Yanılmamak ve bir hata yapmamak için herkes doğru insanı bulmak ister.  Ama pek çok insan, doğru insan olmak için kendisiyle hiç uğraşmaz.” Anonim.

İNSAN ÜZERİNE!

Bir süreden beri, Kant felsefesinden hareket eden ve Kant’ın insan zihnindeki a priori /önsel kavramların doğal dünyaya şekil verme yollarıyla ilgili temel ilkelerini genişleten, bir kavramın çok sayıda tekil örnekten ve bireysel varlıktan soyutlama yoluyla elde edildiği görüşüne şiddetle karşı çıkan ve aynen Platon gibi, kavramın, bilgiyi düzenleyen bir araç olarak, tikellerin, bireysel nesnelerin sınıflandırılabilmesi için daha önceden var olduğunu savunan, Alman düşünür Ernst Cassirer’in, “An Essay On Man – An Introduction To A Philosphy of Human Culture/İnsan Üzerine Bir Deneme – İnsan Kültürü Felsefesine Bir Giriş” isimli kitabının İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesi  üzerinde çalışmaktayım.   

Tercümesi tamamlandıktan sonra Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan kitap iki bölümden oluşmaktadır. Kitabın Birinci Bölümü’nde, “İnsan Nedir?” başlığı altında: “İnsanın Kendi Bilgisini Tanıma Krizi”,  “İnsan Doğası İçin Bir İpucu: Sembol”,  “Hayvan Tepkilerinden İnsan Tepkilerine”, “Uzayda ve Zamanda İnsan Dünyası”, “Olgular ve İdealler” konuları ele alınıp incelenmekte; “İnsan ve Kültür” başlığını taşıyan İkinci Bölümünde ise: “İnsan Kültürü Açısından İnsan Tanımı”, “Mit ve Din”, “Dil”, “Sanat”, “Tarih”, “Bilim” konuları incelenmekte ve değerlendirilmektedir.

Her yönüyle esaslı, titiz ve özgün bir çalışma olan bu kitabın, ilgi çekici bölümlerinden birisini aşağıda sizinle paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.  

İNSAN NEDİR?

1. İnsanın Kendi Bilgisini Tanıma Krizi

1. Öz-tanımanın/Kendini tanımanın, felsefi araştırmanın en yüksek amacı olduğu genel olarak kabul gören bir husustur. Farklı felsefi okullar arasındaki bütün ihtilaflarda, bu amacın değişmezliği ve sarsılmazlığı: bunun tüm düşüncenin Arşimet noktası ile sabit ve değişmez merkezi olduğu kanıtlanmıştır. Öyle ki, en şüpheci düşünürler dahi, öz-tanımanın/kendini tanımanın olabilirliğini ve bunun bir ihtiyaç olduğunu yadsımamışlardır. Yine bu düşünürler, şeylerin/nesnelerin doğasıyla ilgili genel ilkelere tam olarak güvenmemişlerdir. Esasen bu güvensizlik, sadece daha yeni ve daha güvenilir bir araştırma tarzını açmayı amaçlamaktadır. Buna göre, felsefe tarihinde şüphecilik, çok sık olarak kararlı bir hümanizmin karşılığı olmuştur. Harici/Dış dünyanın nesnel kesinliğinin yadsınması ve yok edilmesiyle, şüpheli umutlar ve beklentiler, insanın bütün düşüncelerini kendi varlığının gerisine atmıştır. İnsanın kendisinin beyan ettiği, öz-tanıma/kendini tanıma, insanın kendisini gerçekleştirmesinin ön önde gelen koşuludur. Ne var ki, kendi gerçek özgürlüğümüzün keyfini çıkarmak için bizi dış dünyaya bağlayan zinciri kırmaya çalışmamız gerekir. Montaigne’in, “La plus grande, chose du monde c’est de scavoir etre a soy/Dünyadaki en büyük şey kendini bilmek/kendine ait olmayı bilmektir ” demesi bunun içindir ve bundan dolayıdır.

Bununla birlikte, bu meseleye karşı olan bu yaklaşım – içebakış yöntemi – septik şüphelere karşı kesin olarak güvenilir değildir. Modern felsefe, kendi varlığının kanıtının ele geçirilemez ve tartışılamaz olduğuna ilişkin ilke ile başlamıştır. Ancak psikolojik bilginin ilerlemesi, bu Kartezyen ilkeyi pek doğrulamamıştır. Zira günümüzde genel düşünce eğilimi,  yine karşı kutba yönelmiştir. Öyle ki, bugün sadece birkaç modern psikolog, bir iç gözlem yöntemini kabul veya tavsiye etmektedir. Bu psikologlar, genel olarak bize böyle bir yöntemin çok tehlikeli olduğunu söylemektedirler. Zira bu psikologlar, bilimsel bir psikolojiye mümkün olan tek yaklaşımın katı bir şekilde nesnel davranışçı bir tutum olduğu konusunda ikna olmuşlardır. Ne var ki, tutarlı ve radikal bir davranışçılık kendi amacına ulaşamaz. Bu tür bir davranışçı tutum, olası metodolojik hatalara karşı bizi uyarabilir, ancak insan psikolojisinin tüm sorunlarını/meselelerini çözemez. Tamamen içe dönük bir bakış açısını eleştirebilir veya bundan şüphe edebiliriz, ancak bunu bastıramayız veya ortadan kaldıramayız. Dahası, herhangi bir iç gözlem olmadan, duyguların, algıların, düşüncelerin anlık farkındalığı olmadan, insan psikolojisinin alanını da tanımlayamayız. O nedenle, sadece bu yolu izleyerek insan doğasına ilişkin kapsamlı bir görüşe asla ulaşamayacağımızı kabul etmemiz gerekir. Diğer taraftan, içebakış bize sadece insan hayatındaki bireysel deneyimimizin erişebildiği o küçük bölümü gösterir, ancak insan fenomenlerinin tüm alanını asla kapsayamaz. Eğer bu alana ait bütün verileri toplamayı ve birleştirmeyi başarabilirsek, bu durumda dahi, insan doğasının çok yetersiz ve parçalı bir resminin – sadece bir gövdenin – elimizde olması gerekir.

Aristoteles, tüm insan bilgisinin, insanın en temel eylem ve tepkilerinde kendini gösteren insan doğasının temel bir eğiliminden kaynaklandığını ifade eder. Duyuların hayatının tamamı, bu eğilim tarafından belirlenir ve onun tarafından emilir/emprenye edilir.

Bu çerçevede Aristoteles şunları yazar: “Bütün insanlar doğaları gereği bilmeyi isterler. Bunun bir göstergesi, duyularımızdan aldığımız hazdır; çünkü duyularımız yararlı olmalarından ayrı ve bağımsız olarak çok sevilirler. Ama her şeyden daha önce ve daha çok sevilen duyumuz görme duyusudur. Öyle ki, hiçbir şey yapmayacak olsak dahi, her şeyi görmeyi ister ve bunu tercih ederiz. Çünkü görme duyusu, en çok şeyler/nesneler arasında birçok fark olduğunu ve bu farkın ortaya çıkmasını bilmemizi sağlar.” (Aristoteles, Metafizik, Kitap A. 1980 21. W.D.Ross tarafından yapılan İngilizce tercümesi, The Works of Aristotle/Aristotle Eserleri – Oxford, Clarendon Press, 1924 – Cilt VII) Yukarıda yer verdiğimiz bu pasaj, Platon’unkinden farklı olarak Aristoteles’in bilgi anlayışının oldukça karakteristik bir özelliğini ortaya koyar. Öyle ki, Platon’un eserinde duyusal hayatın imkansız olduğu ifade edilmekle birlikte, bilgi arzusu, asla duyularımızdan aldığımız hazla kıyaslanmaz. Zira Platon’da duyuların hayatı, aklın hayatından oldukça geniş ve aşılmaz bir uçurumla ayrılır. Yine Platon’a göre, bilgi ve doğru, aşkın bir düzene, yani ebedi fikirler alemine aittir. Nitekim Aristoteles dahi, bilimsel bilginin sadece algılama eylemiyle mümkün olmadığı hususunda ikna olmuştur. Ama Aristotle, ideal dünya ile ampirik dünya arasındaki bu Platoncu ayrımı yadsıdığında bir biyolog gibi konuşur ve ideal dünyayı, bilgi dünyasının hayata dair terimleri açısından açıklamaya çalışır. O nedenle, Aristoteles’te, her iki alan konsunda da aynı kesintisiz sürekliliği buluruz. Doğada olduğu kadar insan bilgisinde de yüksek biçimler, alt biçimlerden gelişir. Duyu algısı, bellek, deneyim, hayal gücü ve akıl ortak bir bağla birbirine bağlıdır; bunlar, en yüksek yetkinliğe insanda ulaşır, ancak bunlar bir şekilde hayvanlar ile tüm organik hayat biçimleri tarafından paylaşılan tek ve aynı temel etkinliğin farklı aşamaları ve farklı ifadeleridir.

Eğer bu biyolojik görüşü benimsersek, insan bilgisinin ilk aşamalarının sadece dış dünyayla ilgilenmek olduğunu beklememiz gerekir. İnsan, tüm acil ve doğrudan ihtiyaçları ve pratik çıkarları yönünden kendi fiziksel çevresine bağlı ve bağımlıdır. Bu bağlamda, insan, kendisini sürekli olarak çevreleyen dünyanın koşullarına kendisini uyarlamadan yaşayamaz. O nedenle, insanın entelektüel ve kültürel yaşamına doğru attığı ilk adımlar, yakın çevresine olan bir tür zihinsel uyum sağlamayı içeren eylemler olarak tanımlanabilir. Ancak insan kültürü ilerledikçe ve çok geçmeden insan yaşamının zıt bir eğilimiyle karşılaşırız. Öyle ki, insan bilincinin en erken parıltısından itibaren, insanı, bu dışa dönük görüşe eşlik eden ve bunu tamamlayan içe dönük bir hayat noktasında buluruz. İnsan kültürünün gelişimini bu başlangıçlardan ne kadar uzağa götürürsek, bu içe dönük görüş de o kadar ön plana çıkar gibi görünür. Böylece insanın doğal merakı yavaş yavaş yön değiştirmeye başlar. Bu büyümeyi, insanın kültürel yaşamının hemen hemen tüm biçimlerinde görebilir ve inceleyebiliriz. Öyle ki, evrenin ilk mitolojik açıklamalarında her zaman ilkel bir kozmoloji ile yan yana olan ilkel bir antropoloji buluruz. Zira dünyanın kökeni sorunu/meselesi, insanın kökeni sorunuyla/meselesiyle ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir. Din, bu ilk mitolojik açıklamaları ortadan kaldırmaz. Aksine, mitolojik kozmolojiyi ve antropolojiyi, bunlara yeni bir şekil ve yeni bir derinlik vererek korur, bu aşamadan sonra artık insanın “kendini bil-mesi” sadece ve mutlak olarak teorik bir ilgi şeklinde düşünülmez. Zira bu aşamadan sonra insanın “kendini bil-mesi” artık sadece bir merak veya spekülasyon konusu değildir; zira bu insanın temel yükümlülüğü olarak ilan edilmiştir. Bu ahlaki gerekliliği ilk aşılayanlar büyük dini düşünürler olmuştur. Bunu takiben dini hayatın bütün yüksek biçimlerinde, “Kendini bil” düsturu kategorik bir buyruk, nihai bir ahlaki ve dini yasa olarak kabul edilmiştir. Bu buyrukla biz, bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesini algıladığımız ilk doğal içgüdünün ani bir şekilde tersine döndüğünü hissederiz. Bu gelişimin bireysel adımlarını, dünyadaki tüm dinlerin tarihlerinde, bu bağlamda Yahudilikte, Budizm’de, Konfüçyüsçülükte ve Hıristiyanlıkta gözlemleyebiliriz.

Aynı ilke, felsefi düşüncenin genel evrimi için de geçerlidir. Yunan felsefesi, en erken evrelerinde, sadece fiziksel evrenle ilgili görünmektedir. Yine bu evrede felsefi araştırmanın diğer tüm dallarına açıkça kozmoloji egemendir. Bununla birlikte, hemen hemen her bireysel düşünürün aynı zamanda yeni bir genel düşünce tipini temsil etmesi, Yunan zihninin derinliğinin ve kapsayıcılığının önemli bir özelliğidir. Milesian Okulu (çn: M.Ö 6.yüzyılda İyonya aydınlanması ile kurulmuş bir düşünce okuludur. Bu okul, felsefe tarihinde hem felsefenin başlangıç evresini oluşturur, hem de doğa felsefesi olarak adlandırılan felsefi eğilimin öncüsüdür. Bu okul ilk sistemli düşünmeyi ve varoluşu temellendirme çabalarını ortaya koymuştur) fiziksel felsefe ile ilgili iken, Pisagorcular matematiksel felsefeyi keşfetmişler, mantıksal felsefe idealini ilk tasarlayanlar ise Eleatic düşünürler olmuştur. (çn: Şeylerin kökeniyle değil, şimdi olduğu gibi şeylerin dünyasının ilkeleriyle ilgilenen, araştırmalarını değişim sorunu etrafında odaklayan ve bu sorunun çözümünde Varlık ve Oluş nosyonlarını tanıtan, böylece spekülasyonları kesinlikle metafizik bölgelere taşıyan düşünürler) Yine kozmolojik ve antropolojik düşünce arasındaki sınır çizgisinde olan  Heraklitos, bir doğa filozofu olarak konuşmasına ve “antik fizyologlar” arasında bulunmasına rağmen, insanın sırrını incelemeden onun sırrına girmenin imkansız olduğuna ikna olmuştur.   Ona göre, eğer hakikate tutunmak ve bunun anlamını anlamak istiyorsak, insan olarak, insanın öz-tefekkür talebini ve ihtiyacını karşılamamız gerekir. O nedenle, Heraklitos’a göre, bu, onun kendi felsefesinin tamamını karakterize eden iki sözcükle, “edizesamen emauton/kendimi aradım” sözcükleriyle mümkün olur. (Diel’de Fragman 101, Die Fragmante der Vorsokratiker/Sokrates öncesi fragman, W.Krantz tarafından edit edilmiştir. 5. Baskı, Berlin, 1934, I, 173)

Ne var ki, bir anlamda erken Yunan felsefesine içkin olmasına rağmen, bu yeni düşünce eğilimi Sokrates’in zamanına kadar tam olarak bir olgunluğa ulaşmamıştır. O nedenle, Sokratik düşünceyi, Sokrates öncesi düşünceden ayıran dönüm noktasını, insan sorununda/meselesinde buluruz. Kendisinden öncekilerin teorilerine asla saldırmamış veya bunları eleştirmemiş olan Sokrates, yeni bir felsefi doktrin getirme niyetinde de değildir. Bununla birlikte, Sokrates, tüm eski sorunları/meseleleri yeni bir fikir merkezine yönlendirdiği için, bu sorunlar/meseleler yeni bir ışık altında görülür. Öyle ki, Yunan doğa felsefesinin ve Yunan metafiziğinin sorunları/meseleleri, Sokrates’ten sonra, birdenbire, insanın tüm teorik ilgisini çekecek gibi görünen yeni bir sorunla/meseleyle gölgede kalmıştır. Ama yine de Sokrates’te bağımsız bir doğa teorisi veya bağımsız bir mantıksal teoriyle ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Ve hatta o aşamada daha sonraki etik sistemlerin geliştirildiği anlamda, tutarlı ve sistematik bir etik teorimiz de mevcut değildir. Bu durumda, geriye tek bir soru kalmaktadır: o soru da insan nedir sorusudur? Sokrates her zaman nesnel, mutlak, evrensel bir hakikat idealini korumuş ve savunmuştur. Ama onun bildiği ve tüm araştırmalarının atıfta bulunduğu tek evren, insanın kendi evrenidir. Onun felsefesi, – eğer bir felsefesi varsa – kesinlikle antropolojiktir. (çn: Genel olarak insan ve toplum bilimi inceleyen bilim dalı); Platonik diyaloglardan birinde, Sokrates, öğrencisi Phaedrus ile yaptığı bir söyleşide resmedildiği şekilde anlatılır. Bu Platonik diyalogda anlatıldığı üzere, Sokrates ile Phaedrus birlikte yürümektedirler. Kısa bir süre sonra birlikte Atina kapılarının dışında bir yere gelirler. Gelinen yerin güzelliğine hayran kalan Sokrates, çok övdüğü bu manzaradan ziyadesiyle memnundur. O noktada, Sokrates’in bir rehber tarafından kendisine gösterilen şeye bir yabancı gibi davranmasına şaşıran Phaedrus araya girer ve Sokrates’e “Hiç sınırı geçtin mi?” diye sorar. Sokrates, verdiği cevaba sembolik bir anlam katar ve “Benim iyi arkadaşım, benim söylediğin hakikattir” der ve şöyle devam eder: “Umarım bunun sebebini duyduğunda beni bağışlarsın. Ben bir bilgi aşığıyım, bu şehirde yaşayan insanlar benim öğretmenimdir, fakat ağaçlar ya da ülke öyle değildir.” (Plato, Phaedrus 230A-Jowett’in tercümesi)

Ne var ki, Platon’un Sokratik diyaloglarını incelediğimizde, hiçbir yerde onun yeni sorunla/meseleyle ilgili olarak doğrudan bir çözümünü bulamayız. Öyle ki, Sokrates bize, sadece bireysel insan niteliklerinin ve erdemlerinin ayrıntılı ve titiz bir analizini verir. Bu niteliklerin doğasını belirlemeye ve bunları tanımlamaya çalışır: ona göre bunlar iyiliktir, adalettir, ölçülülüktür, cesarettir vb. gibi şeylerdir. Ama Sokrates asla bir insan tanımına girişmez. Bu görünüşteki eksiklik, ona neden ve nasıl bu kadar uzaktır? Acaba Sokrates, sorunun/meselenin derinliğine ve gerçek özüne asla nüfuz etmeden, sorunun/meselenin sadece yüzeyini çizmesine izin veren dolambaçlı bir yaklaşımı kasten mi benimsemiştir? Ama burada yine her yerde olduğundan daha fazla, Sokratik bir ironi olduğundan şüphe etmemiz gerekir. Öyle ki, soruna/meseleye yeni ve beklenmedik bir ışık tutan ve bize Sokratik insan anlayışına dair olumlu bir iç görü sağlayan tam da Sokrates’in bu olumsuz yanıtıdır. Zira biz insanın doğasını, fiziksel şeylerin doğasını algılayabildiğimiz şekilde keşfedemeyiz. Fiziksel şeyler nesnel özellikleri açısından tanımlanabilir ve sadece insan bilinci açısından tarif edilebilir ve tanımlanabilir. Onun için bu olgu, olağan araştırma yöntemlerimizle çözülemeyecek şekilde ve tamamen yeni bir sorunu/meseleyi ortaya çıkarır. Zira burada ampirik gözlem ve mantıksal analiz, bu terimlerin Sokrates öncesi felsefede kullanıldıkları anlamıyla eksik ve yetersiz kalmaktadır. Çünkü biz insanın karakterini ancak insanlarla olan yakın ilişkimizde kavrayabiliriz. İnsanı anlamak için aslında insanla yüzleşmemiz, onunla tam anlamıyla yüz yüze görüşmemiz gerekir. Dolayısıyla burada ki sorun/mesele yeni bir nesnel içerik değil, Sokrates felsefesinin ayırt edici özelliği olan yeni bir düşüncenin etkinliği ve işlevidir. O güne kadar entelektüel bir monolog olarak düşünülen felsefe, artık bir diyaloga dönüştürülmüştür. O nedenle, insan doğasının bilgisine artık ancak diyalojik (çn: Monologun tam tersidir ve karşılıklı etkileşim üzerine kurulu bir anlamlaştırma düşüncesi demektir) veya diyalektik düşünce yoluyla yaklaşabiliriz. Oysa daha önce hakikat, bireysel düşünürün çabasıyla kavranabilen ve kolayca aktarılıp başkalarına iletilebilen bir tür hazır şey olarak algılanan bir şeydir. Ancak Sokrates artık bu görüşe katılmamaktadır. Platon, Devlet isimli eserinde, “doğuştan kör olan bir adama görme gücünü vermek nasıl imkansız ise,  bir insanın ruhuna hakikati yerleştirmek de imkansızdır” diye yazar. Platon’a göre hakikat, doğası gereği diyalektik düşüncenin ürünüdür. O nedenle, hakikat, öznelerin karşılıklı sorgulamalarındaki ve yanıtlamalarındaki sürekli işbirliği dışında elde edilemez. Zira hakikat, ampirik bir şey/nesne değildir ve o nedenle, hakikat toplumsal bir eylemin sonucu olarak anlaşılmalıdır. İşte bu, “İnsan nedir?” sorusuna karşı verilen yeni ve dolaylı bir cevaptır. O nedenle, insan, sürekli olarak kendisini arayan, kendi varlığının her anında varoluşunun şartlarını ve sınırlarını incelemek ve irdelemek zorunda olan bir yaratık olarak ilan edilmektedir. Bu incelemede, insan hayatına yönelik bu eleştirel tutum, insan hayatının gerçek değerini oluşturmaktadır. Plato, Apology (çn: Sokrates’in Savunması) isimli eserinde, Sokrates’in  “Sorgulanmamış bir hayat, yaşamaya değmez” dediğini yazar. (Plato, Apology, 37 E) Buna göre, insanı, kendisine rasyonel bir soru sorulduğunda rasyonel bir cevap verebilen varlık olarak tanımladığını söyleyerek, Sokrates’in bu sorundaki/meseledeki düşüncesini özetleyebiliriz. O nedenle, Sokrates’e göre, insanın hem bilgisi hem de ahlakı, ancak bu çerçeve içinde kavranır. Bu temel yeti, yani kendisine ve başkalarına yanıt verme yetisi itibariye insan, “sorumlu” bir varlık ve ahlaki bir özne haline gelir.

BİR TERCÜME: “SOSYAL DEVRİM/İHTİLAL-KARL KAUTSKY“ VE BİR ÖNSÖZ* –

Dorlion Yayınevi tarafından yakında basılacak ve yayınlanacak olan bu tercüme eser, yüzyıl öncesinin ve İkinci Enternasyonal’in lideri ve Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Başkanı olan Karl Kautsky’nin, 22 ve 24 Nisan 1902 tarihlerinde, Hollanda’nın Amsterdam ve Delft şehirlerinde, reform ve devrim/ihtilal üzerine verdiği konferanslarda yaptığı konuşmanın kitaplaştırılmış halidir.   

İlgi duyanların ve tanıyanların bildiği üzere, rafine bir entelektüel ve sıkı bir komünist olan Karl Kautsky, işçi sınıfının örgütlenmesinde ve mücadelesinde, Birinci Enternasyonal’in merkezi iradeci tutumu sonucu gelen 1871 Paris Komünü yenilgisini, bu yenilgi sonrasında Birinci Enternasyonal’in, uluslararası düzeyde parçalanıp dağılmasını görmüş ve yaşamıştır. Gördüğü ve yaşadığı bu deneyim sonrasında Kautsky, kendi dönemindeki sosyalist/komünist düşüncenin ve hareketin, demokrasiyle bağlarını koparmaması gerektiği üzerine kurduğu bir siyaset geliştirmiştir.

Bu çerçevede kaleme aldığı yazılarında Kautsky; “sosyalizm ile demokrasi, biri amaç ve diğeri araç olarak birbirinden ayırt edilemez. Her ikisi de aynı amaca yarayan araçlardır. O nedenle, demokrasi olmadan sosyalizmi proletaryanın kurtuluşu için bir araç olarak düşünmek imkansızdır…Esasen bizim yönümüzden sosyalizm, ayrılmaz bir şekilde demokrasiye bağlı ve ona mündemiçtir, zira demokrasisiz sosyalizm olmaz…” ifadelerine yer vermiştir.

Aynı şekilde Karl Kautsky, Türkçeye tercüme ettiğim bu eserinde de; “…Ben, demokrasiyi gereksiz gören ya da kooperatiflerin, sendikaların, sosyal demokrasinin belediyelere ve parlamentolara girmesinin ya da reformların elde edilmesinin değersiz olduğu şeklinde düşünen birisi olarak anlaşılmak istemiyorum. Esasen bundan daha yanlış anlaşılan bir şey de olamaz. Aksine, bütün bunlar proletarya için ölçülemez değerdedir. Bunlar, sadece bir devrimden/ihtilalden kaçınmanın araçları olarak önemsizdirler…Demokrasi yoluyla elde edilen siyasi kazanımlar ile demokrasinin kazandırdığı özgürlüklerin ve hakların uygulanması da küçümsenecek bir şey değildir…Demokrasi, aynı zamanda proletaryayı sosyal devrim/ihtilal için olgunlaştırmanın bir aracı olarak da vazgeçilmezdir. Ama demokrasi bu devrimi/ihtilali engellemeye muktedir değildir. Organizma için ışık ve hava neyse, proletarya için de demokrasi odur; o nedenle, proletarya bunlar olmadan güçlerini geliştiremez. Ne var ki, bir sınıfın büyümesini gözlemlemekle, onun rakibinin eşzamanlı olarak büyümesini göremeyecek kadar da bu konuyla meşgul olmamalıyız. Proletaryanın gücüyle aynı anda örgütlenmesine ve siyasi ve ekonomik güçleri artan sermayenin gelişmesine demokrasi engel değildir…” demekte ve bu konuda az yukarıda yer verdiğimiz sözlerini ve görüşünü doğrulamaktadır.

Kautsky, bu görüş ve düşünceleriyle, bir yandan “en ünlü revizyonist” olarak adlandırılan Eduard Bernstein’in “teorinin pratiğe uydurulması” şeklindeki görüşüne karşı mücadele etmiş, diğer yandan da sol anarko sendikalizme ve siyasal mücadeleyi sadece şiddete eşitleyen ihtilalci yaklaşıma karşı çıkmıştır.

Zaman bu konuda Kautsky’i haklı çıkarmış, şiddet ve ihtilal yoluyla iktidara gelme fikrini ve hedefini terk eden, iktidara gelmek için seçimi ve demokratik yolları tercih eden sosyal demokrat ve sosyalist partiler, İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da, İspanya’da, İtalya’da, İsveç’te, en son Şili’de ve başkaca ülkelerde demokratik yollarla, bu bağlamda seçimle iktidara gelmişlerdir.       

Yine Kautsky, çok erken bir tarihte, 1884’te, emperyalizm konusunu ele almış, Fransa’nın Vietnam’daki Tonkin bölgesini işgal etmesi üzerine yazdığı bir makalede, işçilerin ürettikleri değerin çok altında ücret aldıklarını, tüketimin yeterli olmadığını, eksik olduğunu, eksik tüketim nedeniyle kapitalistlerin üretim yapılan bölgeler dışında pazar bulmaları gerektiğini ifade etmiştir. Aynı makalesinde Kautsky, yurtiçindeki üreticilerin böyle bir pazarı yaratabilecek düzeyde gelirinin olmadığına, bu şartların kolonileşmeyi kapitalizmin devamı için bir zorunluluk olarak ortaya çıkardığına işaret etmiştir.  

Kautsky, Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından, sosyal demokrasinin tanımlanmasını sağlamak amacıyla yayınladığı ve dünya işçi sınıfının çıkarlarının birbirine bağlı olduğunu, sosyal demokrasinin sınıf çatışmasının derinleştirilmesi yerine bunun ortadan kaldırılmasını hedeflediğini, bu amaçla sınıf, cinsiyet, ırk ayrımcılığına karşı mücadele edeceğini, ücretsiz kamu hizmetleri, laiklik, sosyal güvenlik ve demokratik seçimler konularında partinin taleplerini içeren Erfurt Programı üzerine yazdığı “Sınıf Mücadelesi” isimli kitabında, kronik fazla-üretim ile eksik-tüketimden hareketle geliştirdiği kolonizasyon açıklamasında, kolonileşme ile pazarların coğrafi olarak genişlemesinin ve bütün modern ulusların sınırlarını genişletme ihtiyacı hissetmesinin, Avrupa’da militarizmi arttırdığını ve bunun büyük bir savaş ihtimali yarattığını ifade etmiştir.

Kautsky, yine bu eserinde de, ulusların sınırlarını genişletme ihtiyacı içinde olduklarına, bu amaçla yeni sömürgeler bulmak istediklerine, bunun yeni sürtüşme nedenleri yaratacağına ve savaş ihtimalini artıracağına yer vermiş, bu bağlamda, “Ekonomik evrimin kendisi sürekli olarak yeni kraterler, yeni egemen sınıflarda piyasaların tekelleşmesi, finansörlerin bir şiddeti, bunun yabancı sömürgelerin fethi için bir açgözlülük uyandırması ve sanayi kapitalistinin barışçıl tavrının yerine geçmesi bakımından krizlerin nedenleri, yeni sürtüşme noktaları ve savaş benzeri gelişmeler için yeni fırsatlar yaratabilir.” demiştir.

Nitekim Kautsky’nin bu öngörüsü de zaman içinde gerçekleşmiş, dünya tarihi büyük yıkımlar ve acılar getiren iki büyük dünya savaşına tanıklık etmiştir. 

Kautsky, 1898 yılında yazdığı “Kolonyal Siyaset, Eski ve Yeni” başlıklı makalesinde, kolonileşme sürecinin devam edeceğini, bu sürecin zaman içinde “emek kolonileri” ve “sömürge kolonileri” olmak üzere iki ayrı kolonileşme biçimi getireceğini ileri sürmüştür.  Kautsky’ye göre, emek kolonileri, Avrupalı yerleşimcilerin bulunduğu satın alma gücü yüksek olan kolonilerden, sömürge kolonileri ise, ucuz ithal ürünlerinden başka sömürgeci ülke için hiçbir anlam ifade etmeyen ve pazar olarak çok sınırlı bir talebe sahip bulunan kolonilerden oluşmaktadır.  

Aynı makalesinde, satın alma gücüne sahip bir tüketici grubuna gereksinim duyan sanayi kapitalizminin, sömürge kolonileri üzerinde hiçbir çıkarının bulunmadığına işaret eden Kautsky, başta ticaret sermayesi ve bürokratik gruplar olmak üzere sanayi öncesi sınıfların, tekelci ve militarist olmaları nedeniyle, sömürge kolonilerinin devamını istediklerini iddia etmiştir.

Geride kalan zaman ve yaşadığımız süreç, Kautsky’nin bu öngörüsünü de doğrulamış, bu bağlamda, Avrupa’nın ve Amerika’nın pazarladığı ürünleri satın alma gücüne sahip emek kolonileri ile ucuz ithal ürünlerinin pazarlandığı sömürge kolonileri ortaya çıkmıştır.

Günümüzde emek kolonileri, iş gücünün ucuz olduğu Güney Kore, Singapur, Vietnam, Endonezya, Hong Kong, Ürdün, Tunus, Cezayir, Mısır, Pakistan, Bangladeş, Hindistan, Çin, Vietnam, Kamboçya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti,  Polonya, Türkiye gibi ülkelerdir. Sömürgeci ülkeler, imalatlarını iş gücünün ucuz olduğu bu ülkelerde yaptırmakta, böylece ürün maliyetlerini ucuza getirmekte ve sömürülerini bu yolla sürdürmektedirler. Ucuz ithal ürünlerinin pazarlandığı sömürge kolonileri ise, başta bu ülkeler ile Afrika ülkeleri olmak üzere dünyanın geri kalmış diğer ülkeleridir.     

Yine Kautsky, 1901 yılında yazdığı “Ticaret Politikası ve Sosyal Demokrasi” başlıklı incelemesinde: Daha sonraları Hilferding, Buharin, Lenin gibi düşünürler tarafından gündeme getirilen kartellerin/tröstlerin oluşması, sanayi sermayesinin korumacı iktisadi politikalar talep etmesi,  genel bir savaşa yönelebilecek bir militarizmin gelişmesi gibi konuları ve yanı sıra kronik fazla-üretim ve bunun sonucu olarak yeni pazarlar için verilecek mücadele ile bu mücadelenin sonuçları üzerinde durmuştur.

Nitekim Kautsky, Türkçeye tercüme ettiğimiz bu kitabında da, kartellere/tröstlere, koruyucu tarife yoluyla işleyen korumacı iktisadi politikalara, bunun mal fiyatlarının artmasına ve sömürüye yol açmasına, yeni pazarlar için mücadeleye neden olacağına yer vermiş, bu bağlamda şu hususları ifade etmiştir: “Uluslararası rekabetin keskinleşmesi de aynı yönde işlemektedir. Burada da bu gelişmeden dolayı, tüketicilerle birlikte emekçileri de mustarip buluyoruz. Aynı zamanda tröstlerin ve şirket birleşmelerinin oluşumuna da yardımcı olan koruyucu tarife yoluyla mal fiyatlarındaki artışın yanı sıra, dış rekabeti karşılamaya çalışan kapitalistlerin emekçileri artan bir şekilde sömürmelerini görüyoruz. Bunun sonucu, bu tür bir sömürünün önünde duran, hem siyasi hem de ekonomi emekçilerinin mücadeleci örgütlerine karşı olan mücadelelerinin yoğunlaşmasıdır…Tekeller/Tröstler daha çok emekçileri gereksiz kılarlar, çünkü onların niyeti üretimi gözle görülür şekilde artırmak değildir. Ürün miktarındaki artış ne kadar büyük olursa, arz o kadar büyük olur, aksi takdirde eşit koşullar altındaki fiyat da o kadar düşük olur. Tekeller/Tröstler, fiyatlardaki tüm düşüşlere karşı savaşır ve üretimi genişletmek yerine sınırlandırmayı tercih ederler…

O süreçte Kautsky’nin üzerinde durduğu bir diğer önemli konuda emperyalizmdir. Emperyalizmi tekellerle/tröstlerle ilişkilendiren Kautsky, bu konu üzerine olan görüşlerini de şu şekilde açıklamaktadır: “Emperyalizmden Marks’ın bir zamanlar kapitalizmden söz ettiği gibi söz edilebilir: zira tekeller/tröstler rekabeti, rekabet de tekelleri/tröstleri üretmektedir. Bu da büyük fabrikaların, büyük bankaların ve milyarderlerin amansız rekabetine, bu rekabet de küçükleri yok eden büyük mali güçlerin kartelleşmesine/tröstleşmesine neden olmuştur. Emperyalist büyük güçlerin içinde olacağı bir dünya savaşından da, bunlar arasındaki en güçlü olanın bir federasyonu doğabilir ve bu federasyon da silahlanma yarışına son verebilir. O nedenle, kapitalizmin, sadece ekonomik yönden bir başka yeni aşamayı, kartellerin/tröstlerin politikasının dış politikaya aktarılması ile bir ultra-emperyalizm aşamasını yaşaması devre dışı kalmış değildir…Sadece ekonomik yönden, sonuçta emperyalistlerin kutsal bir ittifakının emperyalizmi eritecek bu güçlü patlamayı önleyecek hiçbir şeyi yoktur. Savaş sürdükçe, savaş, savaşa giren tüm ülkeleri tükettikçe, silahların çatışmasının hızlı bir şekilde tekrarlanması bu konuda bir korku yarattıkça, hali hazırda pek ihtimal dahilinde gözükmese de, bu son çözüme daha fazla yaklaşmış olacağız.”

Görüldüğü üzere, Kautsky’nin emperyalizm konusundaki, bu görüşünün, bu yaklaşımının gerçekleşebilme olasılığı, Lenin’in ve onun takipçilerinin, emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak tanımlayan görüşlerinden ve yaklaşımlarından tamamen farklıdır. Kautsky, silahlanmayı içermeyen bu yeni aşamayı, “ultra-emperyalizm” olarak isimlendirmektedir ki, bu onun emperyalizm kuramına yaptığı en önemli katkıdır.

Günümüzde emperyalizmin hiç silah kullanmadan sömürüsünü sürdürdüğü dikkate alındığında, Kautsky’nin bu görüşünün, yani ultra-emperyalizm kuramının da doğruluğu ve haklılığı ortaya çıkar. 

Diğer taraftan, emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak tanımlayan Lenin’in, bu tanımı ile Kautsky’nin silahlanmayı içermeyen “ultra-emperyalizm” tanımı, yirminci yüzyıl boyunca ihtilalci/sosyal devrimci Leninist çizgiyi takip edenler ile, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında entegrasyon politikaları başta olmak üzere Kautsky’nin ultra-emperyalizm kuramı ile reformist politikalarını benimseyen ve takip eden sosyal demokratların/sosyalistlerin uluslararası ilişkilerine yön vermiştir.

Bu bağlamda, yirminci yüzyılın başlarında, Marksist çevreler arasındaki tartışmalarda, emperyalizm, güçlü devletlerin zayıf devletleri sömürmesinden daha çok güçlü devletler arasında bir çatışma ve rekabet olarak kabul edilmekte ve Lenin, bu rekabetin ile savaşın kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyordu. Kautsky’nin ultra-emperyalizm kuramının temeli ise, bu rekabetin bir zorunluluk olmadığı yönündeydi. Buna göre, Lenin kendi emperyalizm görüşünü bir iç savaş ya da bir dünya savaşı sonucunda gerçekleşecek sosyalist devrim/ihtilal için araçsallaştırırken, Kautsky, toplumsal ve parlamenter bir mücadelenin mümkün olduğunu ve bu mücadelenin uzun vadede olumlu sonuç vereceğini ileri sürüyordu.

Zaman ve zaman içinde yaşananlar, bu konuda da Kautsky’i haklı çıkarmış, sosyal demokrat partilerin uluslararası siyasetlerine onun ultra-emperyalizm görüşü egemen olmuş, bu bağlamda, sosyal demokrat partiler, iç savaş ve sosyal devrim/ihtilal koşullarının oluşmasını beklemek ve uluslararası çatışma yerine, reformist bir programla işbirliğine dayalı ve uluslararası uyumdan yana bir siyaset izlemişler, bu çerçevede ittifaklar kurmuşlardır.

Sosyal demokrat hareketin özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında elde ettiği başarının temelinde de, izlediği bu politikanın ve kurduğu ittifakların önemli bir etkisi vardır. Sosyal demokrat partilerinin dünyanın pek çok ülkesinde yükselişine karşın, Sovyetler Birliğinin dağılması ve bu dağılma sonrasında Sovyetler Birliği bloğuna dahil olan ülkelerin hemen hepsinin bir yerlere savrulması, Lenin’in bir iç savaş ya da bir dünya savaşı sonucunda gerçekleşecek sosyalist bir devrim/ihtilal için araçsallaştırdığı görüşünün hatalı olduğunu, buna karşın Kautsky’nin toplumsal ve parlamenter bir mücadele ile sonuca ulaşılabileceğini öngören ultra-emperyalizm kuramının ise doğruluğunu göstermiştir.

Hal böyle iken, Lenin, 1918 yılı sonlarında yayınlanan “Proleter Devrimi/İhtilali ve Dönek Kautsky” isimli eserinde, Karl Kautsky’i, Karl Marks’ın ve Friedrich Engels’in, demokrasi, sosyalizm ve devrim/ihtilal ilişkisi üzerine olan görüşlerini çarpıttığını, sınıfsal içeriğe sahip bir kavram olan “burjuva demokrasisi” terimini kullanmak yerine, kafa karıştırmak ve konuyu saptırmak amacıyla “okul öncesi demokrasi” terimini kullandığını ileri sürerek eleştirmiş, daha da ileri giderek Kautsky’i “döneklikle” suçlamıştır. Yine Lenin’e göre Kautsky, kapitalizmin emperyalist karakterini öngörememiş ya da bunu görmezden gelmiş ve Ekim Devrimini engellemeye çalışmıştır

Lenin’in Kautsky’i suçlamasının bir diğer nedeni ve dayanağı da, sosyalizmin iktidara gelmesi konusunda izlenmesi gereken sosyalist strateji ve sosyalist dönüşümün, bir iç savaş ve ihtilalle/devrimle mümkün olup olamayacağı hususuydu.

Oysa o günden bugüne kadar geçen süre içerisinde gördüğümüz en önemli husus, Kautsky’nin, karşında olduğu ihtilalci/devrimci sosyalizmin bu yönünü yitirdiği, Lenin’in görüşünün yanlış, onun Kautsky’i “döneklikle” suçlamasının ise haksız olduğu hususudur.

Zira günümüzün gerçeği, Kautsky’nin ve yine Marksizm’i revize ve modernize etmek yönünde çalışmalar yaptığı için Lenin’in “revizyonist” olmakla suçladığı, sosyalist revizyonizmin kurucusu olan Alman sosyal demokrat teorisyen ve politikacı Eduard Bernstein’in haklı çıkmasıdır. Öyle ki, her ikisi de, ihtilale/devrime ve dolayısıyla şiddete dayanmaktan ziyade, demokratik parlamenter sistemi tercih etmişler, ihtilal/devrim yerine evrimi seçmişler ve sonuç itibariyle gerek dünya ölçeğinde, gerekse Batı Avrupa bağlamında oluşturulan ve iktidara gelen sosyal demokrasinin birçok şekline önderlik etmişlerdir.

Gelelim tercüme ettiğimiz Karl Kautsky’nin “Sosyal Devrim/İhtilal” isimli eserine. Yukarıdaki bölümlerde bazı bölümlerine yer verdiğimiz eser, “Sosyal Devrim/İhtilal – Sosyal Devrim/İhtilal Kavramı – Evrim ve Devrim/İhtilal” ve yine “Sosyal Devrimden/İhtilalden Sonraki Gün [Giriş]” başlıklı iki ciltten oluşmaktadır.

Birinci ciltte,  “Antik Çağ İle Orta Çağda Devrimler/İhtilaller”,  “Kapitalizmde Sosyal Devrim/İhtilal”, “Demokraside Sınıf Çatışmalarının/Çelişkilerinin Yumuşaması” ve “Sosyal Devrimin/İhtilalin Biçimleri ve Silahları” ele alınmakta; İkinci ciltte ise, “Kamulaştıranların Kamulaştırması”,  “Müsadere veya Tazminat”, “Üretimde Emekçinin Emek Artışının Teşvik Edilmesi”, “Üretken Sürecin Organizasyonu”, “Üretim Araçlarında Özel Mülkiyet Kalıntıları”, “Entelektüel Üretim” ve “Proletarya Egemenliğine Başlangıcın/Ön Hazırlığın Psişik Koşulları” incelenmektedir.

1902’de yazılmış olmakla, eserin bazı bölümleri, özellikle istatistik bilgileri ve verileri içeren bölümleri, her ne kadar günümüz itibariyle önemini ve değerini yitirmiş ise de, diğer bölümleri canlılığını ve işe yararlılığını bugün dahi hala korumaktadır. O nedenle, bu eserin okunmasında yarar vardır. Eser bazı bölümleri itibariyle güncelliğini ve işlevini yitirmiş olsa da, en azından nostalji yapmak isteyenler için okunmaya değerdir.

Saygılarımla.

* Kautsky’nin “ultra-emperyalizm” kuramı konusunda, Uluslararası İlişkiler Konseyi Derneği, Uluslararası İlişkiler Dergisi’nin, Cilt 10, Sayı 39 (Güz 2013)’da yayınlanan, İstanbul Kültür Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü akademisyenlerinden Doç. Dr. Yunus Emre’nin, “Karl Kautsky ve Ultra-Emperyalizm Kuramının Düşündürdükleri: Sosyal Demokrasi ve Uluslararası İlişkiler” başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.

Kalemin su, kağıdın rüzgar ise / Ne yazarsan yaz kıymeti yoktur.’ MEVLANA

ŞEB-İ ARUS / DÜĞÜN GECESİ

Bugün 17 Aralık 2021. Günlerden Cuma. Mevlana bundan 748 yıl önce, 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etmiş olmakla, bugün, Mevlana’nın Büyük Sevgili’sine, yani Tanrı’ya kavuştuğu gündür. Onun için bu günün gecesinin adı ‘Şeb-i Arus’tur. Yani ‘Düğün Gecesi’dir. Neden mi? Nasıl dünyevi aşkta, aşıkların birbirlerine kavuştukları gecenin adı düğün gecesi ise, ölüm de, Tanrı’ya aşık olanın, Tanrı’ya kavuştuğu düğün gecesidir de ondan.

Tasavvuf düşüncesinde ölüm, ‘Sıkıntı anında dahi neşeli olmanın adıdır.’ O nedenle ve bu düşünceye göre, ölüm, bu dünyadan ayrılıp gitmekten daha çok, Tanrı’ya kavuşmak, Tanrı’yla hem hal olmaktır. Onun için ölüm bir düğündür. Bu düşüncenin temelinde, Tanrı’nın insanı kendi ruhundan üfleyerek yarattığı inancı yatar. Böylece yaratılan ve dünyaya fırlatılan insan, bir anlamda gurbete gitmiştir. Yani dünya bir gurbettir. Nasıl gurbette olanlar, sevdiklerinden uzak kalanlar, bir an önce gurbetin bitmesini, ayrı kaldıkları sevdiklerine kavuşmayı isterler, beklerler ve bunu dilerler ise, dünya gurbetinde oldukları için Hakk’tan, yani Tanrı’dan uzak kalanlar da, sevdikleri Tanrı’ya kavuşmak için ölümü isterler ve beklerler.

Onun için Mevlana, ‘Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir, insanı Allah’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüm, ölüme dost olanların karşısına ise dost gibi çıkar. Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, senin kendi çirkin yüzündür. Senin ruhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir…’ der.

İnsanın ölümden korkmasının nedeni hayata olan derin bağlılığıdır. Ama en çok hayatı sevenler korkar ölümden. Onun için de hiç ölmek istemezler. Oysa Kur’an’ın Al-i İmran, Embiya ve Ankebut surelerinde geçen ‘Külli nefsin zâikatü’l-mevt’, yani ‘Her nefis ölümü tadacaktır’ şeklindeki ayete göre, insan için ölümden kaçmak mümkün değildir. Zira dünya bir penceredir, her bakan geçer gider. Nereye mi gider? Ölüme gider. Çünkü bu dünyada ölümden öteye köy yoktur

Ne var ki, ölüm üzerine düşünmek, hayat üzerine olan düşüncelerimizi, daha çok da hayatın anlamı üzerine olan düşüncelerimizi öne çıkarır. Bu bağlamda, aklımıza ölüm geldiğinde, yaşadığımız hayatın değerini, başkalarıyla olan bağımızı, yaptığımız, yapamadığımız işleri, var ise geride bıraktığımız hizmetleri, eserleri, bizden geriye kalacak olanları, yani sevdiklerimizi, kimlerin hayatına dokunduğumuzu, kimleri mutlu, kimleri mutsuz ettiğimizi vb. gibi şeyleri düşünür ve kendimizle hesaplaşırız.

Genç insanlar, hiç ölmeyeceklerini düşünürler belki ve öyle de yaşarlar. Ama çok şey görmüş, çok şey yaşamış yaşlı zihinler, sevdiklerinin, arkadaşlarının, dostlarının birer birer bu hayatı terk ettiklerini, bu hayatta çektikleri acıları, yaşanan dramları, yeniden ve yeniden oynanan insanlık komedilerini düşünürler ve ölüme korkulacak bir şey olarak değil, yeni bir hayatın başlangıcı, bir kurtuluş olarak bakarlar. İnanan insanlar ise ölümü, Mevlana gibi dost olarak, Tanrı’ya kavuşmak olarak, gurbetin sona ermesi olarak görürler ve ölümden korkmazlar hiç.

Ölümden korkmayan, ölümünden dolayı endişe ve keder duymayan Mevlana, geride bıraktıklarına da, ölümünden dolayı üzülmemelerini, ağlamamalarını, kendisine elveda dememelerini öğütler ve bu amaçla şöyle der; ‘Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma … /  Benim için ağlama, yazık, vah vah deme; / Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır, / Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme, / Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır, / Beni toprağa verdikleri zaman, elveda elveda demeye kalkışma, / Mezar, cennet topluluğunun perdesidir. / Batmayı gördün değil mi? / Doğmayı da seyret, güneşle aya batmaktan dolayı hiç ziyan gelir mi? / Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? / Ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun? / Mezarımın toprağı bir yudum şarap gibidir. / Bedenimi içince, canım göklerin üstüne çıkar. / Ben padişah değilim ki, tahttan ineyim de tabuta bineyim. / Benim fermanımın yazısı ebediyettir, ebediliktir.’

Tek bir sevince – Evet – dediğiniz oldu mu hiç?’ diye sorar Zerdüşt. Ve yine kendisi şöyle yanıt verir; ‘Ah dostlarım, o zaman üzüntüye de – Evet – demişsinizdir. Bütün her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş ve kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz eğer, mutluluk, beni memnun et! Kal biraz! Dediyseniz eğer, o zaman her şeyi geri istemişiniz demektir. Çünkü her sevinç ebediyet ister.

Zerdüşt’ün, yani Nietzsche’in dediği gibi, Mevlana için de önemli olan ebediliktir. O bu dünyadan geçip gitmiştir, ama hayatı sevinçle yaşadığı gibi, ölümü de sevinçle kucaklamış, ‘fermanımın yazısı ebediliktir’ demekle, yaşama ve ölüme karşı duyduğu sevincin, yazdıklarının, söylediklerinin, eserlerinin ebedi olduğunu ifade etmek istemiştir. Bu isteği, bu dileği de gerçekleşmiş, hem kendisi ve ismi, hem de yazdığı her şey, söylediği her söz bugüne kadar yaşamıştır. Kuşkusuz bugünden sonra ve sonsuza kadar da yaşayacaktır.

Ölümle birlikte dünya değiştiren insan, bu dünyadan giderken, bu dünyaya ait hiç bir şeyi beraberinde götürmez, götüremez. Sadece kendini götürür, günahlarını ve sevaplarını götürür. Esasen Hazreti İsa’nın dediği gibi ‘herkes, kendi çarmıhını kendisi taşır’ ve günü geldiğinde kendi çarmıhında çarmıha gerilir. Onun için Mevlana, ‘…sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, senin kendi çirkin yüzündür’ demiştir.

Evet, ölüm aynasında kendi çirkin yüzlerini görenler korkarlar ölümden. Bu çirkin yüzlerin arkasında, kalbi ve vicdanı temiz olmayanlar, edep ve ahlak yolunda gitmeyenler, Tanrı’nın yolunda olduklarını söyleyip, o yolun gerektirdiği edebin ve ahlakın izini sürmeyenler vardır.

Peki, edep nedir? Mevlana’ya göre edep, ‘… insanın bedenindeki ruhtur. Edep, Hak erinin gözü ve gönlünün nurudur… Edep, sadece edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir.’

Sevgi ve hoşgörü üzerine kurulu olan Mevlana Felsefesi, Yaradan’a gönül vermektir, bütün dünyadaki yaratıkların tamamını Yaradan’dan dolayı, yani Tanrı yarattı diye sevmek, hoş görmektir. Onun için Mevlana, ‘Ben hacetler kıblesiyim, gönlün kıblesiyim. / Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben. / Saf aynayım, sırrım dökülmemiş, paslanmamışım. / Ben, kin dolu bir gönül değilim. / Tur-u Sina’nın gönlüyüm.’ der.

Konya’daki, Mevlana Dergahı’nın kapısında ‘Burası aşıklar Kabesidir / Her kim ki buraya nakıs gelir, / Buradan kamil olarak çıkar’ diye yazar. Gerçekten öyledir, o dergaha eksik giren, ama orada Mevlana’nın felsefesiyle tanışan, o felsefeyi öğrenen, özümseyen, içselleştiren herkes, o dergahtan kamil insan olarak çıkar. Zira Mevlana bir okuldur. O okulda insan, kendisini görür, gerçek kimliğini, özünü bulur, ‘kendini bil’-ir. Geri kalan her şeyin bir görüntüden ibaret olduğunu anlar.

İnsan yaşadığı yere benzer. / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine / İnsan yaşadığı yere benzer’ diyor Edip Cansever. Doğrudur. İnsan yaşadığı yere benzer. Mevlana da yaşadığı zamanın Konya’sına benzer. O zamanın Konya’sı, Ermeni’siyle, Rum’uyla, Türk’üyle, Müslüman’ıyla, Hıristiyan’ıyla, Musevi’siyle bir arada yaşayan, huzurla, mutlulukla, karşılıklı kültür alışverişiyle yaşayan bir kenttir. Nitekim Mevlana’nın cenazesi de, Ermenilerin, Rumların, Türklerin, Musevilerin, Hıristiyanların, Müslümanların katıldığı bir törenle toprağa verilmiştir.

Onun için Mevlana: ‘Ey Müslümanlar, ne yapayım ki kendimi bilmiyorum / Ne Hıristiyan, ne Musevi, ne ateşperest, ne Müslüman’ım. / Ne şarklı, ne garplı, ne ulvi, ne de sufliyim. / Ne tabiatın rukünlerinden, ne de dönen feleklerden; / Ne rüakarlardan, ne de arş-ü ferşten, ne güneştenim. / Ne Hint, ne Bulgar, ne Irak memleketindenim / Ve ne de Horasan toprağından’ demiştir.

Böyle düşündüğü, buna inandığı için Mevlana, tüm insanları; ‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel, / İster kafir, ister mecusi, / İster puta tapan ol yine gel, / Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…’ diyerek kendi dergahına, kendi düşünce dünyasına, evrensel nitelikteki hümanist felsefesine çağırmıştır.

Zira Mevlana, her dindendir, her ırktandır, her millettendir ve her yerdendir. Hem bu dünyalı, hem de öbür dünyalıdır. Onun için hayretle ‘Neden böyle şaşı olmuşuz, neden?’ diye sorar, yanıtını da ,‘Topumuz bir tek inciyiz, bir tek, / İşte başımız da tek, aklımız da tek’ diyerek yine kendisi verir.

Yaşamı zevkli kılan şeyler, bulunması hiç de pahalı olmayan şeylerdir. Bunların başında ‘dostlar’ gelir, ‘dostluk‘ gelir. Onun için bilge Epikuros, ‘insanın bütün yaşamını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir’ diyor.

Peki, dostluk nedir? Kalbe doğan bir ışık, kalbe dolan ılık bir duygudur. Sevinçtir, mutluluktur, üzüntüdür, hüzündür, anlamaktır, hatırlamaktır, hatırlanmaktır dostluk. İki yalnızlığın değiş tokuş edilmesidir dostluk. Dostluk erdemli insanlara mahsustur. Onun için erdemli insanların dostu, erdemsiz, kötü insanların ise dostları değil, ‘adamları, askerleri’ olur.

İnsan dostunun huyunu alır’ diyor Mevlana. Doğrudur, zira dostların huyu da, suyu da birbirlerine benzer. Dostluk arttıkça, dostlar daha da çok birbirlerine benzerler. Öyle oldukları için dost olmuşlar, birbirlerine dostum demişlerdir.

Dostlar ırmak gibidir, / Kiminin suyu az, kiminin çok / Kiminde ellerin ıslanır sadece / Kiminde ruhun yıkanır boydan boya’ diyor Can Yücel. Şems-i Tebriz-i Mevlana’nın suyu çok olan dostudur. Şems’in dostluğu ile Mevlana’nın hem elleri ıslanmış, hem de ruhu boydan boya yıkanmıştır.

Bu dostluğu kıskananlar, yüreğinde sevgi, dostluk, arkadaşlık gibi pozitif değerler olmayanlar Şems-i kabullenmemişler, onun Konya’yı terk etmesine neden olmuşlar, Mevlana hakkında çirkin, yakışıksız laflar etmişlerdir. Mevlana bunlara şöyle yanıt verir; ‘Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nağmeyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım ben. Onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lakin siz bunların hiçbirini göremezsiniz.’

Dostluk böyle bir şeydir. Yani kalbi olmayanların, aklı olmayanların, ruhu olmayanların, ruhu ile sevmeyenlerin anlayamayacakları, göremeyecekleri bir şeydir. Dostluk, ‘dostun avucunda bağlar, bahçeler, ağaçlar, deryalar kadar berrak sular görmek, onun avucundan çıkan ağaçların gölgesinde dinlenmektir. Yeni nağmeler öğrenmektir.

Onun için Mevlana, bir Tanrı aşığı olarak dostu Şems’in tutuşturduğu ateşle yanmış, bir giz bahçesi olan Büyük Divanı’ında, yani Mesnevi’sinde, varlığın özü ve mayası olan aşka dair, aklı ve yüreği yaralayan sevda sözleri söylemiştir.

Yine yüreğinde, ruhunda sevgi olmayanlara, ruhu ve kalbi kirli olan dedikoduculara az yukarıdaki yanıtı verirken, dostuna, yani Şems-i Tebriz-i’ye ‘Etme’ diye seslenmiştir.

Etme’ demekle Mevlana, bizim duygularımıza da tercüman olmuştur. ‘Etme’, demek dosta yapılan bir sitem, bir davet, bir yalvarmadır zira. ‘Etme’, demek dosta karşı duyulan sevgi, verilen değer, onun eksikliğinin getirdiği hasrettir aslında.

Etme’ diyen Mevlana’yı okuyalım şimdi ve dostların birbirlerine neyi yapıp, neyi yapmamaları gerektiğini görelim;

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun. Etme. / Başka bir yara, başka bir dosta meylediyorsun. Etme. / Sen yad eller dünyasında ne arıyorsun yabancı / Hangi hasta gönüllüyü kast ediyorsun. Etme. / Çalma bizden bizi, gitme o ellere doğru / Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun. Etme.  / Ey ay, felek harap olmuş alt üst olmuş senin için / Bizi öyle harap, öyle alt üst ediyorsun. Etme. / Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi / Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun. Etme. / Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan / Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun. Etme. / Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan / Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun. Etme. / Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer / Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun. Etme. / Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi / Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun. Etme. / Şekerliğinin içindeki zehir zarar vermez bize / O zehiri, o şekerle sen bir ediyorsun. Etme. / Bizi sevindirmiyorsun huzurumuz kaçar öyle / Huzurumu bozuyorsun sen, mahvediyorsun. Etme. / Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı / Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun. Etme. / İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil / Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun. Etme.

BİR TERCÜME: “FELSEFE NEDİR? MARKSİST BİR DENEME” VE BİR ÖNSÖZ –

İstanbul Barosu avukatı olan değerli meslektaşım M.Turgay Bilge ile birlikte, İngilizceden Türkçeye tercüme ettiğimiz ve yakında Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayınlanacak olan Amerikalı Marksist Howard Selsam’ın, “Felsefe Nedir? Marksist Bir Deneme” isimli kitabı için yazdığımız “Önsöz”ü aşağıda sizinle paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyoruz. Saygılarımızla. 

TERCÜME EDENLERİN ÖNSÖZÜ

Bu kitabın adı olan ve konusunu oluşturan “Felsefe nedir?” sorusunu cevaplandırmaya, önce “felsefe ne değildir?” sorusunu cevaplandırmakla başlamak gerekir.Kendisi, “kendiyle ilgili olma” olarak tanımlanan ‘objektivist’ anlamda felsefe taraftarı olan Rus asıllıAmerikalı yazar ve düşünür Ayn Rand’a göre felsefe, kokteyl partilerindeki veya kiliselerdeki törenlerin içini doldurmak için yaratılmış anlamsız soyutluklar gösterisi olmadığı gibi, oryantal abartmalarla çınlayan gereksiz bir Avrupa uğultusu da değildir. Felsefe, İngiliz profesörler tarafından başka türlü bir işe girmesi mümkün olmayan çalışma arkadaşları için geliştirilmiş olan ve hakikat ile yollarını ayırmış bir satranç oyunu da değildir..

Felsefenin ne olmadığını Ayn Rand’ın bu anlamlı ve veciz sözlerinden öğrendik. Peki, felsefe nedir? Yine Ayn Rand’a göre felsefe, “İnsan hayatındaki en temel unsurdur. Felsefe, insan aklını ve karakterini, ulusların kaderini biçimlendiren asıl güçtür. İnsanın tercihi bir felsefe sahibi olmak veya olmamak konusunda değil, fakat sadece hangi felsefeye sahip olma konusundadır. İnsanın tercihi, tercihinin bilinçli, açık, mantıklı ve bu nedenle pratik mi olacağı, yoksa rastgele, belirsiz, çelişkili ve bu nedenle zararlı mı olacağı konusundadır.”

Kant’a göre felsefe, “bilgelik alıştırması ve öğretisidir.” Bilgelik alıştırması yapmak ve bunun öğretisini öğrenmek ise, her şeyden önce sorgulama yapabilmektir. Dahası kendimiz üzerine, insanlık tarihi üzerine, hayat üzerine düşünebilmektir, yanılsamaların, önyargıların önüne geçebilmektir, hayatın ve ideolojilerin eleştirisini yapabilmektir. Onun için, özel yaşamımızda olsun, meslek yaşamımızda olsun, ayakta ve diri kalabilmek, mücadele edebilmek için bilgelik öğretisini öğrenmeye ve bunun alıştırmasını yapmaya, yani felsefeye ihtiyacımız vardır.

Felsefenin, bütün bunları yapabilmek için gereksinim duyduğu ve kullandığı yegane araç, akıldır. Felsefenin en iyi dostu, en güvenilir yol arkadaşı, en etkili silahı, aklın hükmettiği bilimdir. Felsefenin düşmanları ise, aynı zamanda insanlığın da düşmanları olan bağnazlıktır, budalalıktır, aymazlıktır, yalandır, kötülüktür, her türden fanatizmdir. Onun için felsefe bu düşmanları ile savaşmak, onları alt etmek için aklı kullanır ve bilimle işbirliği yapar.

Başkasının bilgisiyle bilgin olabilir isek de, ancak kendi bilgeliğimizle bilge olabiliriz” diyor Montaigne. Buna göre bilge olabilmek için “kendimiz olabilmek”, “kendimizi bilmek”, “kendimizi tanımak” gerekir. Buna göre felsefe, ne bilimdir, ne de bilgidir. Sadece ve sadece “kendini bilme”, “kendini tanı-ma”dır. Yunus’un “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen/Ya nice okumaktır!” demesi ondandır. İnsanın “kendini bil-me”si, “kendini tanı-ma”sı ise, ancak ve ancak kendisini ve hayatı sorgulaması ile mümkündür. Esasen bilge Sokrates’in özlü ifadesi ile “Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez.” O halde, başkalarını değil, kendimizi, özelde kendi hayatımızı, genelde hayatı, hayatın kendisini, bütününü sorgulamamız gerekir.

Türkçe karşılığı hikmete, yani bilgeliğe aşk olan felsefe, düşünmek isteyen, düşünceden, düşünen insanların düşüncelerinden korkmayanların ilgi duydukları bir alandır.

Neden onursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, hayatınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden – ya beden, ya ruh – gibi, – ya akıl, ya kalp – gibi, – ya güvenlik, ya özgürlük – gibi yapay seçimlerden kaçmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz?” diye soran Ayn Rand, bu sorularının cevabını da yine kendisi veriyor ve şunları söylüyor: “Algılama aletinizi, aklınızı reddetmişiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme çarpıldı diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz. Aklınızı takip etmedikçe, hayatınızı bu sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça, başkalarının tercih ettiği bir yaşama mahkum olacaksınız. Felsefe, yaşamı sorgulama, varoluşu anlama, aklı ve mantığı kendi mutluluğunuz için kullanma aracıdır. Felsefe, entellerin bir araya geldiklerinde, kafanızı karıştırmak için yaptıkları laf kalabalığı değildir.

Değildir, zira aklımız, algılayabildiğimiz verilerin kavramlar halinde bütünleştirilmesi yoluyla çalışır. Bu işleyiş, giderek daha büyük bütünleşmeleri gerektirir. Böylece kendine özgü yasaları, işleyişi, aşamaları ve süreçleri bulunan evren hakkında, üzerinde yaşadığımız, çalıştığımız, hayatımızın  resmini yaptığımız bir atölye olan tarihsel dünya hakkında, hayat ve hayatın sayısız olgu ve olayları hakkında, yaradılış hakkında, varlığın anlam ve hikmeti, yapısı ve karakteri hakkında, kendimiz ve başkaları hakkında, bilginin kendisi ve araçları hakkında bize bilgi verecek ve yol gösterecek bütünleşmeleri elde ederiz.

Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle, bütün bunlar için, varoluşu inceleyen bilim olan ve Aristo’nun “kendiliğinden oluş” olarak ifade ettiği metafiziğe; insanın kavrama yollarını inceleyen epistemolojiye; felsefenin teknolojisi olan, sadece insan için anlam ifade eden, varoluşun bütünü ile ilgilenen, insanın tercihlerine ve davranışlarına yön veren bir değerler sistemi olan ahlaka; insanın diğer insanlara, yönetenlerin yönetilenlere nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen, dahası gerçek bir sosyal sistemin ilkelerini tanımlayan siyasete; insan olarak bilincimizi ve duygularımızı besleyen, bizi yumuşatan, incelten, rafine eden metafiziğe, epistemolojiye ve ahlaka dayalı sanatı inceleyen estetiğe, yani bunların toplamını ifade eden felsefeye gereksinim duyarız.

Karnımız aç da olsa, tok da olsa; paramız olsa da, olmasa da; iyi bir işe, iyi bir mevkie sahip bulunsak da, bulunmasak da, önemli olsak da, olmasak da, felsefeye gereksinimimiz vardır. Değerli olmak için vardır, doğamız gereği vardır, çok basit üç nedenle vardır; doğru düşünebilmek, doğru davranabilmek ve hareket edebilmek için vardır. Dahası mutlu olmak için, mesleğimizi adam gibi yapmak, hem mesleğimizde, hem de hayatımızda başarılı olmak için, kendimizi bilmek ve tanımak için, zihnimizdeki çöpleri temizleyebilmek, zihnimizi değiştirmek için, hayatta karşılaştığımız sorunları çözebilmek için, yaşama uğraşını sürdürebilmek ve ayakta kalabilmek için, felsefeye gereksinmemiz vardır.

Birey olarak, toplum olarak her gün birileri tarafından taciz edilmemek, zihnimizin adım adım siyasi demagoglar ile onlara yalakalık yapan bir kısım medya tarafından doldurulmasına izin vermemek, yalanları doğru, cinayetleri saygın göstermek, gerçekleri gözden kaçırmak, soygunları sıradanlaştırmak amacı ile kullanılan içi tamamen boş siyasal dilin tecavüzlerinden korunmak için felsefeye gereksinmemiz vardır.

Edward Said’in özlü ifadesiyle “klişeler, aşınmış metaforlar, bayat kullanımlarla giderek çürüyen bir dilin, zihnimizi uyuşturup edilgenleştirmesine, bilincimizin üzerini kaplayıp, onu, basmakalıp düşünce ve duyguları, incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan, edilgen bir biçimde kabul etmeye ayartmaması için felsefeye gereksinmemiz vardır.”

Zihnimizde kuşkuya, her an tetikte olmaya, kendimizi de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer verebilmek, etrafta dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek bir mekana sahip olmak, otoriteye sorgusuz sualsiz boyun eğmemek, her türlü otoriteden gelen tehditlere karşı koyabilmek, inançlarımızla ve düşüncelerimizle tutarlı olabilmek, son kullanma tarihi dolan düşüncelerimizi değiştirebilmek, yeni şeyler keşfedecek veya bir zamanlar bir kenara attığımız şeyleri yeniden keşfedecek kadar özgür kalmanın yolunu bulabilmek, gerçeği elimizden geldiği kadar temsil edebilmek, bir haminin veya vasinin ya da bir otoritenin bizi yönlendirmesine izin vermemek, yeni diller, yeni ruhlar icat etmek için felsefeye gereksinimimiz vardır.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, ne kadar özgür ve özerk olduğumuz yaşadığımız toplumun siyasi düzenine, bu düzenin bize sunduğu özgürlüklerimizi koruma konusunda tetikte olmamıza bağlıdır. Ne kadar uzun yaşayacağımız genetik yapımıza, yaşadığımız, nefes aldığımız çevrenin temiz olmasına, sahip olduğumuz sağlık hizmetlerinin niteliğine bağlıdır. Ne kadar iyi yaşadığımız, yani ne kadar anlayışlı, ne kadar mertçe, ne kadar erdemli bir şekilde, ne kadar keyifle, ne kadar sevgi ile yaşadığımız, hem felsefemize, hem de bu felsefeyi ne kadar içselleştirdiğimize ve yaşamımıza uygulayabilmemize bağlıdır.

Bütün bunları yapmayanlar, yapamayanlar, yapamadıkları için de yaşadıkları hayatın içinde sıkışıp kalanlar ve ezilenler, Prozac’a, Xanaks’a, Cipram’a sığınırlar. Oysa Prozac, Xanaks, Cipram ve diğer antidepresanlar bizi tedavi etmez, aksine bizi uyuşturur, bizim düşünmemizi, hayatı, hayatımızı sorgulamamızı engeller, bizi hayattan ve hakikatlerden kopartır. Oysa felsefe, bizi tedavi ve terbiye eder, eğitir, düşünmeye, sorgulama, öz-eleştiri ve eleştiri yapmaya yöneltir, bizi hayatın kendisiyle ve hakikat ile buluşturur, hayatta ve mesleğimizde bize sağlam bir bakış ve duruş kazandırır.

Bu kitapta ağırlıklı olarak incelenen, gerek bu kitabın yazarı, gerekse onun gibi Marksist olan başkaları tarafından da benimsenen, inanılan Marksizm ve diyalektik materyalizm de bir felsefedir. Kurgusu, yapısı, mantığı, işleyişi sağlam ve tutarlı olan, hayatın olağan akışına uygun düşen bir felsefedir. Dahası bu felsefe, diğer pek çok felsefe gibi soyut ve metafizik bir felsefe değil, insan pratiğinin bir teorisi, “hayatta en hakiki mürşit” olan bilimlerin bir metodolojisidir. Ve bu felsefe Engels’in ifade ettiği gibi: “tüm gerçek bilimlerde ifade edilen ve kanıtlanan bir dünya görüşüdür.

Bu kitapta eksik olan en önemli husus, kitabın yazarının Sovyetler Birliği’nin çöküşünden önce vefat etmiş olması ve o nedenle, Sovyetlerin çöküşü ile Marksist felsefe arasındaki ilişkiyi inceleyememiş, çökenin sadece Sovyetler Birliği mi, yoksa Sovyetlerin çöküşü ile birlikte Marksist felsefenin de mi çöktüğü sorusunun cevabını verememiş olmasıdır.

Kitabı tercüme edenler olarak, bizim bu soruya vereceğimiz cevap, çökenin Marksizm ve Marks’ın felsefesi ile dünya görüşü olmadığı, bu felsefeye ve görüşe uygun şekilde yönetilmeyen Sovyetler Birliği ve Marksizm ile hiçbir ilgisi olmayan, kişi kültüne dayalı olan Stalinizm olduğudur. 

Nitekim Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Nikita Kruşçev, 25 Şubat 1956 tarihinde, Sovyet Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Lenin’in Stalin ile ilgili tespitlerine, Stalin’in kendisine ve yaptıklarına yer vermekte, bu bağlamda Stalin’in ülkeye ve Sovyet Komünist Partisi’ne anlatılamayacak kadar çok zararlar verdiğini belirtmekte ve şunları söylemektedir: “Stalin’in icraatını partinin ve ülkenin geldiği nokta açısından değerlendirecek olursak, bir an durup Stalin’in günahlarını düşünecek olursak, Lenin’in endişelenmekte ve korkmakta haklı olduğu sonucuna varırız. Stalin’in, Lenin’in sağlığında daha yeni yeni kendini göstermekte olan olumsuz özellikleri, sonraki yıllarda daha da artmış, Stalin elindeki iktidarı çok tehlikeli bir şekilde kullanmaya başlamış, bu da partimize çok büyük zararlar vermiştir. Bu konuyu ciddiyetle ele alıp doğru tahlil etmeliyiz ki, Stalin’in sağlığında gerçekleşenlerin bir daha hiçbir şekilde tekrarlanmaması için her türlü önlemi alabilelim. O, liderlikte ve çalışmada ortaklık ile işbirliğine asla tahammül göstermemiş, sadece kendisine karşı çıkanlara değil, kaprisli ve despot karakterine göre kendi anlayışına aykırı görünen her şeye karşı acımasızca şiddet uygulamıştır. Stalin, insanlara karşı ikna, açıklama ve sabırlı işbirliği yöntemlerini tercih etmemiş, kendi anlayışını dayatmış, kendi fikrine mutlak olarak itaat edilmesini talep etmiştir. Onun fikrine ve kararına karşı çıkan, kendi fikrini, kendi görüşünü ileri süren herkes, bulunduğu mevkiden uzaklaştırılmış, dahası maddi ve manevi olarak yok olmaya mahkum edilmiştir… ‘Halk düşmanı’ kavramı Stalin tarafından icat edilmiştir… Bu kavram, şu ya da bu biçimde Stalin’le uyuşmazlığa düşen, sadece düşmanca niyetler beslediğinden kuşkulanılan, adı kötüye çıkmış veya çıkarılmış olan herkese karşı, her türlü yasallık çiğnenerek en zalim şekilde uygulanmıştır. Bu kavram, her türlü ideolojik çatışma ve tartışma zeminini ortadan kaldırmış, gündelik hayatla ilgili her konuda görüş bildirmek olanağını yok etmiştir. Uygulamada bu konuda kullanılan tek suç kanıtı, günümüz hukuk biliminin bütün normlarına aykırı biçimde, bizzat suçlanan kişinin üzerinde uygulanan fiziki baskı ve işkence sonucu elde edilen itirafı olmuştur… Stalin’in büyüklük manisinin nelere yol açtığını hep birlikte gördük ve yaşadık. O, gerçeği görme ve algılama yeteneğini tümüyle yitirmişti; kuşkuculuğunu ve kendini beğenmişliğini, sadece ülkemizdeki insanlarla olan ilişkilerinde değil, bütün partiler ve başkaca uluslarla ilişkilerinde de ortaya koyuyordu…O nedenle, kişi kültü meselesini bütün ciddiyetiyle düşünmeliyiz… Kişi kültünü, bir daha asla kurulmayacak şekilde ve kesin olarak yıkmak zorundayız. Hem ideolojik ve teorik, hem de pratik çalışmalardan kişi kültüyle ilgili sonuçlar çıkarmamız gerekiyor… Marksizm-Leninizm’e aykırı olan, parti liderliğinin ilkeleriyle, parti hayatının normlarıyla bağdaşmayan kişi kültünü, Bolşevik ruha uygun olarak mahkum etmek ve ortadan kaldırmak, bu uygulamayı şu ya da bu şekilde geri getirme yönündeki bütün çabalara karşı bıkıp usanmadan mücadele etmek zorundayız…

Peki! Marksizm, Marksist felsefe, Marks’ın görüşüne uygun bir sosyalizm işe yarayabilir mi, çalışabilir mi? Klasik sosyalizmi, burjuva ideolojisinin ürünü olarak gören ve yine sosyalizmi yeni bir kültürel dünya olarak değerlendiren iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph Schumpeter’e ve onun “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” isimli kitabında yazdıklarına göre, sosyalizm pekala işe yarayabilir ve çalışabilir. Yine ona göre, tarihin ekonomik yorumunun felsefi materyalizmle hiçbir ilgisi yoktur. Ve Marks’ın başyapıtı olan Kapital, felsefeye hiçbir gönderme yapmadan tamamen ekonomik nitelikli bilimsel bir eser olarak görülebilir, okunabilir, kullanılabilir. Dahası, Kapital’in ekonomideki insanın varoluşçu bir felsefesini oluşturduğu iddia edilebilir. Hegelci bir Marks, Kantçı bir Marks, sosyolog bir Marks, felsefeci bir Marks da anlatılabilir, dahası böyle bir Marks’tan ve Marksizm’den, ekonomide, siyasette, sosyolojide, felsefede yararlanılabilir ve bu pekala işe de yarayabilir.

Yine beşeri gelişmenin, piyasanın ve piyasa bireyciliğinin ötesine geçebilmenin hatırlatıcısı ve kapitalizm karşıtı bir tasarım olan, yeni kültürel dünya anlayışını temsil eden, Marksizmin özünü oluşturan değişimi esas alan ve yanı sıra dinamik değişim süreçlerine vurgu yapan sosyalizm; Sovyetler Birliği’nin otoriteryanizminden, Marks’ın iktisadi determinizminden soyutlanmak ve yeniden yorumlanmak suretiyle, insanın insanı, kapitalist ülkelerin az gelişmiş ülkeleri sömürmesi üzerine kurulu olan, emeği ve emekçiyi ıska geçen, devletin pozitif yükümlülüklerini ve Marksizmden tevarüs eden sosyal devlet anlayışını görmezlikten gelen, ve sonuç itibariyle bu ve başkaca nedenlerle iflas eden kapitalist politikaların yerine ikame edilebilir.

Bu konudaki sözümüzü bitirmeden, bu noktada işaret edilmesi gereken bir başka husus; Stalin’in yerine rafine bir kültüre sahip bulunan ve sözcüğün tam anlamıyla gerçek bir entelektüel, samimi bir Marksist ve stratejist olan Troçki’nin gelmesi durumunda, Sovyetler Birliği’nin kaderinin bir başka şekilde gelişip gelişmeyeceği hususudur.

Bizim bu konudaki düşüncemiz, Lenin’in de vasiyeti olan Troçki’nin, Stalin’in yerine Sovyetler Birliği’nin başına gelmesi durumunda, Sovyetler Birliği’nin kaderinin değişeceği yönündedir.

V. Ahsen Coşar                                                                             M. Turgay Bilge

Osmaniye Barosu Dergisi’nin Ocak/2012 tarih ve 130-140 nolu sayısında yayınlanan “DEMOKRASİ, ETİK, ETİK DEĞERLER, ÖZGÜRLÜK VE SAVUNMANIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE” başlıklı yazımı aşağıda sizinle paylaşıyor, yazının yayınlanmasına vesile olan değerli meslektaşım Sayın Feyzullah Cihangir’e, Osmaniye Barosu Başkanı Sayın İbrahim Halil Yavuzdoğan ile dergi yönetimine  teşekkür ediyor ve size iyi okumalar diliyorum.   

DEMOKRASİ, ETİK, ETİK DEĞERLER, ÖZGÜRLÜK VE SAVUNMANIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE –

Gerek kişisel, gerekse toplumsal düzeyde taşınması, uğruna mücadele edilmesi ve hayata geçirilmesi gerçekten ağır bir yük olan demokrasi, her şeyden önce bir yaşam biçimi, bir kültür, hayata ve insanlara karşı bir tavır, bir duruş ve en önemlisi, farklılıklara tahammül etmek değil, farklılıkları kurucu bir unsur olarak kabul etmektir.

Siyasi görüşlerimiz, dünyaya ve hayata bakış açımız, sorunları kavrayışımız, bu sorunları çözmek hususundaki yaklaşımımız arasında farklılıklar olabilir, ki bu doğaldır ve kaçınılmazdır. Ancak evrensel bir değer ve kavram olan demokrasi konusunda tek bir standart vardır ve o da demokrat olmaktır.

Demokrat olmak demek, sağcı veya solcu olmak demek değil, çoğu zaman bize göre “öteki” olan başkalarının haklarını ve gerçeklerini görmemizi engelleyen bir perde işlevi gören, yetiştiğimiz çevrenin, konuştuğumuz dilin ve sahip olduğumuz milliyetin ötesine geçebilmek demektir.

Demokrat olmak demek, iç politika, dış politika, sosyo-politik meselelerde ve özellikle insan hakları konusunda, insan davranışları için tek bir standart arama ve buna uyma çabası demektir; kamusal alanda belirli bir reçeteye, bir slogana, bir dogmaya, ortodoksiye ve ortadoksi bir parti çizgisine uygun şekilde davranmamak demektir; omurgalı olmak,  konuşulması gereken yerde susmamak, popülist ve şovenist kabadayılıklara rağbet etmemek demektir.

Kuşkusuz bütün bunlar, bir değer bilgisine sahip olmayı, o değer bilgisinin emrettiği şekilde davranmayı ve hareket etmeyi gerektirir.

Bu değer bilgisine sahip olmak, bu bağlamda demokrat olmak, demokrasiye mündemiç olan laikliği, insan haklarına dayalı hukuk devleti ile bu nitelikteki bir devletin ayrılmaz unsuru ve parçası olan sosyal devleti savunmak ise, – ki öyledir – bunu savunmak en başta hukukçuların, avukatların ve onların meslek örgütlerinin görevidir.

Esasen her şeyden önce etik ilkelerden ve değerlerden oluşan hukuk devletinin ve “ötekinin/başkasının” haklarının korunması üzerine kurulu olan insan haklarının savunulması ve korunması görevinin, kendi kuruluş yasası ile Barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne verilmiş olmasının nedeni de budur.   

Hukukun üstünlüğünü inşa etmenin, ülke olarak çok uzağında olduğumuz demokrasinin tesisi, Cumhuriyetimizin demokrasi yönünde ve yolunda evrilmesi ve dolayısıyla demokrasi açığının giderilmesiyle insan haklarının korunabilmesinin objektif koşulu, hiç kuşkusuz, bunların ne olduğunun bilinmesi ile bunların içselleştirilmesini, sübjektif koşulu ise, etik değerlere ve bu değerler bilgisine sahip olunmasını gerektirir.

Hukukçuları, avukatları diğer meslek mensuplarından ayıran en önemli özellik, bu değerler bilgisine sahip olabilecek şekilde eğitilmeleri ve bu değerleri kullanabilecek şekilde yetiştirilmeleridir.

Az yukarıda da işaret edildiği üzere, hukukun üstünlüğünün ve insan haklarının savunulması ile korunması görevinin, diğer meslek örgütlerine değil de, özellikle Barolara ve Baroların çatı örgütü olan Türkiye Barolar Birliği’ne verilmiş olması bundan dolayıdır.

Peki! Etik nedir, etik değerler bilgisi, mesleki etik ne demektir?

Yunanca “kişilik, karakter” anlamına gelen “ethos” sözcüğünden türetilen ve ahlakı felsefi açıdan inceleyen düşünce sisteminin adı olan “etik”, bir ahlak felsefesidir. Buna göre etik, bilgi adına değil, eylem adına harekete geçen ahlakiliktir ve varlığını pratikte, yani uygulamada, yani eylemde, yani fiilde gösterir. Bu yönüyle “fiiliyat üretici bilgi” olan etik, “düşünce ile fiilin birlikteliği” ve tutarlılığıdır. 

İyi, kötü, doğru, yanlış, adalet, suç, değer, erdem, vicdan, özgürlük gibi kavramları ve insani değerleri esas alan ve buna bağlı olarak insana dair tüm yargılarla ve doğrularla ilgili olan  etik, o nedenle ve aynı zamanda bir değerler bilgisidir.

Ahlakın kişisel nitelikte olmasına, kişinin kendi doğru ve yanlışları üzerindeki kendi düşünce, görüş ve duygularına dayanmasına ve dolayısıyla değişken bulunmasına karşın, etik ve etik kurallar, her insan, her meslek, her meslek mensubu, her toplum, her topluluk için aynıdır, değişmez niteliktedir ve evrenseldir.

Bizim mevzuatımızda “Avukatlık Meslek Kuralları” olarak yer alan “Meslek Etiği”, uygulamalı etiğin bir parçası ve alt dalı olup iş ortamındaki ve ilişkilerindeki etik kuralları düzenler.

Nitekim bu kurallar da, felsefi açıdan temel etik kavramlar olan özgürlük gibi, iyi ve kötü gibi, sorumluluk gibi, erdem gibi, ahlaki eylem/fiil gibi değerleri kapsar.

Bu yönden bakıldığında avukatlık meslek kuralları, diğer bir deyişle avukatlık meslek etiği, avukatın mesleki yönden iyi olmasının, avukatlık mesleğini özgür olarak, erdemli, sorumlu ve ahlaki bir şekilde icra etmesinin günlük hayat pratiğidir.  .

Felsefi yönden etik kavramların en başında hiç kuşkusuz özgürlük gelir. Siyasi bir kavram olan, çoğu zaman ve pek çoğumuzun kavramın kendisindeki ve retoriğindeki cazibeye kapılarak kullandığımız özgürlük, açıklanması gerçekten güç bir kavramdır.

Öyle ki, eşitlikçi liberal felsefeciler, bireysel özgürlükleri çok fazla önemli ve değerli bulurken, özgürlük kavramına daha mesafeli ve bağımsız yaklaşan kimi çağdaş siyaset felsefecileri; benlik, rasyonalite anlayışları, ahlaki sistemler, siyasal tercihler, farklı hayat tarzları arasında herhangi bir ayrım yapmazlar, özgürlüğü sadece bir kavram olarak ele alırlar ve o çerçevede açıklarlar.

Marks’ın geliştirdiği felsefe bağlamında özgürlük, edinilmiş haklar toplamı olmayıp, bir süreçtir. Özgürlüğü insani faaliyetin evrenselliği olarak tanımlayan Marks’a göre, insan, kendisini aşan, kendi sınırlarını sürekli olarak genişleten yaratıcı bir varlıktır. Onun için Alman İdeolojisi’nde Marks, özgürlüğü “insanın kendisini ve tüm konulardaki yeteneklerini geliştirme olanağına sahip olması” şeklinde tanımlar, Komünist Manifesto’da ise, “her bir insanın kendisini özgür bir şekilde geliştirmesi” gerektiğine vurgu yapar.      

Sade insanlar olarak, felsefi tartışma ve tanımlamaların dışında olan bizler, özgürlüğü, toplumsal ilişkilerimizde ortaya çıkan kimi sınırlamalar bağlamında düşünür ve o nedenle gündelik konuşmalarımızda, özgürlüğü, sınırlamaların ya da engellerin olmaması şeklinde anlar ve o şekilde tanımlarız.

Ne var ki, gerçek öyle değildir. Jean – Jacques Rousseau’nun, “Sosyal Sözleşme” isimli eserinde, “İnsan özgür doğdu, ama her yerde zincirler vardı” şeklinde ifade ettiği üzere, insanların ve toplumların hayatında hemen her alanda ve konuda çok sayıda kısıtlayıcı kurallar, sınırlamalar ve sınırlandırmalar vardır.

Bu bağlamda ve öncelikle ifade etmek gerekir ki, özgürlükle ilgili her türlü önerme, belirli yasakları ve sınırlamaları içermedikçe, hem ciddi değildir, hem de fazlasıyla eksiktir. Aynı şekilde ve siyasi düşünce temelinde, sadece özgürlüğü ve özgür bir toplumu talep edenler, bu alanda mevcut hangi sınırlamaların kaldırılmasının gerekli olduğunu ortaya koymadıkça tutarlı olmadıkları gibi, doğru bir yerde ve pozisyonda da değildirler.

Zira özgürlük, sınır ve kural tanımamayı değil, toplumları, tanıdıkları ve izin verdikleri toplam özgürlük miktarı yönünden karşılaştırmak ve eleştirmek koşuluyla, sınırların ve kuralların hukukla belirlenmesini ve bunun önceden öngörülebilmesini gerektirir. Esasen hukukun ve hukuk devleti olmanın asgari koşullarından birisi de budur.

Her ne kadar, İngiliz hukukçusu ve düşünürü Bentham, “yürürlüğe konulan her yasa bir özgürlük ihlalidir” demek suretiyle, bir bakıma yasa ve hukuk ile özgürlüğü birbirinin karşıtı  olarak göstermekte ve özgürlükle, özgürlüğün sınırlanması arasındaki zorunlu dengeye, ancak toplumsal yarara ve duyacağımız hazza yapacağı katkıyla ulaşılabileceğini savunmakta ise de, elimizde hazları derecelendirecek, ortak faydayı ölçecek bir alet olmamakla, değişik türden sınırlamaların fayda temelinde kabul edilmesi ve karşılaştırılması da mümkün ve doğru değildir.

Sanırım bu konudaki doğru anlayış, kendisini büyük İngiliz düşünürü Locke’la ifade eden gelenekçi liberal yaklaşımdır. Esasen Locke’un, “Hukukun amacı, özgürlükleri kaldırmak veya kısıtlamak değil, aksine özgürlüğün çerçevesini çizmek suretiyle özgürlüğü korumak ve özgürlük alanını genişletmektir” demiş olması da bunun kanıtıdır.

Yine bu konudaki bir diğer doğru yaklaşım, Locke’un, daha genel bir ifade ile liberal geleneğin izini süren Hayek’in ifadesi ile her kanunun kötü olmadığını, hukuki çerçevenin özgürlük için akılcı bir zorunluluk olduğunu, bir bütün olarak özgürlüğün ve onun bir parçası olarak özgür eylemin, ancak önceden bilinen kurallardan oluşan hukuki bir çerçeve içinde mümkün olabileceğini kabul etmek ve özgürlüğü bu çerçevede tanımlamak ve savunmaktır.

Bu genel açıklamalar çerçevesinde, eğer bu yazı kapsamında olan “savunmanın bağımsızlığı ve özgürlüğü” ilkesini ele alırsak, önce şu tespiti yapmak ve ifade etmek gerekir; evrensel ve tarihsel bir perspektifle, temel bir insan hakkı olan savunma, her şeyden önce bağımsız ve özgür olmalıdır. Buradaki özgürlük anlayışı, “bir şeyden özgürlük/freedom from” olarak tanımlanan, diğer bir deyişle müdahaleden hoşlanmayan “negatif özgürlük” anlayışıdır.

Bizim Avukatlık Yasa’mızın 1.maddesinde yer alan “yargının kurucu unsuru olan avukat, bağımsız savunmayı temsil eder” ifadesi de özü itibariyle bu amaca yöneliktir. Öyle ki, bu maddede vurgulanan “bağımsızlık” kavramı, avukatın önce kendisine, kendi siyasi görüşleri ile dini inancına ve daha sonra da müvekkili ile devlete karşı bağımsızlığını, yani özerkliğini içerir. O nedenle, bu anlamda bağımsızlık, aynı zamanda “özerklik olarak özgürlük” ilkesinin bir başka ifadesi ve karşılığıdır.

İngiliz siyaset bilimcisi Norman P. Barry’nin, “Modern Siyaset Teorisi” isimli kitabında göndermede bulunduğu eleştirmenlere göre, ‘negatif özgürlük’, ancak değerli bir şeye katkı sağladığı sürece önemli ve değerlidir. Burada katkı sağlanan değer özerkliktir. “Özerklik olarak özgürlük” ise, kişiye açık olan seçeneklerin genişliğine ve çeşitli amaçların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan koşullara işaret ettiği için, o sınırlamanın yokluğu anlamındaki özgürlükten çok daha fazla bir şeydir. Özerklik olarak özgürlük, en aşırı pozitif özgürlük teorilerinde olduğu gibi, bireysel sübjektif tercihlerin devlet tarafından tamamen yok edilmesini gerektirmez, sadece soyut tercihleri gerçek fırsatlara dönüştürecek geniş kolaylıklar sunan kurumları talep eder.

O nedenle, bağımsız ve özerklik olarak özgür olması gereken savunma, adaletin gerçekleştirilmesi gibi son derece önemli bir değere katkı sağladığı ve sağlayacağı için önemli ve değerlidir. Zira savunma özerk ve özerk olduğu için özerklik olarak özgürse, ancak o zaman adalet arayan veya talep eden kişiye, savunmanın gerektirdiği en geniş seçenekleri sunabilme olanağına sahip demektir.

Onun için savunmanın özgürlüğü, savunmaya yönelik olarak makul kabul edilebilecek bir sınırlama olmadığı takdirde bir değer ve anlam ifade eder. Savunmanın özgürlüğü, her ne kadar soyut bir tercih değil ise de, öyle dahi olsa, adaletin gerçekleştirilmesi gibi somut ve gerçek bir fırsatı elde etmek amacına hizmet ettiği için, bu özgürlük anlayışı kendisine geniş kolaylıklar ve olanaklar sunan kurumları ve araçları talep eder.

Nitekim 12 ülkenin baro temsilcilerinin 28.10.1988 tarihinde Strazburg’da yaptıkları toplantıda oy birliği ile kabul ettikleri ve ülkemizin de uymayı taahhüt ettiği “Avrupa Birliği Barolar Konseyi Meslek Kuralları ile yine “Avrupa Birliği Bakanlar Komitesinin Avukatların Özgürlüğü Metni”, Sekizinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen ve “Havana Kurulları” olarak bilinen “Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler” gibi uluslararası metinlerin tamamında; hukuka saygı ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumda önemli bir role sahip olan avukatın görevinin, yasanın çizdiği sınırlar içinde sadece vekalet görevini özenle yerine getirmekle sınırlı olmadığı, hem adalete, hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü olduğu yargılamaya tabi kişiler için vazgeçilmez değerde bulunduğu, avukatların ifade, örgütlenme ve mesleklerini özgürce ve herhangi bir tehdit veya korku altında yapmamaları gerektiği kabul ve ifade edilmiştir.

Dahası bu uluslararası belgeler, hükümetlere ve yargı mercilerine; avukatların hiçbir baskı, ceza tehdidi, engelleme, taciz, yolsuz ve haksız müdahale ile karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyetlerini yerine getirmeleri konusunda negatif ve pozitif ödevler yüklemekte, özgür savunmanın gereksinim duyduğu ve talep ettiği kolaylıkların ve olanakların tümünün avukatlara sağlanması hususunda oldukça geniş bir çerçeve çizmektedir.

O nedenle, bütün mesele, sadece ulusal bağlamda değil, uluslararası hukuk temelinde de tanınan ve kabul edilen bu kavramları ve ilkeleri, gerek yasamanın ve hükümetlerin, gerekse hakim ve savcıların özümsemeleri ile bunların gereklerini yerine getirmeleri noktasındadır.

Bunların olmadığı ve uygulanmadığı bir ülke, Anayasasında ve diğer yasalarında ne yazarsa yazsın, hukuk devleti olmadığı gibi, böyle bir ülkenin yargısı bağımsız, yargıcı da tarafsız değildir.

Av.V.Ahsen Coşar

‘Piyonlar satrancın ruhudur’  PHILIDOR

SATRANÇ –

Eşit büyüklükte, bir beyaz, bir siyah olarak sıralanmış 64 kareden oluşan bir oyun tahtası. Tahtanın başında oyunu oynayacak iki kişi. Her bir oyuncuya ait 16 taş. Taşlardan birisi şah, birisi vezir, ikisi kale, ikisi fil, ikisi at, 8 tanesi piyon. Taşların her birinin hareketi ayrı. Taşların hareketine hamle deniyor. Oyunun en önemli kurallarından birisi yapılan hamlenin geri alınamaması. En değerli taş şah. Oyunun amacı şahı yedirmemek. Yani şahı rakibe aldırmamak. Rakip oyuncu şahı aldığında diğer taraf mat oluyor ve oyun bitiyor. Oyun bitince bütün taşlar aynı kutuya konuyor. Bu oyuna satranç deniyor.

Ve satranç, hayata, hayatımıza çok, ama çok benziyor. Tıpkı hayat gibi yapılan hatayı affetmiyor, her ne kadar şair “dal rüzgarı affetse de kırılmıştır bir kere” dese de, hayatta olduğu gibi satrançta da kırılan kalbi, yani yenilen taşı onarmak mümkün olmuyor.             

Hayatta, hayatımızda da, satrançta olduğu gibi şahlar, vezirler, kaleler, filler, atlar, piyonlar var. Satranç oyunu bittiğinde, şahlar, vezirler, kaleler, filler, atlar, piyonlar nasıl bir kutunun içine konuyorsa, hayatın, hayatlarının sonunda, hayatın şahları da, vezirleri de, kaleleri de, filleri de, atları da, piyonları da üç metre karelik bir mezarın içine konuyor.     

Hani Can Yücel o güzel şiirin de: “Farkında Olmalı İnsan… / Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı / Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen…” diyor ya, satrançta da oyuncular, mat olmamak için rakibin hamlelerinin, taşların gidişatının farkında olmalı, fark ettiğini de fark ettirmemeli.   

Hayatta da, senin, benim, onun hayatında da böyle değil mi? Ne yazık ki böyle. O halde, mat olmamak için, zarar görmemek için, hayal kırıklığına uğramamak için dostun, düşmanın hamlelerini fark etmeli insan. Olayların, gidişatın farkında olmalı.  İnsan kalitesindeki farkı fark etmeli. Bazen aptal yerine konulmamak ya da karşısındakine haddini bildirmek için fark ettiğini fark ettirmeli. Bazen nezaket gösterip fark ettiğini fark ettirmemeli. Bazen ve bazılarına karşı, susmak çok şey söylemektir diyerek sessiz kalmalı, böyle yaparak başkalarından farklı olduğunu bazılarına fark ettirmeli.  

Neden mi yazdım bunları? Bir süre önce başladığım daha önce okuduğum kitapları okuma alışkanlığımı Stefan Zweig’in “Satranç” isimli kitabını okuyarak sürdürdüğüm için yazdım bütün bunları.

Okuyanların anımsayacakları üzere, New York’tan Buenos Aries’e giden bir yolcu gemisinde yolcular arasında bulunan kitabın başkahramanı Avusturyalı Dr.B, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic’in satranç oyununu izlerken kendisini tutamaz ve oyun müdahale eder. Oyunun en kritik anında yapılan bu müdahale, öylesine sıra dışı ve hiç kimsenin aklına gelmeyen bir müdahaledir ki, hem oyuncuları, hem de oyunu izleyenleri şaşırtır. Peki, satranç oyununu çok iyi bildiği anlaşılan Dr.B kimdir? 

Dr.B, Nazilerin gaz odalarına gönderdiği insanların arasından önemli bazı şeyleri bildiği için sorguya çekilmek üzere seçilmiş bir Avusturya vatandaşıdır. Kimseleri görmeden, kimseyle temas ettirilmeden günlerce, günlerce tek başına kaldığı odada kendisine refakat eden bir tek arkadaşı vardır Dr.B’nın; bir Nazi subayının paltosundan aşırdığı satranç oynamayı öğreten küçük bir kitapçık. Dr.B bu kitabı okuyarak öğrendiği oyunu, yaşadığı odayı satranç tahtası gibi hayal ederek kendisiyle oynar. Her olasılığı dikkate alarak, her hamleyi hesaplayarak oynar, günlerce, günlerce oynar. Böylece satranç bilgisini, pratiğini geliştirir, usta bir satranç oyuncusu olur. Ama bundan daha önemlisi içinde sıkışıp kaldığı o küçücük odada satranç oynayarak kendisini oyalar. Bu yolla zaman kavramının yitirilmesinin getirdiği yılgınlığı, bozgunu gidermeye, yalnızlığını satrançla paylaşarak unutmaya, diz çökmesi, çözülmesi için uygulanan psikolojik işkenceye karşı direnmeye, hayata dair umutlarını sürdürmeye, aklını ve ruh sağlığını olabildiğince korumaya çalışır.    

… Hücre insanın kendisini tanıması, zihinsel ve duygusal süreçlerini gerçekçi ve düzenli bir şekilde gözden geçirmesi için ideal bir yerdir. Kişisel ilerleyişimizi değerlendirirken, sosyal konum, tanınmışlık, zenginlik ve eğitim düzeyi gibi dış etmenlere odaklanmaya eğilimliyizdir. Kişinin maddi konulardaki başarısını ölçmesi açısından bunlar elbette önemlidir; ayrıca pek çok kişinin hayatını bu tür şeylere bağladığını düşünürsek, bütün bunlar çok da anlaşılır şeylerdir. Ne var ki, bir insan olarak gelişimimizi değerlendirirken içsel yolculuklarımız çok daha can alıcı öneme sahiptir. Dürüstlük, içtenlik, sadelik, alçakgönüllülük, karşılıksız cömertlik, başkalarına hizmete hazır olmak, ruhsal yaşamın temelidir ve bu herkesin elinin altında dilediği miktarda mevcuttur. Ciddi bir iç gözlem yapmadan, kendini tanımadan, zayıf yanlarını ve hatalarını görmeden insanın bu tür konularda gelişme sağlaması mümkün değildir. Hücre başka bir şey vermese bile, size, hayatınızın tüm seyrini her gün gözden geçirme, içinizdeki kötüyü alt edip iyiyi geliştirme fırsatı sunar …Unutmayın ki, azizler yılmadan çabalayan günahkarlardır…

Bu sözler Nelson Mandela’ya ait. Anılarında yazıyor bunları. Dr.B’da sessizliğe ve yalnızlığa mahkum edildiği hücreden farksız olan o küçük odada bir başına yaşar ve sanal satranç oynayarak zamanı tüketirken, kendi içine, ruhunun derinliklerine doğru içsel yolculuklar yapar. Bu yolculuklarla kendisini tanımaya, hatalarını, zayıf yönlerini görmeye, insan hayatındaki en acıklı şeylerden birisi olan sessizliği kendi iç sesiyle sese dönüştürmeye çalışır.

Bütün bunlar, yani işkence ile satranç arasında gidip gelen ruhsal çatışmalar, sanrıların eşiğine kadar gidip gelmeler, kendisini, içsel sesini dinlemeler, bu sesle odadaki acıklı sessizliği sese dönüştürmeler onun hayatta kalmasını ve gestaponun elinden kurtulmasını sağlar.   

Stefan Zweig bu romanını, İkinci Dünya Savaşının bitmesinden hemen sonra, intihar etmesinden kısa bir zaman önce yazmış. Sadece kitabın yazıldığı zaman yorgun ve bunalımlı değil, Zweig’in kendisi de yorgun ve bunalımlıdır. Ondan olsa gerek, hem bunalım içinde olan, ruhsal baskılar yaşayan bir insanın tepkilerini, duygularını, hem de savaşın yol açtığı insani yıkımları, kendisine özgü üslubuyla ve olağanüstü bir ustalıkla ifade ediyor.  

Sadece bunları değil, satranç oyunuyla hayat arasındaki benzerlikleri, satrançta köşeye sıkışmamak için her hamlenin düşünülerek, rakibin karşı hamlesi hesap edilerek yapılması gerektiği gibi hayattaki her adımın da düşünülerek yapılması gerektiğini, hayatın da satranç oyunu gibi yeni olasılıklara, olanaklara, sürprizlere açık olduğunu anlatıyor.          

Ama en önemlisi; insanın, en umutsuz zamanlarında dahi, umudunu ayakta tutacak güçlü bir savunma mekanizmasına sahip olduğunu, bir de Camus’un “Sisyphos Efsanesi”nin anlattığı şeyi, yani “hayatta hiçbir şeye ihtiyacı olmayan insanın yenilmezliğini” anlatıyor.

Onun için Zweig’da, “Her gölge, eninde sonunda ışığın çocuğudur. Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır.” diyor ve hayatı böyle yaşamış olan insanın da yenilmezliğine işaret ediyor.  

Son bir söz. Onu da tıpkı Mandela gibi, Dr.B gibi mahpusluk yapmış bir insan, Sinop Cezaevinde yatan Sabahattin Ali söylüyor: “Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma / Ağladığın duyulmasın / Aldırma gönül aldırma /Dışarıda deli dalgalar / Gelir duvarları yalar / Seni bu sesler oyalar / Aldırma gönül aldırma / Görmek istersen denizi /  Yukarıya çevir yüzü / Deniz gibidir gökyüzü / Aldırma gönül aldırma / Kurşun ata ata biter / Yollar gide gide biter / Mahpus yata yata biter / Aldırma gönül aldırma / Dertlerin kalkınca şaha / Bir sitem yolla Allah’a / Görecek günler var daha