Kalemin su, kağıdın rüzgar ise / Ne yazarsan yaz kıymeti yoktur.’ MEVLANA

ŞEB-İ ARUS / DÜĞÜN GECESİ

Bugün 17 Aralık 2021. Günlerden Cuma. Mevlana bundan 748 yıl önce, 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etmiş olmakla, bugün, Mevlana’nın Büyük Sevgili’sine, yani Tanrı’ya kavuştuğu gündür. Onun için bu günün gecesinin adı ‘Şeb-i Arus’tur. Yani ‘Düğün Gecesi’dir. Neden mi? Nasıl dünyevi aşkta, aşıkların birbirlerine kavuştukları gecenin adı düğün gecesi ise, ölüm de, Tanrı’ya aşık olanın, Tanrı’ya kavuştuğu düğün gecesidir de ondan.

Tasavvuf düşüncesinde ölüm, ‘Sıkıntı anında dahi neşeli olmanın adıdır.’ O nedenle ve bu düşünceye göre, ölüm, bu dünyadan ayrılıp gitmekten daha çok, Tanrı’ya kavuşmak, Tanrı’yla hem hal olmaktır. Onun için ölüm bir düğündür. Bu düşüncenin temelinde, Tanrı’nın insanı kendi ruhundan üfleyerek yarattığı inancı yatar. Böylece yaratılan ve dünyaya fırlatılan insan, bir anlamda gurbete gitmiştir. Yani dünya bir gurbettir. Nasıl gurbette olanlar, sevdiklerinden uzak kalanlar, bir an önce gurbetin bitmesini, ayrı kaldıkları sevdiklerine kavuşmayı isterler, beklerler ve bunu dilerler ise, dünya gurbetinde oldukları için Hakk’tan, yani Tanrı’dan uzak kalanlar da, sevdikleri Tanrı’ya kavuşmak için ölümü isterler ve beklerler.

Onun için Mevlana, ‘Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir, insanı Allah’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüm, ölüme dost olanların karşısına ise dost gibi çıkar. Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, senin kendi çirkin yüzündür. Senin ruhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir…’ der.

İnsanın ölümden korkmasının nedeni hayata olan derin bağlılığıdır. Ama en çok hayatı sevenler korkar ölümden. Onun için de hiç ölmek istemezler. Oysa Kur’an’ın Al-i İmran, Embiya ve Ankebut surelerinde geçen ‘Külli nefsin zâikatü’l-mevt’, yani ‘Her nefis ölümü tadacaktır’ şeklindeki ayete göre, insan için ölümden kaçmak mümkün değildir. Zira dünya bir penceredir, her bakan geçer gider. Nereye mi gider? Ölüme gider. Çünkü bu dünyada ölümden öteye köy yoktur

Ne var ki, ölüm üzerine düşünmek, hayat üzerine olan düşüncelerimizi, daha çok da hayatın anlamı üzerine olan düşüncelerimizi öne çıkarır. Bu bağlamda, aklımıza ölüm geldiğinde, yaşadığımız hayatın değerini, başkalarıyla olan bağımızı, yaptığımız, yapamadığımız işleri, var ise geride bıraktığımız hizmetleri, eserleri, bizden geriye kalacak olanları, yani sevdiklerimizi, kimlerin hayatına dokunduğumuzu, kimleri mutlu, kimleri mutsuz ettiğimizi vb. gibi şeyleri düşünür ve kendimizle hesaplaşırız.

Genç insanlar, hiç ölmeyeceklerini düşünürler belki ve öyle de yaşarlar. Ama çok şey görmüş, çok şey yaşamış yaşlı zihinler, sevdiklerinin, arkadaşlarının, dostlarının birer birer bu hayatı terk ettiklerini, bu hayatta çektikleri acıları, yaşanan dramları, yeniden ve yeniden oynanan insanlık komedilerini düşünürler ve ölüme korkulacak bir şey olarak değil, yeni bir hayatın başlangıcı, bir kurtuluş olarak bakarlar. İnanan insanlar ise ölümü, Mevlana gibi dost olarak, Tanrı’ya kavuşmak olarak, gurbetin sona ermesi olarak görürler ve ölümden korkmazlar hiç.

Ölümden korkmayan, ölümünden dolayı endişe ve keder duymayan Mevlana, geride bıraktıklarına da, ölümünden dolayı üzülmemelerini, ağlamamalarını, kendisine elveda dememelerini öğütler ve bu amaçla şöyle der; ‘Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma … /  Benim için ağlama, yazık, vah vah deme; / Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır, / Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme, / Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır, / Beni toprağa verdikleri zaman, elveda elveda demeye kalkışma, / Mezar, cennet topluluğunun perdesidir. / Batmayı gördün değil mi? / Doğmayı da seyret, güneşle aya batmaktan dolayı hiç ziyan gelir mi? / Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? / Ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun? / Mezarımın toprağı bir yudum şarap gibidir. / Bedenimi içince, canım göklerin üstüne çıkar. / Ben padişah değilim ki, tahttan ineyim de tabuta bineyim. / Benim fermanımın yazısı ebediyettir, ebediliktir.’

Tek bir sevince – Evet – dediğiniz oldu mu hiç?’ diye sorar Zerdüşt. Ve yine kendisi şöyle yanıt verir; ‘Ah dostlarım, o zaman üzüntüye de – Evet – demişsinizdir. Bütün her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş ve kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz eğer, mutluluk, beni memnun et! Kal biraz! Dediyseniz eğer, o zaman her şeyi geri istemişiniz demektir. Çünkü her sevinç ebediyet ister.

Zerdüşt’ün, yani Nietzsche’in dediği gibi, Mevlana için de önemli olan ebediliktir. O bu dünyadan geçip gitmiştir, ama hayatı sevinçle yaşadığı gibi, ölümü de sevinçle kucaklamış, ‘fermanımın yazısı ebediliktir’ demekle, yaşama ve ölüme karşı duyduğu sevincin, yazdıklarının, söylediklerinin, eserlerinin ebedi olduğunu ifade etmek istemiştir. Bu isteği, bu dileği de gerçekleşmiş, hem kendisi ve ismi, hem de yazdığı her şey, söylediği her söz bugüne kadar yaşamıştır. Kuşkusuz bugünden sonra ve sonsuza kadar da yaşayacaktır.

Ölümle birlikte dünya değiştiren insan, bu dünyadan giderken, bu dünyaya ait hiç bir şeyi beraberinde götürmez, götüremez. Sadece kendini götürür, günahlarını ve sevaplarını götürür. Esasen Hazreti İsa’nın dediği gibi ‘herkes, kendi çarmıhını kendisi taşır’ ve günü geldiğinde kendi çarmıhında çarmıha gerilir. Onun için Mevlana, ‘…sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, senin kendi çirkin yüzündür’ demiştir.

Evet, ölüm aynasında kendi çirkin yüzlerini görenler korkarlar ölümden. Bu çirkin yüzlerin arkasında, kalbi ve vicdanı temiz olmayanlar, edep ve ahlak yolunda gitmeyenler, Tanrı’nın yolunda olduklarını söyleyip, o yolun gerektirdiği edebin ve ahlakın izini sürmeyenler vardır.

Peki, edep nedir? Mevlana’ya göre edep, ‘… insanın bedenindeki ruhtur. Edep, Hak erinin gözü ve gönlünün nurudur… Edep, sadece edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir.’

Sevgi ve hoşgörü üzerine kurulu olan Mevlana Felsefesi, Yaradan’a gönül vermektir, bütün dünyadaki yaratıkların tamamını Yaradan’dan dolayı, yani Tanrı yarattı diye sevmek, hoş görmektir. Onun için Mevlana, ‘Ben hacetler kıblesiyim, gönlün kıblesiyim. / Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben. / Saf aynayım, sırrım dökülmemiş, paslanmamışım. / Ben, kin dolu bir gönül değilim. / Tur-u Sina’nın gönlüyüm.’ der.

Konya’daki, Mevlana Dergahı’nın kapısında ‘Burası aşıklar Kabesidir / Her kim ki buraya nakıs gelir, / Buradan kamil olarak çıkar’ diye yazar. Gerçekten öyledir, o dergaha eksik giren, ama orada Mevlana’nın felsefesiyle tanışan, o felsefeyi öğrenen, özümseyen, içselleştiren herkes, o dergahtan kamil insan olarak çıkar. Zira Mevlana bir okuldur. O okulda insan, kendisini görür, gerçek kimliğini, özünü bulur, ‘kendini bil’-ir. Geri kalan her şeyin bir görüntüden ibaret olduğunu anlar.

İnsan yaşadığı yere benzer. / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine / İnsan yaşadığı yere benzer’ diyor Edip Cansever. Doğrudur. İnsan yaşadığı yere benzer. Mevlana da yaşadığı zamanın Konya’sına benzer. O zamanın Konya’sı, Ermeni’siyle, Rum’uyla, Türk’üyle, Müslüman’ıyla, Hıristiyan’ıyla, Musevi’siyle bir arada yaşayan, huzurla, mutlulukla, karşılıklı kültür alışverişiyle yaşayan bir kenttir. Nitekim Mevlana’nın cenazesi de, Ermenilerin, Rumların, Türklerin, Musevilerin, Hıristiyanların, Müslümanların katıldığı bir törenle toprağa verilmiştir.

Onun için Mevlana: ‘Ey Müslümanlar, ne yapayım ki kendimi bilmiyorum / Ne Hıristiyan, ne Musevi, ne ateşperest, ne Müslüman’ım. / Ne şarklı, ne garplı, ne ulvi, ne de sufliyim. / Ne tabiatın rukünlerinden, ne de dönen feleklerden; / Ne rüakarlardan, ne de arş-ü ferşten, ne güneştenim. / Ne Hint, ne Bulgar, ne Irak memleketindenim / Ve ne de Horasan toprağından’ demiştir.

Böyle düşündüğü, buna inandığı için Mevlana, tüm insanları; ‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel, / İster kafir, ister mecusi, / İster puta tapan ol yine gel, / Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…’ diyerek kendi dergahına, kendi düşünce dünyasına, evrensel nitelikteki hümanist felsefesine çağırmıştır.

Zira Mevlana, her dindendir, her ırktandır, her millettendir ve her yerdendir. Hem bu dünyalı, hem de öbür dünyalıdır. Onun için hayretle ‘Neden böyle şaşı olmuşuz, neden?’ diye sorar, yanıtını da ,‘Topumuz bir tek inciyiz, bir tek, / İşte başımız da tek, aklımız da tek’ diyerek yine kendisi verir.

Yaşamı zevkli kılan şeyler, bulunması hiç de pahalı olmayan şeylerdir. Bunların başında ‘dostlar’ gelir, ‘dostluk‘ gelir. Onun için bilge Epikuros, ‘insanın bütün yaşamını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir’ diyor.

Peki, dostluk nedir? Kalbe doğan bir ışık, kalbe dolan ılık bir duygudur. Sevinçtir, mutluluktur, üzüntüdür, hüzündür, anlamaktır, hatırlamaktır, hatırlanmaktır dostluk. İki yalnızlığın değiş tokuş edilmesidir dostluk. Dostluk erdemli insanlara mahsustur. Onun için erdemli insanların dostu, erdemsiz, kötü insanların ise dostları değil, ‘adamları, askerleri’ olur.

İnsan dostunun huyunu alır’ diyor Mevlana. Doğrudur, zira dostların huyu da, suyu da birbirlerine benzer. Dostluk arttıkça, dostlar daha da çok birbirlerine benzerler. Öyle oldukları için dost olmuşlar, birbirlerine dostum demişlerdir.

Dostlar ırmak gibidir, / Kiminin suyu az, kiminin çok / Kiminde ellerin ıslanır sadece / Kiminde ruhun yıkanır boydan boya’ diyor Can Yücel. Şems-i Tebriz-i Mevlana’nın suyu çok olan dostudur. Şems’in dostluğu ile Mevlana’nın hem elleri ıslanmış, hem de ruhu boydan boya yıkanmıştır.

Bu dostluğu kıskananlar, yüreğinde sevgi, dostluk, arkadaşlık gibi pozitif değerler olmayanlar Şems-i kabullenmemişler, onun Konya’yı terk etmesine neden olmuşlar, Mevlana hakkında çirkin, yakışıksız laflar etmişlerdir. Mevlana bunlara şöyle yanıt verir; ‘Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nağmeyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım ben. Onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lakin siz bunların hiçbirini göremezsiniz.’

Dostluk böyle bir şeydir. Yani kalbi olmayanların, aklı olmayanların, ruhu olmayanların, ruhu ile sevmeyenlerin anlayamayacakları, göremeyecekleri bir şeydir. Dostluk, ‘dostun avucunda bağlar, bahçeler, ağaçlar, deryalar kadar berrak sular görmek, onun avucundan çıkan ağaçların gölgesinde dinlenmektir. Yeni nağmeler öğrenmektir.

Onun için Mevlana, bir Tanrı aşığı olarak dostu Şems’in tutuşturduğu ateşle yanmış, bir giz bahçesi olan Büyük Divanı’ında, yani Mesnevi’sinde, varlığın özü ve mayası olan aşka dair, aklı ve yüreği yaralayan sevda sözleri söylemiştir.

Yine yüreğinde, ruhunda sevgi olmayanlara, ruhu ve kalbi kirli olan dedikoduculara az yukarıdaki yanıtı verirken, dostuna, yani Şems-i Tebriz-i’ye ‘Etme’ diye seslenmiştir.

Etme’ demekle Mevlana, bizim duygularımıza da tercüman olmuştur. ‘Etme’, demek dosta yapılan bir sitem, bir davet, bir yalvarmadır zira. ‘Etme’, demek dosta karşı duyulan sevgi, verilen değer, onun eksikliğinin getirdiği hasrettir aslında.

Etme’ diyen Mevlana’yı okuyalım şimdi ve dostların birbirlerine neyi yapıp, neyi yapmamaları gerektiğini görelim;

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun. Etme. / Başka bir yara, başka bir dosta meylediyorsun. Etme. / Sen yad eller dünyasında ne arıyorsun yabancı / Hangi hasta gönüllüyü kast ediyorsun. Etme. / Çalma bizden bizi, gitme o ellere doğru / Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun. Etme.  / Ey ay, felek harap olmuş alt üst olmuş senin için / Bizi öyle harap, öyle alt üst ediyorsun. Etme. / Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi / Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun. Etme. / Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan / Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun. Etme. / Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan / Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun. Etme. / Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer / Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun. Etme. / Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi / Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun. Etme. / Şekerliğinin içindeki zehir zarar vermez bize / O zehiri, o şekerle sen bir ediyorsun. Etme. / Bizi sevindirmiyorsun huzurumuz kaçar öyle / Huzurumu bozuyorsun sen, mahvediyorsun. Etme. / Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı / Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun. Etme. / İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil / Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun. Etme.