanında yapmak, hiçbir şeyi, hele hele mutluluğu hiç, ama hiç ertelememek, hayatı ıskalamamak gerekir.

Aksi halde ne mi olursunuz? Geç kalmış olursunuz ve hayat sizi beklemez. Hayat, hükmünü yerine getirmek için yürür gider ve sonra hayatın arkasından bakan siz, boğazınız düğümlenerek bir şeyler hissedersiniz. Tıpkı sevgilisi Vietnam’da ölen yeni yetme genç bir kızın şu dizelerinde yazdığı gibi bir şeyler hissedersiniz:

Hatırlıyor musun, yeni arabanı ödünç alıp çarptığım günü?

Öldüreceğini sanmıştım beni, öldürmedin oysa.

Hatırlıyor musun, seni zorla sahile götürdüğüm, yağmur yağacağını söylediğin ve yağmurun yağdığı günü?

Söylemiştim sana demeni beklemiştim, demedin oysa.

Hatırlıyor musun, kıskandırmak için seni başka erkeklerle oynaştığım günü ve seni kıskandırdığım günleri?

Terk edeceğini sanmıştım beni, terk etmedin oysa.

Hatırlıyor musun, çilekli pastayı düşürüp arabanın paspasını kirlettiğim günü?

Tokatlayacağını sanmıştım beni, tokatlamadın oysa.

Hatırlıyor musun, partinin resmi giysili olduğunu söylemeyi unuttuğum ve senin kot pantolonla geldiğin günü?

Bırakacağını sanmıştım beni, bırakmadın oysa.

Dayandın bana,

Sevdin beni

Ve korudun beni,

Çok şey vardı,

Benim de senin için yapmak istediğim

Vietnam’dan döndüğünde

Dönmedin oysa!